GÜLCEMAAT DİYARINA HOŞGELDİNİZ
   
  Yeni islami Portaliniz
  FAKR'IN VE ZÜHD'ÜN MAHİYETİ-FAZİLETİ VE DERECELERİ.
 

Fakrın Mahiyeti

Fakrın Fazileti

Kanâat Etmek.

Fakirlik mi, Zenginlik mi Efdaldir?.

Fakrın Edepleri

Zaruret Bulunmadıkça İstemenin Haram Oluşu.

Zühdün Hakikati

Zühdün Fazileti

Zühdün Dereceleri

Zühdün Kısımları

Zühdün Şer’î Hükmü.

Zühdün Alâmetleri

Bil ki, dünya sevgisi bütün hataların ve günahların başı ve kaynağıdır. Dünya buğzu da bütün tâatların ve iyiliklerin esası ve temelidir. Hâl bu olunca, ahirette kurtulmak için dünyaya buğzetmek ve dünya ile arayı açmak lâzımdır. Dünya ile arayı açmak da iki türlü olur. Birisi dünyanın in­sanı terk etmesi, diğeri de insanın dünyayı terk etmesidir. Bunlardan birincisine "fakr", ikincisine de "zühd" denir.

Fakrın Mahiyeti

Fakirlik demek olan fakr iki mânaya gelir. Birincisi, başkasına muhtaç olmaktır. Bu mânada bütün varlıklar eşit bir şekilde fakirdirler. Çünkü, hepsi hem var olmak, hem de varlıklarını sürdürmek için Allah Teâlâ'ya muhtaçtırlar. Allah Teâlâ ise ne bir kimseye, ne de bir şeye muhtaç değil­dir. Onun için Kur’ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Allah zengindir, sizler fakirsiniz." (Muhammed, 38)

"Ey insanlar! Sizler Allah'a muhtaçsınız. Allah (sizlere) muhtaç değildir." (Fâtır, 15) Ancak uyanık müminler Allah Teâlâ'ya muhtaç olduklarını kabul ve hissederken, kâfirler bunu ka­bul etmezler. Gâfil müminler ise, inanç olarak kabul eder­lerse de, onu kalplerinde hissetmezler.

Fakrın ikinci mânası ise, muhtaç olduğu şeyi bulama­maktır. Bu mânadaki fakr öncelikle mal yokluğu anlamın­dadır. Çünkü mal, ihtiyaçları gideren vasıtadır.

Ancak mal, bir yönüyle hayır, bir yönüyle de şerdir. O, bir taraftan maddî ihtiyaçları gidermek suretiyle vücudu rahatlatırken, bir taraftan da akıl ve kalb üzerinde otorite kurup onları kendisine esir ve köle hâline getirir. Mal, bu hâliyle kulu Rabbinden koparan ve O'ndan uzaklaştıran en büyük puttur. Ancak akıl ve kalbin mala bağlanıp ona esir düşmeleri ve onu putlaştırmaları zorunlu değildir. Onun için, bu olmadığı takdirde mal şükredilmesi gereken büyük bir nimettir.

Maldan sakınılmasının lüzumu şeklinde yapılan riva­yetler ise, mala kalbini kaptıran ve onu nefsin haram şeh­vetleri için kullanan kimselerle alâkalıdır. Çünkü mal gaye değil, vasıtadır. Vasıtalar ise yol açtıkları sonuçlara göre hüküm kazanırlar.

Bu sebeple, mal onu hayırda kullanan için hayır, şerde kullanan için şer, günahta kullanan için günahtır. Ancak malı hayırda kullanmak gibi, kalbini ona kaptırmamak da önemlidir. Kalb mala kaptırılırsa, ondan sonra onunla ya­pılan hiçbir hayır onu şer olmaktan kurtaramaz.

Allah Rasûlü (sa), Allah Teâlâ'ya muhtaç olmak ve bu ihtiyacını hissetmek şeklindeki fakrı istemiş ve şöyle duâ etmiştir:

"Allah'ım! Beni fakir olarak yaşat ve fakir olarak vefat ettir." Buna mukabil, mala muhtaç olmak şeklindeki fakrdan ise Allah Teâlâ'ya sığınmış ve bunun küfre sebep ola­bildiğini bildirmiştir.

Mal konusundaki fakr, kendi isteğiyle fakir olmak, yani fakirliği seçmek ve kaderin hükmüyle fakir kalmak şeklinde ikiye ayrılır. Kendi isteğiyle fakir olmak da iki türlüdür. Bi­rincisi helâl dairesinde çalışıp kazanma imkânı varken tem­bellik edip kenara çekilmektir. Bu türlü fakirliğin İslâm'da yeri yoktur. Çünkü Allah Teâlâ çalışmayı emretmiştir. (Bkz: Ankebût, 17; Cumua, 10; Müzzemmil, 20; Bakara, 198; Nahl, 14; İsrâ, 12; Kasas, 73; Rûm, 46; Câsiye, 12)

Allah Rasûlü (sa) da "Allah'ım! Tembellikten sana sığınırım." diye duâ etmiştir. İkincisi ise, malı hayırda sarf edip bitirmektir. Bu türlü fakirliğin en bü­yük örneğini Allah Rasûlü (sa) vermiş­tir. Çünkü o, eline ne geçmişse akşam olmadan hayırda sarf edip bitirmiştir. Ashâb da onu örnek alıp aynı yolu izlemiş­lerdir. Allah Teâlâ bunları överek şöyle buyurmuştur:

"Kendilerini ihtiyaçta bırakıp malı muhtaçlara sarf ederler." (Haşr, 9) Malı bu şekilde muhtaçlara sarf etmelerine dair bir örneği Hz. Aişe'den verelim:

Allah Rasûlü’nün hanımı ve müminlerin annesi olan Hz. Aişe'ye hazinedeki senelik maaşı gelmişti. Hizmetçi bunu bildirince, kendisi fakir ve muhtaçları çağırmasını istemiş ve paranın tamamını bir iki saat içinde dağıtıp bitir­miştir. Hizmetçi kadın üzülerek ona, "Bari akşam iftarı için bir şey bıraksaydın." demiş, o buna da şu cevabı vermiştir: "Hiç aklıma gelmedi. Bana hatırlatsaydın, iftar için bir şey ayırırdık."

Fakirlik Allah Teâlâ'ya olan ihtiyacını bilmek, malı ha­yırda sarf edip elden çıkarmak veya kaderin hükmüyle fa­kir kalmak şeklinde olursa makbuldür. Bunların dışındaki fakirlik türleri ise makbul değil, dünya ve ahiret hüsranla­rıdır.

Fakrın Fazileti

Bil ki, fakr da mal ve zenginlik gibi gaye değil, vasıtadır. Bu sebeple, o da hayırlı kazanımlara, tevazu, ihlâs, daha çok ibâdet, dünyayı sevmemek gibi güzel sonuçlara vesile olur­sa, bu ölçüde değerli ve faziletli olur. Bundan dolayı, Allah Teâlâ, Mekkeli sahâbileri medh ve övgü makamında "fakir­ler" olarak vasıflandırmıştır. (Haşr, 8; Bakara, 273) Bu, fakrın bu şartlar dahilinde övülen bir vasıf ve bir meziyet olduğunu gösterir.

Allah Teâlâ, fakir olma sıfatıyla Peygamberimize ve onun şahsında diğer fakirlere şunu da söylemiştir: "Bazıla­rını denemek için, kendilerini faydalandırdığımız dünya hayatının geçici (ve kısa ömürlü) olan mal ve servetine göz dikme. Rabbinin verdiği rızk (az da olsa) daha hayırlı ve akıbeti daha iyidir." (Tâhâ, 131)

Mekke'nin zengin müşrikleri, Allah Rasûlü’nden ken­dilerine fakirlerin bulunmadığı özel bir meclis ve sohbet tahsis etmesini istedikleri zaman Allah Teâlâ şu âyetleri in­dirmiştir:

"Rablerinin rızasını dileyerek sabah akşam O'na duâ ve ibadet eden (o fakir) lerle beraber ol; dünya hayatının süsü (mahiyetinde olan) mal ve zenginliği önemli bulup gözlerini bu fakirlerden çevirme; kalplerini bizi anmaktan ve anlamaktan gafil kıldığımız, nefislerine uymuş ve şı­marmış (varlıklı) kimselerin sözüne uyma ve tekliflerine itibar etme!" (Kehf, 28)

Allah Rasûlü (sa) da bu mevzuda şunları söylemiştir:

"Allah Teâlâ, iffetli fakiri sever."

"Ashabımın (diğer bir rivayette ümmetimin) fakirleri zenginlerinden kırk sene (diğer bir rivayette beş yüz sene) önce cennete giderler." (Tirmizî ,Müslim)

"Allah Teâlâ, istersem benim için Mekke dağlarını altı­na çevirmeyi teklif etti. Ben, 'Hayır! Ya Rabbi! Şimdiki va­ziyetimle bir gün aç kalıp bir gün yemek yemeyi tercih ede­rim. Böylece, aç kaldığım gün sana muhtaç olduğumu ha­tırlar, yediğim gün de sana şükrederim.’ dedim." (Tirmizî)

"Kim sabahladığı zaman kendisini sağlıklı ve güven içinde görür ve evinde o günün yemeğini bulursa, o kimseye sanki bütün dünya verilmiştir." (Taberanî)

"Cennete baktım ve onun çoğu sâkinlerinin fakirler­den oluştuğunu gördüm." (Ahmed)

"Allah Teâlâ, bir kulunu sevdiği zaman ona belâ ve musibet verir." (Taberanî)

"Allah Teâlâ kıyâmet gününde meleklere, 'Sevdikleri­mi ön safa çıkarın.’ buyurur. Melekler, 'Bunlar kimlerdir?’ diye sorarlar. Allah Teâlâ, 'Onlar fakir ve musibetli kimse­lerdir.’ der. Bunlar ön safa çıkarılınca da, Allah Teâlâ kendi­lerine şunu söyler: 'Ben size değer vermediğim için dünya­yı sizden uzaklaştırmış değildim. Aksine, bununla sizin bugünkü sevap ve sermayenizi çoğaltmak istedim. Bugün ne dilerseniz benden dileyin." Ebu Nuaym, Ebuş-Şeyh

İmrân İbni Husayn (ra) şunu anlatmıştır:

"Allah Rasûlü (sa), beni de yanına alarak kızı Fatıma'yı evinde ziyaret etti. Fatıma hasta oldu­ğunu, üstelik yiyecek bir şey bulamadıkları için aç oldukla­rını söyledi. Allah Rasûlü (sa), peygam­berlik ve babalık şefkatiyle gözleri dolmuş olduğu hâlde ona:

'Yavrucuğum! Kendini sıkma! Allah'a yemin ederim, ben O'nun yanında sizden üstün olduğum hâlde, üç gün­dür mideme yiyecek adına bir şey girmemiştir. Rabbimden

İsteseydim, bana hazineler verirdi. Fakat ben ahireti dün­yaya tercih ettim.’ dedi."

