GÜLCEMAAT DİYARINA HOŞGELDİNİZ
   
  Yeni islami Portaliniz
  RİYA NEDİR? KÖTÜLÜĞÜ-DERECELERİ VE TEDAVİSİ...
 

Riyanın Kötülüğü.

Riya Nedir?.

Riyanın Dereceleri

Riyayı Tedavi Etmek.

İbadeti Açıkça Yapma Ruhsatı

Günahları Gizlemek.

Riya Korkusuyla Ameli Terk Etmek.

Riyadan Kurtulmak İçin

Riyanın Kötülüğü

Riya ihlâsın zıddıdır. O, ahiret amellerini çıkar ve şöh­ret gibi dünyevî maksatlara âlet etmektir. Riya yapmak ha­ramdır. Bu haramı işleyen kimse Allah Teâlâ yanında men­fur ve sevimsizdir. Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuş­tur: "Onlar riya yaparlar ve Allah'ı ancak riya için zikreder­ler." (Nisa, 142) O namaz kılanlara azap olsun ki, namazı riya ve gös­teriş için kılarlar." (Mâûn, 4-6)

Allah Teâlâ, riya yapanları böyle kötülerken, ihlâs gö­zetenleri de şöyle övmüştür: "Onlar yemeği, kendi ihtiyaç­larına rağmen miskin, yetim ve esire yedirirler ve şöyle derler: Biz bunu size ancak Allah rızası için yediriyoruz; sizden ne karşılık, ne de teşekkür istemiyoruz." (İnsan, 8, 9)

Amel ve ibâdetleriyle dünya çıkar ve şöhretini arayan kimseleri uyarmak için de şu âyet indirilmiştir: "Kim Rabbine kavuşmayı dilerse, sâlih ve yararlı amel işlesin ve bu amelde Rabbine ortak koşmasın." (Kehf, 110)

Riya konusunda Allah Rasûlü (as) da şunları söylemiştir:

"Kıyâmet gününde Allah Teâlâ, bir adama, "Ben sana güç ve kuvvet verdim. Sen bununla ne yaptın?" diye sorar. Adam, "Ben cihad ettim ve din düşmanlarıyla savaştım." der. Allah Teâlâ, "Fakat sen bunu benim için değil, güç ve kuvvetini göstermek için yaptın." der.

İkinci bir adama, "Ben sana mal ve servet verdim. Sen onunla ne yaptın?" diye sorar. Adam, "Ben sadaka verdim ve hayır işleri yaptım." der. Allah Teâlâ, "Fakat sen bunları benim için değil, varlıklı ve cömert olduğunu göstermek için yaptın." der.

Üçüncü bir adama, "Ben sana Kur'ân ilmi verdim. Sen bununla ne yaptın?" diye sorar. Adam, "Ben Kur'ân oku­dum ve onun ilmini yaydım." der. Allah Teâlâ, "Fakat, sen bunları okumuşluğunu ve ilmini göstermek için yaptın." der ve bu üç adamı da cehenneme gönderir." (Müslim)

"Kim riya maksadıyla iyiliklerini gösterirse, Allah Teâlâ'da onun kötülüklerini gösterir ve kim riya maksadıy­la iyiliklerini duyurursa, Allah Teâlâ'da onun kötülüklerini duyurur." (Müttefekun aleyh)

"Sizin için en çok korktuğum şey küçük şirk olan riyâdır." (Ahmed, Beyhakî), "Ben ümmetim için şirkten korkarım. Şu bilinsin ki, onlar taşa, puta, güneşe, aya tapmazlar. Fakat amelleriyle riya yaparlar." (İbnu Mâce)

"Kıyâmet gününde Allah Teâlâ amellerin sevaplarını verirken, riya yapmış olanlara şöyle der: "Siz gidin, amel­lerinizin sevabını riya yaptığınız, gözüne girmek istediği­niz kimselerden alın!" (Ahmed, Beyhakî), "Allah Teâlâ şöyle buyurdu: "Kim benim için yapılması gereken bir amelde bana ortak tutar­sa, ben o ameli bu ortağa bırakırım. Çünkü ben bir şeyi kimseyle paylaşmaktan en zengin olanım." (Müslim, Mâlik, İbnu Mâce)

"Hiçbir gölgenin bulunmadığı sıcak ve güneşli kıyâmet gününde bazı kimseler Allah Teâlâ’nın Arş'ının gölge­sinde barındırılacaklardır. Bu kimselerden birisi, sağ eliyle verdiği sadakayı sol elinden gizleyendir." (Müttefekun aleyh)

Allah Rasûlü’ne nisbet edilen bir sözde de şöyle denil­miştir: "Çıkar ve menfaat için amel edenlerin amelleri bi­rinci gök kapısından geri çevrilir. Şan ve şöhret için amel edenlerin amelleri ikinci gök kapısından geri çevrilir. Gıybet edenlerin amelleri üçüncü gök kapısından geri çevrilir. Kibir taşıyanların amelleri dördüncü gök kapısından geri çevrilir. Nefsini, amelini, aklını beğenenlerin (ucub sahiple­rinin) amelleri beşinci gök kapısından geri çevrilir. Hased edenlerin amelleri altıncı gök kapısından geri çevrilir. Mer­hamet etmeyenlerin amelleri yedinci gök kapısından geri çevrilir."

Hz. Ömer (ra), namaz kılan bir adamın boynunu büktüğünü görünce ona seslenerek şöyle demiş­tir: "Ey adam! Niye riya yapıyorsun? Boynunu dik tut! Hu­şû dersen, o boyun bükmekte değil, kalptedir."

Ebu Umâme el-Bahilî, mescitte bir adamın namaz kıl­dığını ve secde ederken ağladığını görmüş, namazdan son­ra ona, "Bu şekilde ağlaman evinde olsaydı ne güzel olur­du." demiştir. Çünkü o zaman bu ağlamak halisen Allah için olurdu. Fakat mescitte ve insanların yanında buna riya karışma ihtimali mevcuttur.

Hz. Ali (ra) şöyle demiştir: "Riyakâr insa­nın iki alâmeti vardır. O yalnızken amelde gevşektir, insan­lar yanında ise faaldir. Bir amelden dolayı övülürse onu ya­par, övülmezse yapmaz."

Bir adam Ubâde İbni Sâmit'e, "Ben Allah için savaşı­rım. Ancak insanların benim cesaretimi övmelerini de iste­rim. Bunun zararı var mıdır?" diye sordu. Ubâde (ra) şu cevabı verdi: "Bunu istemenin büyük zararı var­dır. Çünkü bu yüzden cihadın sevabından mahrum kalır­sın. Allah Teâlâ, ortaklı (hem kendi rızası, hem de başka bir maksat için yapılan) bir ameli kendisi için kabul etmez ve ona sevap vermez."

Bir adam Said İbni Museyyeb'e, "Allah için yaptığım amelden dolayı övülmek de hoşuma gider." dedi. Said, şu karşılığı verdi, "Övülmekten hoşlanmak insan tabiatında vardır. Ancak bunu istek ve maksat hâline getirmemek lâ­zımdır."

Fudayl şöyle demiştir: "İnsan yaptığı amelle riyakârlık yapmaya alışırsa, yapmadığı amelle de riyakârlık yapar." Böyle bir kimse, kendisine itibar kazandırabilen amelleri yapmadığı hâlde yaptığını iddiâ eder veya o vehmi verir. Allah Teâlâ bunlar hakkında şöyle buyurmuştur: "Yapma­dıkları amellerle övülmek-isterler. Sen bunların azaptan kurtulacaklarını zannetme." (Al-i İmrân, 188)

İkrime şöyle demiştir: "Allah Teâlâ, amele göre değil, niyete göre sevap verir. Onun için, niyet bozuksa, amelin sevabı yoktur."

Hasan şöyle demiştir: "Riyakâr insan, Allah Teâlâ’nın takdirini değiştirmeye kalkışır. Çünkü o, Allah Teâlâ’nın yanında kötü iken, kendisini iyi göstermeye çalışır." Hal­buki, yapması gereken şey, kötü olduğu hâlde kendisini iyi göstermek değil, iyi olmasını gerçekleştirmektir.

