GÜLCEMAAT DİYARINA HOŞGELDİNİZ
   
  Yeni islami Portaliniz
  Zekâtın Farz Oluşu ve Zekât Düşen Mallar.
 

Zekâtın Farz Oluşu ve Zekât Düşen Mallar.

Fıtr Sadakası

Zekât Vermenin Vacipleri

Zekât Vermenin Edepleri

Zekât Alanın Vazifeleri

Sadakanın Fazilet ve Sevabı

Sadakayı Açık veya Gizli Vermek


Zekâtın Farz Oluşu ve Zekât Düşen Mallar

Zekât, İslâm dininin temel ibadetlerinden biridir. Allah Teâlâ, onu bu dinin en büyük rüknü olan namazla birlikte zikretmiş ve "Namaz kılın, zekât verin." buyurmuştur. (Bakara, 110) Al­lah Rasûlü (sa) da şöyle buyurmuştur: "İslâm beş temel üzerine kurulmuştur. Bunlar Kelime-i Şehâdet'i söylemek, namaz kılmak, zekât vermek, oruç tut­mak ve haccetmektir." (Müttefekun aleyh)

Zekât vermeyenler, Kur’ân-ı Kerim'de şöyle anılmış­lardır: "Altın ve gümüşü (serveti) yığıp (ondan) Allah yo­lunda infakta bulunmayanları (zekât vermeyenleri) elemli bir azapla müjdele! Kıyâmet gününde bu altın ve gümüşler cehennem ateşinde kızdırılıp onlarla bu kimselerin alınları, yanları ve sırtları dağlanır (ve kendilerine): "Bu, sevip bi­riktirdiğiniz servetinizdir. Onun tadını çıkarınız!"(denir.) (Tevbe, 34, 35) Ebu Zer el-Gifârî (ra), bu âyetten ihtiyaç fazlası bütün malı Allah yolunda sarf etmenin gerektiğini anla­mış ve müslümanları buna göre hareket etmeye ve servet biriktirmemeye davet etmiştir. Bu sahâbi şunu da rivayet etmiştir: "Bir gün Allah Rasûlü’nün yanına gittim. Kabe'­nin gölgesinde oturmuştu. Konuşup şöyle dedi: "Kabe'nin Rabbine yemin ederim, mal ve servet sahipleri kıyâmet gü­nünde fakîr ve hüsrana uğramış kimseler haline gelecek­lerdir. İllâ ki, mallarını önlerine, arkalarına, sağ ve sollarına bolca ve cömertçe dağıtsınlar." (Müttefekun aleyh) Ancak Ebu Zer gibi düşün­meyen diğer sahâbiler, bu âyet ve hadisin zekât vermeyen hakkında olduklarını, zekâtı verilen malın da helâl bir ser­vet olduğunu söylemişlerdir.

Zekât, hür ve zengin (nisap miktarı mala sahip) olan müslümanlara farzdır. Şafiî mezhebine göre, diğer ibadet­lerin aksine, zekâtın farz olmasında akıl ve buluğ şart de­ğildir. Bu sebeple o, malı olan deliye ve çocuğa da farzdır. Bunların zekâtını velileri vermekle mükelleftirler. Hanefî mezhebine göre ise, diğer ibadetlerde şart olan akıl ve bu­lûğ zekâtta da şarttır.

Zekât düşen mallar; büyük ve küçük baş hayvanlar, toprak mahsulleri, nakit para, ticaret malı, hazine ve ma­denlerdir. Toprak mahsullerine, hazine ve madenler dışın­daki mallara zekâtın düşmesi için nisap miktarının üzerin­den bir senenin geçmesi lâzımdır. Hayvanların yavruları, paranın ve ticaret malının kârı asıllarına tâbi oldukları için, bunlarda senenin geçmesi şart değildir.