Kendisi şöyle duâ etmiştir: "Allah'ım! Muhammed ai­lesine ihtiyaçtan fazla rızk verme." (Müslim)

Hanımlarına da şunu vasiyet etmiştir: "Ahirette bana kavuşmak istiyorsanız, fakirler gibi yaşayın." (Tirmizî, Hâkim)

Ebud Derdâ (ra) şöyle demiştir: "İki dirhemi olanın hesabı bir dirhemi olanın hesabından daha ağırdır."

Hz. Ali (ra) şöyle demiştir: "Malın helâli hesap, haramı azaptır."

Ebu Hureyre (ra) şöyle demiştir: "Üç insan hesap vermeden cennete giderler. Bunlardan birisi odur ki, üstündeki elbiseyi yıkamak ister, fakat onun yerine giyecek ikinci bir elbisesi yoktur. Birisi odur ki, ocağında bir öğün için iki çeşit yemek pişmez. Birisi de odur ki, ev halkından, 'Bana içecek verin.’ dediği zaman, 'Hangisinden?’ diye so­rulmaz. Çünkü evinde bir çeşitten (ihtimal ki sudan) başka içecek yoktur."

Şöyle denilmiştir: "Allah Teâlâ, bir kimseye buğz edip O'nu gözden düşürdüğü zaman, dünyayı yağmur gibi üs­tüne yağdırır."

Bir adam İbrahim İbni Edhem'e on bin dirhem para vermek istedi. İbrahim almadı. Adam ısrar edince de İbrahim şöyle dedi:

"Sen on bin dirhem parayla adımı fakirler divanından (Allah yanındaki kütüklerinden) sildirmek mi istiyorsun?! Bundan vazgeç!"

Allah Rasûlü’ne nisbet edilen bir sözde şöyle denilmiş­tir: "Ey fakirler! Allah Teâlâ’nın hakkınızdaki takdir ve tak­simine razı olun. O zaman fakirliğiniz size sevap kazandı­rır. Rızâ göstermezseniz, bir şey elde edemezsiniz." (Deylemî) Bu söz hadis olarak olmasa da mâna olarak doğrudur. Çünkü musibetlerin sevabı sabır ve rızâ şartına bağlanmıştır. Bun­lar olmadan sevap verilmez. Kadere itiraz etmek ve kızgın­lık göstermek ise sahibine günah kazandırır ve onu küfre götürür.

Zünnun şöyle demiştir: "Küfre en yakın olan kimse, sabrı olmayan fakirdir."

Kâ'b el-Ahbar şöyle demiştir: "Sana fakirlik geldiği za­man, ona, 'Ey sâlih kimselerin kaderi, merhaba!’ de!"

Atâ el-Horasanî şöyle demiştir: "İki adam deniz kena­rında balık avlıyorlardı. Onlardan birisi oltasını atarken, 'Allah’ın adıyla!’ derdi. Fakat oltasına balık düşmezdi. Di­ğeri ise, 'Şeytanın adıyla!’ derdi ve bolca balık avlardı. Bu hâli mükerrer bir şekilde gören birinci adam, kırılmış bir kalple, 'Ya Rabbi! İmanım odur ki, işler ancak senin adınla başarılabilir. Fakat burada neden bunun tersi oluyor?’ diye sızlanır. Allah Teâlâ, bu mümin balıkçıya baygınlık verir (ihtimal ki, kederden bayılmış) ve o hâlde onun kendi ya­nındaki sevap ve sevinçleriyle ikinci balıkçının azap ve ezi­yetlerini kendisine gösterir. Ondan sonra balıkçı kendine gelir ve, 'Ya Rabbi! Razı oldum.’ der."

Bir hakîm şöyle demiştir: "Biçare insan! Fakirlikten korktuğu kadar ateşten korksaydı, ikisinden de kurtulur­du; zenginliğe rağbet ettiği kadar cennete de rağbet etseydi, ikisini de kazanırdı; halktan korktuğu kadar Allah Teâlâ'dan korksaydı, iki cihanda da emniyet bulurdu."

Abdullah İbni Abbas (ra) şöyle demiştir: "İnsanları zenginlik ve fakirlik yüzünden ayıran (onlara bu yüzden farklı muamele eden) bir kimse Allah Teâlâ’nın la­netine uğrar."

Lokman şöyle demiştir: "Elbisesinin eski olması sebe­biyle kimseyi hor görme. Çünkü insan elbisesinden ibaret değildir."

Yahya İbni Muâz şöyle demiştir: "Fakirleri sevmek peygamberlerin ahlâkıdır; onların sohbet ve meclisini ter­cih etmek sâlihlerin sıfatıdır; onları küçümsemek de müna­fıkların huyudur."

Şöyle denilmiştir: "Allah Teâlâ'yı kalpleri kırılmış kim­selerin yanında arayın."

Kanâat Etmek

Nasip olan rızk az olduğu zaman da onunla idare et­meye çalışmak (kanâat etmek) lâzımdır. Her şeyden evvel, kalbin huzur bulması ve mutluluk duymak buna bağlıdır.

Hz. Ömer (ra) şöyle demiştir: "Kanâat zenginliktir. Kanâat eden bir kimse insanlardan müstağni olur."

Abdullah İbni Mes'ûd (ra) şöyle demiştir: "Sana yeten az bir mal, seni bozan çok maldan hayırlıdır."

Ebud-Derdâ (ra) şöyle demiştir: "Malının artmasını ne diye arayıp durursun? Ömrünün her gün azaldığını görmez misin? Ömür azalırken malın artması akıllı insanı sevindirmez."

Bir hakîm şöyle demiştir: "Zenginlik, nasip olan şeyle yetinmek ve ondan fazlasını temenni etmemektir."

İbrahim İbni Edhem şöyle demiştir: "Nefis acıkınca bir somun ekmeğe razı olur. O hâlde, bundan fazlası ne işe yarar?"

Muhammed İbni Vâsih acıkınca, kuru bir ekmek çıka­rıp suda ıslatır ve üstüne biraz tuz ekip yerdi. Ondan son­ra da şöyle derdi: "Dünyadan bu kadar şeyle yetinen bir kimse sultanlara rekabet edebilir."

Bir hakîm şöyle demiştir: "Benim servetim sağlığım, iyi niyetim ve insanların elindekine göz dikmeyişimdir."

Şöyle denilmiştir: "Ey insan! Bütün dünya malı senin olsa, ondan ancak yiyeceğin kadar yararlanırsın. O hâlde, dünya malından sana yiyeceğin kadar verilmiş ve gerisinin hesabı başkasının üzerine atılmışsa sana iyilik edilmiş de­mektir."

Fakirlik mi, Zenginlik mi Efdaldir?

Bil ki, efdal, yani daha üstün olduğu tartışılan fakirlik ve zenginlik, ahiret hesabına kullanılan ve ahiret sevabı ka­zandıran fakirlik ve zenginliktir. Böyle bir fakirlik sabır ve rıza taşıyan ve daha çok ibadet etmeye imkân veren, böyle bir zenginlik de şükür ve infak'a (hayır yolunda harcama­ya) vesile olandır. Bu durumda olmayıp tamamen dünya hayatına yönelik bulunan ve günahlara vasıta olan fakirlik ve zenginlik ise bu tartışmanın dışındadırlar. Çünkü bun­ların ikisi de kötüdür. Böyle olunca da bunlar arasında üstünlük tartışması yapılamaz. Ancak hangisinin daha kötü olduğu düşünülebilir.

Bunu belirttikten sonra diyoruz ki, bu mevzuda ihtilâf edilmiştir. Cuneyd gibi zatlara göre fakirlik zenginlikten efdaldir. İbnu Atâ gibi kimseler ise, malın hakkını gözeten ve şükreden zenginin sabreden fakirden efdal olduğunu söylemişlerdir. Bu ikinci grubun görüşünü teyid eden bir rivayette şöyle denilmiştir:

"Ashâbın fakirleri Allah Rasûlü’ne şikâyette buluna­rak, zenginlerin çeşitli hayırlar yaptığını, zekât ve sadaka verdiğini, hac ve cihad için harcamalarda bulunduğunu, kendilerinin ise bu amellerin sevabından mahrum oldukla­rını söylemişlerdir. Allah Rasûlü (sa) onlara, 'Siz de Allah Teâlâ'yı çok zikredin ve bunun seva­bıyla zenginleri geçin.’ (Bazı rivayetlerde, "çok zikredin." yerine, "Her farz namazın­dan sonra otuz üç kere "subhanellah", otuz üç kere "el hamdu Hilafı", otuz dört kere "Allahu ekber" deyin" sözü nakledilmiştir.) buyurmuştur. Fakat zenginler bu olayı duyunca, onlar da zikretmişlerdir. Bunu gören fakir­ler tekrar Allah Rasûlü’ne müracaat etmişlerdir. Allah Rasûlü (sa) bu sefer onlara: 'Allah Teâlâ di­lediği kimselere üstünlük verir ve istediği kimseleri üstün kılar.’ demiştir." (Müttefekun aleyh)

Zenginliğin üstün olduğu tezini savunanlar ise, Allah Teâlâ’nın bir isminin de "Ganiyy" olduğunu ve O'nun isimlerinin üstünlük ifade ettiklerini söylemişlerdir. Bun1ar, ayrıca fakirliğin yalnızca mal yokluğu olmadığını, onun Allah Teâlâ'ya karşı tevazu anlamına da geldiğini, zenginlerin de bu anlamda fakir olduklarını ve böylece bunların hem zenginliğin, hem de fakirliğin fazilet ve seva­bını birlikte kazandıklarını ileri sürmüşlerdir.

Sehl'in de dahil bulunduğu Cuneyd grubu ise bunun aksini iddia etmiş ve zenginlik arzusunun, şeref ve güç sevgisinin hakikatte ilâhlık iddiası olduğunu ve dolayısıy­la gizli şirk oluşturduğunu söylemişlerdir.

Bu iki grup arasındaki tartışmanın esası şudur: Allah Teâlâ’nın bazı isim ve sıfatları insanlar için de üstünlük ifa­de ederler. İlim, rahmet ve adâlet bu sıfatlardandır. O'nun bazı sıfatları ise insanlar için üstünlük ifade etmezler. Çün­kü bunlar Allah Teâlâ'ya mahsus sıfatlardır.

Tekebbür, cebbarlık ve kahharlık bu sıfatlardandır. Bu iki tür sıfatlarda tartışma olmadığı hâlde, Allah Teâlâ’nın zengin gibi diğer bazı sıfatlarının insanlar için üstünlük ifa­de edip etmediği hususu tartışılmıştır. Bu sıfatların insan­lar için üstünlük oluşturmadığını söyleyenler, kula kulluk vasıflarının yakıştığını ve bu vasıfların korku, ümit, teva­zu, fakirlik ve acizlik olduğunu söylemişlerdir.