Katade şöyle demiştir: "Kul riyakârlık yaptığı zaman, Allah Teâlâ meleklere, 'Bakın, bu kulum beni hafife alıyor.’ der." Çünkü bu kul, insanları memnun etmeyi Allah Teâlâ'yı memnun etmekten üstün tutuyor. Bu da dolaylı olarak in­sanları Allah Teâlâ'dan üstün tutmak demektir.

Riyakâr insan, riyakârlığını fark etmez; fark etse de in­kâr eder. İhlâs sahibi insan ise, ihlâsını yeterli bulmadığı için riyakâr olduğunu söyler. Onun için Fudayl şöyle demiştir: "Riyakâr bir kimse görmek isteyenler bana baksınlar."

Muhammed İbni Mübarek es-Surî şöyle demiştir: "Ge­ce ibadetiyle gündüz ibadeti ibadet olmak yönüyle aynı­dırlar. Ancak gece ibadetinde ihlâs fazla olduğu için onun sevabı da fazladır."

Ebu Süleyman şöyle demiştir: "Riyadan sakınmak gü­nahtan sakınmaktan daha zordur." Bu zorluğun iki sebebi vardır. Birincisi, riyada diğer günahlardan daha fazla lez­zet bulunması, ikincisi de onun gizli olması ve sathî bir na­zarla fark edilememesidir. O, gizli işleyen bazı öldürücü hastalıklar gibidir.

İbni Mübarek şöyle demiştir: "Kimi insanlar, Kabe et­rafında tavaf ederken evlerinde oturmuş olmaktan farksız­dırlar. Çünkü bunlar tavaf ederken, memleketlerine dönüş­lerinde halkın onlara hacı diyeceklerini ve onları övecekle­rini düşünürler."

İbrahim İbni Edhem şöyle demiştir: "Amelini halka göstermek isteyen bir kimse, Allah Teâlâ'ya sadakatle iba­det etme olgunluğundan yoksundur."

Riya Nedir?

Riya, lügat olarak her hangi bir şeyi başkasına göster­mektir. Dinî anlamda ise, insanların kalplerine girmek için ibadet ve iyiliklerini teşhir etmektir. Diğer bir ifade ile, riya, Allah Teâlâ için yapılması gereken amel ve tâatı insan­ların beğenmesi için yapmaktır. Buna 'gösteriş yapmak' da denir. Riya ve gösteriş beş şeyle yapılabilir.

Bu şeylerden birincisi vücuttur. Vücutla riya yapmak; çok ibadet ettiğini, az yediğini, ahiret için çok çalıştığını, cehennem korkusuyla eridiğini göstermek için vücudunu zayıflatmak, sarartmak, boynunu bükmek, sesini kısmak, saç ve sakalını dağıtmak gibi sunî işlerle olur. Bu riya çeşi­dinden sakınmak için İsâ (as) şöyle demiştir: "Bi­riniz oruç tuttuğu gün, saç ve sakalını güzelce tarasın, göz­lerine sürme çeksin, dudaklarına yağ sürsün."

İkincisi kılık kıyafettir. Kılık kıyafetle riya yapmak, zâhid ve abid olduğunu göstermek için sakal bırakmak, sarık ve cübbe giymek, ucuz, eski ve yamalı elbiselerle dolaş­mak, âlimlerden olduğunu göstermek için onların kılık kı­yafetlerini giymek, yürüyüş, duruş, hareket ve konuşmala­rını taklit etmek gibi samimî olmayan işlerle olur.

Üçüncüsü sözdür. Sözle riya yapmak, kendini göster­mek ve saydırmak için va'z ve nasihat etmek, emr-i maruf ve nehy-i münkerde bulunmak, hikmetli sözler söylemek, âyet ve hadisleri ezberden okumak, başkaları konuşurken zikir ve tesbih yapmak, günahlarına yandığı vehmini vermek için göz yaşları dökmek, halkın doğru yoldan saptığı­nı söyleyip üzüntü belirtmek, Kur'ân'ı okurken sesini gü­zelleştirmek, âlim olduğunu göstermek için başkalarının il­mî hatalarını söylemek gibi Allah için yapılmayan işlerle olur.

Dördüncüsü ameldir. Riya denince en evvel ameldeki riya akla gelir. Çünkü bunun alanı daha geniştir. Amelle il­gili riya da iki çeşittir. Birincisi, kimse görüp duymazsa yapmayacağı bir ameli (ibadeti, hayrı) halkın önünde yap­maktır. İkincisi ise yalnızken eksik, kusurlu, az ve acele ile yaptığı bir ameli halkın gözü önünde itinalı, tam ve mü­kemmel yapmaya çalışmaktır.

Beşincisi, kendisinden iyi ve büyük olan kimselerle oturup kalkmaktır. Diğer kısımlarda geçen fiiller gibi, iyi niyetle yapılması hâlinde güzel bir davranış olan bu fiil de riya vesilesi yapıldığı zaman kötüdür. Bunun riya ve kötü­lüğü ise, bundaki maksat ve niyetin, görenlere, "Demek, kendisi de iyi ve büyük bir insandır ki, iyiler ve büyükler onunla oturup kalkıyorlar." dedirtmek olmasıdır.

Riya yapanlardan bazıları yalnızca halkın kalbine gir­mek ve onların sevgi ve saygısını kazanmak isterken, bazı­ları da menfaat ve çıkar sağlamak isterler.

Dinî bir yönü bulunmayan ve helâl olan şeylerle süs­lenmek, güzelleşmek ve insanların kalbine girmeye çalış­mak riya değildir. Hz. Aişe (ra)’a şunu anlat­mıştır: "Allah Rasûlü (as), ashâbının yanına çıkmak isterken suya bakarak saç ve sarığını düzelt­meye çalıştı. Ben, 'Ya Rasûlullah! Buna neden gerek duy­dun?’ diye sordum. Bunun üzerine: 'İnsan arkadaşlarının yanına gittiği zaman, Allah Teâlâ onun kendine çeki düzen vermesini sever.’ karşılığını verdi." (Geçti) Bunun gibi, bir kimse zekât ve sadaka dışındaki harcamaları ve cömertlikleriyle kendini tanıtmak ve kendine çevre edinmek isterse, bu yaptığı işler de haram olan riya değildir. Çünkü bu işler, doğrudan doğruya ibadet olmayan ve ibadet sevabı bulun­mayan işlerdir. Ancak, bu işler de Allah için yapmak gö­rüntüsü altında yapılırsa riya olur. Çünkü o zaman görü­nüş başka, niyet başka olmuş olur. Bu ise, aldatıcı olan iki yüzlülük ve münafıklıktır.

Şu da vardır ki, doğrudan doğruya ibadet olmayan iş­leri de niyet yoluyla ibadete çevirmek mümkündür. Bu im­kândan yararlanmak isteyen bir kimse, bu türlü işleri de sadece Allah Teâlâ’nın rızasını tahsil etmek niyetiyle yapar­sa onlardan dolayı da ibadet sevabını alır. İbadet hâline ge­tirmek suretiyle ebedileştirilmesi mümkün olan her hangi bir işi âdet niyetiyle yapıp onu sonuçsuz ve güdük bir hâle getirmek, yüksek himmet sahibi ve uzak görüşlü kimsele­rin yapacağı akıllıca bir davranış değildir.

Riya yapmak cehâlet eseridir. Onun için riya yapan bir kimse âlim de olsa, cehalete mağlup düşmüş demektir. Çün­kü riya yapan kimse çok yanlış tercihler yapar. O ebedî bir sevabı eline geçip geçmeyeceği belli olmayan kısa ömürlü bir dünya çıkarına fedâ eder ve kendisi gibi âciz ve zararı yararından fazla olan birkaç insanın rıza ve memnuniyetini her şeye gücü yeten ve hem rızkını, hem de ecelini elinde bulunduran Allah Teâlâ’nın rıza ve memnuniyetinden üstün tutar. Halbuki Allah Teâlâ merhamet ve yardımını kesip bu kimseyi gözlerine girmek istediği insanlara bıraksa, tercihte ne kadar büyük bir hata yapmış olduğunu anlamakta gecik­ilmez. Çünkü bu insanlar ona ne bir rızk verebilirler, ne onun ömrünü uzatabilirler, ne de ondan belâları defedebilirler. Hatta bunları yapabilseler bile yapmazlar.