Nisap, zekâtın mala taalluk etmesi için gerekli olan miktardır. Bu miktar beş deve, otuz sığır, kırk koyun, beş yüz atmış gram gümüş, seksen gram altın veya bu meblağ­daki paradır. Toprak mahsullerinden azık ve gıda olarak yararlanılabilen hububata, hurma ve üzüme zekât düşer ve bunların nisabı beş deve yüküdür. Bu miktar, yaklaşık ola­rak beş yüz doksan kilogramdır. (Bazı âlimler gümüş nisa­bını beş yüz doksan beş gram, altın nisabını seksen beş gram, toprak mahsulleri nisabını da altı yüz otuz beş kilo olarak hesaplamışlardır. Şer’i konularda delile dayandırı­lan farklı ictihadlardan her hangi birisiyle amel edilebilir.)

İmam Şafiî'nin kadîm görüşüne ve Hanefî mezhebine göre, zeytin ve bala da zekât düşer. İmam Ebu Hanîfe'ye göre ise, ot ve odun dışında toprakta yetişen her şey zekata tâbidir. Toprak mahsullerinin zekâtı hasad edildikleri za­man farz olur. Ancak, hurma ve üzüm kurutulacaksa, bun­ların zekâtı kurutulduktan sonra da verilebilir.

Hanefî mezhebine göre, pamuk, şeker kamışı ve ata da zekât düşer.

Şafiî mezhebine göre, kadının kullandığı ziynet eşyası (altın ve gümüş) normal miktarda ise, onlara zekât düş­mez. Hanefî mezhebine göre onlara da zekât düşer. Altın ve gümüşten mamul ev eşyasına ve kendisine haram olma­sına rağmen erkeğin kullandığı bu çeşit ziynet eşyasına bil-ittifak (iki mezhebe göre de) zekât düşer. Ancak, erkeğin gümüşten olan yüzüğüne zekât düşmez. Çünkü bunu kul­lanması caiz ve hatta sünnettir.

İmam Ebu Hanîfe'ye göre, sulama şekli ne olursa olsun, mahsullerin zekât oranı yüzde ondur. Hanefî mezhe­binin diğer imamları ile Şafiî mezhebine göre ise, yağmur ve nehir gibi tabiî yollarla sulanan mahsulün zekât oranı onda bir, sun'î ve masraflı yollarla sulanan mahsulün zekât oranı ise yirmide birdir.

Para ve ticaret malının zekât oranı kırkta birdir.

Definenin zekâtı beşte birdir ve bulunduğu anda va­cip olur. (Define, sahipsiz bir arazide bulunan cahiliyet devri servetidir. İslâm dönemine âit buluntular ise, kayıp malı gibidirler. Sahipleri bulunursa onlara verilmesi lâzımdır.)

Şafiî mezhebine göre, madenlerden sadece altın ve gü­müşe zekât düşer. Hanefî mezhebine göre ise, diğer maden çeşitleri de aynı şekilde zekâta tabidirler. Bu madenler top­raktan istihsâl edilirse, ihtihsal anında kırkta birinin zekât olarak verilmesi gerekir.

Fıtr Sadakası

Ramazan bayramına mahsus olan bu sadaka da vacip­tir. Fitre de denilen bu sadaka, sembolik mahiyette vücudun zekâtıdır. Gücü yeten kimse, kendisi ve nafakaları­nı temin etmekle yükümlü bulunduğu ev halkı için birer fıtır sadakası vermek mecburiyetindedir. (Hanefî mezhebine göre, kişi kendi eşi için fıtır sadakası vermek mecburiyetinde değildir.) Gücün yetmesi, Şafiî mezhebine göre bayram günü ve gecesi aile halkının yemesi için gerekli olan miktardan fazla gıda maddesine veya mal ve paraya sahip olmaktır; Hanefî mezhebine göre ise, zarurî ihtiyaçların dışında nisap miktarı mal varlığı­na sahip bulunmaktır.