Sözü edilen sıfatların insanlar için de üstünlük oluştur­duğunu söyleyenler ise, bu sıfatların Allah Teâlâ’nın sıfatla­rının aynısı olmadıklarını, bu sebeple de Allah Teâlâ ile or­taklık mânası taşımadıklarını ve O'na karşı fakirlikteki kor­ku, ümit, tevazu ve acizliğin hissedilmesini önlemedikleri­ni söylemişlerdir.

Biz (İmam Gazali) ise bu konuda şunları söylüyoruz: Zenginlik ve fakirlik mücerret kavram olarak ne iyi, ne de kötüdürler. Çünkü bunlar da gaye değil, vasıtadırlar. Bu sebeple, onları iyileştirip kötüleştiren ve birbirinden üstün kılan şey onların sonuçlarıdır.

Bu açıdan bakınca, fakirliği üstün tutanlar, zenginliğin insanı gaflete düşürüp Allah Teâlâ'dan uzaklaştırdığını zannetmişlerdir. Halbuki, bu her zaman ve herkes için böy­le değildir. Çünkü zenginlik yoluyla kendine gelip Allah Teâlâ'ya daha çok yaklaşanlar da vardır. Öbür yandan, fa­kirlik sebebiyle Allah Teâlâ'yı unutan ve yokluk acısı içinde denge ve istikametini kaybedenler de çoktur.

Tabiatıyla, zenginlik sebebiyle gaflete düşenler, fakirlik vasıtasıyla kendine gelip Rabbine dönenler de mevcuttur. Hâl bu olunca, kişilere göre değişen bu gibi konularda "şu veya bu efdaldır." şeklinde genel (herkesi bağlayan) hü­kümler vermek gerçeğe uygun değildir. Bu hükümler an­cak bazı kimseler için doğru olabilirler. Çünkü bazı kimse­ler varlık içinde, bazıları da yokluk içinde Allah Teâlâ'yı bu­lurlar. Allah Teâlâ da insanlara özelliklerine göre ya zengin­lik ya da fakirlik verir. Bu sebeple, O'nun bazılarına zen­ginlik vermesi kadar, bazılarına fakirlik vermesi de lütuf ve inayettir. Zahirî ve geçici teessürler de bunun lütuf olduğu hükmünü değiştirmezler. Bundan dolayı Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Olabilir ki, siz bir şeyden hoşlanmadığınız hâlde, o şey sizin için hayırdır. Ve olabilir ki, siz bir şeyden hoşlan­dığınız hâlde, o şey sizin için şerdir. (İşlerin hakikatini) Al­lah bilir, siz bilmezsiniz." (Bakara, 216)

Diğer bir ifade ile, insanı Allah Teâlâ'dan gâfil kılan şey zenginlik değil, dünya sevgisidir. Bu sevgi ise, hem zengin­de, hem de fakirde bulunabilir. Onun için, üstün olan, kal­bine dünya sevgisi sokmayan kimsedir. Bu kimse zengin de, fakir de olabilir. Çünkü nice fakirler vardır ki, zengin­lerden daha çok dünyayı ister ve onun hayaliyle yanıp tu­tuşurlar. Hâl bu olunca, bu gibi fakirlerin zenginlerden üs­tün olduklarını söylemek doğru bir hüküm değildir.

Dünya bütün gâfillerin sevgilisidir. Ondan uzak olan fakir gafiller, onu arzulamak ve onun hayal ve hasretiyle Allah Teâlâ'yı unutmuş, onu kucağında tutan gafil zengin­ler de onu muhafaza etmek ve korumak kaygısıyla kendi­sini unutmuşlardır. Bu sebeple, Allah Teâlâ'yı unutmak ve ondan gâfil olmak açısından bunlar arasında bir fark yok­tur. Dünya sevgisi taşımadıkları takdirde ise, zengin de, fa­kir de Allah Teâlâ'ya yakın olurlar. Ancak bu durumda prensip olarak varlık yokluktan daha iyidir.

Varlıkla gaflete düşmek, yoklukla kendine gelmek söz konusu ise, bu durumda da yokluk ve fakirlik evlâdır.

Üstünlük hükmü böylece kişilere ve durumlara göre değiştiği için, bazı nass ve rivayetlerin fakirlik ve fakirleri, diğer bazılarının da zenginlik ve zenginleri üstün göster­meleri bir çelişki değil, bir gerçeğin ifadesidir. Ancak her şeye rağmen, sâlih kimseler, fakirliği zenginliğe tercih etmiş­ler ve zenginliği kötüleyip onu övmüşlerdir. Örneğin, İsâ (as) şöyle demiştir:

"Dünya ehlinin malına gıpta ile bakmayın. Çünkü mallarının (altın ve gümüşlerinin) parıltısı imanlarının nu­runu söndürmüştür."

Bir zat şöyle demiştir: "Parayı (altın ve gümüşü) sayıp çevirmek imanın tadını yok eder."

Şöyle denilmiştir: "Bir millet buzağıya tapıp yoldan çıkmışsa, o buzağının altın ve gümüşten olmasından ileri gelmiştir.".

Hz. Ali (ra) şöyle demiştir: "Ey sarı (altın)! Ben seni bilirim; benden başkasını aldat. Ey beyaz (gü­müş)! Ben seni tanırım; benden başkasını kandır."

Şöyle denilmiştir: "Kalbi dünya malı ile meşgul ve meşbû (dolu) olan bir kimsenin ibadet etmesi, ateşi otla söndürmeye çalışmak gibidir." Yani, bu durumda ibadet etmek, genelde ıslah edici değil, ifsat edici olur. Çünkü kal­bi dünya için çarpan bir kimse ibadetten etkilenmez. O iba­det ettiği zaman da ya riya karıştırır, ya kibre kapılır, ya da günahlarına rağmen kendisini pir-u pâk zanneder. Ancak bu gerçek, ibadet etmemeyi değil, bu derecede dünyaya ze­bun ve meftun olmamayı gerektirir.

Sufyân şöyle demiştir: "Fakirler üç şeyle zenginlerden üstündürler. Bu üç şey vücut rahatlığı, kalb huzuru ve he­sap azlığıdır."

Şöyle denilmiştir: "Mal zengini kalb fakiridir. Mal faki­ri ise kalb zenginidir."

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Zenginlik mal çokluğu ile değil, kalb tokluğu iledir." (Müttefekun aleyh)

Zenginlik gibi, üstünlük de insanın kendi ruh ve cev­herinin kaliteli olmasıdır. Onun için, ruh ve cevherde kali­te bulunmazsa, mal gibi şeylerle zenginlik ve üstünlük ol­maz. Bundan dolayı Allah Teâlâ, "Allah yanında (yani ha­kikate) en üstün olanınız, takvası en fazla olanınızdır." (Hucurât, 13)

Takva ise kalb ve ruhun olgunluk ve Allah Teâlâ'ya ya­kınlık ve bağlılık hâlidir. "Merkep ipek semer ve altın yu­larla yine merkep" olduğu gibi, kötü adam da, mal ve ser­vetine rağmen yine kötüdür. Onun için Allah Rasûlü’ne nisbet edilen bir sözde şöyle denilmiştir: "Yalnızca malın­dan dolayı zengin bir kimseye hürmet ve saygı duyan kim­senin dininin üçte ikisi gider."

Fakrın Edepleri

Bil ki, fakrın bir kimse hesabına fazilet sayılabilmesi için, onun bir kısmı kalbe ve bir kısmı fiil ve hareketlere yö­nelik olan bazı edeplere uyması şarttır. Bu edepler şöyledir:

1- Fakrdan, yani fakirlik ve yoksulluktan rahatsızlık duymamak; aksine, Allah Teâlâ’nın zorunlu takdiri ve hik­metli imtihanı olduğunu düşünerek onu hoş görmek. Bu şarta işaret eden bir sözde şöyle denilmiştir:

"Ey fakirler! İçtenlikle Rabbinizden razı olun. O'ndan razı olursanız, fakirliğinizin sevabını alırsınız. Aksi takdir­de, elimize bir şey geçmez."

Hz. Ali (ra) da şöyle demiştir: "Fakirlik ba­zı kimseler için sevap, bazı kimseler için cezadır."

2- Fakirlikten dolayı şikâyet etmemek ve mümkün mertebe onu gizlemek. Allah Teâlâ, fakir sahabileri överek şöyle buyurmuştur:

"İffetlerinden (kendi hâllerini göstermemelerinden) dolayı câhil bir kimse onları zengin zanneder." (Bakara, 273)

Sufyân şöyle demiştir: "Amellerin en üstünü mihnet ve musibet zamanında hoş ve rahat görünmektir."

Ve şöyle denilmiştir: "Fakirliğini gizlemek sevapların hazinesidir."

3- Zenginleri mallarından dolayı kendisi gibi fakirler­den üstün görmemek ve mümkün mertebe kendi derecesindekilerle oturup kalkmak.

Es-Sevrî şöyle demiştir: "Fakir bir kimse zenginlerin peşinde koştuğu zaman bil ki, o riyakârdır ve onun dünya malında gözü vardır. Ve zengin bir kimse devlet ricalinin kapısında dolaştığı zaman bil ki, o devleti soymaya çalışan bir hırsızdır."

4-  Fakirlik sebebiyle ibadette gevşeklik göstermemek. Çünkü fakirliğin sevabı, terk edilen ibadetin yerini tutamaz.

5- Kendi hâline göre (karınca kaderince) hayır yap­maktan geri durmamak. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur:

"En üstün sadaka, fakirin sadakasıdır." (Nesaî)

6- Bir sene için gerekli ve yeterli olan miktardan fazla mal ve zahire bulundurmamak. Bundan fazlasını bulunduran bir fakir tûl-i emel sahibidir. Böyle bir fakirin Allah Teâlâ yanında özel bir yeri ve değeri yoktur.

7- Kendisine hediye gibi bir şey verilse, minnet eden­lerden almamak. Çünkü minnetin ruha verdiği sıkıntı, o şe­yin verdiği sevinçten çok daha fazladır. Bundan dolayı, selef-i sâlih, minnet edenlerin hediyesini almazlardı.

8- Kendisine sadaka verildiği zaman, eğer sadakayı ve­ren, kendisini alim veya sâlih zannettiği için verir ve ken­disi onun zannettiği kadar âlim veya sâlih değilse alma­mak. Çünkü şartlı olarak verilen sadakayı o şart bulunma­dığı takdirde almak haramdır.

9- Riya ve gösteriş için yapılan yardımları kabul etme­mek. Çünkü riya ve gösteriş yapmak haramdır. Bu haramı işleyenin yardımını almak, haram fiilinde ona yardımcı ol­maktır. Bu ise câiz değildir.

10- Yukarıda geçen hâller dışında, zaruret derecesinde muhtaç olduğu takdirde, verilen hediye ve sadakayı ve ya­pılan yardımı reddetmemek. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur:

"Siz istemeden ve beklenti içinde olmadan size bir şey verilirse onu alın. O, Allah Teâlâ’nın size sevk ettiği (gön­derdiği) bir rızktır." (Müttefekun aleyh) Bu durumda verileni reddetmek ki­birdir. Kibir ise, Allah Teâlâ’nın kulları için hoş görmediği ve nehyettiği bir sıfattır.

