GÜLCEMAAT DİYARINA HOŞGELDİNİZ
   
  Yeni islami Portaliniz
  NAMAZIN SIR'LARI VE ÖNEMLİ İNCELİKLERİYLE!!!
 


Ezanın Fazileti

Farz Olan Namazların Fazileti

Namazı Tam Olarak Kılmanın Fazileti

Cemaatle Namaz Kılmanın Fazileti

Secde'nin Fazileti

Huşû'un Fazileti

Mescid ve Namaz Yerinin Fazileti

Namaz Nasıl Kılınır?.

Namazda Mekruh Olan İşler.

Namaz Canlı Organizma Gibidir.

Namazda Huşu' ve Kalbin Hâzır Olması

Namazda Kalbin Hâzır Olmasını Temin Eden İlaç.

Namaz Amellerindeki Mânaları Düşünmek.

İmamlık Etmek ve İmama Uymak



Namaz, dinin direği, yakîn'in (kesinleşmiş imanın) kaynağı, ibadetlerin başı ve tâatların en nurlusudur. Allah Teâlâ, namaz aracılığıyla kendisiyle kulları arasındaki per­deyi kaldırmış ve onlara bu yolla her istedikleri zaman kendi huzuruna çıkma ve kendisiyle konuşma iznini ver­miştir. Dünya sultanları, insanları ancak hediye ve rüşvet­lerle huzurlarına kabul ederken, Allah Teâlâ bir şey istemeden onları huzuruna kabul eder ve kendisi onlara çok he­diyeler ve ihsanlar verir.

Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur: "Namaz, mü­minler üzerine yazılan vakitli bir farzdır." (Nisa, 103) Allah Rasûlü (sa) da şunları söylemiştir: "Allah Teâlâ, kullarına beş namaz farz kılmıştır. Kim bu namazları eksik­siz kılar ve onların hakkını hafife almazsa, o kimseyi cen­nete götürmek Allah Teâlâ’nın kendi üzerine aldığı bir taahhüttür." (Ebu Dâvûd, Nesaî, İbnu Mâce), "Beş namaz temiz ve gür bir nehire benzer. Bir kimse bu nehirde günde beş vakit yıkanırsa, üzerindeki kirlilik yıkandığı gibi, farz namazları kılan bir kimsenin de ruh kirliliği ve günahları yıkanır." (Müslim), "Büyük günahlardan sakınıldığı takdirde, beş vakit namaz, aralarında işlenen günahlara kefarettirler." (Müslim), "Namaz dinin direğidir." (Taberânî), "En faziletli amel, ilk vaktinde kılman namazdır." (Müttefekun aleyh), "Namaz, kıyâmet gününde sahibine nur ve delildir." (Ahmed, İbnu Hibban), "Cenneti açan anahtar namazdır." (Ebu Dâvûd et-Tayâlisî, Tirmizî), "Allah Teâlâ, imandan sonra na­mazdan daha çok sevdiği bir ibadet emretmemiştir. Bu se­beple, namaz meleklere de emredilmiş ve onların kimisi kı­yam, kimisi rükû, kimisi secde, kimisi de kuud (teşehhüd oturuşu) halinde namaz kılarlar." (Taberânî, Hâkim)

Namazı inkâr ederek terk eden kâfir olur. İnkâr etme­den terk eden de küfre yaklaşır. Çünkü imanın ipi ve dire­ği namazdır. İp kopup direk yıkılınca iman da yuvarlanır.

Namaz vakti geldiğinde, Hz. Ebu Bekir (ra), yanındakilere, "Kalkın, yaktığınız ateşi söndürün!" derdi.

(Yakılan ateşten maksat, âhirette ateşe dönüşecek olan günahlar ve türlü gafletlerdir. Bu sözün tasavvufî bir mânası da bulunabilir. O zaman Hz. Ebu Bekir (ra) şunu demek istemiştir: "Okunan ezan, bizi sevdiğimiz Rabbimizin huzuruna çıkmaya davet etti. Bu davet, ruhumuzdaki sevgi fitilini yaktı, onu ateş haline getirdi. Kalkın, yüce huzura çıkalım da, bu özlem ateşini sevgilinin mukaddes huzu­runa çıkmanın sevinciyle söndürelim." Mevlâna Celâleddin Rumî, bu sözü şerh etseydi, onu biraz daha güzelleştirerek böyle şerh ederdi.)

Ebu Hureyre (ra) şöyle demiştir: "Abdest alıp namaz kılmak için mescid yoluna giren bir kimse, na­maz kılıncaya kadar namazda sayılır ve attığı her iki adım­dan birisiyle onun bir günahı silinir, diğeriyle de kendisine bir sevap yazılır."

Namazı Tam Olarak Kılmanın Fazileti

Namazı gelişigüzel ve aklına estiği gibi değil, belirle­nen farz, vacip, sünnet ve müstehablarıyla tam ve mükem­mel olarak kılmak lâzımdır. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Allah Teâlâ, rükû ile secde ara­sında belini doğrultmayanın namazına bakmaz." (Ahmed), " Na­mazda iken yüzünü bir tarafa çeviren kimse, yüzünün eşek yüzüne çevrilmesinden korkmaz mı?" (İbnu Adiy) (Bir rivayette de bu hadis şöyledir: "İmamdan önce rükû ve secdeden başı­nı kaldıran bir kimse, başının eşek başına çevrilmesinden korkmaz mı?), "En kötü hırsız, namazdan çalan, farz ve sünnetlerini eksik yapan ve süresini kısaltandır." (Ahmed, Hâkim)

Allah Rasûlü’ne nisbet edilen bir sözde şöyle denilmiş­tir: "Farz namazı terazi gibidir. Kim onu doğru tartarsa, onun sevabı doğru tartılır." (Beyhakî) Bir diğer sözde şöyle denil­miştir: "İki kişi namaz kılar; fakat namazları arasında yerle gök kadar fazilet farkı vardır." Üçüncü bir sözde de şöyle denilmiştir: "Vaktinde kılınan, rükû, sücud ve huşûu tam olan namaz, parlak bir nur halinde göklere yükselir ve sahibine, "Beni koruduğun gibi, Allah da seni korusun." di­ye dua eder. Vakti geciktirilen, rükû, sücud ve huşûu eksik olan namaz ise, siyah bir karanlık şeklinde çıkar ve sahibi­ne, "Beni zayi ettiğin gibi, Allah da seni zayi etsin." diye beddua eder."

Abdullah İbni Mes’ûd (ra) şunu söylemiş­tir: "Namaz, Allah Teâlâ’nın hakkıdır. Onun için, namazı tam kılanlar Allah Teâlâ’nın hakkını tam olarak ödemiş olurlar, onu eksik kılanlar ise, eksik tartanlar hakkındaki âyetleri düşünsünler. Yezid er-Rekkaşî şunu söylemiştir: "Allah Rasûlü’nün namazı yerli yerinde ve ölçülüydü. O, namaz kılarken mücevher tartar gibiydi."

Cemaatle Namaz Kılmanın Fazileti

(Şafiî ve Hanefî mezheplerine göre, namazları cemaatle kılmak müekked (tekidli, önemli) sünnettir. Hanbelî mezhebine göre ise, vaciptir.)

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "cemaatle kılınan namaz, tek başına kılınan namaz­dan yirmi yedi derece üstündür. (Müttefekun aleyh), "Kim, birinci rek'atı da kaçırmamak şartıyla kırk gün farz namazları cemaatle kı­larsa, ona iki vesika yazılır. Bu vesikalardan birisi münafık­lıktan berî (uzak) olmak vesikası, diğeri de ateşten bağış­lanma vesikasıdır." (Tirmizî), "İçimden geliyor ki, gidip cemaate katılmayanların evlerini başlarına yıkayım." (Müttefekun aleyh), "Bizim mü­nafıklardan farkımız, yatsı ve sabah namazlarını cemaatle kılmamızdır. Çünkü, münafıklar (rahatlarını bozup) bu na­mazlara katılmazlar." (Mâlik)

Hz. Osman (ra) şöyle demiştir: "Yatsı cemaatine katılan bir kimse, gecenin yarısını ibadetle geçir­miş gibi olur. Sabah cemaatine katılan ise, bütün gece iba­det etmiş gibi olur." (Müslim ve Tirmizî bu sözü sahih hadis olarak rivayet etmişler­dir)

Abdullah İbni Abbas (ra) şunu söylemiş­tir: "Ezanı duyduğu halde cemaate katılmayan bir kimse, ya kendisi kendi iyiliğini istemiyor, ya da Allah Teâlâ onun için iyilik istemiyor."

Ebu Hureyre (ra) şunu söylemiştir: "Kişi­nin kulaklarına kızgın kurşun dökülmesi, onun için ezanı duyduğu halde cemaate katılmamasından daha ehvendir."

Meymun İbni Mehran, bir vakit namazı için geç kal­mıştı. Mescide vardığında namazın kılınmış olduğunu gör­dü. Bundan dolayı üzülerek şöyle dedi: "Bu namazın ce­maat sevabını kazansaydım, gönlüm Irak'a vali olmaktan daha çok sevinirdi."

Hatim el-Asamm şunu söylemiştir: "Bir vakit namazı için cemaati kaçırmış ve buna çok üzülmüştüm. Bu musi­betimde beni sadece Ebu İshak el-Buharî taziye etti. Halbu­ki, bir çocuğum ölseydi, on bin kişi beni taziye ederdi. Bu şundandır ki, insanların gözüne din musibeti dünya musi­betinden daha küçük görünür."

Muhammed İbni Vâsih şöyle demiştir: "Dünyadan sa­dece üç şeye arzu duyarım. Bunlar eğrildiğim (eğri ve yan­lış bir iş yaptığım zaman) beni doğrultan bir dost, fazla za­manımı almayan helâl bir iş ve namazları cemaatle kılmak­tır. Çünkü cemaatle kılmak, namazın eksikliklerini giderir, sevabını bütünleştirir."

Said İbni Müseyyeb şöyle demiştir: "Yirmi senedir ezan okunduğu vakit ben mescitteyim."

Rivayet edildiğine göre, kıyâmet gününde bazı kimse­lerin yüzleri yıldız gibi parlar. Melekler bunlara amelleri­nin ne olduğunu sorarlar.

Bu kimseler, "Biz ezanı duyunca dünya işini bırakıp abdest alır ve mescide giderdik." derler.

Bazı kimselerin yüzleri ay gibi ışıldar. Melekler bunla­ra da amellerini sorarlar ve bunlar: "Biz ezandan önce ab­dest alır, ezanla birlikte mescide giderdik." derler.

Bazı kimselerin yüzleri de güneş gibi aydınlık saçar ve bunlar: "Ezan okunduğu vakit biz mescitte olurduk." derler.

Secde'nin Fazileti

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Secde et, yaklaş." (Alâk, 19), "Onların yüzlerinde secdenin izi vardır." (Feth, 23) Bu iz, dünyada ve özellikle âhirette secde edenlerin yüzlerine yansıyan nurdur.

Allah Rasûlü (sa) da şunları söyle­miştir:

"Kişiyi Allah Teâlâ’nın rızasına en çok yaklaştıran amel, namazdaki secdedir." (İbni Mübarek), "Bir müslüman bir secde edince; Allah Teâlâ onu bir derece yükseltir ve onun bir gü­nahını siler." (Müslim, İbnu Mâce), "Kişi secde âyetini okuyup secde ettiği za­man, şeytan ondan uzaklaşıp ağlar ve şöyle der: "Vah hali­me! Bu kişi secde etmekle emrolundu ve itaat edip secde et­ti. Mükâfat olarak da ona cennet verildi. Ben ise secde em­rine isyan ettim ve ceza olarak bana ateş verildi." (Müslim)

Bir adam, "Ya Rasûlullah! Şefaatine ermem ve cennette sana yakın olmam için bana duâ et." dedi. Allah Rasûlü (sa) kendisine, "O halde, çok secde ede­rek duamın kabulü için yardımcı ol." diye karşılık verdi.