Riyanın Dereceleri

Bil ki, her türlüsü de haram olmakla birlikte, riyanın bazı çeşitleri daha şiddetlidir. Şiddetli olmak yönünden ri­ya şu çeşitlere ayrılır:

Birinci çeşit riya, yapılan ibadetteki maksadın tama­men dünyaya ve insanlara yönelik olmasıdır. Bu, en şiddet­li riyadır. Bu riyanın sahibi yaptığı ibadet ve hayırdan se­vap beklemez. Çünkü onun ibadet ve sevaba imanı ya hiç yoktur veya son derecede zayıftır. Onun için, bu insan, an­cak yararlanmak istediği kimselerin yanında namaz kılar; bir koyup beş almak hesabıyla zekât ve sadaka verir veya her hangi bir hayrı finanse eder; çıkar ve şöhret için hac eder; kendinden bahsettirmek için cihad ve kavga eder.

İkinci çeşit riya, yapılan ibadetten zayıf bir sevap ka­zanma mülahazasının da bulunmasıdır. Ancak ağırlıklı maksat yine dünya çıkarına yöneliktir. Bu riya çeşidi birin­ci çeşitten biraz daha hafiftir. Çünkü burada, en azından se­vabı düşünmek de vardır.

Üçüncü çeşit riya, çıkar ve sevap kazanma düşüncele­rinin eşit ağırlıkta olmalarıdır. Bu düşünce ve niyetler eşit oldukları için birbirini yok ederler. Sonuç olarak da insan, yaptığı amelden ne sevap, ne de günah kazanır.

Dördüncü çeşit riya, asıl maksadın sevap kazanmak olması, çıkar temini veya halkın takdiri ise yalnızca bir teşvik unsuru olması ve ibadetin yapılmasını kolaylaştırıcı rol oynamasıdır. Bu, öncekilere göre daha hafif bir riya çeşididir. Bu riya ile amel boşa gitmez; ancak onun sevabı, nuru ve bereketi azalır.

Bir amelde riya bulunup bulunmadığını belirleyen şey, onu yapmamanın nefse ağır gelip gelmemesidir. Eğer vaz­geçip onu yapmamak nefse ağır gelmezse yapılan amelde riya yoktur. Çünkü, bir amelde riya olursa, onu terk etmek nefse ağır gelir. Ve bu ağırlığın şiddet derecesi de riyanın şiddet derecesini gösterir.

Ameldeki az bir riya onu bütünüyle boşa çıkarmaz, fa­kat iman etmekteki az bir riya onu kökten hükümsüz bıra­kır. Bu sebeple, bir kimse yüzde yüz hak ve gerçek olduğu­nu bilse ve inansa bile, insanların gözüne girmek veya her hangi bir çıkar sağlamak niyetiyle Allah’ın bir, İslâm'ın hak olduğunu söylese veya kelime-i şehâdet getirse, bununla iman kazanıp müslüman olmaz. İman etmenin geçerli ol­ması için, onun mutlak olarak garazsız ve ivazsız olması lâ­zımdır.

Şu da bilinmelidir ki, farzlardaki riya sünnetlerdeki ri­yadan daha ağır, amellerin aslındaki riya ayrıntılarındaki riyadan daha kötüdür. Buradaki kural şudur: Bir amelin dindeki önemi büyüdükçe, onun yapılmasındaki riya da o ölçüde büyük ve yıkıcı olur.

Riya; hakkı nefse, sevabı çıkara fedâ etmek, ibadeti şöhrete âlet etmek, dini sömürmektir. O, sahte bir dindar­lıkla halkın gözünü boyamak ve bu suretle onlardan mad­dî veya manevî çıkar temin etmektir. O, ahireti dünyaya satmaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Bunlar hidayeti dalâlete satmışlardır. Bu satışları onlara kâr getirmemiş ve onlar doğru olanı yapmamışlardır." (Bakara, 16) Riya, din ve dindar­lık adına insanları aldatmaktır. Allah Rasûlü (as) şöyle buyurmuştur: "Aldatan bizden değildir." Riya, olduğundan başka türlü görünmektir. Allah Rasûlü (as) şöyle buyurmuştur: "İnsanların en kötüsü iki yüzü bulunan (dışı ayrı, içi ayrı olan) insandır." Riya münafıklıktır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Müna­fıklar, cehennemin en alt katındadırlar. Hiç kimse de yar­dım edip onları oradan çıkaramayacaktır." (Nisa, 145)

Eğer denilse ki, kul riya için ibadet etmese bile, insan­ların onun ibadetini övmelerine sevinir. Bu sevinmek de ri­ya mıdır?

Biz deriz ki, bu şekilde sevinmek iki türlüdür. Bir tür­lüsü, riyadır, bir türlüsü riya değildir. Riya olan sevinmek, insanların övmesini beklemek ve bu beklentinin gerçekleş­miş olmasına sevinmektir. Riya olmayan sevinmek ise, böyle bir beklenti olmadan vâki olan övünmeye sevinmek­tir. Riya olmayan sevinme şu şekillerde oluşur:

Riya olmayan sevinmenin bazı çeşitleri şöyledir

1- İnsanların övmesi beklenmediği hâlde, Allah Teâlâ'nın yapılan ibadet ve hayrı hem sevap vermek, hem de kullarına beğendirmekle mükâfatlandırmasına sevin­mek. Bu hâl, Allah Teâlâ’nın lütfuna sevinmektir. Kur’ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur: "Onlara söyle, Allah’ın lü­tuf ve rahmetiyle sevinsinler." (Yûnus, 58) Allah Teâlâ’nın lütuf ve rahmetinden birisi sevap vermesi, diğeri de kullarına beğendirmesidir.

2- Riyadan kaçmak maksadıyla ibadet ve hayır gizli yapıldığı hâlde, Allah Teâlâ’nın onu herkese örnek yapmak için ortaya çıkarmasına sevinmek. Burada kul, Allah Teâlâ tarafından örnek gösterilmesine sevinir. Çünkü onun yap­tıklarına bakıp hayır ve ibadet edenler olursa, bundan do­layı kendisi ekstra sevap kazanır. Allah Rasûlü (as) şöyle buyurmuştur: "Kim bir hayırda örnek ve öncü olursa, ona uyup bu hayrı yapanların toplam sevap­ları kadar sevap kazanır. Ve kim bir şerde örnek ve öncü olursa, ona uyup bu şerri işleyenlerin toplam günahları ka­dar bir günah kazanır."

3- İnsanların kendisini övmelerini Allah Teâlâ’nın bir nimeti olarak görmek ve her nimet gibi buna da hem sevin­mek hem de şükretmek.

4- Allah Teâlâ’nın kulunun günahlarını gizleyip ibadet­lerini açığa çıkarmasına sevinmek. Çünkü bu hâl, Allah Teâlâ’nın kuluna yaptığı büyük lütuf ve ikramlardandır. Buna sevinmek değil, sevinmemek yanlıştır.

5- Allah Teâlâ’nın bu lütuf ve ikramı karşısında ahiret­te de bu türlü bir lütfa mazhar olmak konusunda ümide ka­pılmak ve bundan dolayı sevinmek. Çünkü Allah Teâlâ ge­nelde bu dünyada gizlediği hata ve günahları ahirette de gizler ve bunları affeder. Affetmeyeceği hata ve günahları ise genellikle bu dünyada da teşhir eder. Bu, günahları olan bir kul için rüsvalıktır. Onun için müminler Kur'ân-ı Kerim'in öğrettiği şekilde, "Rabbimiz! bizi rüsva etme." (Al-i İmrân, 194) diye duâ ederler.

6- Kötü bir iş değil, iyi bir iş yapmış olmaya sevinir. Allah Rasûlü (as) şöyle buyurmuştur: "İyilikleri kendisini sevindiren ve kötülükleri kendisini üzen bir kimse mümindir."

7- İnsanların kavram olarak ibadete ve iyiliğe değer verdiklerini ve bunların yapılmasından hoşlandıklarını görmekten dolayı sevinmek. Çünkü bu durum, insanların sağ duyularını yitirmediklerini ve kötü bir zamanda olma­dıklarını gösterir. Allah Rasûlü (as) şöy­le buyurmuştur: "Bir zaman gelecek ki, insanlar iyi şeyleri kötü, kötü şeyleri iyi görecekler ve kötü şeyleri takdir edip iyi şeyleri eleştireceklerdir." (Geçti)

Zaman itibarıyla da riya üç kısımdır.