11- Birisinden aldığı bir malı ve yardımı Allah Teâlâ’nın verdiğini düşünmek. Çünkü rızkı veren ve gönderen O'dur. Getirip teslim eden ise O'nun araya koyduğu vası­tadır. Vasıta da, bilse de, bilmese de, O'nun emir ve yönlen­dirmesi ile hareket eder. Bir zat, "Ya Rabbi! Beni işten amel­den edip kullarına muhtaç ettin." diye sızlanmış. Allah Teâlâ tarafından ona şu karşılık verilmiştir: "Sen yine bana muhtaçsın ve rızkını ben veriyorum. Kullarımı araya koy­makla onlara da sevap kazandırmak istiyorum."

Zaruret Bulunmadıkça İstemenin Haram Oluşu

Bil ki, İslâm'ın kabul ettiği fakirlik, çalışmayı terk et­menin sonucu olan fakirlik değil, çalışıp dağıtmanın sonu­nu olan fakirliktir. Böyle bir fakirlikte isteme ve dilenme durumuna düşmek yoktur. Çünkü makbul olan dağıtmak, ihtiyaçtan fazla kalanı dağıtmaktır. Allah Teâlâ şöyle buyur­muştur: "Elini boynuna bağlanmış hâle getirme (cimrilik etme), fakat onun içinde bir şey durmayacak şekilde düm­düz de açma (her şeyi verip beş parasız kalma). Aksi tak­dirde azarlanır ve çaresiz kalırsın." (İsrâ, 29) Ancak, çalışmaya rağ­men ihtiyaçlarını temin edememek veya bir âfet sebebiyle elde avuçta bulunan her şeyi kaybetmek durumunda iste­mek ve dilenmek mecburiyeti hasıl olabilir.

İstemek ve dilenmek prensip olarak haramdır. Çünkü bunda üç sakınca vardır. Birincisi, kişinin kendi fakirliğini açığa vurmasıdır. Halbuki evlâ olan, hâlini gizlemektir. Çünkü onu açıklamak zımnen ve bilmeyerek de olsa Allah Teâlâ'yı kullara şikâyet etmektir. Bunu yapmak ise, bilerek olsa haram ve hatta küfürdür.

İkincisi, isteyip dilenen kimsenin kendisini kullara karşı küçültmesi ve zillete düşürmesidir. Halbuki, mümi­nin Allah Teâlâ'dan başkası önünde kendini küçültmesi ve her hangi bir şekilde zillete düşürmesi câiz değildir. O an­cak Mevlâ'sına karşı küçülür ve zilleti kabul eder. Bu da hakikatte kendisi için büyümek ve izzet kazanmaktır.

Üçüncüsü, istemenin istenilen kişiye eziyet ve sıkıntı vermesidir. Çünkü, insanlar tabiatları itibarıyla cimridirler. Bu sebeple de cömertlik yapmaktan ve bir şey vermekten hoşlanmazlar. Bir şâir insanların bu huyunu şu cümlelerle ifade etmiştir:

İnsanlardan mal değil, bir avuç toprak istense

Bunun toprak olduğunu unutup cimrilik eder ve 'yok!’ derler.

Denilmiştir ki, istekleri karşılama açısından Allah Teâlâ ile insanlar arasındaki fark şudur: Allah Teâlâ, kendisinden istenmediği zaman kızar ve alınır; insanlar ise kendilerin­den istendiği zaman kızar ve rahatsızlık duyarlar. İnsanlar böyle oldukları için, kendilerinden bir şey istendiği takdir­de, bundan sıkıntı ve rahatsızlık duydukları hâlde, utanç­tan dolayı, şereflerini korumak maksadıyla veya riya ve gösteriş için kendilerini vermek zorunda hissedebilirler. İç­lerinden razı olmadıkları hâlde, duydukları zorunluluk se­bebiyle verdikleri bir şeyi almak ise câiz değildir. İstemek­teki bu ve benzeri sakıncalardan dolayı Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur:

"Kim muhtaç olmadığı hâlde dilenir ve isterse, o ancak cehennem ateşi toplar." (Ebu Dâvûd, İbnu Hibban)

"Kim ihtiyaçlarını giderecek kadar malı olduğu hâlde dilenir ve isterse, kıyâmet gününe (mahşer yerine) yüzü­nün üzerinde hiç et kalmamış bir hâlde gelir." (Sünen sahipleri) Allah Rasûlü (sa), ashâbına bey'at verdiği za­man da şu şartları koşardı:

"Emirleri dinleyecek ve itâat edeceksiniz. Kimseden de bir şey istemeyeceksiniz." (Müslim) Ve onlara şunu söylerdi:

"Misvak kabuğu ile de açlığınızı bastırın, fakat kimse­den bir şey istemeyin." (Taberanî, Bezzâr)

Ancak, "Mecburiyetler sakıncalı şeyleri mubah kılar." kuralı gereğince, mecburiyet bulunması hâlinde istemek câizdir. Mecburiyet bazen istemeyi vacip hâle de getirebilir. Örneğin, bir kimse açlıktan veya hastalıktan dolayı ölecek durumda ise veya avretini örtecek bir elbisesi yoksa, bu ve benzeri durumlarda istemek vaciptir. Bu durumlarda ver­mek de vaciptir. Sabır sayesinde katlanılabilen sıkıntı ve zorluklarda istememek evlâdır. İhtiyaç yokken istemek ise haramdır. Allah Rasûlü (sa) bir hadiste ihtiyaçları şöyle tespit etmiştir:

"İnsanın üç ihtiyacı (bazı rivayetlerde ise, üç hakkı) vardır. Bunlar belini doğrultacak miktarda yemek, vücu­dunu örtecek elbise ve içinde barınacağı evdir." (Tirmizî) İstemenin vacip veya câiz olduğu durumlarda da yalan söylemek veya olanı abartmak câiz değildir. Bunlar yapıldığı takdir­de, alınan şey helâl olmaz. Bu sebeple, isterken niçin istedi­ğini ve ihtiyacının ne olduğunu doğru olarak söylemek ve hem ısrardan, hem de duygu sömürüsü yapmaktan sakın­mak gerekir.

Hazır zamanda ihtiyaç bulunmadığı hâlde, en çok bir seneden sonraki ihtiyaç için istemek haramdır ve bu şekil­de aç gözlülük ve tevekkülsüzlük göstermek Allah Teâlâ’nın rızk konusundaki va'dine güvenmemek ve şeyta­nın kışkırtmasına uymaktır.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve sizi fuhşa teşvik eder. Allah ise size mağfiret ve lütuf va'deder. Allah, her şe­yi kuşatan ve her şeyi bilendir." Bazı müfessirlere göre, bu âyetteki fuhuştan maksat istemek ve dilenmektir. Diğer ba­zılarına göre ise, cimrilik yapmak ve hayır yapmamaktır.

Şu da kesin olarak bilinmelidir ki, helâl olmaları duru­munda da, başkasının sadaka ve teberruları insanın kendi el emeği kadar temiz ve bereketli değildir. Onun için, Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur:

"İnsanın yediği en helâl rızk, kendi çalışmasının ürünü olan rızktır." İslâm'ın çalışmayı teşvik etmesi ve farzları ifâ etmek, kebâirden de sakınmak şartıyla onu ibadet sayması da, insanları isteme ve dilenme durumundan kurtarmak içindir. Allah Rasûlü (sa) himmetleri kamçılamak için şu gerçeği de açıklamıştır:

"Verenin eli alanın elinin üstündedir." (Müslim)

Müslümanlar ise üstün olmaya çalışmakla memurdurlar. Allah Teâlâ şöy­le buyurmuştur:

"Müminler iseniz en üstün olmaya çalışın!" (Al-i İmrân, 196) Bu âyet, "Mümin iseniz en üstünsünüz." şeklinde mânalandırıldığı takdirde ise, çok ağır bir durum ortaya çıkar. Çünkü o za­man, en üstün olmak mümin olmanın şartı hâline gelir. İki mânaya göre de, bu âyet, müslümanları çalışmaya ve üs­tün olmaya davet ve teşvik etmiştir. Ancak müslümanların üstünlüğü nefis hesabına değil, Allah Teâlâ hesabınadır. Onun için bu üstünlükte zulüm, zorbalık ve yıkıcılık yok­tur. Adâlet, merhamet ve yapıcılık vardır.

Bişr şöyle demiştir: "Üç fakir vardır. Birincisi, istemez; verilse de almaz. Bu fakir, en üstün fakirdir. İkincisi, iste­mez, fakat verilirse alır. Bu orta hâldedir. Üçüncüsü, zaru­ret hâlinde ister. Bu en alttadır. Zaruret olmadan isteyen ise fakir değil, istemeyi meslek hâline getiren tüccardır."

Şakik el-Belhî ile İbrahim İbni Edhem fakirlerin hâlle­rini konuşurken, İbrahim şöyle demiş: "Bize göre fakirler onlardır ki, Allah Teâlâ kendilerine bir şey verdiği zaman, şükredip yerler; bir şey vermediği zaman ise sabredip O'nun rahmetini beklerler."

Şakik şöyle demiştir: "Bize göre ise fakirler, Allah Teâlâ kendilerine bir şey verdiği zaman bunu O'nun yolunda in­fak ederler. O bir şey vermediği zaman da yokluk nimetine şükrederler."

Bu fakirlerin ikisi de Allah Teâlâ yanında makbuldürler. Ancak ikincilerin dereceleri daha yüksektir. Çünkü bunların mesleğinde, var olanı isar yoluyla başkalarına vermek ve yokluğu nimet sayıp ona şükretmek de vardır.

 (Tasavvuf alt yapısının oluştuğu dönemde (bu birkaç asır sürmüştür) bir lokma, bir hırka ile yaşamak mümkün olduğu için, ilk sûfiler, fakirliği sûfiliğin temel prensipleri arasına almış ve onu sevdirmeye çalışmışlardır. Ancak her meşrep ve ekol gibi, tasavvufun değer ölçüleri de sübjektif­tirler. Yani, bunlar zaman, mekân, şahıs ve şartlara bağlı­dırlar. Bu sebeple, günümüzde insan ihtiyaçlarının bir lok­ma ve bir hırka sınırını çok uzun bir mesafe ile aştığı için, bu konudaki tasavvufî anlayışın hâlâ geçerli olması müm­kün değildir. Ancak, İmam Gazâlî'nin de aralarında bulun­duğu veya takipçilerinden olduğu sûfilerin bu mevzudaki görüş ve yaklaşımlarını yanlış bulmamak lâzımdır. Çünkü her zamanın hükmü kendisine göredir. Zühd için de aynı şeyi söylemek mümkündür. Bu konularda yapılması gere­ken revizyon veya reform ise, İslâm’ın hem fakr, hem de zühd hakkındaki objektif ve değişmez hükümlerine rücû etmek ve dönmektir. Biz de, özellikle bu iki konuyu bu çer­çevede özetlemeye çalıştık.)