(Hanefî mezhebine göre, zekât vermek durumunda olan her­kesin fitre vermesi de vaciptir. Fakat, fitre vermesi vacip olan herkes zekât vermek durumunda olmayabilir. Çünkü zekâtın farz olması için mevcut malın zekât düşen cinsten olması lâzımdır. Fitrenin vacip ol­ması için ise nisap miktarı her hangi bir malın mevcut olması yeterlidir. Buradaki tek şart bu malın zarurî ihtiyaç için olmamasıdır. Bunu bir misal ile açıklamak gerekirse, meselâ, kiraya verdiği bir dairesi olan bir kimse, bunun varlığından dolayı zekât vermez. Fakat buna sahip olduğu için fitre verir. Çünkü bunun kıymeti (değeri) nisap miktarı olan seksen altından fazladır. Buna zekât düşmemesinin sebebi ise, onun alış veriş malı, nakit para, toprak mahsulü veya hayvan cinsinden ol­mamasıdır. Oturduğu daireye veya kullandığı arabaya sahip olan bir kimse, bunların varlığından dolayı ne zekât, ne de fitre verir. Çünkü bunlar ve benzeri şeyler ihtiyaç içindirler. Fitre vermesi vacip olanların Kurban kesmeleri de vaciptir.)

Fıtır sadakası, ailede tüketilen gıda maddesi cinsinden olması lâzımdır. Bu itibarla, buğday tüketenler buğdaydan, arpa veya hurma tüketenler bu maddelerden fitre verirler. Şafiî mezhebine göre, un verilemez. Hanefî mezhebine gö­re ise, un da verilebilir. Şafiî mezhebine göre, fitrenin mik­tarı her cins taamdan bir sâ'dır. Hanefî mezhebine ise, buğ­dayın miktarı yarım sâ', arpa ve hurmanın miktarı bir sâ'dır. (Son dönemdeki âlimler, fitrenin bedeli olarak pa­ra verilmesini de caiz görmüşlerdir.)

(Hanefîler Irak sa'ını esas almışlardır. Irak sa'ı 1040 dirhemdir. Dirhem de iki türlüdür. Biri Şer'î, diğeri örfîdir. Şer'î dirheme göre bir sa', yani 1040 dirhem iki kilo dokuz yüz on yedi (2917) gram eder. Örfî dirheme göre ise bir sa', yani 1040 dirhem üç kilo üç yüz otuz (3330) gram eder. Şâfiîler ise Hicaz sa'ını esas almışlardır. Hicaz sa'ı ise altı yüz seksen beş dirhemdir. Bu dirhemleri Şer'î dirhem kabul edersek, Hicaz sa'ı bir kilo dokuz yüz yirmi (1920) gram eder. Onları örfî dirhem kabul edersek, sa' iki kilo iki yüz gram eder.)

Fitre, Şafiî mezhebine göre, bayram akşamı güneşin battığı anda, Hanefî mezhebine göre ise, bayram sabahı şa­fağın attığı anda vacip olur. Bu konudaki görüş farkından şu sonuçlar çıkar: Şafiî mezhebine göre, akşam güneşi bat­tıktan sonra doğanlar, Hanefî mezhebine göre ise, bayram şafağından önce ölenler için fitre vacip değildir. Fitre bay­ram sabahı verilir. Ondan önce de verilebilir. Fakat onu bayram gününden sonraya bırakmak Şafiî mezhebine göre haramdır.

Zekât Vermenin Vacipleri

Zekât vermekle mükellef olan kimsenin şu hususlara riâyet etmesi vaciptir:

1- Niyet etmek. Zekât verirken veya zekât parasını ayı­rırken onun zekât olduğuna niyet etmek.

2- Zekâtı geciktirmemek. Bu sebeple, zekât vermeyi geciktirmek günahtır.

