|
Bu reddiyeleri kaç kişiye ulaştırırsanız ve Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in şânını tasğir ve şerefini tenkis için uydurulan bu hezeyanlara inanarak Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)
in şefâatinden mahrum olmaktan kimleri kurtarırsanız, Allâh ve Rasûlü
nezdinde o denli mahbûbiyet ve makbûliyet kesbedecek ve Makâm-ı
Mahmûd’un Sâhibinin ırzını ve haysiyetini koruyan bahtiyarlar
zümresinde haşrolunacaksınız.İdrâkiyle müşerref olacağımız Mevlid ayı olan Rebî’u’l-evvel ayında Rahmeten li’l-âlemîn olan Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)i
bize gönderen Allâh-u Te’âlâ’ya sonsuz hamd-ü senâlardan, kendisi: “Ben
ancak çokça hidâyet eden bir rahmetim” buyuran Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e ve âl-i ashâbına sınırsız salât-ü selâmlardan sonra!
Bu
ayki yazımızın başlığından da anlayacağınız üzere; Kâdı Iyâz, Suyûtî ve
Nebhânî gibi büyükler işlerini güçlerini, keyiflerini ve zevklerini
terkedip bütün ömürlerini Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in
dînine ve O’nun fazîletlerinin neşrine hizmet uğrunda kitaplar yazmaya
vakfetmişlerken, Mustafa İslamoğlu gibi birileri de bütün mesâilerini
Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in bâzı fazîletlerini inkâr etme ve insanlara da bu inkârcı fikirleri telkin etme uğrunda hebâ etmektedirler.
Ne
yazık ki, İslâmî ilimlerden yoksun olan günümüz Müslümanlarının bir
kısmı, canları gibi hattâ canlarından ileri sevdiklerini iddiâ
ettikleri Peygamberlerinin en sahîh kaynaklarda yer alan fazîletlerini
hayâsızca ve pervâsızca inkâr eden bu kişi hakkında hâlâ: “O kültürlü ve âlim biridir, belki bir bildiği vardır, Cübbeli Hoca niçin Müslümanların aleyhinde konuşuyor?” diyebilmekte, böylece de icmâa muhâlefetten başka hiçbir meziyeti olmayan bu kişinin şaz görüşleri karşısında Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in,
kendisi hakkındaki açık beyanlarını, sahâbenin kavlî ve fîlî
tatbîkâtını ve on dört asır ulemâsının cumhûrunun görüşlerini
rahatlıkla göz ardı edebilmektedirler.
Bu
reddiyeleri hazırlamam ve sohbetlerimde bu konuları gündeme getirmem
husûsunda beni tenkid edenleri insâfa dâvet ederek kendilerine şu
soruyu yöneltiyorum:
“Mustafa İslamoğlu “Yahudileşme Temâyülü” kitabında; hayızlı kadının mescide girmesinin helal olmadığını söyleyen Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)i, ashâbını ve günümüze kadar gelip geçmiş dört mezheb ulemâsının tümünü Yahudilere meyletmekle ithâm ederken, “Üç Muhammed”
kitabında ise, Ka’bu’l-Ahbâr gibi, sahâbenin dahi kendisinden ilim
öğrendiği yüce bir Tâbi’î’yi, Yahudi Kabbalizmine dayalı hadis
uydurmakla suçlarken, ayrıca Şifâ-i Şerîf sâhibi Kâdı Iyâz ve Hasâis
sâhibi Suyûtî gibi büyükleri, dolayısıyla onların kaynak gösterdikleri
Buhârî, Müslim ve Ahmed ibni Hanbel gibi muhaddis ve müctehitleri Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e
karizma kazandırmak için hadis uydurma iftirâsıyla karalarken hiç
çekinmiyor da, ben bu zatları ve doğru görüşlerini müdâfaa uğrunda
reddiye hazırlarken niye çekineyim?
Ayrıca
şunu soruyorum: “İnsanlar ona ‘Sen bu büyükler hakkında nasıl böyle
ağır ithamlarda bulunabiliyorsun ve bunca sahîh hadisi nasıl inkâr
edebiliyorsun, sen bu cesâreti nereden alıyorsun?’ diyecekleri yerde,
nasıl oluyor da bana: ‘Sen bu kişinin hakkında nasıl konuşabiliyorsun’
diyebiliyorlar.”