Zühdün Hakikati

Bil ki, dünyaya karşı zühd de şerefli bir mevki ve mer­tebedir. Bu da benzerleri gibi, ilim, hâl ve amelden oluşur. Burada da ilim hâli, hâl de ameli doğurur.

Zühd, sevgi ve rağbetin zıddıdır. Çünkü o, dünyayı ve dünyaya, ait olan şeyleri sevmemek ve bunlara rağbet ve arzu duymamaktır. Bu tutumun temelinde de dünya ve mâfihâ’nın (onun içindeki şeylerin) sevgi ve rağbete değ­mediğini bilmektir. Onun için, bu bilgi oluşmadıkça züh­dün oluşması da mümkün değildir. Zühdün bir rüknü de, dünyanın ahiret hesabına küçümsenmesi ve bırakılmasıdır. Çünkü, yalnızca ondan kırılmanın sonucu olarak dünyayı küçümsemek ve terk etmek zühd değildir.

Farz olmayan zühd, nefsin hoşlandığı helâl şeyleri terk etmektir. Haram olan şeyleri terk etmek ise farzdır. Zühd, ahiret için daha iyi çalışmayı mümkün kılan bir durumdur. Çünkü dünyayı sevmeyince ahireti sevmek ve dünya için çalışmayınca ahiret için çalışmak daha kolaydır.

Zühdün en üstün türü ise, dünya gibi ahireti de Allah Teâlâ’nın sevgisinde unutmak ve sadece bu yüce sevgiyi duymak, onun sevk ve idaresiyle kulluk ve ibadet etmek­tir. Dünyaya karşı zühd şu ve benzeri âyetlerle teşvik edil­miştir:

"Sizin yanınızdaki geçici, Allah yanındaki ise kalıcı­dır." (Nahl, 96)

"Ahiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır." (A'lâ, 17)

"Dünya hayatının faydası ahirete göre az bir şeydir." (Tevbe, 38)

"İman edip sâlih amel işleyenler için Allah’ın vereceği sevap, dünya malından daha hayırlıdır. Bu sevabı da ancak sabredenler bulurlar." (Kasas, 80) Bu âyetlerde kulların dikkat ve rağbetleri dünyadan daha hayırlı olan ahirete çevrilmiştir. Hem dünya, hem de ahirete karşı zühd ise, şu ve benzeri âyetlerle teşvik edilmiştir:

"İman edenler Allah'ı her şeyden daha çok severler." (Bakara, 165)

"Ahirette şiddetli azap ve Allah’ın mağfiret ve rızası vardır." (Hadîd, 20)

"Allah’ın rızası her şeyden daha büyüktür." (Tevbe, 72)

"Allah’ın zikri her şeyden daha büyüktür." (Ankebût, 45) gibi âyet­lerle teşvik edilmiştir. Bu âyetlerde Allah Teâlâ’nın rızasının cennetten de üstün olduğu ve asıl onun aranması gerekti­ğine işaret yapılmıştır.

"Rabbinizin mağfiretine ve cennete koşuşun." (Hadîd, 21), "Rabbinizin mağfireti ve cenneti için yarışın." (Al-i İmrân, 132) gibi âyetlerde ise her iki zühd türü tercih sırasına göre birlikte zikredil­mişlerdir.

Dünyanın ahiret yanındaki değeri tıpkı bir buz parça­sının elmas ve inci yanındaki değeri gibidir. Buz parçası gi­bi olan dünya, zaman güneşi altında eriyip yok olur. Elmas ve inci gibi olan ahiret ise ebediyet güneşi altında parlama­ya devam eder. Bu gerçeği bilen, dünyayı ahiretle değiştir­mekte sıkıntı çekmez ve onu buna fedâ etmekte tereddüt etmez. Allah Teâlâ, bu mübadele ve değiştirme işine satış is­mini vermiş ve şöyle buyurmuş:

"Allah, müminlerden mallarını ve canlarını cennet karşılığında satın almıştır." Bu satış kârlı bir satış olduğu için de şu hüküm eklenmiştir:

"Yaptığınız bu satıştan dolayı sevinin. Çünkü bunun kazancı büyüktür." (Tevbe, 111)

Tekrar söylemek gerekirse, zühd, dünyanın ahirete gö­re değersiz olduğunu bilip onu bunun yolunda terk ve fe­dâ etmektir. Daha üst aşamada ise, ahireti de Allah Teâlâ’nın rızası ve sevgisi yanında değersiz bulup onu bunun içinde unutmak ve "gaye-i hayal" olmaktan çıkarmaktır. Fakat bu, ahiret ve cenneti mutlak olarak değersiz bulmak ve hafife almak anlamında değildir. Çünkü ahiretin kendi içindeki ve özellikle de dünyaya göre değeri çok büyüktür.

Bu sebeple, Allah Teâlâ da ona değer vermiş ve onu uzun sözlerle övmüştür. Ancak her büyüğün üstünde baş­ka bir büyük bulunduğu gibi, Allah Teâlâ’nın rızası ve sev­gisi de cennetten daha büyüktür. Bunu özellikle bilmekte yarar vardır. Çünkü ahirete ve cennete iman etmeyen zın­dıklar, cennetin mutlak olarak değersiz olduğunu söyler ve onunla alay ederler.

Zühd yaparak nefsin helâl arzularını terk edenler, kıyâmet gününde, "Geçip giden günlerdeki tutumunuzdan (zühdünüzden) dolayı burada artık istediğiniz gibi yiyip için." hitabıyla karşılanırlar. (el-Hakka, 24)

Zühde aldırmayıp nefislerine göre yaşayanlara ise, "Nimetlerinizi dünya hayatında yaşayıp bitirdiniz ve on­larla keyfinizce eğlendiniz. Bugün size yalnızca aşağılık ve mahrumiyet azabı verilecektir." denir. (Ahkâf, 20)

Zühdün Fazileti

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Karun ziynet ve deb­debe içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzu­layanlar (onun bu hâlini görünce imrendiler ve) 'Ah keşke, Karun'a verilen servetin bir benzeri bize de verilseydi! Ka­run, şüphesiz, büyük bir talihin sahibidir.’ dediler. Kendi­lerine ilim verilmiş olanlar ise, bunları uyarıp şöyle dedi­ler: (Bu yanlış imrenme ve temenninizden dolayı): 'Size ya­zıklar olsun! Bilmez misiniz ki) Allah’ın vereceği sevap (cennet), bunu hak eden iman ve sâlih amel sahipleri için daha hayırlıdır. Ve bu sevap ancak sabredenlere verilir'." (Kasas, 79, 80)

Bu ayet-i kerimede Allah Teâlâ’nın sevabını Karun'un mal ve servetinden daha hayırlı görenler, ilim verilmiş ol­makla vasıflandırılmıştır. Bu ise onlar için ve dolayısıyla zühd için bir övgüdür.

"-Biz yeryüzünü süsledik ki, kimlerin bu süse aldırma­yıp sâlih amel işleyeceklerini ortaya çıkaralım." (Kehf, 7)

"-Kim ahiret kazancını isterse, biz onun kazancını art­tırırız. Kim dünya kazancını isterse, ona da bundan veririz ve onun için ahirette nasip yoktur." (Şûra, 20)

"-Bir kısım insanları denemek için, kendilerine verdi­ğimiz geçici ve kısa ömürlü şeylere sakın göz dikme. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha kalıcıdır." (Tâhâ, 31. Not: Daha önce de kaydettiğimiz gibi, ihtiyaç kadar olan mal rızktır; bundan fazlası denemek ve imtihan etmek içindir.)

"- Dünya hayatını ahiretten daha çok seven ve bu yüz­den de din yolunu dar bulanlar açık bir dalâlet içindedir­ler." (İbrahim, 3)

Allah Rasûlü (sa) da dünyayı sev­memek konusunda çok sayıda uyarı ve tavsiyelerde bulun­muştur. Bunlardan birkaç tanesi şöyledir:

"Dünya sevgisi bütün hataların başı (ve kaynağı) dır." (Geçti)

"Bir kimse sabahladığı zaman himmet ve düşüncesi dünya ise, Allah Teâlâ onun işlerini karıştırır." (İbnu Mâce)

"Bir kula sükût (susmak) ve zühd verilmişse, ona hik­met verilmiş demektir." (İbnu Mâce)

"İnsanların en iyileri, kalpleri dünya sevgisinden uzak tutulanlardır." (Harâitî)

"Allah Teâlâ’nın seni sevmesini istersen, dünyaya kar­şı zâhid ol." (İbnu Mâce)

Hârise (ra), "Kalbim dünyadan soğuktur. Dünyanın altını ve taşı yanımda aynıdır." deyince, Allah Rasûlü (sa), "Bu hâlini muhafaza et. Bu hâl imanın nurundandır." buyurmuştur. (Bezzâr, Taberanî)

"İmanın nuru kalbe girince kalb açılır ve genişler. Bu kalbin sahibi gurur ve aldanış yurdundan (dünyadan) uzaklaşır, ebediyet yurduna (ahirete) yönelir ve ölüm gel­meden önce ona hazırlanır." (Hâkim)

"İmanın alâmetleri belâya sabretmek, nimete şükret­mek, kader ve mukadderi kabul etmek, başkasına merha­met etmek ve dünya için kavga etmemektir." (Hâtib, İbnu Asâkir)

"Dünya başını yesin! Altın ve gümüş başlarını yesin­ler!" (Tirmizî, İbnu Mâce)

"Kim dünyayı ahirete tercih ederse, Allah Teâlâ ona devamlı bir endişe (huzursuzluk), sonu gelmeyen bir fakirlik ve doyum bilmeyen bir hırs verir." (Taberanî)

"Rabbim, benim için Mekke dağlarını altına çevirmeyi teklif etti. Ben, 'Hayır ya Rabbi! Bir gün aç kalıp sana yal­varmak, bir gün de yiyip sana hamd ve şükretmek isterim.’ dedim." (Geçti)

"Rabbim kendim için melik (Dâvûd ve Süleyman gibi sultan) bir peygamber olmakla kul bir peygamber olmak­tan birini seçmemi istedi. Ben, kul bir peygamber olmayı seçtim." (Geçti)

Allah Rasûlü’ne nisbet edilen sözlerde de şöyle denil­miştir: "Kim dünyada zühd sahibi olursa, Allah Teâlâ o kimsenin kalbine hikmet (gerçek ilim) yerleştirir, onu hik­metle konuşturur, ona dünyanın hastalığını ve ilacını öğre­tir ve onu dünyadan yarasız ve lekesiz bir hâlde alıp selâ­met yurdu olan cennete götürür."

"Ben dünyanın açlığını tokluğuna, fakirliğini zenginli­ğine, hüznünü sevincine tercih ederim."

"Allah Teâlâ bir kuluna iyilik dilediği zaman, onu dün­yada zâhid kılar, ahirete karşı rağbetini arttırır ve ona nef­sinin ayıplarını gösterir."

"Cennete iştiyak duyan, onu kazanmak için çabuk davranır; cehennemden korkan, nefsinin arzularını bastı­rır; ölümü bekleyen, lezzetleri terk eder; dünyayı sevme­yen, musibetlere kolayca katlanır."