Birincisi, amele başlamadan önceki riyadır. Bu riya, ya­pılacak olan işin Allah için değil, gösteriş, hesap ve garaz için olduğunu önceden tayin eder. En kötü riya budur.

İkincisi, amel esnasında oluşan riyadır. Bu olayda ame­le, Allah rızası için başlanır, fakat onun yapılması sırasında riya meyli doğar ve güçlenip ağır basar. Bu iki riya ameli bozarlar.

Üçüncüsü, amel Allah rızası için yapılıp tamamlanır, fakat ondan sonra riya duygusu kendisini gösterir ve kişi, yaptığı ameli söyleyip teşhir eder ve duyulup takdir edil­mesinden hoşlanır. Bu riya, amelin aslını bozmaz, fakat se­vabını götürür.

Bir adam geçen gece şu kadar Kur'ân okuduğunu söy­leyince, Abdullah İbni Mes'ûd (ra) ona şöyle demiştir: "Senin bu okumandan nasibin onu söylemekten ibarettir." Başkalarını hayra teşvik etmek niyetiyle amelini söylemek ise riya değildir. Ancak niyet aldatıcı da olabilir. Bu sebeple, amelini teşvik için söylediğini zanneden bir kimsenin, aslında kendi nefsini tatmin etmek ve gösteriş yapmak için de söylemiş olması muhtemeldir. Bu yüzden, çok zorunlu bir durum hâsıl olmadıkça amelini diline do­lamaktan sakınmak, onun sevabını muhafaza etmek açısın­dan en selâmetli yoldur.

Farz olan ibadetlerde birinci veya ikinci çeşitten kuv­vetli bir riya niyete karışmışsa, bu ibadetleri iâde etmek (yeniden yapmak) farzdır. Çünkü bu riyalar amelin sevabı gibi, aslını da bozarlar. Bu riyaların kuvvetli olmalarından maksat ise, onların ibadet ve sevap niyetini zihinden sile­cek derecede olmalarıdır. Riya bu derecede kuvvetli değil­se, amelin aslını değil, yalnızsa sevabını bozar.

Bazı âlimlere göre, ümmetin fesadı döneminde, yani, amel ve ibadetlerin takdir edilmediği ve sahiplerine bir iti­bar sağlamadıkları bir zamanda riya, kuvvetli olmayacağı için ibadetlerin aslını bozmaz.

Riyayı vesveseden de ayırmak lâzımdır. Çünkü, vesve­se riya değildir. Riya insanın kendi kast ve niyeti iken, ves­vese şeytanın üflediği zehirli bir nefesle kalb ve kafayı ka­rıştırması ve bulandırmasıdır. Şeytan önce inkâr fikrini aşı­layarak insanı ibadet ve hayır yapmaktan vazgeçirmeye ça­lışır. Fakat bunu başaramayınca ve insan kendisine rağmen amel ve hayır yapmak isterse, bu sefer de riya olayını orta­ya atarak onunla aynı sonuca ulaşmayı dener. Bu cümle­den olmak üzere, onun yaptığı amelin büyük bir iş olduğu­nu söyleyerek de onu şişirmeye çalışır. Ancak insan, şeyta­nın vesvesesini tasdik edip onu kendi iradesiyle kabul et­medikçe, bunun kendisine ve ameline bir zararı yoktur.

Riyayı Tedavi Etmek

Buraya kadarki açıklamalardan da anlaşıldığı gibi, riya amelleri bozan, onların sevaplarını yakan, Allah Teâlâ yanında sahibine kötü bir sicil kazandıran ve onun ahirete müflis olarak gitmesine sebep olan bir belâdır. Bu türlü bü­yük zararları bulunan bir belâyı kendinden uzaklaştırmak için her türlü mücâdele verilmelidir. O, öldürücü bir hasta­lık gibidir ve her hastalık gibi onun da şifası acı ilâç içmek­tir. Bu acı ilaç ise, ibadet ve hayır işinden nefis hesabına bir kazanca talip olmamak ve böyle bir kazanç için duyu­lan şehvet ve iştahı baskı altına alıp boğmaktır.

Bir insanı riya yapmaya iten iki sebep vardır. Bunlar­dan birisi çıkar beklentisi, diğeri de sevgi kazanmak ve tak­dir toplamak hevesidir. Riyayı doğuran sebepler bunlar ol­duğuna göre, ondan kurtulmanın çaresi de bunlardan sa­kınmaktır. Sevgi kazanmak ve takdir edilmek elbette ki gü­zel nimetlerdir. Ancak, bunların yolu riya yapmak değil, insanların kendi anlayışlarıdır. Çünkü sağ duyusu sağlam olan ve vicdanı bozulmamış bulunan insanlar, iyi kimsele­ri takdir eder ve severler. Bu onların boyunlarının borcu, din ve insanlıklarının gereğidir. Onun için bu iş onların so­runudur ve onlar bu soruna sahip çıktıkça yükselirler. Amel sahibi ise bunu kendine sorun ettiği takdirde alçalır.

İnsanların rızasını tahsil etmek, Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmaktan çok daha zordur. Bununla birlikte, onların razı olmalarının faydası ise Allah Teâlâ’nın razı olmasının faydaları yanında çok azdır. Şu söz ne kadar doğru ve gü­zeldir:

"Allah'ı bulan neyi kaybeder? Allah'ı kaybeden neyi kazanır?" Bu sözün mânasını düşünmek, riyanın üstüne bomba gibi düşer ve onu toz hâline getirip dağıtır. Kaldı ki, insanların hepsinin rızasını kazanmak hiç mümkün değil­dir. Çünkü, onlardan bir kısmının razı olduğu bir fiile diğer bir kısmı kızar. Durum bu olunca, bir amel dolayısıyla on­lardan bir kısmının rızası ile diğer bir kısmının kızgınlığı bir arada düşünüldüğü zaman elde bir kazanç kalmadığı görülür. Bu da gösterir ki, riyanın insana kazandırabileceği olumlu hiç bir şey yoktur. Bunun yanında, onun insana kaybettirdiği ise pek çok şeydir. Kalbinin riya illetiyle çürüyüp bozulması, Allah Teâlâ’nın ondan tevfik ve inayetini kesmesi, amelinin sevapsız kalması, ahiretin yüksek ma­kamlarını kaybetmesi, riyanın öncüleri olan münafıklarla haşredilmesi, şiddetli bir hesaba maruz kalması, mahşer halkı önünde riyakâr olduğunun teşhir edilmesi ve hepsin­den önemlisi Allah Teâlâ’nın rızasını kaçırması bu kayıplar­dan bazılarıdır.

Riyakâr insan, kendisi gibi birkaç âciz mahlukun rıza­sını kazanmak için bütün bu ve diğer kayıpları göze alan hesapsız ve şaşkın bir biçaredir. Kaldı ki, Allah Teâlâ bir kimseye kızarsa, kullarını da ona kızdırır ve böylece o kim­se, rızasını umduğu kulların da kızgınlığı ile karşılaşır. Al­lah Rasûlü (as) şöyle buyurmuştur:

"Allah Teâlâ bir kulunu severse meleklere, 'Ben falan kulumu severim. Siz de onu sevin.’ buyurur ve melekler de onu severler. Bundan sonra, onun sevgisi yerdeki kulların kalplerine de indirilir. Ve Allah Teâlâ bir kuluna buğz eder­se meleklere, 'Ben falan kuluma buğz ederim. Siz de ona buğz edin.’ der ve melekler de ona buğz ederler. Bundan sonra, onun buğzu yerdeki kulların kalplerine de indirilir."

Riyadan maksat insanların beğenip övmesi ise, Allah Teâlâ’nın beğenip övmediği bir insanı bazı mahluklar beğe­nip övseler de neye yarar?

Bir insan Allah Teâlâ katında kötü ve faziletsiz ise, mahlukların övmeleri onu ne iyi, ne de fazilet sahibi yapar. Çünkü iyilik ve fazilet, bazı bilmezlerin sözleriyle değil, ki­şinin kişiliği ve ameliyle vücut bulurlar. Allah Teâlâ'da yal­nızca bunları nazar-ı itibara alır; O, her hangi bir kimseyi ne başkalarının yalan ve yanlış övmesine, ne de kötüleme­sine göre değil, bunlara göre değerlendirir. Bu sebeple, O'nun iyi bildiği bir kimseye bütün insanlar kötü deseler, o kimse yine iyidir ve iyiler muamelesi görüp cennete gider. O'nun kötü bildiği bir kimseye de bütün insanlar iyi dese­ler, o kimse yine de kötüdür ve kötüler muamelesi görüp cehenneme gider.