İşte bu fakir kardeşiniz vakitlerimin darlığına, işlerimin yoğunluğuna ve sağlığımın bozukluğuna rağmen Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in
şefâatine nâil olma umûduyla ve kendisinin, fazîletlerini isbat
husûsunda gayret gösterenlere ulaştırdığı himmet beklentisiyle, bir de
Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in bizim üzerimizdeki
sonsuz haklarının bir kısmını te’diye niyetiyle bu Mevlid ayında
İslamoğlu’na karşı bu reddiyeleri hazırlamaya gayret ettim. Allâh-u
Te’âlâ bu gayretimi Kendi katında makbûl eyleyip, Habîbi nezdine de
mârûz eylesin. Artık bu ay ve bu dem vefâ vaktidir. Kasr-ı Ârifân
okuyucuları olan sizler bu reddiyeleri kaç kişiye ulaştırırsanız ve
Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in şânını tasğir ve şerefini tenkis için uydurulan bu hezeyanlara inanarak Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in
şefâatinden mahrum olmaktan kimleri kurtarırsanız, Allâh ve Rasûlü
nezdinde o denli mahbûbiyet ve makbûliyet kesbedecek ve Makâm-ı
Mahmûd’un Sâhibinin ırzını ve haysiyetini koruyan bahtiyarlar
zümresinde haşrolunacaksınız. İnanın ki bunu size tüm samîmiyetimle
söylüyorum ve Rabbimin huzûrunda karşılaştığımızda Habîbinin sancağı
şerîfi altında O’nu sevenler ve savunanlar arasında buluşmayı size vâad
ediyorum. Çünkü bu garip zamanda Kâinatın Efendisi için fedâkarlıkta
bulunanların ecri aslâ zâyi edilmeyecektir.
Şimdi Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in
şânını düşürmek için bâzı başlıklar altında toplanan bâtıl fikirleri,
dergimizde bize ayrılan bölümün sınırlılığını da göz önünde
bulundurarak kısaca reddetmeye çalışalım.
RASÛLÜLLÂH (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) BİZİM GİBİ BİR BEŞER DEĞİLDİR
İslamoğlu Tevbe Sûresi’nin yüz yirmi sekizinci âyet-i kerîmesinde geçen: “Size kendi nefislerinizden olan bir Rasûl geldi” cümleyi celîlesinin tefsîrinde bakın ne diyor:
"Bu
ibârenin en geniş anlamı: ‘Melek ya da olağanüstü yetilere sâhip biri
değil, sizden, sizin gibi insan bir peygamber’ demektir.” (Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’ân Gerekçeli Meâl Tefsîr, 1/367)
Ben de size bu ibârenin daha geniş anlamını söyleyecek olursam: “Peygamberde
olağanüstü yâni herkesin yapamayacağı hârikulâdelikler, daha açık bir
ifâdeyle, bir benzerini yapabilmekten herkesi âciz bırakacak mûcizeler
yoktur” demek istiyor. Çünkü “olağanüstü” tâbiri;
“alışılagelmemiş ve herkesin yapabileceği bir şey olmanın fevkinde
olan” mânâsında kullanılmaktadır ki, bunun karşılığı; peygamberlere
mahsus olan “mûcize”den başka bir şey olamaz.
Zâten İslamoğlu “Üç Muhammed” adlı kitabının bir çok yerinde Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in ancak bir beşer olduğu konusunu işlerken, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in diğer insanlardan farklı ve üstün olan bir çok husûsiyetini teker teker çürütmeye çalışıyor. Nitekim o “Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in,
arkasını da önü gibi gördüğü”nü söyleyen ve bu görmenin, gözün
görüşüyle aynı olduğunu kabûl eden Ahmed ibni Hanbel gibi ulemânın
ekseriyetinin bu husustaki hadisleri yanlış anladıklarını söylüyor. (Mustafa İslamoğlu, Üç Muhammed, sh:86-87)
Oysa bir çok hadîs-i şerîfte geçen: “Ben önümden gördüğüm gibi ardımdan da görüyorum” (Muvattâ, 1/167, Buhârî, no:742, Müslim, no:423) ifâdesi,
bu konuda hiçbir yanlış anlayışa mecâl bırakmıyor. İslamoğlu bununla da
kalmayıp, bütün dinlerin hak olduğunu ve Allâh’ın azâbının sonsuz
olmadığını savunan Mûsa Cârullâh gibi bir mülhidin: “Peygamber kendisini ümmetin bir ferdi gibi takdim ediyor. Öyleyse ümmetin her ferdi de Peygamber gibidir”
(Mustafa İslamoğlu, Üç Muhammed, sh:34) şeklindeki inkâr kokan
hezeyânını kendi deyimiyle ‘sarsıcı beyânını’ benimseyerek naklediyor.