"Dört güzel şey vardır ki, bunlar ancak zorlukla (ve alıştırmakla) kazanılabilir. Bu şeyler susmak, tevazu gös­termek, çok zikretmek ve az şeye razı olmaktır."

"Lâ ilâhe illallah demek, diyenlerden Allah Teâlâ’nın kızgınlığını giderir. Ancak, bunlar dünyayı dine tercih et­tikleri ve onun üstünde tuttukları takdirde, Allah Teâlâ on­lara, 'Siz yalancısınız. Bu sözü de yalandan söylüyorsu­nuz!’ der ve sözlerini reddeder."

İsâ (as) şunları söylemiştir: "Dünya bir köp­rüdür. Onu mesken edinmeyin, üzerinden geçin!"

"Su üstüne bina yapılamadığı gibi, dünya sevgisi üstü­ne de (bu sevgi varken) ibadet yapılamaz."

Şu bilinmelidir ki, bütün peygamberler dünyayı kü­çültmüş, ahireti büyütmüş ve insanları ahiret için çalışma­ya davet etmişlerdir. Onun için, peygamberlere iman eden­ler, dünyaya karşı zühd, ahirete karşı hırs taşımak duru­mundadırlar.

Bir sahâbî şöyle demiştir: "Ahirete çalışmak için zühd gibi bir yardımcı yoktur."

Bir sahâbî de şunu söylemiştir: "Siz, Allah Rasûlü’nün ashâbından daha çok ibadet ediyorsunuz. Fakat onlar dün­yayı sizden daha az seviyorlardı. Onları sizden üstün kılan da budur."

Hz. Ömer (ra) şöyle demiştir: "Dünyaya karşı zühd, kalb ve vücudun rahatlığıdır."

Bilâl İbni Sa'd şöyle demiştir: "Günah olarak bize şu yeterlidir ki, Allah Teâlâ dünyayı küçültmüşken, biz onu büyütüyoruz."

Vehb İbni Münebbih şöyle demiştir: "Cennetin sekiz kapısı vardır. Cennet ehli bu kapılara gelince, kapıcı melekler onlara: 'Rabbimizin büyüklüğüne yemin ediyoruz, dünyaya karşı zühd, cennete karşı hırs taşıyanlardan önce kimse bu kapılardan geçmeyecektir.’ derler."

İbrahim İbni Edhem şöyle demiştir: "Kalplerimiz üç örtü ile sarılmıştır. Bu örtüler açılmadıkça kalplerimize yakîn'in (kuvvetli imanın) nuru girmez. Bu örtüler malın var­lığına sevinmek, onun yokluğuna üzülmek ve övülmekten hoşlanmaktır."

Seleften bir zat şöyle demiştir: "Allah Teâlâ’nın dünya­yı bizden esirgemesi, onu bize vermesi kadar lütuf ve ih­sandır. Çünkü, Allah Rasûlü (sa): 'Siz hastanızı zarar göreceği yemek ve içmekten koruduğunuz gibi, Allah Teâlâ da sevdiği kulunu (zarar göreceği) dünya­dan korur.’ buyurmuştur."

Sufyân şöyle demiştir: "Dünyayı tanıyan bir kimse, ne onun varlığına sevinir, ne de onun yokluğuna üzülür. Çün­kü dünyanın varlığıyla yokluğu mezar kapısında eşitleşirler.

Hasan Basrî, ashâbı kasdederek şöyle demiştir: "Allah'a ye­min ederim, ben öyle bir kavme yetiştim ki, dünya onların gözünde topraktan daha değerli değildi."

Zühdün Dereceleri

Bil ki, zühd marifetten ileri gelir ve onun meyve ve so­nucudur. Marifet ise, Allah Teâlâ’nın rızasının büyüklüğü­nü ve cennetin üstünlüğünü bilmektir.

Bu bilgi kuvvet bakımından derece derece olduğu gibi, onun meyvesi olan zühd de derece derecedir.

Bu sebeple, marifet az olduğu zaman zühd de zayıf olur. Zayıf olan zühdü korumak ve sürdürmek için devam­lı çaba ve gayret gereklidir. Çünkü bir anlık gaflet veya gevşeme, bu zühdün bozulması ve dünyanın çengeline ta­kılıp gitmek için yeterlidir.

Fakat marifet çoğaldıkça zühd de güçlenir. Zühd güç­lenince de bozulma tehlikesi azalır ve onu korumak için de az bir çaba yeterlidir. Marifetin üst derecesinde ise, dünya bir gölge, bir hayal, bir hiçlik gibi görünür. Böyle bir şeyi terk etmek ise ne çaba ister, ne de ona dönmek tehlikesi vardır.

Zühd konusunda neyin niçin ve neye karşılık terk edildiğini bilmek şarttır. Bu sebeple, hiçbir gerekçe ve kar­şılık düşünmeden dünyayı terk etmek hem zor, hem de anlamsızdır. Bu, tıpkı elindeki malı denize dökmek veya yakmak, ya da sebepsiz yere kendi kendine işkence et­mek gibidir. Bunları yapmak ise, hem dine, hem de akla aykırıdır. Bu sebeple, ne dindar, ne de akıllı bir kimse bu çılgınlıkları yapmaz.

Bir karşılık düşününce de eğer bu karşılık dünya değe­rinde bir şey ise, dünyayı onun için terk etmek de anlamlı değildir. Çünkü hazır olan bir şeyi, hazır olmayan aynı de­ğerdeki bir şey için terk etmenin hiçbir mantığı yoktur.

Fakat bu karşılık Allah Teâlâ’nın rızası ve cennet iseler, bunlar için dünyayı terk etmek hem anlamlı, hem de kârlı ve kazançlıdır.

Bu tıpkı bir yığın çakılı bir ambar elmas ve inci karşılı­ğında terk etmek gibidir. Bu şekildeki bir terk hem istikrar­lı ve güvenli, hem de zevkli ve keyiflidir.

Zühdün Kısımları

Zühd'ün dünyayı terk etmek, yani onu kalpten çıkar­mak olduğunu ve bunun bir sebep ve karşılığı olması ge­rektiğini söyledik.

Bu sebep ve karşılık ise üç şeyden biridir:

Birincisi, cehennem ateşinden, kabir azabından, hesap uzunluğundan ve dünyaya sahip olmanın sıkıntılarından kurtulmaktır. Bu sebep ve düşünceye dayanan zühd 'kor­kanların' zühdüdür.

İkincisi, cenneti ve cennetteki türlü nimetleri kazan­maktır. Bu sebep ve gerekçeye dayanan zühd, 'ümit eden­lerin' zühdüdür.

Üçüncüsü, kalbin sevgi, ilgi ve alâkasını Allah Teâlâ'ya hasr ve tahsis etmektir. Bu sebeple yapılan zühd, Allah Teâlâ'dan başka hiçbir şeye kalplerinde yer vermeyen 'gerçek muvahhidlerin zühdüdür. Çünkü tevhid iki çeşittir. Birin­cisi uluhiyyet tevhididir. Bu tevhid, Allah Teâlâ'yı tek ilâh olarak bilmek ve sadece O'na ibadet etmektir. İkincisi ise, muhabbet tevhididir. Bu tevhid, yalnız Allah Teâlâ'yı sev­mek ve yalnızca O'nun rızasına talip olmaktır. Birinci tev­hid imanın aslı, ikinci tevhid ise onun kemâlidir. Bu tevhid, ariflerin, yani Allah Teâlâ'yı tanıyanların tevhididir. Çünkü muhabbet marifete tâbidir ve ancak tanıyan sever.

Zühd şu kısımlara ayrılır:

-Dünya malını terk etmek;

-Riyaset ve baş olmayı terk etmek;

-Lezzetleri terk etmek;

-Beşerî istekleri terk etmek;

-Allah Teâlâ'dan başka her şeyi terk etmek.

Bir âyet-i kerimede, zühd yapılması gereken yedi şey isimlendirilerek şöyle buyurulmuştur:

"Kadınlara, oğullara, altın ve gümüş yığıp biriktirme­ye, cins atlara, (büyük ve küçük baş) hayvanlara ve ekinle­re karşı düşkünlük ve sevgi beslemek insanlara güzel gös­terilmiştir. Halbuki bunlar sadece dünya hayatının me­ta'ıdırlar. En güzel akıbet ise Allah yanındadır." (Al-i İmrân, 14. Not: Meta' bir anlık keyf ve bu keyfe yarayan şey demektir.)

Başka bir ayet-i kerimede bunlar beş maddede topla­nıp şöyle buyurulmuştur: "Bilin ki, dünya hayatı oynamak, eğlenmek, süslenmek, böbürlenmek ve daha çok mal ve evlat sahibi olmaya çalışmaktan ibarettir... Dünya hayatı al­datıcı bir meta'dan başka bir şey değildir." (Hadîd, 20)

Diğer bir ayet-i kerime de bunlar iki maddede toplanıp şöyle buyurulmuştur: "Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir. Bunlardan sakınanlar için ahiret yurdu daha ha­yırlıdır. Bunu anlamak için akıllarınızı kullanmıyor musu­nuz?" (En'âm, 32)

Bir ayet-i kerimede bunların hepsi bir maddede özetle­nip şöyle buyurulmuştur: "Kim Allah'tan korkup nefsini hevesten menederse onun yeri cennettir." (Nâziât, 40, 41) Bu âyette­ki "heves" kelimesi bütün dünyayı ve nefsin bütün heves ve arzularını içine almıştır.

Bu demektir ki, zühd, nefsin dünya ile ilgili arzu ve isteklerini terk etmektir. Yaşama ve hayatta kalma arzu ve is­teği de bunlardandır. Bu sebeple, zâhid olan bir kimse, ya­şamayı düşünmez ve onda tûl-i emel bulunmaz. Bu yüz­den o, ölümden korkmaz ve öleceği için de üzülmez. Özel­likle ölüm Allah yolunda ve şehâdet şeklinde olsa, susamış devenin suya koşması gibi ona koşar.

Zühd için şu tarifler de yapılmıştır:

-Zühd, insanların takdir ve teveccühünü istememek­tir. (Bişr)

-Zühd, lezzetleri terk etmektir. (Kasım el-Cuî)

-Zühd, helâl olan şeylerle kanaat etmektir. (Fudayl)

-Zühd, hazır zamanın ötesinde yaşamayı düşünme­mektir. (Sufyân es-Sevrî)

-Zühd, fuzulî şeyleri ve işleri terk etmektir.

-Zühd, ahirette faydası ve sevabı bulunmayan bilgileri tahsil etmemektir.

-Zühd, tevazu sahibi olmak ve her hangi bir kimseyi görünce, "Bu benden üstündür." demektir. (Hasan el-Basrî)

-Zühd, helâli aramaktır.

-Zühd, eziyetlere sabretmek ve nefis için intikam alma­ya kalkışmamaktır.