3- Zekâtı aynı maldan vermek. (Bu şart; toprak mahsulleri, hayvanlar, altın ve gümüş için geçerlidir. Ticaret malı için bu husus şart değildir. Hanefî mezhebine gö­re ise, hiçbir mal için böyle bir şart yoktur.) Bazı âlimler, zekâtın muhtaçlara yardım olduğunu, bu sebeple onun bedel ve kıymet olarak da verilebileceğini söylemişlerdir. Ancak İmam Şafiî, her malın zekâtının o maldan olması gerektiği­ni söylemiştir. Çünkü tekliflerdeki Şer'î maksatlar bizim bildiklerimizden ibaret değildirler. Şeriatın emir ve teklifle­ri maksatları itibarıyla üç kısımdırlar. Bunlardan bir kısmı, tamamen Allah Teâlâ’nın hakkıyla ilgilidirler. Teabbüdî olan, yani ibadete taalluk eden emirlerin maksadı kulları sınamak ve Allah Teâlâ'ya karşı itâatlerini ölçmektir. Bu emirlerde ne nefsin lezzeti, ne de aklın anlaması olayı bulunmadığı için, onları uygulamak, mutlak teslimiyet ve hâ­lis kulluğun sergilenmesini ifade eder. Haccın çoğu işleri (menâsik) de bu kısımdan oldukları için Allah Rasûlü (sa), telbiye getirirken, "Kulluk ve köleliğin bir tezahürü olan hac için lebbeyk!" demiştir. (Bezzâr, Darekutnî) Bir kısmı tamamen kulların hakkıyla ilgilidirler. Bu tür emirlerin maksadı kulların hak ve hukukunu korumak ve kollamak­tır. Zulmetmemek, gasp edilen malı geri vermek, gıybet et­memek gibi şer'î hükümler bunun örnekleridir. Üçüncü kı­sım ise, hem Allah Teâlâ’nın hakkı, hem de kulların hakkıy­la ilgilidirler.

Zekât, bu kısım emirlerdendir. Çünkü onunla hem muhtaçlara yardım etmek, hem de mal konusunda Allah Teâlâ'ya kulluk etmek maksadı gözetilmiştir. Kulların hakkıy­la ilgili maksat şu veya bu şekilde gerçekleştirilebildiği hal­de, Allah Teâlâ’nın hakkıyla ilgili olan maksat ancak O'nun tayin ettiği şekilde gerçekleştirilebilir. Zekâtı namaz ve hac ibadetlerinin seviyesine çıkaran da onun Allah Teâlâ’nın hakkıyla ilgili olan ibadet olma yönüdür. Hal bu olunca, ze­kâtın veriliş tarzı hakkında Şeriatın emri ne ise, zekâtı o şe­kilde vermek lâzımdır. Zekât başka tarzlarda da verilse muhtaçlara yardım edilmiş olur, fakat bu durumda, Allah Teâlâ'ya teslimiyet ve itaatin tamamı gerçekleşmez. (Şeriatın emri ise, her malın zekâtını aynı maldan vermektir.)

4- Zekâtı malın olduğu mahalde vermek. Zekâtı başka bir yere götürmek bazı âlimlere göre caiz değildir. Çünkü mal, bulunduğu yerdeki fakirler için bir beklenti ve ümit kaynağı­dır. Bu sebeple, zekâtı başka bir yere götürmek onların bu bek­lenti ve ümitlerini boşa çıkarmak ve kalplerini kırmaktır.

5- Zekâtı, bulunabilen bütün sınıflara taksim etmek ve varsa her sınıftan en az üç kişiye vermek. Bu sınıflar Kur'ân-ı Kerim'de şöyle belirtilmiştir: "Zekâtlar, Allah'tan bir farz olarak fakirler, miskinler, zekât işinde çalışanlar, müellefet'ul-kulûb, köleler, borçlular, Allah yolundakiler ve yolcular içindir. Allah, bilen ve hikmet sahibi olandır." (Tevbe, 60) Bütün bu sınıfları her yerde bulmak mümkün olmayabilir. Ancak, fakirler, miskinler, borçlular ve yolcular her yerde vardırlar. Hanefî mezhebine göre, zekâtı bütün sınıflara vermek vacip değildir.

(Şafiî mezhebine göre, fakir hiçbir şeyi olmayan; miskin yet­meyecek kadar varlığa sahip olandır. Hanefî mezhebine göre ise, bun­lar aksinedirler. Diğer bazı âlimlere göre, fakir halini gizleyen ve dilenmeyendir; miskin ise, fakirliğini açığa vuran ve yardım isteyip dilenen­dir. Diğer bazılarına göre de, fakir müslüman olan ihtiyaç sahibidir, miskin ise müslüman olmayandır. Ancak bu son tefsir zekât konusun­da geçerli değildir. Çünkü, müslüman olmayana sadaka verilse de zekât verilemez.)