Allah Rasûlü’nün huzurunda konuşan bir şâir, "Ben ki­mi översem o yükselir; kimi kötülersem de o alçalır." dedi. Allah Rasûlü (as) onun bu sözüne müdâ­halede bulunup şöyle buyurdu: "Hayır! Sen değil, Allah Teâlâ kimi överse o yükselir, kimi kötülerse de o alçalır." (Ahmed, Tirmizî)

Eğer riya yapanın maksadı sevilmek, övülmek gibi in­ce işler değil de, menfaat ve çıkar sağlamak ise, kesinlikle unutmamalıdır ki, menfaat ve çıkar da Allah Teâlâ’nın izin ve rızası olmadıkça kullar eliyle tahsil edilmez. Kur’ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur: "Allah sana bir zarar verse, bu zararı kendisinden başkası kaldıramaz. Ve O sana bir ha­yır dilese, O'nun hayrını kimse önleyemez." (Yûnus, 107)

Allah Rasûlü (as) da şunu söyle­miştir: "Senin için takdir edilmiş olan şey mutlaka olur; takdir edilmemiş olan bir şey de kesinlikle olmaz." Rızk ve ecel de Allah Teâlâ’nın takdir ve iradesine bağlı olan şeyler­dendir. Durum bu olduğuna göre artık riya yapmanın ne mânası vardır?

Kaldı ki, kullardan bir şey kazanmak için riya yapmak­ta zillet ve alçalma vardır. Bu zillet ve alçalmanın ağır kah­rını da ancak zelîl ve hakîr kimseler taşıyabilirler.

Riyanın temelinde gözü kör bir dünya sevgisi vardır. Böyle bir dünya sevgisi ise her türlü kötülük ve yanlışlığın başı ve kaynağıdır.

Bu münasebetle şunu da belirtelim ki, riya iki kısımdır. Riya denilince ilk akla gelen kısmı, kişinin yaptığı amel ve ibadetlerle kendi şahsına çıkar sağlamak, kendine saygı ve itibar kazandırmak gibi şeyler düşünmesi ve istemesidir, ikinci çeşit riya ise, hayır ve iyilikleri sevap kazanmak ni­yetiyle değil, başkalarına yarar sağlamak maksadıyla yap­maktır.

Allah'a ve ahirete iman etmeyen kimseler bir iyilik yaptıkları zaman, bununla Allah Teâlâ’nın rızasını ve ahiret sevabını kazanmayı düşünmezler. Bunlar kendileri için ki­şisel bir çıkar düşünmedikleri zaman, insanlık, vicdan hu­zuru ve benzeri isimler icad ederek amellerini bunlar için yaparlar. Mümin bir kimse ise, bütün iyiliklerini Allah için yapar. Ancak o bunları bu maksatla yaparken, aynı za­manda en samimî bir şekilde insanlığa hizmet etmiş ve en a'lâ bir şekilde vicdanını da huzura kavuşturmuş olur.

Riya, bastırılması insanın elinde olmayan şeytan ves­vesesinden ibaret ise, onun imana ve amele bir zararı yok­tur. Çünkü dinde teklif-i mâla yutak (güç haricinde sorum­luluk) yoktur. Bu türlü vesveseler için Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Şeytandan sana bir vesvese ve dürtü gelirse, Allah'a sı­ğın. O işiten ve bilendir." (A'râf, 200; Fussilet, 36) O hâlde, şeytandan bir vesvese geldiği zaman kulun yapacağı şey, bundan sıkılmak, ikrah etmek ve onu defetmesi için Allah Teâlâ'ya duâ etmektir.

Ashaptan bazıları Allah Rasûlü’ne, "Şeytan kalbimize öyle vesveseler getirir ki, onları duymak yerine, gökten ye­re baş aşağı düşmeyi veya yırtıcı hayvanlar tarafından par­çalanmayı tercih ederiz. Bu vesveselerden sorumlu mu­yuz?" demişler; Allah Rasûlü (as), "Ha­yır! Bu şekilde tepki duydukça onlardan sorumlu değilsi­niz." buyurmuştur. (Müslim)

O, başka bir hadiste de böyle bir suâle şu cevabı ver­miştir: "Allah'a hamd olsun ki, şeytanın hilesini vesvese seviyesine indirmiştir." (Ebu Dâvûd, Nesaî)

Kalb veya zihinde bir vesvese belirdiği zaman Allah Teâlâ'yı zikretmek (ve O'na sığınmak), zikrin mânasını dü­şünmek ve vesveseyi duymamaya çalışmak, onun sönüp silinmesini temin eder. Namaz hâlinde iken bu şekildeki tepki ile yetinmek en iyisidir. Çünkü namaz kılarken Allah Teâlâ'nın huzurunda olmayı düşünmek bütün düşünceler­den daha üstündür.

Namaz dışında ise, vesveseyi ilmî delillerle çürütmeye çalışmak da câizdir. Bu durumda şeytanla zihnî bir tartış­ma yapılır ve bu tartışmada yenilmesi hâlinde o bir daha aynı vesveseyi tekrarlamaz. Şeytanı tartışmalarla yenecek derecede ilim sahibi olmayan bir kimsenin vesveselerden kurtulmasının yolu ise, şeytanın dediğinin hemen aksini yapmak ve bunu tekrarlamak suretiyle tepki göstermektir. Örneğin, şeytan sadaka vermesini önlemek için, bunun ri­ya olacağını söylerse, hemen birkaç sadakayı üst üste vermek; o aynı söylemle nafile namaz kılmasına mâni olmaya çalışırsa hemen kalkıp kılmayı düşündüğü miktarın birkaç katı namaz kılmak şeytanı kahredip uzaklaştırır.

İbrahim et-Teymî şunları söylemiştir: "Şeytan sizi bir günah çeşidine davet ettiği zaman, hemen o günahın aksi olan bir ibadet ve hayrı yapın. Şeytan bunu görünce bir da­ha sizi bu günaha çağırmaz.", "Şeytan size bir vesvese ge­tirdiği zaman, eğer onu kabul edip etmemekte tereddüt ge­çirirseniz, kendisi ümitlenir ve o vesveseyi size kabul ettir­mek için dayatır. Fakat, sizde kesin muhalefet ve ret görür­se ümidi kırılır ve sizden vazgeçer."

İbadeti Açıkça Yapma Ruhsatı

Bil ki, amelleri gizli yapmakta ihlâs meziyeti vardır; onları açıkça yapmakta ise örnek oluşturmak ve insanları hayra teşvik etmek gibi faydalar vardır. Ancak bunlardan ikincisine (amelleri açıkça yapmaya) riya girme tehlikesi de söz konusudur.

Hasan el-Basrî (ra) şöyle demiştir: "Gizlilik, ameli riyadan korumak açısından en iyisidir. Fakat açıklık­ta da fayda vardır." Bundan dolayıdır ki, Allah Teâlâ her iki hâli de övmüş ve şöyle buyurmuştur: "Sadakaları açıkça verseniz, o ne güzeldir! Onu gizlice verseniz bu sizin için daha hayırlıdır." (Bakara, 271)

Açıkça yapılan amelin teşvik edici olduğuna dâir bir misâl, Medineli bir sahâbinin sadaka vermesidir. Bu sahabî, bir kese parayı cemaatin huzurunda sadaka olarak verince, cemaatteki diğer sahâbiler de keselerini açıp sadaka verdiler. Bunun üzerine Allah Rasûlü (as) şöyle buyurdu:

"Kim bir iyi amel işleyip insanlara örnek olursa, ona uyanların sevapları kadar bir sevap kazanır." (Müslim) Bu hadis-i şeriften çıkan hüküm şudur: Örnek olma ve teşvik etme durumu varsa, ameli açıkça yapmak onu gizli yapmaktan daha iyidir. Bu sebepten dolayı, Allah Rasûlü (as) bütün amellerini açıkça yapardı. Çünkü o başka­larına örnek olmak ve onları hayra teşvik etmek isterdi. Ni­tekim Allah Teâlâ'da onun örnek olduğunu ve örnek alın­ması gerektiğini bildirmiştir. Bununla ilgili ayet-i kerime şöyledir: "Size ve Allah'a, ahiret gününe iman eden herke­se Allah’ın Rasûlü güzel örnektir." (Ahzâb, 21)

Ancak riyaya düşme tehlikesi kuvvetli ise, o zaman ameli mutlak olarak gizlemek lâzımdır. Çünkü riya ile ya­pılmış bir amel ne sahibine sevap kazandırır, ne de başka­larına örnek olur.