Abdullah İbni Abbas'ın oğlu Ali, günde bin kere secde ederdi. Ömer İbni Abdulaziz, secde ederken sergiyi kaldı­rıp alnını toprağa yapıştırırdı. Yûsuf İbni Esbât şöyle derdi: "Ey sağlıklı insanlar! Sağlık elde iken çokça secde edin. Ben bu hasta halimde, dünyadan sadece tam olarak rükû' ve secde edebilmeye arzu duyuyorum." Said İbni Cübeyr şöy­le derdi: "Ecelim geldiği zaman, sadece gönlümün istediği kadar secde edememiş olmaktan dolayı üzüleceğim." Ukbe İbni Müslim şöyle derdi: "Allah Teâlâ’nın kulundan en çok sevdiği şey, kulun O'na kavuşmayı istemesidir. O'nun kula en yakın olduğu an da secde anıdır."

(Kıyâmet gününde, azabın büyüklüğünü gören namaz­sızlar, Allah Teâlâ'ya yalvarıp merhamet dilerler. Bunun üze­rine kendisi onlara, "Öyleyse, bana secde edin, size merha­met edeyim!" der. Bunlar, secde etmeye çalışırlar, fakat bel­leri eğilmez. Odun gibi kalakalırlar. Bu olay şu âyetlerle ifa­de edilmiştir: "Durum ciddileştiği gün onlar secde etmeye davet edilirler. Fakat bunu yapamazlar. Ümitleri kesilir, göz­leri söner ve üzerlerine zillet çöker. Bunlar, secde edebildik­leri zaman da secde etmeye davet edilmişlerdi." (Kalem, 42, 43))

 (Secde, ruhlara musallat olan kibri giderir, tevazuu öğ­retir. Ancak, secde sınırsız bir tevazu hali olduğu için, Al­lah Teâlâ'dan başkasına secde etmek caiz görülmemiştir. Çünkü Allah Teâlâ nazarında, hiçbir kul O'ndan başka hiç­bir kimseye sınırsız tevazu gösterebilecek kadar küçük de­ğildir. Bir kul, buna rağmen kendisini bu şekilde küçültür­se, artık onun Allah Teâlâ yanında bir yeri ve değeri kal­maz. Küfür de bu demektir.)

Huşû'un Fazileti

Huşu' düşünerek ve duyarak ibadet etmektir. Huşu', ibadetin ruhudur. Huşû'un zıddı gaflet ve sehvdir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Beni anmak için namaz kıl." (Tâhâ, 14), "Gafillerden olma." (A'râf, 205), "Namazlarında huşu duyan müminler iflah oldular." (Mu’minûn, 1, 2), "Ne dediklerinizi bilinceye kadar, sarhoş iken namaza yak­laşmayın." (Nisa, 43) Bu âyette sözü edilen sarhoşluk, bilinen sarhoşluk yanında, dünya sarhoşluğu ve zihin dağınıklığı ile de tefsir edilmiştir. Gerçekten de, nice namaz kılanlar var­dır ki, içki içmedikleri halde, namazda okuyup yaptıkların­dan habersizdirler. Rivayet edildiğine göre, Allah Teâlâ da­ha önceki bir kitapta şunu vahyetmiştir: "Ben her namaz kılanın namazını kabul etmem. Ben ancak büyüklüğüme boyun eğen, kullarıma karşı kibirlenmeyen ve benim rızam için fakir ve açları gözeten kimselerin namazlarını kabul ederim."

(Kanaatimize göre, "Allah Teâlâ daha önceki bir kitapta şunu söylemiş.", "Musa (as) şunu söylemiş.", "İsa (as) şunu söylemiş." gibi kesinlik ifade eden sözler söylemek caiz değildir. Çünkü, daha evvelki kitaplar ve dinler artık mevsuk ve güvenilir değildirler. Kaldı ki, bu nakledilen sözler, şimdiki halleriyle eski dinî metinlerde mevcud da değildirler. O halde, bu kabil nakillere kesin olarak Allah Teâla'nın veya peygamberlerin sözleri nazarıyla bak­mamak lâzımdır. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Eski dinî kitaplara el karıştığı için, bunlardan size bir nakil yapılırsa, ne tasdik, ne de tekzip edin, "Doğrusunu Allah Teâlâ bilir." deyin.")

Allah Rasûlü (sa) şunları söylemiş­tir: "Kim dünyaya âit bir şeyi aklına getirmeden iki rek'at namaz kılarsa, onun geçmiş günahları affolunur." (İbnu Ebi Şeybe; az bir değişiklikle Buharî ve Müslim), "Na­mazın farz kılınması, hac ve tavafın emredilmesi ve diğer ibadetlerin gerekli görülmesi Allah Teâlâ'yı anmak içindir. Sen O'nu anmaz ve kalbin O'nun büyüklük ve heybetiyle titremezse, yaptığın ibadetlerin ne mânası olabilir?" (Ebu Dâvûd, Tirmizî), "Namaz kıldığın zaman, vedalaşan insan gibi kıl." (İbnu Mâce, Beyhakî) Bura­daki vedalaşmaktan maksat, nefis ve dünya ile vedalaşıp onlarla ruhî ve zihnî bağlılığını koparmaktır; ya da Allah Teâla’nın huzurunda en sevdiği kimseyle vedalaşan bir in­sanın ruh coşkunluğu ile durmaktır.

Namaz, Allah Teâlâ ile mülakat etmek ve konuşmaktır. O'nu anmayan ve O'nun huzurunda olduğunu düşünme­yen bir kimse, O'nunla nasıl konuşabilir? Ayrıca, uykudaymış gibi ne söylediğinden ve ne yaptığından haberi olmayan bir insanın söz ve fiillerine ne önem verilebilir? Bu se­beple, Allah Rasûlü’ne nisbet edilen bir sözde şöyle denil­miştir: "Allah Teâlâ, kişinin bedeni gibi, kalb ve zihnini de huzura getirmeden kıldığı namaza bakmaz."

Hz. Âişe (ra) şunu söylemiştir: "Allah Rasûlü (sa) bizimle, biz onunla konuşurduk. Fakat namaz zamanı gelince, sanki bizi hiç tanıma­mış gibi olurdu." (el-Ezdî) Bu hadisin diğer bir rivayeti de şöyle­dir: "Fakat ezanı duyunca, artık hiç kimseyi tanımaz bir hal alırdı." Çünkü bundan sonra kalb ve zihni yalnızca Allah Teâlâ'yı anmakla meşgul olurdu. Kılınan namazdan kalb ve zihin habersiz iseler, ondan hiç etkilenmezler; etkilenme­yince de iyileşme göstermezler. Bu sebeple, bu namazın sa­hibi bir taraftan namaz kılarken, bir taraftan da kötülükle­re devam eder. Allah Rasûlü (sa) böyleleri için şöyle buyurmuştur: "Namazı kendisini kötülük ve çirkinliklerden korumadığı bir kimse, namazına rağmen giderek Allah Teâlâ'dan daha çok uzaklaşır." (Taberânî)

Bu hadisin diğer bir rivayet şekli de şöyledir: "Bir kim­senin namazı ona iyilik telkin etmez ve onu kötülükten so­ğutmazsa, o bu namazla sadece Allah Teâlâ'dan uzaklaşır."

Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur: "Hiç şüphe­siz, namaz hayâsızlıktan ve çirkinlikten alıkoyar. Allah'ın zikri (O'nu anmak) en büyük şeydir. Allah neler yaptığını­zı bilir." (Ankebût, 45)

Allah Rasûlü (sa), namaz kılmakta olan bir adamın, eliyle sakalını okşadığını görünce şöyle demiştir: "Bu adamın kalbi huşu duysaydı, eli de böyle oynamazdı." (Hâkim, Tirmizî)

Said Tunuhî namaz kıldığı zaman, göz yaşları sakalın­dan damla damla akardı. Müslim İbni Yesâr, namaza girdi­ği zaman, yanındaki konuşmaları ve sesleri duymazdı. Ha­lef İbni Eyyûb'a, "Namazda iken üzerine konan sinekler­den rahatsız olmuyor musun?" diye sormuşlar. Bu zat şöy­le cevap vermiştir: "Fâsık bir kimse, sabırlı ve güçlü görün­mek için halkın huzurunda kendisine vurulan sopalardan rahatsız olmaz. Ben Hâlık'ın huzurunda bir kaç sinekten mi rahatsız olayım?!" (Akıllıların delilerden, âlimlerin câ­hillerden, müslümanların da fâsıklardan öğrenecekleri dersler vardır.)

Hz. Ali (ra), namaz vakti girince, titrer ve rengi atardı. Bunun sebebi sorulunca da şöyle derdi: "Allah Teâlâ, emâneti göklere, yere ve dağlara arz etti; fakat onlar sorumluluktan korkup onu almaktan imtina ettiler. Biz ise, bu büyük emâneti alıp sırtımıza yükledik. Şimdi, onun he­sabını verme zamanıdır." Ali İbni Hüseyin (ra) abdest aldığı zaman yüzü sararırdı. Ona neden böyle de­ğiştiği sorulduğu zaman da, "Kimin huzuruna çıkmaya ha­zırlandığımı biliyor musunuz?" derdi.

Abdullah İbni Abbas (ra) şöyle demiştir: "Huşu ve tefekkürle kılınan iki rek'at namaz, tefekkür ve huşusuz olan bütün bir gece ibadetinden daha hayırlıdır." Hatim el-Asamm şunu söylemiştir: "Namaza durduğum zaman Kabe'yi önümde, ölüm meleğini arkamda, cenneti sağımda, cehennemi solumda hissederim. Bunun son namazım olduğunu düşünerek korku ve ümit içinde tekbir getiririm. Kıraati tertil ile (tane tane) okur, rükû ve secdeyi huşu ile yaparım. Ancak yine de, kıldığım namazın kabul şartlarını hâiz olduğunu söyleyemem."

Mescid ve Namaz Yerinin Fazileti

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve âhiret gününe iman edenler... imâr eder ve mamur tutarlar." (Tevbe, 18) Bu âyette, mescidler Allah Teâlâ'ya izafe edilmiş ve O'nun evleri olarak tanıtılmıştır.

Allah Rasûlü (sa) da şunları söyle­miştir: "Kim Allah için bir mescid yaparsa, bu mescid bir kuş kafesi kadar da olsa, Allah Teâlâ o kimseye cennette bir köşk yapar.", "Mescide ülfet edene Allah da ülfet eder." (Taberânî), "Bir kimseyi mescid müdavimi görürseniz, onun imanına şâhidlik edin." (Tirmizî, İbnu Mâce, Hâkim), "Mescid komşusuna mescitten başka yer­de namaz kılma hakkı yoktur." (Darekutni), "Biriniz namaz kıldığı yerde kaldıkça, melekler ona dua eder ve "Allah'ımız! Ona merhamet et; Allah'ımız! Onu mağfiret et." derler." (Müttefekun aleyh), "Biriniz mescide girdiği zaman, oturmadan önce iki rek'at na­maz kılsın." (Müttefekun aleyh)

Allah Teâlâ’nın daha önceki bir kitapta şunu vahyettiği söylenmiştir: "Yerde evlerim mescidlerdir. Yerdeki misa­firlerim de mescidlere gidenlerdir. Abdest alıp beni bu ev­lerimde ziyaret edenlere ne mutlu! Ev sahibinin ziyaretçile­rine ikramda bulunması bir haktır." (Ebu Nuaym)

Said İbni Müseyyeb şunu söylemiştir: "Mescitte oturan bir kimse, Rabbiyle oturuyor demektir. Onun için, bu kim­senin söz ve hareketlerine dikkat etmesi gerekir."

Neha'î şöyle demiştir: "Karanlıkta mescide gitmek, cenneti hak ettirir."

Hz. Ali (ra) şunu söylemiştir: "Sâlih bir mümin öldüğü zaman, onun mescitteki yeri ve amellerinin göğe çıkış güzergahı onun için ağlarlar." Sâlih olmayan bir kimse öldüğü zaman ise, onun için ağlayan yoktur. Allah Teâlâ, helak edilen Firavun ve kavmi için şöyle buyurmuş­tur: "Yer ve gök onlar için ağlamadı ve kendilerine daha fazla mühlet de verilmedi."

Atâ şunu söylemiştir: "Kul, bir yerde namaz kılar veya Allah Teâlâ'yı zikrederse, o yer civardaki yerlere karşı ifti­har eder."

Her durulan yer, orada duran kimseye ya iyi amelin­den dolayı rahmet okur, ya da kötü amelinden dolayı lanet eder.