Belki de bunun içindir ki, İslamoğlu, Emine Şenlikoğlu ile yaptığı bir mülâkatta: “İnsan kendini peygamber de sanabilir, ilâh da sanabilir”
gibi lafları rahatça sarfedebiliyor. “Milleti nasıl bilirsin?” diye
sorulan bir adamın: “Kendim gibi” demesi gibi, İslamoğlu da bu gibi
düşüncelerin insanın aklından geçebileceğini söylüyor. Oysa şükrolsun
ben bu yaşıma kadar hiç böyle bir şey düşünmedim, hattâ kâmil mânâda
bir Müslüman olduğumu bile düşünemedim. Ama: “Peygamber
herkes gibi bir insandır, herkes de peygamber gibi bir insandır”
zihniyetinin, bu gibi vesveselere yataklık yapması kaçınılmazdır.
Evet. Allâh-u Te’âlâ Kehf Sûresi’nin sonunda Habîbine: “Ben de sizin gibi bir beşerim”
demesini emrediyor. Ama böylece, “Size gönderdiğim Peygamber, melekten
ve cinden olmayıp, sizin gibi insan cinsinden olduğu için, O’na tâbî
olmanız kolay olacaktır” buyurmak istiyor. Yoksa: “O sizin gibi, siz de
O’nun gibisiniz, aranızda hiçbir fark yok” buyurmak istemiyor. Zâten
peşi sıra: “Bana vahiy geliyor” sıfatını ekletmesi Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in
diğer insanlardan ne kadar farklı olduğunu ortaya koyuyor. Cebrâîl’in
kendisine vahiy getirdiği bir zât ile, şeytanların vesveselerinden
kurtulamayan sâir insanlar arasında bir fark olmadığını söylemek de
şeytanların telkînâtından biri olsa gerektir.
“Parmağının
işâretiyle ay yarılan” (Buhârî, no:4864, Müslim, no:2800),
“Parmaklarının arasından yüz bin kişilik orduya yetecek kadar su çıkan”
(Buhârî, no:4152), “İki kişilik yemeği bin kişiye yedirip hepsini
doyuran” (Buhârî, no:4102, Müslim, no:2039), “Ağaçlar bile dile gelip
kendisinin peygamberliğine şâhitlik yapan” (Bezzâr, no:2411, Dârimî,
no:16, Ebû Yâ’lâ, no:5662), “Ayrılığına dayanamayarak hurma kütüğü
inleyen” (Buhârî, no:3583, İbni Mâce, no:1414), “Kendisine ağaçlar bile
selâm veren” (Müslim, no:2277, Tirmizî, no:3626), “Elinde çakıl taşları
tesbih eden” (Bezzâr, no:2413), “Kurt kendisiyle konuşan” (Buhârî,
no:3690, Müslim, no:2388), “Pişmiş koyun kendisine zehirli olduğunu
haber veren” (Buhârî, no.3169, Ebû Dâvûd, no:4512) ve “Kendisi
hürmetine Allâh’a duâ eden bir âmânın ânında gözlerine kavuşmasına
vesîle olan” (Tirmizî, no:3578, İbni Mâce, no:1385) bir zâtın, bizim
gibi bir beşer olduğunu, her birimizin de bir peygamber gibi olduğunu
nakleden bir adamın görüşleri reddedilmeye bile değmezken ne yapalım
ki, içinde bulunduğumuz zamânın getirdiği câhillik ve yağcılık şartları
bizi buna mecbur bırakmıştır.
Bu sözün sonunu şâirin şu beytiyle bitirelim:
“Muhammed beşerdir ama değildir beşer gibi,
Doğrusu O yâkuttur, insanlar taşlar gibi.”
İSLAMOĞLU KARAR VERSİN, TABERÎ ONA GÖRE MÛTEBER MİDİR, DEĞİL MİDİR?