Riya tehlikesinin olmadığı, fakat örnek olma ve teşvik etme ihtimalinin de bulunmadığı hâllerde ise, gizlilik açık­lıktan evlâdır. Çünkü gizlilikte açıklığa göre daha fazla ih­las vardır.

Önceden yapılmış olan ameli söylemek ve açıklamak da ameli açıkça yapmak gibidir. Dolayısıyla, yapılmış olan bir ameli söylemekle söylememekten hangisinin efdal ol­duğunu tayin eden faktör de bununla riyaya düşme tehli­kesinin bulunup bulunmaması ve örnek oluşturma duru­munun mevcut olup olmamasıdır. Ancak, ihlâsla yapılmış olan bir ameli daha sonra riya maksadıyla söylemek, o amelin aslını bozmaz; onun sevap ve bereketini götürür.

Riyadan uzak olduklarına emin bulunan büyük zatlar, amellerini gizlemedikleri gibi, daha önceki amellerini de söylemişler ve kendileri için üstün birer meziyet oluşturan hâllerini de anlatmışlardır. Örneğin; Hz. Ömer (ra) şöyle demiştir:

"Kolaylık üzerine mi, zorluk üzerine mi sabahladığı­ma aldırmam. Çünkü bunlardan hangisinin benim için ha­yırlı olduğunu bilmem." Bunu söylemek, kadere teslimiyet gibi üstün bir meziyete sahip olduğunu söylemektir.

İbni Mes'ûd (ra) şöyle demiştir: "Oldu­ğum durumdan farklı bir durumda olmayı hiç temenni et­medim. Hâlime razı olmayı Allah Teâlâ'ya teslimiyet ve te­vekkülün bir gereği gördüm."

Sa'd İbni Muâz (ra) şöyle demiştir: "Na­maz kıldığım zaman, ondan başka bir şeyi hiç aklıma getir­medim ve bir cenaze giderken hep kendimi onun yerine koydum ve onun duyduğu pişmanlığı duydum." Ölenin duyduğu pişmanlık, sahip olduğu dünya imkânlarını ahi­reti kazanmak için kullanmamış olmak şeklindedir.

Ebu Sufyân, vefat ederken, başında ağlayanlara şöyle demiştir: "Benim için ağlamayın. Çünkü ben müslüman ol­duğumdan bu yana hiç günah işlemedim."

İsimleri geçen sahabiler tarafından ibret alınmak ve ör­nek oluşturmak için söylenen bu ve benzeri sözler, kendi nefsini övmek ve onu başkalarına beğendirmek maksadıy­la söylenirse katıksız birer riya olurlar.

Günahları Gizlemek

Bil ki, mümin için günah işlememek esastır. Ancak bu­na rağmen bir günah işlenmişse, o zaman da onu gizlemek vaciptir. Çünkü gizlice bir günah işlemek bir zaaf olarak görülebilse bile, açıkça ve çekinmeden günah işlemek, Al­lah Teâlâ'ya karşı gelmek ve O'na meydan okumak anla­mındadır. Bu sebeple, günahı açıklamak günahın kendisin­den daha büyük bir günahtır.

Kur’ân-ı Kerim'de, "Allah kötülüğün açıklanmasından hoşlanmaz." buyurulmuştur. (Nisa, 148)

Allah Rasûlü (as) da şunu söyle­miştir: "Kim bu pisliklerden (günahlardan) bir şeye bulaşırsa, onu Allah Teâlâ’nın emrettiği şekilde gizlesin!" (Hâkim)

Ancak, amelleri göstermekte olduğu gibi, günahları gizlemekte de riya söz konusu olabilir. Çünkü bir kimse, iş­lediği günahı, onun kötülüğünden dolayı değil de, kendi kötülüğünü gizlemek ve günahkârlığına rağmen kendisini Allah'tan korkan ve günahlardan sakınan bir kul olarak göstermek maksadıyla gizlerse riya yapmış olur. Bu çeşit riyaya, kendilerini olduklarından farklı göstermek ve müslümanları aldatmak isteyenler başvururlar.

Allah Rasûlü (as) şöyle buyurmuş­tur: "Aldatan bizden değildir." Maksat bu şekilde riya ve hile yapmak olmadığı zaman ise, günahı gizlemek gerekti­ği gibi, onun bir vesile ile duyulmasından rahatsız olmak ve üzülmek de gerekir. Çünkü gizlenmesine çalışılmış ol­masına rağmen bir günahın ortaya çıkması, Allah Teâlâ’nın onu affetmediğini gösterir. Aksi takdirde, yani Allah Teâlâ onu affetseydi onu teşhir etmezdi. Çünkü O affettiği gü­nahları kullardan gizler.

Buna üzülmenin bir sebebi de şudur: Kişi işlediği bir günahtan samimî olarak tevbe edip ona kefaret olabilecek hayırlar yapsa bile, onun kötü izlerini çoğu insanların zih­ninden silemez. Bu sebeple, bu kimse bu insanlar tarafın­dan ebediyyen kötü olarak bilinir. Bu yanlış bir şeydir, fa­kat gerçektir. Bu böyle olduğu için, geri kalan hayatında te­miz bir sicil ile yaşamak nimetinden mahrum kalan bir kimsenin üzülmesi riya ile alâkası bulunmayan bir olaydır.

Bunun yanında, mümin olan bir kimse, günah işlese bile, günahkâr sıfatını taşımaktan sıkıntı duyar. Çünkü o, imanının gereği olarak günahlardan iğrenir ve nefret eder. Bu iğrenmek ve nefret etmek iman varlığının ve derecesi­nin ölçüsüdür. Bu sebeple, bir kimse, günah işlesin veya iş­lemesin, günahlardan rahatsızlık duymuyor ve günah işlenmesini normal buluyorsa onun imanı tehlikededir. Baş­kalarına kötü örnek olmak durumuna düşmüş olmak da mümini üzer. Mümin, aynı zamanda, günah işlediğinin in­sanlar tarafından bilinmesinden hayâ da duyar ve utanır. Bu sebeplerle, günahların ifşa olunmasından mahcubiyet ve üzüntü duymak riya değildir. Ancak hakikî ehl-i iman, günah işledikleri takdirde, Allah Teâlâ'ya karşı daha büyük bir mahcubiyet duyar ve O'nun yanındaki itibarlarını ze­deledikleri için daha fazla üzülürler. Ayrıca, Omdan kor­karlar. Çünkü günahın hesabını soran ve günahkârı ceza­landıran O'dur.

Riya Korkusuyla Ameli Terk Etmek

Bil ki, şeytan insanı ibadet ve hayırlardan uzaklaştır­mak için çeşitli yöntemler kullanır. Bu yöntemlerden birisi de riya korkusu vermektir. Bu sebeple, câhil abidler, şeyta­nın bu hilesine aldanıp yapmak istedikleri bazı amel ve ibadetleri terk ederler. Bunların gerekçesi de, riyadan kaç­maktır. Bu hareket tarzı doğru değildir. Bir kere, bir kimse­de riya korkusunun bulunması, o kimsede riyanın bulun­madığını gösterir. Çünkü, kendisinde riya bulunan bir kimse, riyadan korkmaz. O ya kendisinde riyanın bulun­duğunu inkâr eder veya riyanın korkulacak bir şey olmadı­ğını söyler. İkinci olarak da, riya korkusuyla ameli terk et­mek yerine, o korkunun gücüyle riyanın kendisini terk et­meye çalışmak lâzımdır.