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Allah Teâlâ’nın en çok sevdiği yerler mescidler, en çok buğzettiği yerler de çarşılardır." (Müslim)

Namaz Nasıl Kılınır?

1- Namaza Girmek

Abdest alan (veya abdestli olan) kişi, namaz kılmak is­teyince, beden, elbise ve namaz kıldığı yerdeki necaseti (varsa) temizler; göbekle diz kapakları arasındaki vücut bölgesini örter ve ayağa kalkıp Kıbleye karşı durur. Ayak­larını bir karış kadar birbirinden açar. Belini ve dizlerini dik tutar. Başını göğsüne doğru biraz eğmesi, huşu duy­mak ve etrafa bakmamak için daha iyidir. Gözleriyle secde mahalline bakar. Bir direk veya duvar karşısında durmak, bakışlarını zapt etmek ve zihnini dağıtmamak için daha iyi­dir. Namaz boyunca başı veya gözleriyle sağa sola dönmez ve seccadenin ötesine bakmaz.

Şeytandan korunmak için "Nas" sûresini okur. Kamet getirir. Kılacağı namazı niyet eder. Niyet kalb iledir. Ancak, bazı âlimlere göre, onu sözlü olarak tekrarlamak da müstehabtır. Niyetlerin klişeleşmiş ifadeleri yoktur. Önemli olan, ne yaptığını bilmek ve bunu kararlaştırmaktır.

Namaz kılan kimse erkek ise, niyet getirirken ellerini açar ve başparmakları kulak memelerine değinceye kadar onları kaldırıp Kıbleye karşı tutar. (Kadın ellerini bu ka­dar kaldırmaz.) Parmaklarını birbirinden biraz açar. Bu halde tekbir getirir ve ellerini indirip göbeğinin biraz yuka­rısında (kadın buradan da daha yukarıda) kavuşturur. Sağ elinin içiyle sol elinin bileğini tutar. Şehâdet parmağıy­la orta parmağını koluna doğru uzatır. Bir rivayete göre, Allah Rasûlü (sa), tekbir getirince elleri­ni önce yanlarına doğru salardı; okumaya başlayınca da onları kavuştururdu. Ancak bu rivayet zayıftır.

2- Ayakta Okumak

Tekbirden sonra, namaz kılan kimse Şafiî ise, "Veccehtu", Hanefî ise, "Sübhâneke" okur. Ancak, bu ikisini birlik­te veya bazen onu, bazen bunu okumak en iyisidir. Çünkü, ikisi de sahih yollarla rivayet edilmiştir. (Bir hak mezhebe bağlı olmak, mümini diğer hak mezheplerdeki faziletli ve sevaplı amellerden ve bunların tatbik ve ifâ şekillerinden uzaklaştırmamalıdır.  Çünkü dinimizin güzellikleri dört hak mezhebe serpiştirilmiştir. Bu sebeple, bir mezhebe hapsolup diğer mezheplere aldırmayan bir kimse, bu dinin pek çok fazilet, güzellik ve sevaplarından kendisini mah­rum bırakır. Biz burada, iki mezhebe göre de hükümleri açıklarken, bu mezheplerden yalnızca birine uymanın ge­rektiğini düşünmedik. Bununla, bu dinin iki mezhebe yan­sıyan genişlik, kolaylık ve güzelliklerini göstermek iste­dik.) Bundan sonra, Eûzu, Besmele ve Fâtiha'yı okur. (Hanefî mezhebine göre, imamın arkasında olanlar, Fâtiha'yı okumazlar. Lâkin, İmam Muhammed'in görüşüne dayanan Hanefî âlimleri, ihtiyaten bunların da Fâtiha'yı okumalarını tercih etmişlerdir. Çünkü, sahih hadiste "Fatiha'sız namaz olmaz." buyurulmuştur.) "Dad"ı "Za" mahrecinden uzaklaştırır. Fâtiha'yı bitirdik­ten bir iki nefes sonra "Âmin!" der ve bunun "A" sını uza­tır. Bundan sonra ilk iki rek'atta bir sûre veya birkaç âyet kıraat eder. Buna "zamm-ı sure" denir. Akşam namazında kısa, sabah namazında uzun, öğle, ikindi ve yatsı namazla­rında ise orta uzunlukta sûreler okumak sünnettir. Sabah namazıyla akşam ve yatsı namazlarının ilk iki rek'atlarında bunları sesli, öğle ve ikindi namazlarıyla akşam ve yatsı namazlarının son rek'atlarında gizli okur. Şafiî mezhebine göre, sesli okumak sünnet iken, Hanefî mezhebine göre, İmam için bu vaciptir. Kaza namazlarında da hüküm bu­dur. (Buna göre, meselâ, sabah namazı güneş doğduktan sonra cemaat halinde kaza edilirse, imam kıraatleri sesli okur.) Eûzu, iki mezhebe göre de gizli okunur. Besmele ise, Şafiî mezhebine göre açık namazlarda sesli okunur. Ha­nefî mezhebine göre ise o da her zaman gizli okunur. Şa­fiî mezhebine göre, Besmele Fatiha'nın bir âyetidir. Bu se­beple onun gibi okunur. Hanefî mezhebine göre ise o böyle değildir. Yalnızca teberrük için okunur. Zamm-ı sûre'den bir iki nefes sonra ellerini, içleri Kıble tarafına ge­lecek biçimde göğüs hizasına kadar kaldırıp tekbir geti­rir ve rükû'a gider. (Hanefî olanlar ise, sadece ilk tekbirde ellerini kaldırırlar. Diğer ara tekbirlerinde ellerini kaldırmazlar.)

3- Rükû Etmek

Rükû'a gidince elleri diz kapaklarına yetişecek kadar eğilir. Diz kapaklarını dik, belini ve başını düz tutar. Avuç­larıyla diz kapaklarını kavrar ve parmaklarını aşağıya doğ­ru uzatarak birbirinden biraz uzaklaştırır. Bir, üç veya yedi kere "Sübhâne Rabbi'yel Azîm" der. (Bu, "Büyük olan Rabbimi tenzih ve takdis ederim" demektir. Kul bu zikri yapmakla, Allah Teâlâ'nın, "Büyük olan Rabbini tenzih ve takdis et!" emrine (Vakıa, 74, 96) uymuş olur.) Bundan sonra yuka­rıya doğru kalkıp "Semiallahu limen hamiden" der. (Bu, "Allah, kendisine hamd edeni duyar." demektir.) Ve el­lerini rükuâ giderken yaptığı gibi tekrar kaldırır. Belini doğrultup kısa bir müddet bekler. Şafiî ise, sabah namazının ikinci rek'atının burasında kunut duasını okur. Bundan sonra tekbir getirerek secdeye gider.

4- Secde Etmek

Diz üstü yere kapanır, ellerinin içlerini, alın ve burnu­nu yere bırakır. Elleri omuzlarının hizasında olur. Erkek ise, dirseklerini yanlarından, karnını da uyluklarından bi­raz uzaklaştırır. Parmaklarını bitiştirip Kıble tarafına doğru uzatır. Köpeklerin yaptığı gibi, kollarını yere serip başının iki tarafında uzatmaz. Secdede bir, üç veya yedi kere "Süb­hâne Rabbi'yel A'lâ" der. (Bu, "En yüksek olan Rabbimi tenzih ve takdis ederim." demek­tir. Bu zikirle de, "En yüksek olan Rabbini tenzih ve takdis et." emrine (A'lâ, 1) uyulmuş olur.) Tekbir getirerek başını kaldırır ve dizlerinin üzerinde oturur. Ağırlığını sol bacak üzerine verip sağ ayağını dikleştirir. (Bu, erkek için sünnettir. Ka­dın ise, iki ayağını sağ tarafa doğru yatırır.). Ellerini açık bir şekilde diz kapaklarının hizasında uyluklarının üzerine bı­rakır. Bilirse, "Allahümeğfirlî verhamnî vecbürnî (Allah’ım! Beni affet, bana merhamet et, eksiklerimi kapat.)" gi­bi kısa bir dua okur. Kısa bir bekleyişten sonra tekbir geti­rip tekrar secdeye gider. İkinci secdeden sonra başını kaldı­rıp oturur. "İstirahat celsesi" denilen bu oturuştan sonra veya hiç oturmadan ayağa kalkar.

İkinci rek'atta buraya geldiğinde iki rek'atlı namazlar­da burada farz olan teşehhüdü, daha fazla rek'atlı olanlar­da ise sünnet teşehhüdü okur.

5- Tahiyyât Okumak (Teşehhüd)

Şafiî kişi, tahiyyât okumak için otururken, sağ elini yumruk biçiminde kapatır, şehâdet parmağını ise serbest bırakır.

Şehâdet'i (eşhedü) okuduğu zaman, "illallah" dediğin­de bu parmağını yukarı kaldırır ve selâm verinceye (veya ayağa kalkıncaya) kadar onu hareketsiz bir şekilde öyle bırakır. (Hanefi olan kişi ise, "illallah" dedikten sonra parmağını aşağı indirir.) Birinci teşehhüdü, "Allahümme salli alâ Muhammed" cümlesine kadar okur. (Hanefi olan ise, "ve eşhedu enne Muhammeden abduhu ve Rasûluhu" sözüne kadar okur.) Buradan ayağa kalkarken tekbir getirir ve (Şafiî olan kişi) ellerini Kıbleye karşı açık bir şekilde (kadın daha az olmak üzere) yukarı kaldırır. Son teşehhüdü bitirdikten sonra, bilirse dua okur. Ondan sonra başını sağ omuzuna doğru çevirerek selâm verir. Ar­dından bunu sol tarafta tekrarlar. Arkadakilerin görebile­cekleri kadar yanağını çevirmesi sünnettir. Selâm verir­ken iki yanındaki melekleri selamlamayı düşünür. Cemaat halinde ise, bununla birlikte imam cemaati, cemaat da ima­mı selamlamayı niyet eder.

Şafiî mezhebine göre, bütün rek'atlarda Fatiha oku­mak farzdır. Hanefî mezhebine göre ise, bu ilk iki rek'atta vaciptir. Son rek'atlarda ise, bir görüşe göre vaciptir, bir gö­rüşe göre vacip değildir. (Fakat, üç hak mezhepte Fatiha okumak farz olduğu için, Hanefî mezhebinin de birinci gö­rüşüyle amel etmek lâzımdır.)

Tek başına namaz kılan, tekbirleri kendisi duyacak şe­kilde yavaş bir sesle okur. İmam ise, onları cemaate duyurur.

Fatiha'nın açık okunduğu hallerde, Şafiî mezhebine göre "Âmin!" sözü de açık söylenir. Namaz cemaat halinde kılmıyorsa, memumlar bunu imamla birlikte söylerler.

Kunutta ve diğer dualarda eller göğüs seviyesinde ve öne doğru açılır.

Şafiî mezhebine göre, tesbihatı, namaz kıldığı yerde yapmak müstehabtır. İmam cemaate dönerken veya cemaat kalkıp giderken sağ taraftan dönmek daha iyidir.

(Namaz kılma bahsini şöyle özetleyebiliriz: Namazın farzları iki kısımdır. Namaza girmeden evvelki farzlar beş tanedir:

1- Abdest.

2- Vücut, elbise ve yer temizliği.

3- Vaktin girmesi ve bunu bilmek.

4- Avret yerini örtmek.

5- Kıbleye dönmek.

Namazdaki farzlar Şafiî mezhebine göre on üç tanedir:

1- Niyet getirmek (Hanefî mezhebi, niyeti namaza gir­meden evvelki farzlardan saymıştır).

2-  Güç yetmesi halinde farz namazlarda kıyam, yani ayakta durmak.

3- İhram (diğer adlarıyla, tahrim ve iftitâh) tekbiri (Ni­yetten sonraki tekbir).

4- Bütün rekâtlarda Fatiha okumak.

5-  Rükû yapmak ve rükû'da bir iki nefes kadar dur­mak.

6- Rükû'dan kalkıp dik durmak.

7- Her rekâtta iki kere secde etmek ve bu secdelerde bi­raz durmak.

8- İki secde arasında oturmak ve biraz durmak.

9- Son oturuş.

10- Bu oturuşta teşehhüd (ettehiyyât) okumak.

