GÜLCEMAAT DİYARINA HOŞGELDİNİZ
   
  Yeni islami Portaliniz
  yüce yaratan neden kum tanesinden küçük insanla bu kadar ilgilendi?
 

Şu kainatın ve içindeki varlıkların Sanii olan Cenabı Hak, şu kainatı çok
ciddi gayeler için yaratmıştır. Kur'an bunu şöyle bildirir:

"Biz göğü, yeri ve bu ikisi arasında olanları oyun olsun diye yaratmadık."
(Enbiya suresi, 16)

"Göğü, yeri ve bu ikisi arasında olanları boşuna yaratmadık." (Sad suresi,
27)

Bütün varlıklar kendilerine mahsus dillerle yüce yaratıcıyı tesbih ve takdis
ederler. Kendilerine tevdi edilen görevleri büyük bir zevk ve şevkle yerine
getirirler. Mesela güneş bir saniye bile geri kalmadan kendine çizilen
yörüngede yoluna devam eder. Irmaklar bir cuş - u huruşla denizlere doğru
akar. İnsanın emrine verilen hayvanlar tam bir itaatle ona hizmet eder.

İlahi emirleri yerine getiren bu varlıklar içinde insanlar ve cinler farklı
bir konuma sahiptirler. Gerçi onlar da, "Ben cinleri ve insanları ancak bana
ibadet etsinler diye yarattım"( Zariyat suresi, 56) ayetinin hükmünce
ibadetle mükelleftirler. Fakat bunu yapıp yapmamakta serbesttirler. İnsan ve
cinlerin bu farklı konumu, onlara verilen iradeden kaynaklanır. Onlar bu
irade ile, imanı veya küfrü, iyiyi veya kötüyü, güzeli veya çirkini, itaati
veya isyanı... seçebilirler.

Nur Külliyatında insan için "misâl-i musağğar" tabiri kullanılır; yâni bu
kâinatın küçültülmüş şekli. Küçültme (tasgir) fiili âlemde öyle harika bir
şekilde icra edilmiş ki, şu muhteşem âlem, mevcut hâlini yine muhafaza
etmekle birlikte, ondan onu temsil edecek küçük âlemler süzülmüş. Ağacı
süzüp meyveye sıkıştıran kudret ve hikmet eli, aynı kanunla nice âlemleri
insana yerleştirmiş.

İnsan, okuduğu bir eserin özetini çıkarır. Bu özet asıl eserin küçük bir
misâlidir. Ama, "şu özet yardımıyla eserin tamamını yeniden ortaya koy"
deseniz bundan âciz kalır. Fakat, bir çekirdek öyle mi? Toprağa attığınızda
ağacının tamamını yeniden size takdim edebiliyor.

Emanetle ilgili ayet-e kerimenin meali:

"Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik. Onlar onu yüklenmeye
yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O cidden çok zalim, çok
cahil bulunuyor." (Ahzab Sûresi, 72)

Emanetin lügat manası: eminlik, birisine koruması için bırakılan şey.
Eminliğin zıddı, hıyanet... Yani, emaneti korumamak, onu emanet edenin değil
de, kendi nefsinin arzu ettiği gibi harcamak...

Istılahta, emanet için birçok manalar verilmiş. Bunlar içerisinde en meşhur
olanları şunlar:

"Dini tekliflerin tamamı", "farzlar", "İslam'ın emirleri", "insana ihsan
edilen her nimet", "akıl", "yer yüzüne halife olma kabiliyeti."

Kur'an güneşinden bir nur:

"Allah hiçbir nefse vüs'atini aşan (güç yetiremeyeceği) bir vazifeyi teklif
etmez." (Bakara Sûresi, 286)

Bu nefislerden birisi göz; ona işitme vazifesi yüklenmemiş. Bir başkası
kulak; ona da anlama teklif edilmemiş. Koyun ruhu tefekkür etmekle, dağlar
ve taşlar da ışık vermekle vazifeli değiller... Her varlık kendisine verilen
kabiliyete göre bir vazifeye koşulmuş. İnsan ruhunun diğer varlıklardan
önemli farklılığı var. Ona cüz'i irade takılmış. Kendisine verilen vazifeyi
yapıp yapmamada serbest bırakılmış. Zalim ve cahil oluşunun kaynağı da bu
cüz'i iradeyi yanlış kullanması, nefsin emrine vermesi...

Emanet, irade sahibine verilir. Kasaya koyduğunuz para için, "Paramı kasaya
emanet ettim." demezsiniz. Demek ki, cansız eşya emanete muhatap olamıyor...
Melekler de onlardan pek farklı değil... Onların vazifelendirilmeleri teklif
ile değil, emir iledir.

Emanetle ilgili ayet-i kerimede emanetin göklere, yere ve dağlara "teklif"
değil, "arz" edildiğinden bahsedilir. Teklif edilseydi reddetmeleri
düşünülemezdi. Arz etmekte bir başka mana vardır. Hani, bir padişah,
huzuruna çağırdığı bir askerine bir vazife arz eder. Mesela, ona "Sen
katiplik yapabilir misin?" diyebilir. O nefer, padişahından özür dileyerek,
"Maalesef benim okuma yazmam yok; olsaydı emrinizi yerine getirirdim." der.
Bu teklif , "Bana bir su getir." demeye benzemez. Suyu her nefer getirir,
ama katipliği herkes yapamaz.

Emanetle ilgili ayette de Cenab-ı Hak, göklerden, yerden ve dağlardan bir
vazife istemiştir. Onlara bir emanet arz etmiştir. Bu arz edişin keyfiyetini
bilemeyiz ve onların bu vazifeden içtinap etmelerini de bir isyan olarak
değerlendiremeyiz. Onlara teklif edilen vazife, onların kabiliyetleriyle,
sermayeleriyle, kuvvetleriyle yapabilecekleri cinsten değildir. Ama insanın
yaratılış keyfiyeti, ona takılan cihazlar, verilen kabiliyetler, bu vazifeyi
yapmasına müsaittir. Nitekim, göklerin çekindiği bu emaneti o yüklenmiştir.

Nedir bu vazife? Bediüzzaman Hazretleri Haşir Risalesinin on birinci
hakikatinde bu emanetin "insanın istidadı" olduğuna işaret eder ve bu
istidada yüklenen görevi, "Küçücük cüz'i ölçüleriyle, sanatçıklarıyla
Halikını, muhit sıfatlarını, külli şuunatını, nihayetsiz tecelliyatını
ölçerek bilmek." olarak açıklar.

Kendi misaliyle açıklayalım: "Ben nasıl bu evi yaptım ve yapmasını biliyorum
ve görüyorum ve onun malikiyim ve idare ediyorum. Öyle de: Şu koca kainat
sarayının bir ustası var. O usta onu bilir, görür, yapar, idare eder ve
hakeza.."

İşte bu ve benzeri nice mukayeseleri yaparak Allah'ın sonsuz sıfatlarını,
şuunatını bilme vazifesini gökler, yer ve dağlar yüklenememişlerdir;
kendilerinde bunu yapabilecek istidat bulunmadığı için...
Medya mensupları sıradan bir vatandaşın peşinde dolaşmazlar. Ama, başbakan
gibi yüksek bir mevkide olanı gölge gibi izler, her yaptığına dikkat eder,
ağzından her çıkanı kaydederler. Onun gibi, arzın halifesi olan insanın her
yaptığı meleklerce yazılır, her söylediği kaydedilir.

Prof. Dr. Alaaddin Başar

 
  Bugün 7 ziyaretçi (88 klik) kişi burdaydı! gullerinefendisi1.tr.gg  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=