Görüldüğü gibi, zühdün mâna alanı çok geniştir. An­cak bunun özü nefse uymamaktır. Dünyayı terk etmekten maksat da budur; yani nefse uymamaktır. Bu itibarla, zühd, işi gücü bırakıp başkalarına yük hâline gelmek, aktif ve üretici olmak mümkün iken, pasif bir tüketici olmaya razı olmak demek değildir. Zühdün en üstün derecesi ise, ancak Allah Teâlâ'nın rızasına ve sevgisine vesile olan işle­re ilgi duymak ve yalnızca bu işleri yapmaktır.

Ebu Süleyman ed-Dârânî bunu biraz farklı bir üslupla şöyle ifade etmiştir:

"Zühd, insanı Allah Teâlâ'dan meşgul eden her şeyi terk etmek ve selim bir kalb kazanmaktır. Selim kalb ise, içinde Allah Teâlâ'nın sevgisinden başka bir duygu bulun­mayan kalptır. 'O gün insana ancak selim bir kalb fayda ve­rir." (Şuarâ, 88) ayetiyle kasdedilen selim kalb de budur."

Zühdün Şer’î Hükmü

Zühd, Şer’î hüküm itibarıyla üçe ayrılır.

Birincisi, farz olan zühttür. Bu zühd, haram şeylerden sakınmak ve onları hem elinden, hem de kalbinden uzak­laştırmaktır.

İkincisi, selâmet olan zühttür. Bu zühd, şüpheli (haram mı, helâl mı olduğu bilinemeyen) şeylerden sakınmaktır. Bu zühde vara' ve takva da denir. Onun için İmam Mâlik İbni Enes'e, "Zühd nedir?" diye sorulunca, "Zühd takva­dır." demiştir.

Üçüncüsü, sünnet olan zühddür. Bu zühd, helâl olan şeyleri bırakmak ve onları kalbinden çıkarmaktır. Bu züh­dün en nihaî derecesini Hz. İsa (as) yaşamıştır. Dünyaya ait hiçbir şeye sahip olmayan ve ilgi de duyma­yan Hz. İsâ, rivayete göre, bir gece toprak üzerinde uyur­ken başının altına bir taş koymuş. Biraz sonra uyanmış ve karşısında şeytanı görmüş. Şeytan ona:

-Hani sen, dünyayı terk etmiştin. Bundan vaz mı geç­tin? demiş. İsâ (as):

-Niye ne oldu ki? diye sormuş. Şeytan:

-Dünyadan olan bir taşı başının altına koymuşsun, de­miş. İsâ (as), taşı alıp ona doğru fırlatmış ve:

-Al, bu da sana olsun! demiştir.

Bu zühd şekli, hıristiyanlık dinine 'ruhbanlık' olarak geçmiştir. Allah Teâlâ bundan bahsederek şöyle buyurmuş­tur: "İsâ'ya uyanlar, ruhbanlık icad ettiler. Bunu biz onlara farz kılmadık, bizim rızamızı kazanmak maksadıyla kendi­leri icad ettiler. Ancak hepsi onu hakkıyla yerine getirme­diler." (Hadîd, 27)

(Bu ayet-i kerimede de belirtildiği gibi, ilk hıristiyan­lardan bazıları hakikaten dünyayı terk edip ahiret için ça­lışmışlar ve kendilerini ibadet ve hizmete vakfetmişlerdir. Bazıları da bu isim altında dünyayı yürütmüşler ve ahlâk­sızlığa batmışlardır. Tıpkı bunlar gibi, sûfiler de İslâm'ın ön görüp emrettiğinden daha sıkı bir fakr, zühd ve riyazet icad etmişlerdir. Ancak onların da bazıları bu şeyleri hak­kıyla yaşarken bazıları da onları ya yanlış uygulamış, ya da istismar etmişlerdir.)

Dâvûd et-Tâî (ra), yazın ortasında güneşte ısıttığı suyu içer ve şöyle derdi: "Soğuk suyun lezzetini du­yanlara dünyadan ayrılmak ağır gelir."

Hasan şöyle demiştir: "Allah Rasûlü (sa) merkebe biner, kıldan elbise giyer, yamalı çarık­la dolaşır, toprak üzerinde yer ve yağlanan parmaklarını emerdi."

Allah Rasûlü (sa) hicret sırasında Kuba'da misafir iken kendisine bal karıştırılmış süt ikrar edilmiş, fakat kendisi bardağı yere bırakmış ve şöyle bu­yurmuştur: "Ben buna haram, demem, fakat Allah Teâlâ'ya karşı tevazuumdan dolayı onu içmem." (Geçti)

Hz. Ömer'e, bal karıştırılmış soğu su ikram etmişler. Kendisi bardağı geri vermiş ve şöyle demiştir: "Bunun he­sabını benden uzak tutun!"

Yahya İbni Muâz şöyle demiştir: "Zâhid'in yemeği açlı­ğını bastıran şeydir, elbisesi avretini örten şeydir, evi gecele­diği yerdir, dünya onun zindanıdır, halvet meclisidir, ibret almak tefekkürüdür, Kur’ân konuşmasıdır, Rab ünsiyetidir, zikir arkadaşıdır, hüzün işi, hayâ huyu, açlık katığı, hikmet sözü, toprak sergisi, takva azığı, susmak kazancı, sabır da­yanağı, tevekkül serveti, akıl rehberi, ibadet sanatı, cennet hedefidir." (Açlık, katık gibi yemeği lezzetlendirir. Onun için, açlık hâlinde yenen ekmek, tokluk hâlinde yenen baklavadan daha fazla lezzet verir. Bu da Allah Teâlâ'nın gizlice işleyen adaletini gösterir.)

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Kim dikkat çekmek için bir elbise giyerse, onu çıkarıncaya kadar Allah Teâlâ kendisinden yüz çevirir." (İbnu Mâce)

Allah Rasûlü (sa) kızı Fatıma'yı zi­yarete gitmişti. Fatıma'nın üzerinde deve kılından yapıl­mış sert bir aba vardı. Ve el değirmeni ile arpa öğütüyordu. Şefkatli bir baba olarak kızının bu çilesine üzüldü ve hem kendisini teselli etmek, hem de ona teselli vermek için şöy­le dedi:

"Ey Fatıma! Ebedî bir mutluluk için dünyanın acılığı­na katlan." (Duhâ suresinin tefsirinden)

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Ümmetim içinde hayırlı bir taife vardır ki, bunlar Al­lah Teâlâ'nın rahmetinin genişliğinden dolayı halk içinde neşeli görünürler; kendi kendilerine kalınca da O'nun aza­bının korkusuyla ağlarlar. Bunların insanlara külfetleri az­dır; kendi nefislerine ise ağır bir yüktürler. Vücudları yer­de, kalpleri ise Arş’ın önündedir." (Hâkim, Beyhakî)

"Hz. Aişe (ra)’a sert kıldan yapılmış sert bir iç gömlek ve bir aba çıkarıp göstererek, 'Allah Rasûlü (sa) vefat ederken üzerinde bunlar var­dı.’ demiştir." (Müttefekun aleyh)

Allah Rasûlü (sa)’ın hayatı her hu­susta zühd hayatıydı. O bu hayatı yaşamış ve ümmetine de tavsiye ederek, "Bu benim hayatım ve sünnetimdir. Beni seven benim sünnetime uysun." buyurmuştur. (Geçti) Allah Teâlâ da ona uymayı emrederek şöyle buyurmuştur:

"De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun." (Al-i İmrân, 31) Ancak Allah Rasûlü (sa) zühd hayatını farz kıl­mamış ve Allah Teâlâ'nın helâl ettiği şeyleri haram etme­miştir. Bu itibarla, zühd hayatı gönüllülerin hayatıdır. Bu hayatı ahiretin yüksek derecelerine talip olanlar yaşarlar. Yani, zühd bir himmet meselesidir. Onun için, ancak him­meti yüksek olanlar ona talip olurlar. Bundan dolayı, bir sultan halkı, bir aile reisi eş ve çocuklarını zühde zorlama hakkına sahip değildirler. Bunların bu konuda yapacakları şey, zühdü sevdirmek ve onu fiilen yaşayıp örneklendir­mektir. Halbuki bunlar, haramlardan sakındırmak husu­sunda şiddet ve cebir de kullanmakla mükelleftirler.

Seleften bir zat şöyle demiştir: "Seni kalabalığın içinde kaybeden elbiseyi giy; seni onların içinde gösteren elbiseyi (çok yeni veya çok eski olanı) giyme."

Ebu Süleyman şöyle demiştir: "Elbise üç çeşittir. Birin­cisi, Allah içindir. Bu, avreti örtmek için giyilen elbisedir, ikincisi, rahatlık içindir. Bu, yumuşak olan elbisedir. Üçün­cüsü, gösteriş içindir. Bu, süslü ve pahalı olan elbisedir." Bunların en iyisi birincisi, en kötüsü üçüncüsüdür.

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Süslü ve pahalı olmayan elbiseyi giymek imandan­dır." (Ahmed, İbnu Mâce, Taberanî, Hâkim) Çünkü imanın bir unsuru da tevazudur.

Allah Teâlâ bir peygambere şunu vahyetmiştir:

"Dostlarıma söyle, düşmanlarım gibi giyinmesinler ve onlarınkine benzeyen binalarda oturmasınlar. Aksi takdir­de, ben onlara düşmanlarım gibi muamele ederim." Allah Rasûlü (sa) da şöyle buyurmuştur: "Kendisini bir topluluğa benzeten kimse de onlardandır."

Hz. Ali (ra) şöyle demiştir: "Allah Teâlâ bir kavmin âlim ve sâlihlerine en basit ve sade hayatı yaşama­yı emretmiştir. Ta ki, onları gören fakirler teselli bulsunlar, zenginler de haddi aşmasınlar."

Hz. Ömer (ra), cihada gönderdiği asker ve kumandanlara şunu emrederdi:

"Sade ve basit yaşayın. Rum ve Acemin lüks ve pahalı hayatını taklid etmekten sakının."

Selman-ı Farisî'ye, "Niçin yeni elbise giymiyorsun?" diye sormuşlar. Kendisi şu cevabı vermiştir:

"Köle yeni elbiseyi ne yapsın? Şayet azat edilirse, o za­man hiç eskimeyen yeni elbiseler giyecektir." Yani, cehen­nemden azat edilirse, cennette bu eksikliği giderecektir. O hâlde, şimdi önemli olan yeni elbise giymek değil, azat edilmeye çalışmaktır.

Bir zata, "Bu ev sana dardır." denilmiş, kendisi şu kar­şılığı vermiştir: "Kabir bundan daha dardır." Bir diğerine, "Evin çürüktür, tamire muhtaçtır." denilmiş, kendisi şu ce­vabı vermiştir: "Bu ev yıkılana kadar nicelerimiz yıkılıp gi­deceğiz."

Bir adam Ebu Zerr'i ziyarete gitmiş ve evinde göz gez­dirip bir şey göremeyince, "Ya Ebâ Zer! Senin evinde sergi, yatak, kap kaçak ve benzeri şeyler göremiyorum." demiş.