11- Son teşehütte Peygambere salavat getirmek.

12- Birinci selâm.

13- Namazı bilinen tertiple kılmak.

Hanefî mezhebine göre, bu on üç amelden altısı farz­dır. Bunlar şöyledir:

1- İhram (veya tahrim ve iftitah) tekbiri.

2- Kıyam.

3- Tek başına namaz kılınması halinde ilk iki rek'atta Kur’ân’dan bir uzun veya üç kısa âyet okumak.

4- Rükû.

5- Secde,

6- Son oturuş.

Geriye kalan hususların bir kısmı vacip, bir kısmı da sünnettir. Farz ile vâcib arasındaki fark ise şudur: Farzı terk etmek namazı bozar. Vacibi terk etmek ise sehiv secdesini gerektirir. Bu mezhebe göre, Fatiha ile birlikte zamm-ı sure okumak, ilk oturuşu yapmak, ikinci oturuşta tahiyyât oku­mak, vitirde kunut okumak vaciptir.)

Namazda Mekruh Olan İşler

1- Ayakları ve dizleri bitiştirmek;

2- Bacakları dikmek suretiyle oturmak;

3- Oturuşlarda, ayakları dikip onların topukları üze­rinde durmak;

4- İmamla beraber aynı anda tekbir getirmek ve onun­la birlikte aynı anda selâm vermek;

5- İki selâmı aralıksız (hızlı bir şekilde) vermek;

6- Büyük veya küçük ihtiyaç sıkıştırırken namaza gir­mek;

7- Huşû'u bozan dar mest (dar pantolon, etek ve ben­zerlerini) giymek;

8- Çok aç, susuz, dalgın veya zihnen meşgul iken na­maza başlamak. Onun için, Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Yemekle namaz bir araya gelir­lerse, vakit daralmadıkça, önce yemek yiyin." (Müttefekun aleyh) Ve ona nisbet edilen bir sözde de şöyle denilmiştir: "Biriniz asık su­ratlı veya kızgın iken namaza girmesin." Hasan el-Basrî şöyle demiştir: "Kalbin (aklın) hâzır olmadığı bir namaz, sevaptan çok, cezaya müstahaktır."

9- Namazda uyuklamak. Uyumak ise hem namazı, hem de abdesti bozar.

10- Esnemek.

11- Kaşınmak.

12- Sağa sola bakmak. Allah Rasûlü (sa), şöyle buyurmuştur: "Namaz kılan kimse, sağ ve so­luna bakmadığı sürece Allah Teâlâ ona rahmetle bakar." (Ebu Dâvûd, Nesaî, Hâkim)

13- Bedeniyle veya bir şeyle oynamak.

14- Bir rek'atta iki kol veya bacak hareketi yapmak. (Şafiî mezhebine göre, bir rek'atta üç hareket, Hanefî mez­hebine göre ise çok sayılan hareketler namazı bozarlar.)

15- Önünden geçilen açık yerde namaz kılmak. (Bunun için, ya bir direk ve duvar karşısında durmak veya önüne bir işaret koymak müstehabtır.)

16- Yüzünü örtmek veya gözlerini yummak. (Sufiler ise, yüzü örtmeyi veya gözleri yummayı mekruh sayma­mış, hatta tasvip etmişlerdir. Onlara göre, huşu bulabilmek için dış dünya ile her türlü temasın kesilmesi lâzımdır. Gözlerin kapalı olması da bu maksada uygundur.)

17- Secdeye giderken, zaruret bulunmadıkça, seccade, sergi ve elbiseyi düzeltmek.

18- Eğri durmak.

19- Duvar, direk gibi bir şeye dayanmak.

Namaz Canlı Organizma Gibidir

Namaz içindeki hareket, kıraat ve zikirlerin bir kısmı farz, bir kısmı vacip, bir kısmı sünnettir. Sünnet olanların da bir kısmı eb'âd, bir kısmı hey'ât'tır. (Şafiî mezhebine göre, ilk teşehhüd ve sabah kunût'u eb'âd sünnetindendirler.) Vacip ve eb'âdın terk edilmesi secdeyi gerektirir. Bu haliyle namaz, bir canlı organizmaya benzer. Canlı organizmada kalb, böbrek ve dimağ gibi organlar temel öğelerdir. Bunlardan birisi bu­lunmadığı takdirde, canlıda hayat da bulunmaz. Namaz­daki farzlar, bu organlar gibidirler. Onlardan birisi eksik olursa, namaz bozulur. Göz, el, ayak gibi organlar ikinci derecedeki öğelerdir. Bunlardan bazısı eksik olursa, canlı ölmez; fakat sakat kalır; hayatî fonksiyonlarını tâm icra edemez. Namazdaki vacipler ve eb'âd bu organlar yerindedirler. Kaş, kirpik, sakal gibi unsurlar güzelliği sağlayan ana öğelerdir. Bunların eksik olması, organizmayı ciddî bir şekilde çirkinleştirir. Namazdaki hey'ât sünnetler bunlara benzerler. Kaşların biçimi, sakalın şekli, uzuvların birbiriy­le mütenasip olması, cilt renginin kırmızı ve beyaz karşımı olması gibi ayrıntılar güzelliği tamamlayan unsurlardır. Namazdaki müstehablar da bunların görevini yaparlar. Canlı organizmanın en vazgeçilmez öğesi ise, hiç şüphesiz ki, onun ruh ve hayatıdır. Namazın ruh ve hayatı ise, niyet, ihlâs, huşu ve kalbin hâzır olmasıdır. Eksik bir namazı Al­lah Teâlâ'ya arz etmek, sakat veya ölü bir köleyi sultana he­diye etmek gibidir. Böyle bir hediye sultan tarafından red­dedilir ve saltanat makamına hakaret sayıldığı için de sahi­bi cezalandırılır. Bu sebeple, Allah Teâlâ'ya lâyık olması için namazını bütün erkân ve âdâbıyla edâ etmeye çalışmak ve bid'at karıştırmadan bütün sünnetleriyle birlikte ifâ etmek lâzımdır. (Ayrıca, dört mezhebin görüşleri arasında farklı­lık olduğu zaman, mümkün mertebe bütün mezheplere uyacak şekilde namaz kılmak müstehabtır. Çünkü, hepsi hak olmakla birlikte, Allah Teâlâ yanında hangisinin görü­şünün daha çok makbul olduğu ve daha fazla sevap getir­diği meçhuldür.)

Sünnetlerin terk edilmesi namazı bozmayabilir; fakat onun değer ve güzelliğini kaybettirir. Onun için, biz yuka­rıda bazı sünnetleri de farz ve vaciplerle birlikte zikrettik. Çünkü, namazın sıhhati yönünden değil, fakat onun kemâ­li yönünden sünnetler de farz ve vacipler kadar önemlidir­ler. Ve bu husus sadece namaz için değil, bütün ibadetler için böyledir.

Namazda Huşu' ve Kalbin Hâzır Olması

Namazda huşu', yani kalbin (aklın) hazır olması onun manevî şartlarındandır. Bunun gerekliliğini bildiren âyet ve hadisler çoktur. Örnek olmak üzere birkaç tanesini daha önce zikrettik. Allah Rasûlü (sa) şunu da söylemiştir: "Nice namaz kılan vardır ki, namazdan el­lerinde kalan sadece yorgunluktur." (Nesaî, Ahmed, İbnu Mâce) Gaflet ve dalgınlıkla namaz kılanlar da bunlardandırlar. Allah Rasûlü’ne nisbet edilen bir sözde de şöyle denilmiştir: "Kişi, kıldığı namaz­dan ancak onu anladığı (huşu' duyduğu) kadar sevap alır."

Namazda huşu' ve kalb huzurunun bu kadar önemli olmasının sebebi şudur: Namaz, Allah Teâlâ ile konuşmak­tır. Konuşmak ise ancak kalb ve zihin hazır olmasıyla müm­kün ve muteberdir. Onun için, namazda olduğunu bile dü­şünmeyen bir kimse, namaz kılmamış olur. İslâm’ın diğer rükünleri olan oruç, hac ve zekâtta gaflet bulunsa bile, bir anlamda zararsızdır. Çünkü bu ibadetlerde fiilin kendisi önemlidir. Örneğin, zekâtın belli başlı maksadı fakir ve muhtaçlara yardım etmektir. Orucun önde gelen maksadı, açlık ve susuzlukla nefsi zayıflatmaktır. Haccın maksadı tavaf, Arefe duruşu ve taş atmak gibi nefsi yoran zahmetli iş­leri yapmaktır. Namaz ise, bunlardan farklıdır. Çünkü onun özü ve maksadı Allah Teâlâ'yı anmak, O'nu tazim et­mek, O'nunla Rab ve kul münasebeti içinde konuşmak, O'na arz-ı ubudiyet etmek, kendisine hamd ve şükürler takdim etmektir. Namazdaki bütün söz ve hareketler bu anlamları içerir. Hal bu olunca, namazı gafletle kılmak, na­mazın içinde Allah Teâlâ'yı düşünmemek ve ne yaptığını anlamamak, yapılan işin değerini sıfıra müncer eder. Nite­kim, uykuda konuşan bir kimse de konuşmamış gibidir. Sarhoş olanın sözleri de geçersizdir. Namazın dini ayakta tutan direk olması, mümin ile kâfiri birbirinden ayırması, hac, oruç ve diğer ibadetlerin üstünde tutulması da onun otomatik hareketlerden ve ezberlenmiş sözlerden ibaret ol­madığını, onda büyük bir mâna ve ruh bulunduğunu gös­terir. Bu mâna ve ruh ise, onun Allah Teâlâ ile şuurlu ve bi­linçli bir mülakat, münâcât ve konuşmak olması, tefekkür ve kalb hazırlığı içinde icra edilmesidir. Ancak, bütün na­maz boyunca bu tefekkür ve kalb huzurunu korumak da kolay değildir. Bu sebeple âlimler, en azından ihram (tah­rim, iftitâh) tekbirini getirirken tefekkür ve huzur içinde ol­maya çalışmanın gerekli olduğunu söylemiş ve namazın sıhhati için bu kadarını şart koşmuşlardır.

Ancak bunun mânası, huzur ve tefekkür sağlanamadı­ğı takdirde namaz kılmamak değildir. Çünkü gafletle de ol­sa, namaz kılmak, önemli ölçüde eksik ve kusurlu olması­na rağmen, yine de hiç kılmamaktan iyidir. Çünkü burada en azından namaz kılmak için şuurlu bir karar vermek var­dır ve sureten de olsa bir çaba mevcuttur. Ancak, namazın hakikatine ulaşmak için, onun ifası sırasında kalb ve aklın da bu fiile iştirak etmesi ve bu suretle zahirî söz ve hareketlere ruh ve duygu kazandırılması lâzımdır. Namazın mâna yönünü oluşturan huşu' ve kalb huzuru altı şeyle hâsıl olur. Bunlar şöyledir:

1- Namazdaki sözler söylenir ve hareketler yapılırken zihnin bunların farkında olması, onlarla birlikte bulunma­sı ve başka şeylerde dolaşmaması;

2- Okuduğu âyet ve zikirlerin ve yaptığı hareketlerin mânalarını düşünmek. Namaz kılan kişi bunları düşünür­se, bilinen mâna ve sırlarıyla birlikte daha ince mânalara ve derin sırlara da muttali' olur. İman ilminin ancak az bir kıs­mı kaleme ve dile getirilebilir; onun büyük kısmı duyma ve sezme şeklindedir. "Takva gözetin ki, Allah size bilmedik­lerinizi öğretsin." (Bakara, 282) âyeti de bu gerçeğe işaret etmiştir.

3- Allah Teâlâ’nın büyüklük ve azametini hissetmek ve O'nu ta'zim etmek;

4- O'ndan heybet duymak. Heybet duymak, bir şeyin büyük ve güçlü olduğunu bilip ondan korkmak demektir. Âdi ve muzir şeylerden korkmak heybet değildir. Onun için heybet, korktuğu şeyi sevme ve ona saygı duymayı da içerir. En büyük heybet, hakikî müminin Allah Teâlâ'ya kar­şı duyduğu heybettir ve bu heybetin en canlı ve kuvvetli bir şekilde hissedildiği yer de namazdır. Çünkü namaz, ta­bir caizse Allah Teâlâ ile karşı karşıya gelmek ve yüzleş­mektir.