Zekât Vermenin Edepleri

Zekât vermekle âhireti arayan kimselere zekât verir­ken bazı vazifeler düşer. Bu vazifeleri yerine getirmek, bu ibadetin edebini oluşturur. Bu vazifeler veya edepler şun­lardır:

1- Zekâtın hikmetini ve niçin farz kılındığını anlamaya çalışmak. Zekâtın farz kılınmasının görünürde üç hikmeti vardır. Birincisi tevhidi gerçekleştirmektir. Kelime-i Şehâdet'i telaffuz etmek, Allah Teâlâ’nın birliğini ve tek ma'bûd (ibadet edilen, emrine uyulan) olduğunu kabul etmek ve bu hakikate şâhidlik etmektir. Ancak, bu kabul ve şâhidliğin gerçek ve geçerli olması için, kalpte Allah Teâlâ'dan başka ma'bûd ve mahbûb (sevilen ve sözü üstün tutulan) bulunmaması lâzımdır. Çünkü, sadece dille Allah Teâlâ'yı tevhid etmenin ve O'nun bir olduğunu söylemenin fazla bir değeri yoktur. Bu sebeple, kalbin de bunu tasdik etme­si gerekir. Kalbin bunu tasdik ettiğinin alâmeti ve şartı ise, hiçbir şeyin sevgisinin O'nun (Allah Teâlâ’nın) sevgisinin seviyesine çıkarılmamasıdır. Halbuki mal, insanlar tarafın­dan sevilir. Çünkü o, kendileri için dünyadan yararlanma aracıdır. Durum bu olunca, onlar, sevdikleri mallarıyla "sevgide tevhid" imtihanına tâbi tutulmuşlardır. Bu imti­hana karşı müminler üç kısma ayrılmışlardır:

Bir kısmı, mal sevgisini Allah Teâlâ'ya ortak koşmadık­larını çok net biçimde göstermek için bütün mallarını O'nun yolunda sarf edip elden çıkarırlar. Bunlar, yanların­da ve zimmetlerinde hiçbir dünya varlığı barındırmazlar. Böylelerinden birisine, "İki yüz dirheme ne kadar zekât düşer?" diye sormuşlar. O şu cevabı vermiştir: "Fetvaya göre beş dirhem düşer. Fakat takvaya göre o dirhemlerin hepsi düşer." Allah Rasûlü (sa), savaş masrafı için ashabından yardım istediğinde, Hz. Ebu Bekir (ra), bütün malını getirip vermiş ve "Çoluk ço­cuğuna ne bıraktın?" sorusuna da: "Allah ve Rasûlü’nü bı­raktım." demiştir. (Ebu Dâvûd, Tirmizî, Hâkim) Allah Teâlâ bunlar hakkında şöyle bu­yurmuştur: "Allah, kendilerine cennet vermek karşılığında müminlerden canlarını ve mallarını satın almıştır." (Tevbe, 111)

İkinci kısmı; mal sevgisini Allah Teâlâ sevgisinin sevi­yesinde görmemekle birlikte onu kazanır ve elde tutarlar. Ancak sırası geldikçe ve ihtiyaç hâsıl oldukça onu Allah Teâlâ'nın rızası yolunda hesapsız ve cömertçe harcarlar. Bun­lar, bu harcamada zekât ölçüsüyle sınırlı kalmazlar. Şa'bî, "Malda zekâttan başka hak var mıdır?" diye sorulunca, "Elbette vardır." demiş ve şu iki âyeti okumuştur: "Onlar, Allah sevgisiyle malı akrabaya, yetimlere, fakirlere, yolcu­ya, dilenenlere, kölelere verirler." (Bakara, 177), "Her hangi birinize ölüm gelip de kendisi, "Rabbim! Bana biraz daha mühlet ver de, bolca sadaka vereyim ve sâlih kimselerden olayım!" demeden önce, size verdiğimiz rızıktan harcayın." (Münâfikûn, 10)

Bu kısma giren müminlerin, bu ve benzeri âyetlerden anladıkları şudur: Mal ile ilgili her hangi bir ihtiyaç ortaya çıktıkça onu mutlaka kapatmak lâzımdır. Nitekim Fıkha göre de, müslümanların ihtiyaçlarını gidermek farz-ı kifâyedir ve müslümanların birbiri üzerindeki haklarıdır. Bu hak zekât vermekle sınırlı değildir. Bu anlayışın öncülerin­den birisi sahâbî Ebu Zer el-Gifarî'dir.