Riya, terk edilemeyecek kadar güçlü bir duygu değil­dir. Bir parça onun mahiyetine eğilmek ve ne olduğunu an­lamaya çalışmak, ondan iğrenip terk edilmesi için yeterlidir. Çünkü riya, kâinat sultanı ve her şeyin yaratıcısı, her şey elinde ve emrinde olan Allah Teâlâ’nın rızasını âciz bir­kaç kulun ne işe yaradığı belli olmayan ve daha doğrusu hiç bir şeye yaramadığı belli olan rızasına fedâ etmektir. Bu ise sonuçta Allah Teâlâ'yı saymamak demektir. Böylece, ri­ya yapan bir kimse, bir taraftan sözde amel ve ibadet ya­parken, bir taraftan da Allah Teâlâ'yı saymamak gibi büyük bir günahı işler. Çünkü o, Allah Teâlâ’nın kendisinden iste­diği amel ve ibadeti Allah Teâlâ istediği için değil, başkası istediği için yapar. Bu o demektir ki, başkasının isteği ve hatırı olmazsa, kendisi bu ameli yapmazdı. Böyle bir ame­lin Allah Teâlâ yanında zerre kadar bir değer ve itibar bul­ması mümkün değildir.

Şu da bilinmelidir ki, mahv ve fenâ derecesinde ihlâs gözetmek, yani ibadet ve hayır yaparken etrafta Allah Teâlâ'dan başka hiç kimsenin varlığını hissetmemek zor bir iştir. Bu sebeple bu ancak bir ideâl seviyedir. Ancak, bu ide­âl seviyeyi hedef kabul edip ona doğru birkaç adım atmak hiç kimse için zor değildir.

Riya girmesinden korkulan ameller iki kısımdır. Bir kısmı, nafile namaz ve oruç gibi şahsî amellerdir. Bu amel­ler bazı durumlarda samimî olarak riya korkusuyla terk edilseler, bu terk de bir ibadet sayılabilir. Çünkü ibadetin mânası Allah Teâlâ'yı tazim etmektir. Ancak bunun son sı­nırını tayin etmek zor olduğu için, bu yönde bir terk cihe­tine gidilirse, şeytan bu bahane ile insana bütün amelleri terk ettirebilir. Bu sebeple, bu tehlikeli yola girmemek lâzımdır.

İkinci kısım ameller ise, sadaka vermek, hayır yapmak, yardım etmek gibi faydası başka insanlara yönelik olan işlerdir. Bu işlerde de elbette ki, riyadan sakınmak farzdır. Ancak, bu işlerde gönül rahatlatıcı bir ihlâs hâli kazanılamazsa da, onları yapmaktan vazgeçmemek gerekir. Çünkü bu işler doğrudan doğruya sahiplerine sevap kazandırmasalar bile, muhtaçlara yarar sağlarlar. Sağlanan bu yarar da dolaylı olarak yine bir çeşit sevap hâline gelir.

Hilâfet (halife olmak), kaza (kadılık), iftâ (müftülük), va'z (vaizlik), tedris (müderris olmak), irşâd (şeyhlik) gibi dinî anlam taşıyan kamu hizmetleri riyânın en çok girdiği işlerdir. Çünkü bu hizmetler, ahiret sevabına ek olarak sa­hiplerine dünyada da şöhret, itibar ve nüfuz temin eder ve onları halkın gözünde ve gönlünde büyütüp yüceltir. Bu durum iman ve karakteri zayıf olan kimselerde kibir, riya ve gösteriş hislerini kuvvetlendirir ve bu kimseleri hizmet anlayışından koparıp yaptıkları her işte sadece halkın te­veccüh ve takdirini düşünme noktasına getirir.

Onun için, Allah'a ve ahirete iman eden bir kimse, bu vazifelerden her hangi birini yürütürken, kendisinde riya­ya doğru bir gidiş sezer ve bu gidişi durdurmaktan âciz ol­duğunu görürse, dininin selâmeti adına o hizmeti bırakma­sı lâzımdır. (İmam Gazali, bu prensibi fiilen kendi nefsinde tatbik etmiş ve Nizamiye Medresesindeki şa'şaalı görevini terk etmiştir.) Çünkü önleyemediği riya kalbine girmeyi ba­şarırsa, onu bozar ve kendisini dinî bir kisve altında adî bir münafık hâline getirir. O bu suretle bozulup münafıklaşınca, artık onun nazarında yaptığı iş hizmet olmaktan çıkıp, gaye ve maksat hâline gelir. Bundan sonra o sadece bu işin çıkar tarafını düşünür ve bu çıkarı kaybetmemek için her türlü gayr-i meşru çareye baş vurur. Bu suretle hilâfet, sal­tanat ve istibdat hâline getirilir. Kadılık iltimas, rüşvet ve adaletsizliğe âlet edilir. Müftü yanlış fetvalarını düzeltmez, bilmediği zaman da Allah'ın dini hakkında söz söylemek­ten çekinmez. Vaiz Allah Teâlâ'nın emrettiği takva, ihlâs, fazilet ve ahiret konularını değil, halkın hoşuna giden şey­leri anlatır. Allah Teâlâ kendisinden korkulmasını emret­mişken, bu Allah Teâlâ'nın rahmetini tek konu hâline geti­rip Allah korkusunu kalplerden siler ve dolayısıyla insan­ları günahlara ve dünya hırs ve hevesine teşvik eder. Şeyh, kendisini Allah Teâlâ'ya ortak derecesine çıkarır ve fakat kendisine ortak ve rakip kabul etmez.

Başkalarının kendisi için, "Riya yapıyor." demeleri yü­zünden bir ameli terk etmek doğru değildir. Çünkü, aynı ameli yapmayanların bu ithamı yapmaları onların kıskanç­lık duymalarının eseridir. Bu sebeple, bir insan riya yapıp yapmadığını, dışardan bakıp hüküm veren ve maksatları hayrı önlemek olan kıskanç ve kötü maksatlı kimselerin sözlerinden değil, kendi kalbinden öğrenmelidir. Allah Rasûlü (as), "Başkaları söyleseler bile, sen kendi kalbini dinle." buyurmuştur. Başkalarının su-i zan ve ithamları veya şeytanın kalbe riya vesvesesi getirmesi yüzünden amelleri terk etmek cihetine gidilirse, hayır ve tâatların hepsini terk etmek lâzım gelir. Kötü maksatlı de­dikoducuların ve vesvese veren şeytanın da ulaşmak iste­diği sonuç budur.

Amel ve ibadet yapılırken riyânın akla gelmesi kaçınıl­mazdır. Ancak onun mücerret olarak akla gelmesi riya değildir. Nitekim bu şekilde küfrün akla gelmesi de küfür de­ğildir. Riya tasavvuru ancak iradî bir karar hâline getirildi­ği zaman haram olan riya olur. Küfür de böyledir.

Kısacası; riya amelin sevabını bozar. Fakat riya korku­suyla ameli terk etmek zayıf insanların işidir. Güçlü olan kimseler ise, ameli terk etmek yerine, riyayı terk ederler. Riya, şeytanın bir hilesi ve tuzağıdır ve şeytanın bütün hi­le ve tuzakları gibi, o da güçlü bir iman ve irade karşısında etkisiz kalır. Allah Teâlâ, "Şeytanın hilesi zayıftır." (Nisa, 76) buyur­muştur.

İbadet ve hayır yapanların yanında, tek başına iken yapmadığı ibadet ve hayırları yapmak, riya olabileceği gi­bi, ibadet ve hayırda diğerlerine imrenmek, onlarla yarış­mak ve onlara yetişmek gayreti de olabilir. Bu konuda be­lirleyici olan niyettir. Bu sebeple, niyeti hayır ve ibadette diğerlerinden geri kalmamak ve hatta onları geçmek olan bir kimsenin onlarla beraber iken yapmak istediği ibadet ve hayır işlerini riya zannederek onlardan vazgeçmesi doğ­ru değildir. Çünkü onun bu yaptığı hayırda yarışmaktır. Hayırda yarışmak ise meşrudur. Allah Teâlâ, "Hayır işlerin­de yarışın." (Bakara, 148) diyerek bunu emretmiş ve bu yarışta ileri gi­denleri, "İnsanlardan bir kısmı Allah’ın izniyle hayırlarda önde giderler." (Fâtır, 32) gibi âyetlerle övmüştür.

Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer (ra) çok kere ibadet ve hayır işlerinde yarışmışlar, fakat Hz. Ebu Bekir onu geçmiştir. Diğer sahâbiler arasında da bu tatlı reka­bet ve güzel yarış vardı. Fakat hepsinin niyeti de Allah Teâlâ’nın rızasını tahsil etmekten ibaretti.