5- Ümitlenmek. Namaz kılan kişi bir taraftan heybet duyup titrerken, bir taraftan da ümitlenir. Çünkü o anda, her şeyin hazinesi elinde, her şeyin anahtarı yanında, her sorunu çözebilen, her dileği yerine getirebilen, üstelik rahmeti çok, lütfü bol, vaadi hak ve emri geçerli olan kâinat sultanının huzurundadır, O'na dert ve dileklerini hal ve kal diliyle arz etmekte, O'ndan yardım ve medet istemektedir. Cömert, merhametli, güçlü ve zengin bir kula bile ihtiyacın bildirilmesi kalpte ümit doğurursa, bunun cömertlerin en cömerdi, merhametlilerin en merhametlisi, en güçlü ve en zengin olan âlemlerin Rabbine bildirilmesi elbette ki, çok daha büyük bir ümid, sevinç ve rahatlık doğurur.

6- Utanmak. Bu duygu, namaz kılanın Allah Teâlâ'ya karşı kusur ve eksikliklerini görmesiyle ortaya çıkar.

Namaz kılanın zihin ve kalbinde bu mâna ve duygula­rın oluşmasını sağlayan faktörler de şunlardır:

a- Zihnin dağılmayıp kılınmakta olan namazda dur­ması onu önemli bulmasının sonucudur. Çünkü, zihin an­cak önemli bulduğu üzerinde durur. Buna göre, şayet zihin namazda durmazsa, bunun sebebi, namazı önemli bulmamasıdır. Namazı önemli bulup bulmamak ise, imanla alâ­kalı bir meseledir. Kişinin imanı hakikî ve kuvvetli olursa, elbette ki, namazı önemli ve de her şeyden daha değerli bu­lur. Nitekim Allah Teâlâ, onu emrettiği bir âyette, "Muhak­kak ki, Allah'ı anmak olan namaz en büyük iştir." (Ankebût, 45) buyurmuştur. Ahiret dünyadan daha önemli olduğuna göre, âhireti kazanma vesilesi olan namaz da dünyaya yarayan iş­lerden daha önemlidir. Buna bu şekilde iman etmek, zihni de namaza yönlendirir ve onu namaz esnasında hazır bu­lundurur. İnsan, kendisinden bir fayda veya zarar gelebildiğine inandığı bir dünya sultanının önünde bütün zihnî ve aklî melekeleriyle hazır bulunduğu halde, dünya ve âhiretin tek sultanı, fayda ve zararın yegâne takdircisi olan Allah Teâlâ’nın huzurunda zihnini toplayamazsa, bunun se­bebi, Allah Teâlâ'yı tanımamak, O'nun büyüklük ve kudre­tine tam inanmamaktır.

b- Namazda okuduğu âyet ve zikirlerin ve yaptığı ha­reketlerin mânalarını düşünmek de, bunları düşünmeye, üzerinde durmaya ve zihin yormaya değerli bulmaya bağ­lıdır. Zihin her zaman, değerli bulunup öncelik verilen ve öne alınan konularla ilgilenir.

c- Allah Teâlâ’nın azametini duymak ve O'nu tazim et­mek ise iki marifetten kaynaklanır. Bunlardan birisi, Allah Teâlâ’nın büyüklüğünü bilmek, diğeri de kendi küçüklüğü­nü ve çaresizliğini anlamaktır. Bundan dolayı, Allah Teâlâ’nın büyüklüğünü bilmeyen ve buna iman etmeyen kâ­firler O'nu tazim etmedikleri gibi; kendi küçüklük, ihtiyaç ve çaresizliklerini görmeyen gafiller de O'nu gerektiği şekilde tazim etmezler. Fakat, bunlar içinden çıkamadıkları bir musibet ve sorunla karşılaşınca, acizliklerini anlar ve Allah Teâlâ’nın dergâhına koşup yüzlerini toprağa sürerler. Musibetin insana acizliğini hatırlatmak gibi önemli bir gö­revi vardır. Bu sebeple kibir, zulüm, gaflet gibi acizliğini unutmak anlamına gelen durumlar, musibeti çeken mıkna­tıslar gibidirler.

d- Heybet duymak, Allah Teâlâ’nın sınırsız bir kudrete sahip olduğuna ve her istediğini yapabildiğine iman et­mekle alâkalıdır. Bu duygunun gelişmesini sağlamak için, Allah Teâlâ’nın güç ve kudretine şuurlu bir şekilde iman et­mek ve bu imanı zihinde zinde tutmak lâzımdır.

e- Ümitlenmek; Allah Teâlâ’nın rahmet, bağışlamak, iyi­lik etmek, cömertlik ve ikramda bulunmak, ihtiyaçları gi­dermek gibi konularda en yetkili ve hakikatte yegâne merci olduğuna ve O'nun kapısına sığınanların boş ellerle geri çevrilmediklerine iman etmekle oluşur. Allah Teâlâ’nın mü­min kullarını sevdiğini, onlar için dünya ve âhirete yönelik güzel vaadleri bulunduğunu ve O'nun vaadlerinde sâdık ve işlerinde güçlü olduğunu düşünmek bir bahar meltemi gibi bütün benliği diriltir ve kalbi neşe ve sevinç çiçekleriyle donatır.

f- Utanmak; ibadet ve kulluktaki kusurunu, Allah Teâlâ’nın hakkını ifâ etmekteki eksikliğini, bir çok yerde O'nun emirlerini bırakıp nefis ve şeytanın isteklerine uy­duğunu, yapması gereken şeyleri yapmayıp yapmaması gereken şeyleri yaptığını, bulunması istenen yerlerde bu­lunmayıp bulunmaması istenen yerlerde bulunduğunu ve bütün bunların O'nun görüş ve ilmi altında cereyan ettiğini ve şimdi bu hatalar yüküyle O'nun huzurunda bulundu­ğunu, O'ndan yardım ve himmet istediğini düşününce kal­bin kılcal damarlarına kadar sirayet eder ve vicdanı neda­metle doldurur.

Görüldüğü gibi, bu his ve duygular imâna bağlıdırlar ve onunla birlikte kuvvetlenir veya zayıflarlar. Onun için, öncelikle ele alınması ve hem tashihi, hem de takviyesi lâ­zım olan şey imandır. İmam sağlam ve kuvvetli olursa bu hisleri uyandırır, bunlar da namazda istenen huşu' ve kalb huzurunu temin ederler.

Hz. Âişe (ra)’a şunu söylemiştir: "Allah Rasûlü (sa) evde bizimle konuşur, biz onunla konuşurduk. Fakat, namaz zamanı gelince, değişir ve bizi hiç tanımamış gibi olurdu."

Allah Teâlâ’nın Hz. Musa (as)'a şöyle hitap et­tiği rivayet edilmiştir:

"Ey Musa! Beni zikrettiğin zaman dilini(n fişini) kal­binin (prizin)e tak ve vücudun titresin. Benim önümde ze­lil bir vaziyet al ve benimle korkan bir kalb ve doğru olan bir dil ile konuş."

Namaz kılanlar, huşu' ve kalbin hazır olması bakımın­dan birbirinden farklıdırlar. Onlardan bir kısmı ihram tek­birinden selâma kadar bu duyguları en sıcak bir halde ya­şarken, bir kısmı da hiçbir şey duymazlar. Bu tavan ve ta­ban seviyeler arasında da milyonlarca basamaklar vardır. Halbuki bütün namazlarda şekil aynıdır. Fark şundandır ki, Allah Teâlâ namazı değerlendirirken zahir hareketlere ve şekle değil, kalpteki mâna ve duygulara bakar.

(Bir zat şöyle demiştir: "Namazın çekirdekten ağaca kadar mertebeleri vardır." Yani, bir insanın namazı çekir­dek derecesinde iken, bir başkasının namazı koca bir ağaç mertebesindedir.)

"İki günü bir olan aldanmıştır." hadis-i şerifi de her gün bir basamak yukarı çıkmanın gerekliliğini bildirmiştir. "Herkes kıyâmet gününde namazındaki seviyeye göre haşredilir." şeklinde de bir rivayet vardır. Çünkü kim nasıl bir seviyede yaşarsa öyle ölür ve nasıl bir seviyede ölürse öy­le haşredilir. Bu sebeple, kıyâmet gününde herkese kalbin­deki mânadan bir suret giydirilir.

Namazda Kalbin Hâzır Olmasını Temin Eden İlaç

Mümin bir kimse, aslında her zaman ve bütün halle­rinde Allah Teâlâ'yı tazim etmek, O'ndan korkmak, O'ndan beklentiler içinde olmak ve O'na karşı kusurlarından dola­yı burukluk, mahcubiyet ve utanç duymak durumundadır. Bu hisleri ibadetlerde ve özellikle namazda da duyması ka­çınılmazdır. Ancak zihnin dağılması, aklı meşgul eden dü­şünce ve fikirlerin araya girmesi bu hislerin duyulmasını gölgeleyebilir. Bu yüzden, özellikle namazda bu hislerin gölgelenmemesi için buna yol açan faktörleri ortadan kal­dırmak lâzımdır.

Bu faktörler de ya dışarıdan gelir veya içeride oluşur­lar. Dışarıdan gelen faktörler, namaz kılmakta iken bir ses duymak veya bir şey görmektir. Bunlar, dikkati çekip zihni dağıtırlar. Gerçi irade ve niyetleri kuvvetli ve himmetleri yüce olan kimseler, Allah Teâlâ’nın huzurunda iken görüp duyduklarından etkilenmezler; hatta bunları görüp duy­mazlar. Lâkin zayıf olanlar duyu organlarıyla aldıklarının etkisinde kalır ve çağrışım yoluyla büyüyen fikir, hayal ve tasavvurların seline kapılırlar.

Bu olumsuz durumu önlemenin çaresi, gözleri secde yerinden ayırmamak ve mümkün mertebe sessiz bir yerde namaz kılmaktır. Bu sebeple, namaz kılmak için en uygun mescid ve mabed tipi kaim duvarlı, az pencereli, loş ve sa­de olanlardır. İlk müslümanlar, namaz kılmak için bu tip yerleri tercih ederlerdi. Çünkü onlar namaz kılarken, göz­lerinin bir şeye takılmamasına çok önem verirlerdi. Bu yüz­den meselâ, Abdullah İbni Ömer (ra), namaz kıldığı yerde gözlerinin takılabileceği hiçbir şey bırakmazdı. Kişinin içinde oluşan faktöre gelince, bunun giderilme­si öncekine göre daha zordur. Bu faktör, kişinin kafasının karışık olması, dimağında çeşitli fikir ve hayallerin dolaşmasıdır. Böyle bir kimse bu haliyle namaza girdiği takdir­de, dimağının durulması ve zihninin toparlanması kolay değildir. Ancak bu imkânsız da değildir. Bunu başarmak için yapılması gereken şey, dikkati namaz üzerinde durma­ya zorlamak ve zihni okunan âyet ve zikirlerin mânalarını düşünmeye sevk etmektir. Buna bir ön hazırlık olmak üze­re de, namaza girmeden evvel bir müddet dünya işlerini bırakıp onları unutmaya çalışmak, ölümü, âhireti, hesap ve azapları, cennet ve ebedî nimetleri düşünmek ve bunlarla kendi kendini etkilemeye çalışmaktır.

(Namazdan önce, abdest, ezan, kamet, sünnet namaz­ları gibi hususlar da, birer hazırlıktırlar.)

Bu yolla kalb ve zihni dünya meşguliyetlerinden ko­parma işi gerçekleşmediği takdirde, bu durumda yapılma­sı gereken şey, bu meşguliyetleri oluşturan nesneleri haya­tından koparıp atmaktır.