İslamoğlu bizi kastederek açıkladığı sözlü bir cevapta:
“Bir insanın Ehl-i Sünnet olduğunu nasıl anlayacağız? Şimdi Taberî,
Ehl-i Sünnet mi, değil mi? Oysa Taberî çıplak ayağa meshedilebileceğini
söylüyor” demişti. Ehl-i Sünnet’ten hiç biri çıplak ayağa
meshedilebileceğini söylememişken, sâdece Taberî’nin sözünü yanlış
anlayıp ona dayanarak Ehl-i Sünnet ulemâsının bir kısmının da bu
fetvâyı verdiğini iddiâ eden İslamoğlu, konu Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in hicrette Sevr mağarasında vukû bulan yılan hikâyesine yâni Ebû Bekr’(Radıyallâhu Anh)ın ayağını yılan sokunca Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in tükürüğüyle ağrısının geçtiğine gelince bakın ne diyor: “Ben
bu hikâyenin aslını aramaya koyuldum, sadece sahih değil, zayıf
haberler içeren hadis derlemelerine de göz gezdirdim. 400.000 hadisi
barındıran bini aşkın sünnet-hadis kaynağını içeren CD’lerde yaptığım
tüm taramalara rağmen rastlayamadım. Hikâye farklı biçimlerde ve kısmen
Taberî Tarihi, el-Mevahibu’l-ledunniyye vs. gibi muahhar tarih ve sîret
kitaplarına girebilmişti ....... Vurguladığımız gibi bu rivayet hiçbir
muteber kaynakta yer almamaktadır.” (Mustafa İslamoğlu, Üç Muhammed, sh:21-23)
Şimdi
çelişkiye bir göz atacak olursak; İslamoğlu işine geldiği yerde
Taberî’yi Ehl-i Sünnet âlimlerinin bir bölümü adına görüş açıklayabilen
bir huccet kabûl ederken, işine gelmediği yerde ise onun naklettiği bir
rivâyet hakkında: “Bu rivâyet hiçbir muteber kaynakta yer almamaktadır” diyebiliyor. Nitekim Taberî (Rahimehullâh)
Mâide Sûresi’nin altıncı âyet-i kerîmesinde “Çıplak ayağa
meshedilebilir” dememiş, ancak “Sâde yıkamakla yetinmeyip, aynı zamanda
el sürmek sûretiyle mesh yapmak da gerekir” demiştir. Ama İslamoğlu bu
noktada yanlış anladığı veyâ kasten yanlış anlattığı Taberî’nin
görüşünü makbûl saymış, fakat Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in tükürüğüyle Ebû Bekr (Radıyallâhu Anh)ın
şifâ bulduğuna dâir yaptığı rivâyetinde onu makbûl saymamış, Taberî
Târihi’nin de mûteber bir kaynak olmadığını ileri sürmüştür. Bir de
üstüne üstlük Taberî Târihi gibi muhtevâ yönünden hemen hemen İslâm
tarihi adına yazılan ilk kaynaklardan kabûl edilen bir kaynak eser
için, son dönem kaynağı anlamına gelen “muahhar kaynak” tabirini
kullanmıştır.
Bu
vesîleyle kendisine bir de şunu hatırlatmış olayım ki, âlim, CD’lerde
kaynak arayana değil, mazinnesinde araştırma yapıp aradığını bulana
derler. Yoksa o araştırma yapılan CD’lerde aranan konu hakkındaki
rivâyette geçen bir harf ya da bir nokta yanlış yazılmış veya ileri
geri oynamış olsa, kıyâmete kadar aradığını bulamazsın. Oysa biz bu
rivâyeti Razîn ibni Muâviye gibi, İbni Beşküvâl’in deyimiyle sâlih,
fâzıl ve hadis âlimi bir zâtın rivâyet ettiğini bâzı eserlerde bulduk.
(Kastalânî el-Mevâhibu’l-ledûniyye 1/295-296, Münâvî, el-Feyzu’l-kadîr,
no:7787)
RASÛLÜLLÂH (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) İN HIRKASIYLA TEBERRÜK ETMEK MÜNÂFIK İŞİ DEĞİLDİR
İslamoğlu münâfıkların reîsi olan Übeyy ibni Selûl’ün oğlunun Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e gelerek: “Babam senin gömleğinle kefenlenmeyi vasiyet etti” sözünü naklettikten sonra bakın ne diyor: “Burada
dikkatimizi çeken şey, münafıkların çete başı Abdullah b. Ubeyy b.
Selûl’ün Rasûlüllah’ın hırkasına yüklediği anlam ve Rasûlüllah’ın
şahsında sergilediği “peygamber tasavvuru”dur...... Bu tasavvur, münafıkların ele başında, eşyaya taşımadığı anlamları yüklemek........şeklinde tezahur etmiştir.” (Mustafa İslamoğlu, Üç Muhammed, sh:25)
İslamoğlu burada: “Hayatı
peygamber düşmanlığıyla geçmiş böyle bir münâfığa peygamber hırkası
fayda vermez” diyecek olsaydı, buna bir diyeceğimiz yoktu. Fakat:
“Eşyaya taşımadığı anlamı yüklemek münâfık işidir” deyince, buna çok
diyeceğimiz var.