Ebu Zer (ra) şu karşılığı vermiş:

"Bizim başka yerde bir evimiz vardır. Eşyamızı oraya taşıdık." Ebu Zer (ra), başka evden cenneti kasdetmiştir.

Ebud-Derdâ (ra) şöyle demiştir: "Seni Allah Teâlâ'yı düşünmekten meşgul eden her şey uğursuzdur." Allah Teâlâ, beğendiği kullarını Kur'ân-ı Ke­rim'de şöyle tarif etmiştir: "Ticaret ve alış veriş onları Al­lah'ı zikretmekten, namazı dosdoğru kılmaktan ve zekât vermekten meşgul etmez. Bunlar, kalplerin ve gözlerin döndüğü bir günden korkarlar. Allah bunlara en güzeli üzerinden amellerinin sevabını verecek ve kendi lütfundan da sevaplarını arttıracaktır." (Nur, 38)

Zühtte Allah Teâlâ'dan meşgul olmama esas ve ölçü ol­duğu için, bazı kimseler kendilerini meşgul eden az bir şeyle zühdü kaybederler; bazıları ise kendilerini meşgul et­meyen çok şeye rağmen zahittirler.

Tekrarlamak gerekirse, zühd; yemekte giyinmekte ve barınmakta mümkün olan en sade ve ucuz şeylerle yetin­mektir. Bu miktardaki şeyler vücut emanetini korumak ve dini yaşamak için gerekli ve zaruridir. Bu sebeple, bunlar dünyadan sayılmazlar. Bunlardan fazlası ise tamamen nef­sin isteğinden ve dünya sevgisinden ileri gelen şeylerdir. Zühd, bunlardan sakınmaktır.

İhtiyaç miktarı dünya, ilaç gibidir. Bu miktar istenme­se de zorunludur. İhtiyaçtan fazlası ise zehir gibidir. Bu ze­hir dini, ahlâkı, kalbi ve karakteri bozar. Onun için bundan sakınmak lâzımdır. Fazla malı olan bir kimse, koynunda yı­lan besleyen bir kimse gibidir. Böyle bir mal için çalışıp çır­pınan bir kimse bir bakımdan da ipekböceğine benzer.

Bilindiği gibi, ipekböceği çalışıp kozayı örer ve içinde hapsolup boğulur. Böylece kendisini kendi elleriyle öldü­rür. Bu kimse de mal, evlat, şan ve şöhretten oluşan bir çemberi etrafında oluşturur ve içinde boğulup nefes ala­mayacak hâle gelir. İhtiyaç fazlası maldan, sahibinin ölü­münden sonra, başka kimseler faydalanırlar. Bu kimseler bazen onun sevmediği kimselerdir; bazen de bunlar malı haramda sarf edip onunla günah işlerler. Böylece onlar bu­rada bir müddet keyf sürerken, kendisi öbür âlemde buna sebep olduğu ve imkân hazırladığı için azap çeker. En bedbaht insan da bunun gibi, dinini ve ahiretini başkalarının keyfi ve dünyası için yıkan kimsedir.

Hasan şöyle demiştir: "Ben Bedir ashâbından yetmiş kişi gördüm. Bunlar, sizin dünyanın haramından sakınma­nızdan daha fazla onun helâlinden sakınırlardı. Onlara he­lâl mal gelir, fakat kendileri onu almazlardı. 'Kalbimizi bozmasından ve kendisiyle meşgul etmekten korkarız.’ derlerdi."

Kalbi olan, elbette ki, onun bozulmasından korkar ve onu bozma ihtimali bulunan şeylerden sakınır. Kalpsiz ola­nın ise böyle bir meselesi ve endişesi yoktur.

Hasan şunu da söylemiştir: "Allah Rasûlü’nün ashâbı sizi görselerdi, 'Bunlar hesap gününe iman etmemişlerdir.’ derlerdi."

Bir zat şöyle demiştir: "Bir muvazzaf melek, dünya uf­kunda hep şöyle seslenir: 'Ey insanlar! Hesabınızın uzama­sını ve azabınızın çoğalmasını istiyorsanız, keyfinizce yiyin ve eğlenin!"

Allah Teâlâ da Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurmuştur: "Az bir süre için yiyin ve eğlenin. Siz mücrimlersi­niz." (Murselât, 46), "Biz onları helâk ettik. Çünkü onlar mücrimler­di." (Duhân, 37), "Mücrimler cehennem azabında kalıcıdırlar. Azapla­rı azaltılmaz ve onlar orada ümitsizdirler." (Zuhruf, 74, 75) Mücrimler âyetlerde şöyle tarif edilmişlerdir:

"Onlar ahiretten bir şey beklemezler; dünya hayatına razı olurlar ve ona sarılırlar; âyetlerimize (emir ve yasaklarımıza) da aldırmazlar." (Yûnus, 7), "Kalplerini zikrimizden gâfil et­mişiz. Nefislerine uyarlar ve ölçüyü aşarlar." (Kehf, 48), "İlim olma­yan zanlara uyarlar. Zikrimizden yan çevirirler ve yalnızca dünya hayatını isterler." (Necm, 28, 29)

Zühdün Alâmetleri

Bil ki, zühd, yalnızca dünyanın zahirini terk etmek de­ğildir. O, bununla birlikte ve hatta bundan daha önemlisi, dünyayı kalbinden çıkarmaktır.

Hasan el-Basrî, Ferkad es-Sabhî'ye şunu söylemiştir: "Sen dünyayı kalbinde saklayıp yalnızca eski elbise giymekle zühd yaptığını ve bununla diğer insanlardan üs­tün olduğunu mu sanıyorsun? Duyduğuma göre, cehen­nem ehlinin çoğu, kalpleri dünya ile dolu iken, riya maksa­dıyla eski elbise giyenlerdir."

Yalnızca eski elbiseler giymek veya bunun gibi sadece dışa müteallik olan görüntülerle yetinmenin kimseye üs­tünlük kazandırmadığı, "Allah yanında en üstününüz tak­vası en fazla olanınızdır." ayetiyle de sabittir. Çünkü, ha­diste de belirtildiği gibi, "Takva kalpte olan bir şeydir." Bu­na göre, kalpte ihlâs, kulluk duygusu, Allah korkusu ve sevgisi yoksa, yalnızca eski elbise giymek, bir hırka ve bir lokma ile yetinmek, sakal uzatmak, sarık ve cübbeyle do­laşmak kimseye üstünlük kazandırmaz. Bunun aksine, bu şeylerle üstünlük taslayanlar, riya ve gösteriş yapanlar; Hasan'ın dediği gibi, cehennem ehli olurlar.

Dünyanın kalpten çıkarılmış olduğunu gösteren alâ­met ve belirtiler ise şunlardır:

1- Varlığa sevinmemek ve yokluğa üzülmemek. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Bulamadığınız şeylerden dolayı üzülmeyin, bulduğunuz şeylerden dolayı da (dünya ehli tarzında) sevinmeyin." (Hadîd, 23)

Bu, zühdün vasat derecesidir. Onun üstün derecesi ise, varlığa üzülmek ve yokluğa sevinmektir. Çünkü sonuç iti­bariyle varlık hesaptır, yokluk ise sevaptır. Bundan dolayı Hasan şöyle demiştir: "Allah Rasûlü’nün ashâbı, sizin var­lığa sevindiğiniz kadar yokluğa sevinirlerdi."

2- İnsanların gözlerine girmeye çalışmamak, onların takdir ve övgüsüne talip olmamak. Bu husus zühdün en önemli alâmeti ve hatta olmazsa olmaz şartıdır. Çünkü in­sanların gözlerine girmeye çalışan ve onların takdir ve öv­güsünü isteyen bir kimse, maddî yönden en sert biçimde zühd kurallarına uysa bile, zâhid değildir. Üstelik, kalbin­de bu istek bulunan bir kimsenin görünüşteki zühdü de genellikle riya ve gösterişten ibarettir.

Din ile riya ve gösteriş yapan bir kimse ise dünya ehli­nin en kötülerindendir. Gerçek zâhid o kimsedir ki, insan­ların onu takdir etmesi ve övmesi ile tenkit etmesi ve kötü­lemesini birbirinden ayırmaz. Çünkü onun işi halkla değil, Hâlık iledir. Onun davranışlarına yön veren Hâlık'ın emir­leri, ona güç ve kuvvet veren de Hâlık'ın rızâsını tahsil et­me iştiyakıdır. Halkın takdir ve övmesi ise çok az durum­larda Hâlık'ın emir ve rızasına uygundur. Onun için bunlar kendisi için ölçü değildirler.

3- Allah Teâlâ ile ünsiyet etmek ve O'na ibadet etme­nin sevgi ve lezzetini duymak. İnsanın özelliklerinden biri­si de bir şeyle ünsiyet etmek ve onunla meşgul olmaktan, onun için bir iş yapmaktan zevk almaktır. Bu ünsiyet ve zevk, vücudu besleyen yemek ve içmek gibi kalbi besler. Kalpler bu açıdan ikiye ayrılırlar. Dünya ehlinin kalpleri dünya ile ünsiyet eder ve onun için çalışmaktan zevk ve lezzet alır. Gerçek mümin olan zâhidlerin kalpleri ise Allah Teâlâ ile ünsiyet eder ve O'na ibadet etmekten zevk ve lez­zet alır.

Ebu Süleyman şöyle demiştir: "Kendi nefsi ile meşgul olan, insanlardan gâfil ve habersiz kalır. Rabbi ile meşgul olan ise hem insanlardan, hem de kendi kendisinden gâfil ve habersiz kalır."

"Zâhid, Rabbi ile meşgul olup başka her şeyden gâfil kalan kimsedir." Diğer bir ifade ile zâhid, zenginlik ve fa­kirliği, şöhret ve itibarsızlığı, takdir ve kötülemeyi aynı de­recede gören ve bunlardan hiç biriyle ilgilenmeyendir.

Yahya İbni Muâz şöyle demiştir: "Zühdün alâmeti el­deki ile cömertlik etmektir."

İbnu Hafif şöyle demiştir: "Zühdün alâmeti vermekten ve cömertlik yapmaktan lezzet duymaktır."

Ahmed ve Sufyân şöyle demişlerdir: "Zühdün alâmeti ömrünü kısa görmektir." Bundan dolayı, "Sûfi yaşadığı vaktin çocuğudur." denilmiştir. Yani, o sadece yaşadığı da­kikaları ve lâhzaları bilir. Ötesini bilmez ve düşünmez.

Seriyy şöyle demiştir: "Zühdün alâmeti, kendi nefsinin ıslâhını bırakıp eşyanın ıslâhı ile meşgul olmaktan rahat­sızlık duymaktır."

Zühd bahsini Fudayl’ın şu sözüyle bitirelim:

"Allah Teâlâ, bütün kötülükleri bir binada toplamış ve dünya sevgisini ona anahtar yapmıştır. Bütün iyilikleri de bir binada toplamış ve zühdü ona anahtar yapmıştır."

 
  Bugün 7 ziyaretçi (46 klik) kişi burdaydı! gullerinefendisi1.tr.gg  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=