Allah Rasûlü (sa), bunun bazı ör­neklerini vermiştir. Meselâ; Ebu Cehm ona bir süslü ve renkli aba getirmişti. Kendisi abayı giydi ve namaza dur­du. Namazdan sonra onu çıkardı ve şöyle dedi : "Bu aba beni meşgul etti. Onu götürüp eski bir tane getirin." (Müttefekun aleyh) Bir sefer de yeni bir ayakkabı giymiş ve onunla namaz kılmış­tı. Namazdan sonra onu çıkarıp eski ayakkabısını giydi. (İbnu Mübarek) Bir gün de parmağına bir yüzük takıp minbere çıkmıştı. Hutbe esnasında, parlak olan yüzük dikkatini çekince onu çıkardı ve "Bu beni meşgul etti." diyerek fırlatıp attı. (Nesaî) Ashâb da ondan gördükleri örneği ve aldıkları dersi aynen uygulamışlardır. Meselâ sahâbî Ebu Talha (ra), bahçesinde namaz kılıyordu. Bir kuş gelip onun karşısın­daki ağaca kondu. Süslü ve garip olan bu kuş onun dikka­tini çekti ve kendisi birkaç lâhza gözleriyle kuşu süzdü. Ondan sonra da kaç rek'at namaz kıldığını unuttu. Ebu Tal­ha bu yaptığından dolayı şiddetle pişman ve rahatsız oldu ve namazdan sonra Allah Rasûlü’ne gelip kendisi için fitne oluşturan bu bahçeyi sadaka ettiğini bildirdi. (Mâlik)

Dünya gaileleri, dünyayı sevmenin ve ona önem ver­menin sonuçlarıdır. Bu sevme ve önemseme bulundukça, zihin ve kalbi ibadete ve namaza çevirmek güçtür. Onun için, dünyaya âhiretin vesilesi ve azığı olması açısından değil de, nefis ve hevesler açısından yaklaşanlar Allah Teâlâ'nın münâcâtından ve O'nun huzurunda bulunmaktan zevk alamazlar. Çünkü Allah Teâlâ'ya kulluk zevkiyle nefse kulluk zevkini bir arada duymak mümkün değildir. Bunlardan birini feda etmek kaçınılmazdır.

Elbette ki, akl-ı selim sahibi kimseler, Allah Teâlâ'ya kulluğu, bunun zevkini, şerefini ve kazancını nefse kulluğa tercih ederler. Bu tercihi yapan kimseler, önce zihinlerine musallat olan gaileleri sakinleştirme ve hafifletme yolunu denerler. Bunu başaramadıkları zaman da, "Âhiretimiz yı­kılacağına dünyamız yıkılsın!" diyerek bu gaileleri doğu­ran dünyalıkları ve hatta tüm dünyayı terk etme cihetine giderler.

Buna bir misâl vermek gerekirse, meselâ bir adam bir ağacın altında tefekkür ederken kuşlar ağaca üşüşüp sesler çıkarır ve onun tefekkürüne mâni olurlarsa, kendisi önce onları kovmaya çalışır, fakat kovmakla onları uzaklaştıramazsa ağacı terk etmek zorunda kalır. Bu misâldeki kuşlar, zihne takılan gailelerdir. Ağaç ise o gaileleri doğuran mal, mevki, ev ve barktır. Sineklerin tasallutundan kurtulmanın çaresi de, onları davet eden ve üreten pis maddeyi ortadan kaldırmaktır. Sivrisinekler çoğalınca, onlarla baş etmenin yolu da bataklığı kurutmaktır.

Namaz Amellerindeki Mânaları Düşünmek

Namaz amellerinden maksat, namazı oluşturan hare­ketler ve zikirlerdir. Bu hareket ve zikirlerin hepsinin mânaları vardır. Böyle olunca da ve namaz kılanların bir hareket veya bir zikir yaptıkça onun mânasını düşünmeleri lâzımdır. Bu mânaların hepsini anlatmak uzun süreceği için, burada bir kısmına kısa işaretler yapacağız.

Namazınla âhireti arayanlardan isen, ezan sesini duy­duğun zaman, kıyâmet günündeki çağrıyı (kabirden mah­şer ve hesap yerine gitme çağrısını) aklına getir ve ona ica­bet etmek için hemen maddî ve manevî yönlerden hazır­lanmaya çalış. Çünkü, bu çağrıya gönüllü ve istekli olarak icabet edenler, kıyâmet gününde lütuf ve yumuşaklıkla çağrılırlar. Bu sebeple, ezan sesinden hoşlanmak ve onunla sevinmek, kıyâmet günündeki çağrının kurtuluş müjdesi şeklinde olacağının işaretidir. Ezan vakti geldiğinde Allah Rasûlü (sa): "Ey Bilâl! Bizi rahatlat." derdi." (Darekutnî, Ebu Dâvûd) Bununla, "Ezan okuyup ruhumuzu neşelendir." demek isterdi. Çünkü ezan, sevgililer sevgilisi ve sevgilile­rin en yücesi olan kâinat sultanının huzuruna davet ve gi­riş iznidir.

Namaz kıldığın yeri, elbiseni ve bedenini temizlediğin zaman, bu şeylerin senin özünü koruyan zarf, kılıf ve ka­buk olduklarını, bu sebeple bunları temizlerken özünü kir­li bırakmanın doğru olmadığını düşün ve onu da tevbe et­mek, pişmanlık duymak ve günah işlememeye karar ver­mekle temizle. Bil ki, Allah Teâlâ, namaz sırasında senin kı­lıf ve kabuğuna değil, öz ve cevherine bakar, onu teftiş eder ve onu değerlendirir.

Setr-i avret yaptığın (elbise giyip avret mahallini örttü­ğün) zaman, bununla halkın bakış yeri olan bedeninin çir­kinliklerini gizlediğini, bunun yanında Allah Teâlâ’nın ba­kış yeri olan kalbinin çirkinliklerini de gizlemen gerektiğini düşün. Ancak bedeninin çirkinliklerini elbise ile gizle­mek mümkün olduğu halde, kalbinin çirkinliklerini (kötü huylarını, çirkin arzularını ve günah izlerini) gizlemek an­cak pişman olmak, Allah Teâlâ'dan af dilemek, O'na karşı utanma ve korku duymakla mümkündür. Bu düşünce ile, kalbinde uyumuş veya uyuşmuş bir halde duran korku ve utanma hislerini uyandır ve bu düşünce ve hislerle donan­mış bir halde Rabbinin huzurunda dur.

Kıbleye yöneldiğin zaman, bununla baş ve göğsünü Allah Teâlâ’nın sembolik evine doğru çevirdiğini, bunun yanında başının içindeki dimağla göğsünün içindeki kalbi­ni de bizzat Allah Teâlâ'ya çevirmen ve yalnız O'na dönüp O'nu duyman gerektiğini düşün. Bil ki, dışarıdaki maddî şeylerin ayarlanması, onların içindeki öz ve mânaların aya­rını sağlamak içindir. Bu sebeple, baş ve göğsü Kıbleye çe­virmek, dimağ ve kalbi Allah Teâlâ'ya çevirmeye yönelik bir çalışma ve hazırlıktır. Bu hakikati ifade etmek için şöy­le denilmiştir: "Kul namaza durduğu zaman, onun yüzü gibi, özü ve kalbi de Allah Teâlâ'ya dönmüşse namazı na­maz olur."

Namaz için niyet getirmek, kılınacak olan namazı en mükemmel şekilde ifa etmeye söz vermektir. Bu sebeple, namazı eksik ve kusurlu hale getiren gaflet, fikir dağılma­sı, lüzumsuz hareket ve riya gibi hallerden sakınmak lâ­zımdır. Niyet, bir anlamda ömür boyunca Allah Teâlâ'ya kulluk etmeye karar vermeyi de içerir. Çünkü bütün ömür bir namaz zamanı kadar kısadır. Onun için, "Dünya bir saattir. O saati de ibadetle geçir." denilmiştir. Allah Teâlâ yalnız namaz zamanında değil, doğumdan ölüme ve ora­dan ebede kadar kulun Rabbi, Âmiri ve Mâliki olduğu için, O'na kulluk da namaz zamanıyla sınırlı değildir.

Namaz vasıtasıyla Allah Teâlâ’nın huzuruna girmene izin verildiği için, namaza girmeye niyet getirirken minnet ve şükür duygularıyla dolu olman lâzımdır.

Ayakta durmak, sana kıyâmet gününde hesap için Al­lah Teâlâ’nın önünde durmayı düşündürmelidir. Şimdiki gıyabî duruşun, o gün vicahiye çevrilecek ve belki o zaman ellerin arkanda veya boynunda kelepçeli olacaktır. Onun için, ayakta dururken bunun Allah Teâlâ’nın huzurunda durmak olduğunu düşün ve bunun ağırlığını duy. Bunun nasıl bir duygu olduğunu bir nebze anlamak için, kendini güçlü bir sultanın önünde hayal et ve kalbinin çarpıntıları­nı seyret. Bunu anladıktan sonra, artık Allah Teâlâ’nın önünde dururken başını eğ, bakışlarını indir ve sakin dur. Buna paralel olarak da kalbinde tevazu, kibirsizlik ve edep halini yaşa.

Tekbir getirmek; Allah Teâlâ’nın her şeyden büyük ol­duğunu söylemektir. Bu sebeple, tekbir getirirken, kalbin­de O'ndan daha büyük bir şey barındırırsan, kendi kendi­ni yalanlayıp Allah Teâlâ’nın huzurunda yalancı durumuna düşürürsün. Elbette ki, her hangi bir şeyi kavram olarak O'ndan büyük görmezsin. Çünkü bu, O'na iman etmeye terstir. Lâkin nefsinin her hangi bir arzusunu O'nun emir­lerinden üstün tuttuğun ve bu arzuyu O'nun huzurunda bile unutmayacak kadar ileri götürdüğün takdirde, dolaylı olarak nefsini Allah Teâlâ'dan daha büyük görmüş olursun. Bu durumda ilâhın Allah Teâlâ değil, kendi nefsindir.

Kur'ân-ı Kerim'de bu tip kimselere, "Kendi nefislerini ilâhlaştıranları görüyor musun!" (Furkan, 43; Câsiye, 23) sitemli ifadesiyle işaret edil­miştir.

Tekbirden sonra "Veccehtu" duasını okurken, bunun ilk cümlesinde, "Yüzümü, gökleri ve yeri yoktan yaratana çevirdim." diyorsun. Bunu söylerken düşünmelisin ki, bu­radaki yüzden maksat kalptir. Çünkü, Allah Teâlâ bir taraf­ta olmadığı için, O'na dönmek yüzle değil, kalb ve gönül­ledir. Bu sebeple, bu sözü söylediğin zaman, eğer kalbin ona dönmemiş ve hâlâ dünya işlerini ölçüp biçmekle meş­gul ise, yalancı durumuna düşersin. Bu duruma düşme­mek için, yüzünle birlikte kalbini de Rabbine çevirmelisin.

Bu duadaki "Ben bâtıldan hakka dönmüş bir müslümanım." cümlesini söylediğin zaman, her türlü bâtıldan dönmen ve Allah Rasûlü’nün müslümana yaptığı tarif ge­reği, müslümanların senin elinden ve dilinden selâmette olmaları lâzımdır.

"Ben müşriklerden değilim." dediğin zaman; şirkin birkaç çeşidi bulunduğunu, nefse mutlak itâatin, riya ve gösterişin de birer şirk çeşidi olduklarını düşünmen ve bunlardan sakınman lâzımdır.

"Hayatım ve ölümüm Allah içindir." dediğin vakit; bu sözü söylemenin ancak nefsinden geçmiş ve kendisini Rabbinin ibadet ve hizmetine adamış bir kulun ağzına yakıştı­ğını düşünmen ve böyle bir kul olma çabasına girmen lâ­zımdır.

"Recmedilmiş şeytandan Allah'a sığınıyorum." dedi­ğin zaman, şeytanın sana düşman olduğunu ve seni Rabbinin yolundan ayırmak için çalıştığını düşünmen ve onun tuzaklarına düşmemeye gayret göstermen lâzımdır. Çünkü Allah Teâlâ, sadece sözle sığınma talebini kabul etmez; O, sözle birlikte davranış ve gayret de ister.