Çünkü o böylece Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in hırka-i şerîfinde vesâir kutsal emânetlerinde hiçbir fayda ve bereket bulunmadığını söylemekten öte aynı zamanda: “Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in
eşyalarından bir bereket umanların bu düşüncesi bir münâfık
tasavvurudur” demiş oluyor. O zaman biz kendisine soruyoruz: “Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)
Hazreti Ali’nin annesi olan çok değer verdiği yengesini bolluk dönemi
olan Medîne’de defnederken, kefen bulamadığı için mi sırtındaki
hırkasını çıkarıp ona kefen yapmıştır, yoksa onun bereketini kendisine
ulaştırmak için mi böyle yapmıştır? Eğer bu maksatla yapmışsa Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in bu düşüncesi de bir münâfık tasavvuru mudur? Nitekim Enes ibni Mâlik (Radıyallâhu Anh)ın şöyle anlattığı rivâyet edilmiştir: “Esed kızı Fâtıma (Radıyallâhu Anhâ) vefât edince, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)
onun yanına girip başının yanında oturarak: “Ey annem! Allâh sana
rahmet etsin. Sen annemden sonra annemdin. Sen aç kalır beni
doyururdun. Kendin çıplak kalır beni giydirirdin, bununla Allâh’ın
cemâlini ve âhiret yurdunu arzulardın” buyurmuş, sonra Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)
gömleğini çıkararak ona giydirmiş ve kendi üstündeki bir hırkayla onu
kefenlemiştir.” (Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, no:871, el-Evsât,
no:191, Heysemî, Mecma’u’z-zevâîd, no:15399, Ebû Nu’aym,
Hilyetü’l-evliyâ, 3/121)
Şimdi
İslamoğlu gibi en sahih kaynakları bile ceffel kalem inkâr edebilen
birinin, bu rivâyete zayıf diyeceğini bildiğim için daha tavlı bâzı
rivâyetleri burada zikredeceğim.
Ebû Bekr’in kızı Esmâ (Radıyallâhu Anhümâ) bir cübbe gösterip: “İşte bu, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in cübbesidir, bu cübbe vefâtına kadar Âişe (Radıyallâhu Anhâ)nın yanında idi. O vefât edince ben aldım. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)
onu giyerdi, biz de onu hastalar için yıkıyoruz (ve suyunu onlara
içiriyoruz) ki onunla şifâ talebediliyor” demiştir. (Müslim, No2069)
İbni Ömer (Radıyallâhu Anhumâ)nın, elini Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in minberde oturduğu yere koyup, sonra yüzüne sürdüğü görülmüştür.
Mescid-i Nebevî tenhâlaştığında Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in
ashâbı, minberin kabr-i şerîf tarafında bulunan topuza sağ elleriyle
dokunup teberrükte bulunurlar, sonra kıbleye yönelip bu vesîle ile Allâh-u Te’âlâ’ya yalvarırlardı. (Kâzî‘Iyâz, Eş-Şifâ bi ta’rîfi hukuki’l-Mustafa, 2/86, İbni Sa’d, Tabakât, 1/254)
Abdurrahmân ibni Ebî Amre (Radıyallâhu Anh)ın rivâyetine göre: “Kebşetü’l-Ensariyye adındaki ninesi Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in
mübârek ağzının dokunduğu tulumun ağzının bereketini umarak onu kesip
saklamıştır.” (İbni Mâce, no:2/1132, Tirmizî, no:1892, Humeydî, Müsned,
no:354, Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, no:8)
Hâlid ibni Velîd (Radıyallâhu Anh), Yermük günü kaybolan takkesini çok aratmış sonra bulununca: “Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)
ihramdan çıkarken başını tıraş edince insanlar saçının yan taraflarını
kapmaya koşuştular, ben ise mübârek perçemini almakta önce davrandım ve
onu bu takkenin içerisine koydum. Bu takke benim yanımdayken hangi
savaşa katıldıysam bunun bereketiyle mutlaka yardım olundum” demiştir.
(Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebir, no:3804, Ebû Yâ’la, no:7183, Hâkim,
el-Müstedrek, no: 5299, İbni Hacer el-Metâlib, no: 4044)
Bu
rivâyetleri çoğaltmaya kalksam müstakil büyük bir kitap dolusu nakil
toplayabilirim. Bu gibi teberrüklere şirk diye karşı çıkan Vehhâbi
fırkasının en büyük dayanağı olan İbni Teymiye bile bir çok
sapıklıklarına rağmen, bu hususta doğru bir nakil yaparak, “İmâm-ı
Ahmed ibni Hanbel (Rahimehullâh), Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in minberine el sürmeye ruhsat verdi, İbni Ömer, Sa’îd ibni Müseyyeb ve Yahyâ ibni Sa’îd (Radıyallâhu Anhum) gibi Medîne-i Münevvere’nin en büyük fakihleri böyle yaparlardı” demiştir. (İbni Teymiye, İktizâu’s-sırâti’l-müstakîm, sh:367)
Ama İslamoğlu işine geldiği yerde İbni Teymiye’yi savunurken, İbni Teymiye Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in
şânını muhâfaza sadedinde bir şey söyleyecek olsa, onu da aşırı
yüceltmeci olarak suçlamaktan geri durmamıştır. (Mustafa İslamoğlu, Üç
Muhammed, sh:92-93)
Şimdi bunca sahâbe ve müctehid Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in
eşyâsına değer verirlerken, o eşyaya taşımadığı bir bereket anlamı
yükleyerek münâfık düşüncesine mi kapılmış oldular? Hadi bunlar bir
yana şunu soralım: Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ihramdan çıkarken kestirdiği saçlarını Ebû Talha’ya vererek: “Bunu insanlar arasında taksim et”
(Müslim, no:1305, Tirmizî, no:912, Ebû Dâvud, no:1981, Humeydî,
no:1220, Ahmed ibni Hanbel, no:12093) buyururken, eşyaya taşımadığı bir
mânâ mı yüklemiştir, O’nun bu düşüncesi de bir münâfık tasavvuru
mudur?.. Artık kararı siz okurlarıma bırakıyor ve Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in,
bunca sahâbenin ve on dört asır boyunca O’nun mukaddes eşyasına bereket
anlamı yükleyen ve sâhibinin şefâatine ulaşmak niyetiyle onları ziyâret
eden bütün Müslümanların bu mâsum îtikatlarını bir münâfık tasavvuru
olarak niteleyen bu kişiyi Allâh’a ve Rasûlüne havâle ediyorum. ,
Bir
sonraki yazımda bu kişinin hezeyanları ve benim ona mesnedli cevaplarım
hakkında gündeme getireceğim başlıklar inşâallâh şöyle sıralanacaktır:
“Ümmet-i Muhammed Peygambere saygı gösterirken vahye sırt dönmüş
değildir”,“‘Rasûlüllâh örnektir’ buyrulmayıp, ‘Rasûlüllâh’da örnek var’
buyrulması, Rasûlüllâh’a seçici yaklaşmamız gerektiğini ifâde etmez”,
“Rasûlüllâh Allâh’ın bildirmesiyle gayıpları bilmiştir yoksa kendisine
karizma kazandırmak için kimse hadis uydurmamıştır”, “Ka’bu’l-Ahbâr,
Rasûlüllâh’ın nûr oluşunu, Yahudi Kabbalizmine dayanarak îcad
etmemiştir, bilakis O’nun nûr olduğunu Kur’ân söylemiştir”, “Sahâbenin
Rasûlüllâh’in teri, tükrüğü ve kanı gibi bedenî atıklarına verdikleri
değer O’na karizma katmak için değildir”, “Rasûlüllâh’ın cinsel gücünün
sahâbe tarafından konuşulması bir gerçeği açıklamak içindir yoksa
Rasûlüllâh’ın diğer peygamberlerden geri kalmaması için uydurulmuş bir
şey değildir.”
Sizlerden ricâmız Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in yüce haysiyetini muhâfaza niyetiyle kaleme alınmış olan bu yazıya, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in
şânına yakışır bir değerle tâzim etmeniz ve ona göre okuyup
okutmanızdır. Bu vesîleyle Rebî’u’l-evvel ayınızı ve Mevlid Kandilinizi
tebrik eder, cümlenizi Allâh-u Te’âlâ’nın hıfzına emânet ederim ve
Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in himmetine havâle ederim.
Yazının kaynağı : Ahmed Mahmud ÜNLÜ - Arifan dergisi (Cübbeli Ahmed Hoca Efendi) |