Çok ibadet eden ve cömertçe hayır işi yapanlarla arka­daş olmanın ve birlikte bulunmanın yararlarından birisi de, bu vesile ile ibadet etme ve hayır yapma isteğini kazan­mak veya zayıf olan bu duyguyu kuvvetlendirmektir. Sâlih kimselerle beraber olmanın bu ve benzeri faydalarından dolayı Allah Rasûlü (as) şöyle buyur­muştur:

"Şeytan iki kişiden bir kişiye göre daha uzaktır; üç ki­şiden iki kişiye göre daha da uzaktır." Bu hadis-i şerifin mânalarından birisi de, iki kişinin yanılmasının bir kişiye göre daha az olması, üç kişinin yanılmasının iki kişiye gö­re daha da az olmasıdır. Bu böyle olduğu için, aksi istika­mette kesin bir delil bulunmadığı durumlarda çoğunluğa uymak emredilmiştir. Bununla ilgili hadisin ifadesi de şöy­ledir: "Büyük çoğunluğa uyun!"

Riyânın bir kötülüğü de odur ki, insanlar riya karıştı­rıldığını bilseler yapılan amele değer vermez, amel sahi­binden de iğrenirler. Riya yapan kimse de bunu bildiği için riyasını gizler.

Riya amelin kendisine girdiği gibi, onun hâl ve keyfiye­tine de girer. Allah Rasûlü (as) şöyle buyurmuştur: "Nifak ve riya huşûundan Allah'a sığının." Nifak ve riya huşûu, ibadet ederken Allah Teâlâ'ya karşı hu­şû' duyduğunu ve O'ndan korktuğunu bazı sun'î ve yapma­cık tavırlarla göstermektir. İbadetin hakkını vermek ve on­dan daha çok sevap kazanmak ve Allah Teâlâ’nın hoşnutlu­ğunu almak için değil, insanlara beğendirmek için ibadeti özenerek yapmaya çalışmak da riyadır. İçinden gelmediği hâlde ağlamak, cezbe yapmak gibi hâller de riyadırlar.

Kendisi inanmadığı ve yapmadığı hâlde, inananların ibadetlerine samimî olarak saygı duymak riya değildir. Bu saygı, inançsız ve fâsık kimseler için bir meziyettir. Bu me­ziyeti gösterebilenler bunun mükâfatını Allah Teâlâ'dan bulurlar. Onların bir kısmı da bu meziyetin bereketi saye­sinde hidayet bulup doğru yola girerler. Bununla ilgili ya­şanmış çok misâller vardır.

Ali İbni Hüseyin (ra) şöyle duâ etmiştir: "Allah'ım! Dışım halka iyi göründüğü hâlde, içimin kötü olmasından sana sığınırım. İnsanların gördüğü amel­lerimi düzeltip senin gördüğün kalb ve niyetimi bozmak­tan sana sığınırım. İnsanlara en güzel taraflarımı gösterip sana en kötü taraflarımı göstermekten sana sığınırım. İyi­liklerimle halkın rızasını kazanırken kötülüklerimle senin kızgınlığını kazanmaktan sana sığınırım."

Riyadan Kurtulmak İçin

Bil ki, yapılan ibadet ve hayırlar konusunda Allah Teâlâ’nın bilmesiyle kanaat etmek ve yetinmek lâzımdır. Allah Teâlâ'yı hakkıyla tanıyanlar O'nun bilmesi ve takdir etmesiyle yetinirler. Fakat Onu tanımayanlar veya eksik ta­nıyanlar, yaptıkları ibadetleri ve hayırları insanların da bil­melerini ve beğenmelerini isterler. Bunlar sanki Allah Teâlâ’nın vereceği sevabı az bulurlar ki, kullardan da bir mükâfat beklerler. Bunlar bilmelidirler ki, kullardan bekle­dikleri mükâfat, Allah Teâlâ’nın vereceği sevaba eklenmez, onun yerine geçer. Çünkü bu durumda Allah Teâlâ, yapılan ameli kendisi için kabul etmez ve sahibinin üzerine atar. Ondan sonra, amelde riya olduğu anlaşıldığı takdirde, insanlar da ondan elini çekerler. Böylece riya yapan kimse, ne gökte, ne yerde yüz bulamayan ameliyle ortada kalır.

Bir kısım insanlar, ibadet ve tâat yapılmasından hoş­lanmazlar. Bunlar, ibadet edenleri küçümser ve onları hor görürler. Bu sebeple, ibadet için bunlardan takdir bekle­mek esastan yanlıştır. Bir kısım insanlar da, ibadeti Allah Teâlâ için yapılmasından dolayı severler. Bu insanlar, ibade­tin riya için yapıldığını öğrendikleri takdirde, evvelki kı­sımdan daha büyük bir nefret ve iğrenme gösterirler. Bun­ların nefret ve iğrenmeleri de Allah Teâlâ’nın kızgınlığına eklendiği zaman, riyanın insana ettiği kötülüğün ürpertici bilançosu ortaya çıkar.

Riyanın çirkinliği o kadar açıktır ki, kendi günahları­nın çirkinliğini anlayamayacak kadar basiretleri bağlanmış olan fâsıklar bile, onu anlar ve riyakârları eleştirip alay ko­nusu yaparlar.

Bazı kimseler, kendi gözlerinde büyük gördükleri amellerini insanların da görmelerini isterler. Bunlar şunu bilmelidirler ki, ameller ancak ihlâs ile yapılırlarsa büyük­türler. Bunun için, ihlassız ve riya karıştırılarak yapılan hiç­bir amel büyük değildir. Böyle bir ameli ne Allah Teâlâ be­ğenir, ne de insanlar beğenirler. Onun için ihlâs ile yapılan bir çakıl kadar amel, riya ile yapılan bir dağ kadar amelden daha sevaplı, daha kıymetli, keyfiyetçe de daha büyüktür.

Kaldı ki, bir amelin büyüklüğüne inanılırsa, onun üs­tüne daha fazla titremek ve riya yüzünden zayi olmasını önlemeye çalışmak daha da önem kazanır.

Bir husus da şudur Bir amel büyükse, onun sevabı da büyük, cezası da büyüktür. Bu sebeple, büyük amel riya yüzünden sahibine büyük ceza getirir. Hâl bu olunca, o amelin büyüklüğüyle övünmek ne işe yarar?

Riyadan uzak durmanın gerekliliği hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"İnsanlara yalnızca tek olan Allah'a ibadet etmeleri emredilmiştir. O'ndan başka (ibadet edilecek) ilâh yoktur. O ortaklardan münezzehtir." (Tevbe, 31)

"İnsanlara yalnızca Allah'a ibadet etmeleri, dini O'na hâlis kılmaları, yalnız O'na iman etmeleri, O'nun için na­maz kılmaları ve zekât vermeleri emredilmiştir. Sağlam ve geçerli din budur." (Beyyine, 5)

"Dini O'na hâlis kılarak Allah'a ibadet et." (Zümer, 2) Bu âyetlerde de görüldüğü gibi, Allah Teâlâ ne şekilde olursa olsun ibadet etmeyi değil, hâlis bir şekilde ve yalnız kendisi düşünülerek ibadet edilmesini emretmiştir. Bu se­beple, riya karıştırarak ibadet edenler O'nun emrini yerine getirmemiş ve sorumluluktan kurtulmamış olurlar. Bu du­ruma göre, namaz kılmak, zikretmek ve oruç tutmak gibi ferdî ibadetleri ifâ edenler, zühd ve uzlet gibi riyazetleri ya­panlar, ilim öğretenler, ilim öğrenenler, âlimlere saygı gös­terenler, çocuk yetiştiren anne ve babalar, anne babaya hür­met ve hizmet eden evlatlar, din savaşı yapanlar, mal infak edenler, bedenî yardımlarda bulunanlar, va'z ve irşad edenler ve bunlar gibi yaptıklarının karşılığında Allah Teâlâ'dan sevap, rahmet ve cennet isteyen kimseler, yaptık­ları ibadet, hayır ve hizmette yalnız Allah Teâlâ'yı düşün­meli, yalnız O'nu görmeli, yalnız O'nun hatırını saymalı ve yalnız O'na yaranmaya çalışmalıdırlar.

 
  Bugün 7 ziyaretçi (87 klik) kişi burdaydı! gullerinefendisi1.tr.gg  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=