Meselâ; bir hastalığa şifâ vermesi için duâ edilirken, bi­lerek hastalığı arttırıcı şeyler yapılırsa, Allah Teâlâ bu duayı kabul etmez. Çünkü böyle bir durumda kişi fiil ve davranı­şıyla duasından vazgeçtiğini göstermiş olur. Bu hastalığı tedavi etme imkânı bulunduğu takdirde bunu yapmamak da aynı anlamı taşır. Bunun gibi, bir kimse, diliyle Allah Teâlâ'ya sığınırken, eğer O'nun emirlerine muhalefet edip şeytanın telkinlerine uyarsa, kendi kendisini yalanlamış ve sözünü geri almış olur. Bu durumda da Allah Teâlâ onu şeytandan korumaz ve muhtemelen ciddiyetsizliğinin ce­zası olarak onu daha çok şeytanın eline verir. "Namaz kıl­maya rağmen Allah Teâlâ'dan daha çok uzaklaşmanın" se­bebi de budur.

Fâtiha'ya başlayıp "Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla" dediğin zaman, Allah isminin her işin başı, her hayrın anahtarı, her başarının şartı90, her bereketin kayna­ğı ve her mutluluğun dayanağı olduğunu düşünmen lâ­zımdır.

"Hamd, Allah içindir." dediğin zaman, bütün nimetlerin O'nun vergisi olduğunu, bu sebeple her türlü hamd ve şükrün de O'na yapılması gerektiğini düşünmen gerekir.

"O, Rahman ve Rahimdir." dediğin zaman, O'nun had ve hesaba gelmeyen rahmet çeşitlerini düşünmek ve ümit­lenmek gerekir. Bu sebeple, Kur'ân-ı Kerim'de ümitsizliğin kâfirlerin hali olduğu bildirilmiştir. (Yûsuf, 87) Çünkü ümitsizlik, Allah Teâlâ’nın rahmetini inkâr etmek anlamındadır. Halbuki, bütün varlık âlemi bütün güzellikleri, ışıkları ve mutluluklarıyla O'nun rahmetinin yansımalarıdır. Hayat elbette ki her zaman güllük gülistanlık değildir; onda fırtınalar da vardır. Fakat, sabır ve Allah Teâlâ'ya güvenmekle bu fırtı­nalar da kıştan sonraki bir baharı hazırlar ve güllük gülis­tanlığa dönüşür. Ve bu mucize de kendiliğinden, kör tesadüflerle veya eli kolu bağlanmış insanın bir işe yaramayan ve hatta karıştıkça bozan çalışmasıyla değil, Allah Teâlâ'nın rahmet ve imdat etmesiyle gerçekleşir.

"O, hesap ve din gününün sahibi ve sultanıdır." dedi­ğin zaman, kalbinin korku ile dolması ve ürpermesi lâzım­dır. Çünkü, o gün tek hüküm sahibi olan bu Sultana karşı çaresiz kalırsın. Seni amelinle mahkeme etse, cezaya çarpı­lırsın. Sana merhamet etmesini de hakettiğine emin değil­sin. O gün din günüdür, dinin ne işe yaradığının görüldü­ğü ve onun tek değer haline geldiği gündür. O gün, gerçek dindarların kurtuluş, zafer ve mutluluk günüdür.

Gerçek dindarlar ise, hak dine göre tam amel eden kimselerdir. Senin ise kötülüklerin ve günahların bir yana, hayır ve ibadetlerin bile istiğfar gerektiren kusur ve eksik­liklerle doludur.

"Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dile­riz." dediğin zaman; namazı da, diğer ibadetleri de yalnız Allah için yapmak, bunlara nefis ve dünyaya âit heves ve hesap karıştırmamak gerektiğini ve iyi işlerin ancak O'nun inayet ve yardımıyla yapılabildiğini, kendi hallerine bırakı­lan insanların sadece kötülük yaptıklarını ve yıkıma yara­dıklarını düşünmen lâzımdır. Gerçek bu olduğu için, ibadet ve hayırlara muvaffak olduğun zaman, bunları Allah Teâlâ’nın tevfik ve inayetinden bilmeli ve kibir, riya, iddia, sebeplere bağlama gibi yanlışlıklardan sakınıp O'na şükre­dip minnet duymalısın. Çünkü iyi işler yapmak aklın eseri olsaydı, senden daha akıllı olan insanların kötü işler yap­mamaları gerekirdi. Bunları yapmak kuvvetin sonucu ol­saydı, senden daha kuvvetli olanların senden daha çok iyi işler yapmaları lâzım gelirdi. Akıl ve kuvvetin bu alanda büyük yardımları olabilir. Ancak onları bu istikamete yön­lendiren Allah Teâlâ'dır.

"Bizi doğru yola hidayet et." dediğin zaman, beşerin en büyük meselesinin hidayet yolunu bulmak olduğunu düşünmen lâzımdır. Çünkü mutluluk ve saadete giden yol hidayet yoludur. Diğer bütün yollar çıkmazlarda, bataklık­larda ve uçurumlarda biterler.

"Bu yol, kendilerine iyilik ettiğin kullarının yoludur. O, senin gazabına uğrayıp şaşırmış olanların yolu değil­dir." dediğin zaman, hidayet yolunu tarif etmiş olursun. O halde bu yol, çok akıllı veya çok güçlü olanların veya kelle sayısı çok olanların yolu değil, Allah Teâlâ’nın kendilerine iman nasip ettiği ve sâlih amellere muvaffak kıldığı kimse­lerin yoludur. Bu yolda beşeriyetin mutlak rehberleri ve tartışmasız büyükleri olan  peygamberler gelip  geçmiş, mutluluk tohumlarını ekmiş ve misk-u amber gibi kokulu izler bırakmışlardır.

Bundan sonra, zamm-ı sûre okurken, onun da mânası­nı düşün. Çünkü Kur'ân, sadece lâfız değil, lâfız ve mâna­dan oluşan bir terkiptir. Kur'ân'ın mânasını düşünmek, lâf­zını okumak kadar kolay olmadığı için de yavaş okumak lâzımdır. Hiç şüphe yoktur ki, mânasını düşünmek şartıy­la az bir miktar okumak, düşünmeden bunun birkaç katını okumaktan hem daha sevaplı ve hem daha etkilidir.

Allah Teâlâ, "Bu Kur'ân, akıl sahipleri mânalarını dü­şünsünler ve anlasınlar diye indirdiğimiz mübarek (bere­ketli) bir kitaptır." (Sâd, 29)  buyurmuştur. Kur’ân’ın mânaları çeşit­lidir. Bunların bir kısmı vaad ve müjde tarzında, bir kısmı tehdid tarzında, bir kısmı emir ve nehiy şeklinde, bir kısmı mev'iza şeklinde, bir kısmı ilâhî nimetleri sayma ve hatır­latma biçiminde, bir kısmı da ibret alınacak olayları anlat­ma ve dikkate verme biçimindedir. Onun için, vaad ve müjde âyetlerini okurken sevinmek, tehdidleri okurken korkmak, emir ve nehiyleri okurken onları tatbik etmeye karar vermek, mev'izaları okurken yumuşayıp hayra yö­nelmek, ibretli vakaları okurken de verilmek istenen mesa­jı ve dersi almak lâzımdır. "Olmuş şeylerden ibret ve ders almayanlar, kendileri başkalarına ibret ve ders olurlar."

Kur'ân'da anlatılan vakalar eğlendirici hikâyeler değil, hisse ve ders çıkarılması ve ibret alınması gereken misâller­dir. Onun için, Allah Teâlâ, "Biz bu misâlleri insanlar düşü­nüp tefekkür etsinler diye veriyoruz." (Haşr, 21) buyurmuştur.

Namaz kılarken, kahır ve cebir sahibi, güç ve kudrette emsalsiz bir sultanın karşısında güçsüz, çaresiz, kimsesiz ve itibarsız bir suçlu durumundasın. Bunu düşününce kor­kudan belin bükülür ve ellerinle teslim olma işareti yapa­rak rükûa gidersin. Burada üç kere, "Büyük olan Rabbimi takdis ederim." diyerek O'nun hiddetini yatıştırmaya ve merhametini celbetmeye çalışırsın. Bu korku ve heybetle rükûa giden ilk müslümanlar, orada dermansız ve hareket­siz kalırlardı. Onları cansız zanneden kuşlar, gelip sırtları­na konarlardı.

Bu şekilde eğilip rükûda zikir yaptıktan sonra Allah Teâlâ’nın geniş olan rahmetini düşünüp güç bulur ve belini doğrulmaya çalışıp inişte yaptığın gibi, tekrar ellerini kal­dırır ve teslim olma hareketini yaparsın. Ancak, kısa bir sü­re içinde ruhunu yeni bir heybet, haşyet ve hacâlet dalgası sarar ve bu sefer daha büyük bir eğilme ve ayağa kapanma şekli olan secdeye gider ve orada, "Çok yüce olan Rabbimi takdis ederim." dersin. Secde vaziyeti zilletin en son şekli­dir. Musalli (namaz kılan), en şerefli uzvu olan alnını ve kibrini temsil eden burnunu ayakların bastığı yere bırakır. Bu mânayı kuvvetlendirmek için, bu uzuvları örtüsüz (çıp­lak) toprak ve çakılların üstüne bırakmak daha efdaldir. Al­lah Rasûlü ve onun ashabı bu şekilde secde ederlerdi. Eğer musalli, bu uzuvlarıyla birlikte içinde olan nefsini de aşağı ve zelil görürse, secdenin hakikatini ifâ etmiş olur.

Secde hali musalli'ye aslını hatırlatıp ondaki kibir his­sini ve yücelik vehmini kırar. Çünkü insan topraktan yara­tılmıştır ve bir gün tekrar ona döner.

Bu mânaların ruh ve zihne iyice işlemesi için, her rek'atta iki kere secde edilir.

Kıyam, rükû ve secde vaziyetlerinden sonra geriye oturma hali kalır. Bunun için son olarak oturma vaziyetini alırsın ve bu vaziyette, "Bütün saygılar ve tazimler Allah içindir. Bütün güzel işler, yararlı ve değerli şeyler O'na ar­mağandır" diyerek tahiyyât okursun. Bu vaziyette iken iman ve İslâm nimetine Allah Rasûlü vasıtasıyla erdiğini, Rabbini tanımayı ve O'na ibadet etmeyi kendisinden öğrendiğini düşünerek teşekkür etmek ve minnet borcunu ödemek için ona selâm verirsin ve Allah Teâlâ’nın ona mer­hamet etmesi ve selâmet vermesi için dua edersin ve ken­disinin Allah Teâlâ’nın hak peygamberi olduğuna şahidliği de kapsayan eşhedü'yu okursun.

(Tahiyyât, Allah Resulünün Miraçta Allah Teâlâ'ya en yakın ol­duğu yerde söylediği sözün, Allah Teâlâ tarafından kendisine verilen cevabın ve Cebrail (as)’ın bunların sözlerine eklediği şehâdetin tekrarlanmasıdır. Bu sözlerin namazda okunmasının sebebi, namazın da bir çeşit Mirâc olmasıdır.)

Namazdan çıkmak niyetiyle selâm verdikten sonra, kıldığın namazın eksiklik ve yetersizliğini düşünerek üç kere istiğfar eder ve Allah Teâlâ'dan af dilersin. Allah Resu­lünün bu istiğfarı yaptığı rivayet edilmiştir.

(Bu istiğfar, üç kere "Estağfirüllahel'azîm" demek şeklindedir. Mânası ise, "Büyük olan Allah'tan af ve mağfiret diliyorum."dur. Bu is­tiğfarın daha uzun şekilleri de rivayet edilmiştir.)

Yahya İbni Vessâb, namazdan çıktıktan sonra onun ka­bul edilmemiş olması ihtimalini düşünüp korkuya kapılır ve bu korku onun yüzüne yayılırdı.

İbrahim en-Neha’î de aynı düşünce sebebiyle bitkinleşir ve bir müddet yerinde hareketsiz ve cansız gibi kalırdı.

Çünkü Allah Teâlâ, "Nasıl olursa olsun namaz kılın," dememiş; "Onu dosdoğru ve tastamam kılın." (Bakara, 43) demiş ve "Onlar namazlarında huşu duyarlar." (Mu’minûn, 2), "Onlar namazları­nın âdap ve erkânını gözetirler; onlar namazlarına müda­vimdirler." (Mu’minûn, 9) gibi âyetlerle onun nasıl kılınması gerektiğini bildirmiştir.

Bu ölçülerin altında kalan namazlar ise hakettikleri için değil, ancak Allah Teâlâ’nın rahmet, müsamaha ve affı ile kabul edilebilir. O'nun rahmeti, müsamahası ve affı da haktır. Bu sebeple, O'na karşı kusurlarını itiraf eden, ben­lik, enaniyet, iddia, riya ve kibir taşımayanların ümitsizliğe düşmeleri de doğru değildir.

Yukarıda görüldüğü gibi, namazda öz ve ruh duru­munda olan şey huşu ve kalbin hazır olmasıdır. Huşu, ima­nın meyvesi ve Allah Teâlâ’nın azametine yakîn derecesin­de inanmanın meyvesidir. Allah Teâlâ’nın büyüklüğünü, O'nun her şeye muttali' olduğunu ve kendi kendisinin ku­surlarını bilen bir kimse, namazda da, namaz dışındaki hallerinde de huşu duyar.

"Vay o namaz kılanlara ki namazlarından sehv eder­ler." (Mâûn, 4) âyeti şu anlamlarla tefsir edilmiştir:

1 - Namazdan sehv etmek, onda huşu duymamaktır.

2- Fikir dağınıklığı yüzünden kaç rek'at kıldığını şaşır­maktır.

3- Namazı unutup vaktini kaçırmaktır.

4-  Namazı önemsememektir. Bu sebeple de, onu vaktinde kılmanın sevincini, vaktinden çıkarıp kazaya bırak­manın üzüntüsünü duymamak ve ne birinci halin sevabı­nı, ne de ikinci halin vebalini önemli bulmamaktır.

5- Namazın hatırını saymayıp onunla telifi yakışık al­mayan ve ancak namaz kılmayanlara yakışan kötülükleri ve günahları işlemektir. Çünkü Allah Teâlâ, "Namaz aşırı­lıkları ve çirkin şeyleri nehyeder." buyurmuştur. Bunları yapmak ise namazı dinlememek ve onu saymamaktır.

Farz namazlardaki eksiklikler sünnet olan namazlarla telâfi edilir.

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Kıyâmet gününde ilk sorulan amel namazdır. Şayet onun farz kısmında eksiklik görülürse, Allah Teâlâ melekle­re: "Kulumun sünnet namazları varsa, eksikliğini onlarla tamamlayın." diye emreder." (Sünen sahipleri), Hâkim Bu da Allah Teâlâ’nın bir lütuf ve merhametidir. O, kulunu batırmak için değil, kur­tarmak için bahane arar.

İmamlık Etmek ve İmama Uymak

İmamlık etmenin bazı edepleri vardır. Bunlar şöyledir:

1- Kendisini istemeyen bir cemaate imamlık etmemek. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Üç insanın namazları başlarından yukarıya çıkmaz. (Yani kabul olunmaz. Çünkü kabul olunan ameller göklere çıkarlar.) Bunlar sahibinden kaçan köle, kocasını kızdıran kadın ve istenmediği halde imamlık eden kimsedir." (Tirmizî. Not: Hadislerde "imam" sözcüğü devlet yöneticileri için de kullanılmıştır. Bu itibarla, bu hadisin şümulüne bunlar da dahil­dirler.)

2- Cemaat içinde kendisinden daha âlim birisi varsa, öne geçmemek.

3- İmamlık şartlarına hâiz olmadığını bilirse, bu işe kalkışmamak.

4- Bu engellerden hiç birisi yoksa, teklif edilen imamlı­ğı reddetmemek.

5- İmamlık ve müezzinliği birlikte yapmamak. Bu iki görevi birlikte yapmak mekruhtur. Bunlardan hangisinin efdal olduğu hususu ise ihtilâf konusudur. Sahih olan gö­rüş, imamlığın efdal olmasıdır. Çünkü, insanların en hayır­lısı olan Allah Rasûlü ve onun ilk halifeleri imamlık yap­mışlardır. Müezzinliğe göre imamlık sorumluluğunun da­ha fazla olması da bunun daha efdal olduğunu gösterir. Çünkü sorumluluk arttıkça sevap da artar. Nitekim sorum­luluğu en büyük olan vazife devleti yönetmektir. Sevabı en büyük olan amel de şartları dahilinde icra edilen bu vazife­dir. Allah Rasûlü (sa), "Âdil bir sulta­nın bir günlük yönetimi atmış senelik nafile ibadetten da­ha efdaldir." (Taberânî) buyurmuştur.

6- Namazları, ilk vakitlerinde kıldırmak. En sevaplı va­kit ilk vakit olduğu için, normal şartlarda, cemaatin çoğal­ması düşüncesiyle de olsa, namazı geciktirmek mekruhtur.

7- Geçimi başka bir yoldan temin edilmişse, imamlık görevini (müezzinlik de öyledir) ücretsiz ve sırf Allah rıza­sı için yapmak. Bu durumda ücret almak mekruhtur. Ücret aldığı halde de, onu namaz kıldırma karşılığı değil, aynı mescide devam etme ve o yerin hizmetini görme karşılığı olarak kabul etmelidir.

8- Namazı fetva değil, takva ölçüleriyle kıldırmak.

(Amellerin fetva ve takva ölçüleri vardır. Fetva ölçüsü onların cevaz hali, takva ise fazilet halidir. Kişi tek başına kıldığı takdirde, namazını fetva ölçüleriyle de kılabilir. Çünkü, fazla sevap isteyip is­tememek kendi takdirine bırakılmıştır. Fakat, onu cemaate kıldırdığı zaman, takva ölçülerine uymak mecburiyetindedir. Çünkü cemaati az sevaba mahkum etme hakkı yoktur. Gözetilmesi gereken takvanın bir boyutu da, cemaatin mezhebine uymaktır ve şayet cemaat içinde iki mezhepten kimseler varsa, iki mezhebe de riâyet etmektir. Daha önce de söylediğimiz gibi, ülkemizde Hanefî ve Şafiî mezhebinden olan in­sanlar bir aradırlar. Bu sebeple, cami ve mescidlerde namaz kıldıran imamların bu iki mezhebin namazla ilgili hükümlerini eşit bir şekilde bilmeleri ve eşit bir şekilde namazda tatbik etmeleri lâzımdır.)

Bu, namazı en mükemmel şekilde kıldırmak demektir. Al­lah Rasûlü (sa) "İmam zimmet altında­dır." (Ebu Dâvûd, Tirmizî) hadisiyle bunu anlatmıştır. İmamın bu husustaki eksiklikleri cemaate değil, kendisine zarar verir. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "İmam, namazı tam olarak kıldırırsa, kendisi de, cemaat da bunun sevabını kazanır. Eksik kıldırırsa, bunun sorumluluğunu yalnızca kendisi taşır." (Buharî, Ebu Dâvûd, İbnu Mâce, Hâkim) Seleften bir zat şöyle demiştir: "Allah Teâlâ ile kulları arasına girenler üç sınıftır. Bunlar peygamberler, âlimler ve imamlardır. Peygamberler Allah Teâlâ'nın dinini tebliğ ederler; âlimler onu açıklayıp izah ederler; imamlar da dinin direği olan namazı kıldırırlar." Hz. Ebu Bekir'in ilk halife seçilmesinde de imamlığın fazi­leti delil gösterilmiştir. Ashâb: "Namaz dinin direğidir. Ma­dem ki, Allah Rasûlü (sa) namazı kıldır­mak için Ebu Bekir'i görevlendirdi, o halde efdalımız odur." dediler ve onu seçtiler. Hz. Ali (ra) şöy­le demiştir: "Allah Rasûlü (sa) hastala­nınca, namazları kıldırma görevini Ebu Bekir’e vermişti. Ben de o sırada hâzırdım; başka bir yerde veya hasta değil­dim. Buna rağmen, madem ki, Allah Rasûlü (sa) dinimiz için onu seçmişti; biz de dünyamız için onu seçtik." (İbnu Şahin, Şerhu Mezâhibi Ehlis-Sünneh)

9- Günahlardan uzak durmak. Çünkü imam, cemaatin şefaatçi ve ricacısıdır. Bu sebeple, onların en iyisi olması ve Allah yanında itibarı bulunması lâzımdır. Halbuki günah­lar, kişinin Allah yanındaki itibarını düşürür. Ancak bu du­rumu düşünmek ve gözetmek, imamın kendisini ilgilendi­rir. Cemaat ise, abdest ve namazın farzlarını yerine getiren her müslümanın arkasında namaz kılabilirler. İslâm dini­nin bir şiarı olan toplu cemaatle namaz kılmanın tatile uğ­ramaması için, bu caiz görülmüştür. Ancak, takva sahibi bir imamın bulunması halinde, günah işleyenlerin arkasın­da namaz kılmak mekruhtur.

Sufyân es-Sevrî, şöyle demiştir: "Muttaki olanın da, ol­mayanın da arkasında namaz kıl. Ancak içki içenler, perva­sızca (açıkça ve ısrarla) günah işleyenler, anne-baba hakkı tanımayanlar ve (itikat veya ibadetinde) bid'at sahibi olan­lar (kendine göre din uyduranlar) bundan hariçtirler."

10- Müezzin kameti bitirip saflar düzene girmeden ev­vel tekbir getirmemek. (Üç mezhebin, Hanefî mezhebinden de İmam Yûsuf un görüşü budur.) Kametten sonra, sağ ve sol taraflarına bakıp safların intizamını (düzlük ve sıklığı­nı) temin etmek.

11- Tekbirleri cemaate duyuracak şekilde sesli okumak. Şafiî mezhebine göre, cehrî namazlarda Fatiha ve zamm-ı sureleri açık okumak.

12- Fatiha'yı sesli okuduğu zaman, "Âmin!" sözünü de uzatarak sesli okumak. Cemaat de bu sözü onunla birlikte aynı anda ve sesli okurlar. (Bu, Şafiî mezhebine göredir. Hanefî mezhebine göre ise, imam da cemaat da "Âmin" sö­zünü gizli söylerler.) Diğer tekbir ve intikallerde (namaz hareketlerinde) ise, cemaat imamı biraz geriden takip eder­ler. Bu konuda şöyle denilmiştir: "Cemaat namazından kimileri yirmi beş sevap alırlar. Bunlar, imamdan sonra tek­bir getiren, ondan sonra rükû ve secdeye gidenlerdir. Kimi­leri bir sevap alırlar. Bunlar, imamla birlikte tekbir getiren ve onunla aynı anda rükû ve secdeye gidenlerdir. Kimileri de hiç sevap almazlar. Bunlar, imamdan önce tekbir getiren ve ondan önce inip çıkanlardır." Bu sonuncuların namazla­rı fasittir.

13- Açık (cehrî) namazlarda üç sekte (duruş) yapmak. Bunlardan birincisi, ihram (tahrim, iftitah) tekbirinden son­radır. İmam burada, "Veccehtü" veya "Sübhâneke" okur­ken, Şafiî olan cemaat de farz olan Fatiha'yı okurlar. İkinci­si, Fatiha ile zamm-ı sûre arasındadır. Birinci sektede Fati­hayı okumayanlar, onu burada okurlar. Üçüncüsü de zamm-i sureden sonradır. İmam (tek başına namaz kılanın da hükmü budur.) burada bir iki nefes kadar durmalıdır. Çünkü, burada hiç durmadan rükûa gitmek mekruhtur.

14- Tadil-i erkân ve sünnetlere riâyet etmekle birlikte, namazları bıkkınlık verici bir şekilde uzatmamak.

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Biriniz imamlık yaptığı zaman namazı hafif kıldırsın. Çünkü cemaat içinde zayıf, yaşlı ve işi âcil olanlar buluna­bilir. Kendi kendine kıldığı zaman ise, onu istediği kadar uzatsın." (Müttefekun aleyh)

15- Namaz dualarında çoğul (biz) sığasını kullanmak. Çünkü imam, dualarına cemaati de katmak durumundadır.

16- Selâm verdikten sonra oturmuş halde cemaate dönmek. Şafiî olan imam tesbihâtı da bu halde yapar.

Hanefî olan ise, kalkıp ayrı bir yerde (veya yerinden biraz kayarak) sünnet kılar. Bunun için de sağ tarafı tercih etmesi evlâdır.

17- Cemaat sevabını alabilmek için imamlığa niyet et­mek. Bu niyet, namazın sıhhati için şart değildir.

 
  Bugün 1 ziyaretçi (39 klik) kişi burdaydı! gullerinefendisi1.tr.gg  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=