Bir kısmı ise, zekât miktarını vermekle yetinirler. Bu, tevhidin ispatı için asgarî ölçüdür. Bu sebeple, bunu da yapmayanlar mal sevgisini Allah Teâlâ’nın sevgisine ortak koşmuş olurlar, Kelime-i Şehâdet'i söylemeleri de lâfızda kalır.

Zekâtın farziyetinin ikinci hikmeti, insanları cimrilik­ten kurtarmak ve bu pislikten temizlemektir. Çünkü cimri­lik, helak edici huylardandır. Allah Teâlâ: "Nefislerinin cim­riliğinden kurtulanlar iflah olurlar." (Tegâbûn, 16) buyurmuş, Allah Rasûlü (sa) da, "Üç şey helak edicidir. Bunlar; emrine uyulan cimrilik, arkasından gidilen heva-i nefs ve insanın kendisini beğenmesidir." (Daha önce geçti) demiştir. Cimri­likten kurtulmanın çaresi ise, mal verme alışkanlığını kazanmaktır. Zekât, bu alışkanlığı kazandırır ve böylece cim­rilik huyunu ortadan kaldırır. Ancak bu sonuca ulaşmak için, zekâtı kerhen değil; inanarak, isteyerek, sevinerek ve canına minnet bilerek vermek lâzımdır.

Bu konudaki üçüncü hikmet ise, Allah Teâlâ’nın nimet­lerine şükretmiş olmaktır. Nimetler iki türlüdür. Bir türlü­sü vücutla ilgilidirler. Bu nimetlerin şükrü bedenle yapılan bedenî ibadetlerdir. Bir türlüsü de malla ilgilidirler. Bu ni­metin şükrü ise mal ile yapılan malî ibadetlerdir. Malî iba­detler, Allah Teâlâ’nın kulunu mal konusunda ihtiyaçtan kurtarmasının ve başkalarını kendisine muhtaç etmesinin şükrüdürler. Durum bu iken, varlıklı bir kimse malî sıkıntı içinde olan din kardeşlerini gördüğü zaman, onlara zekât miktarıyla da olsa yardım etmeye yanaşmazsa, nankörlük ve cimrilik etmiş olur.

2- Zekâtı vermek için elini çabuk tutmak. Böyle bir ça­bukluk emre uyma isteğini, gönüllü oluşu, muhtaçlara ça­buk yetişmeyi ve hayrın önüne çıkabilecek mânilerden ön­ce davranmayı ifade etmesi bakımından önemlidir. Bilindi­ği gibi, hayrın mâni ve engelleri çoktur. Kalb de çabuk de­ğişir. Çünkü o, meleğin teşvikine olduğu kadar şeytanın telkinlerine de açıktır. Şeytan ise, özellikle mal konusunda cimrilik telkin eder ve insanı fakirleşmekle korkutur. Bu se­beple, kalpte doğan iyilik etme meylini hemen değerlen­dirmek ve onu sönmeden ve önüne engeller çıkmadan ev­vel gerçekleştirmeye çalışmak lâzımdır.

Zekât vermek için, zaman ve mekânı iyi seçmekte de yarar vardır. Çünkü efdal olan zaman ve mekânlar, sevabın çoğalmasına ve bereketin hâsıl olmasına vesiledirler. Zekât için en uygun zamanlar Ramazan, Muharrem ve Zülhicce aylarıdır. Allah Rasûlü (sa), her zaman insanların en cömerdiydi. Ramazan ayında ise, cömertlikte rüzgârı geçerdi. Ramazan ayının en efdal günleri, son on günüdür. Muharrem ve Zülhicce aylarının en efdal günleri ise ilk on günleridir.

3- Zekâtı açık, sadakayı ise gizli vermek. Çünkü zekât dinin şeâir'indendir. Şeâirin özelliği ise, ezan ve hacda ol­duğu gibi, açıklık ve aleniliktir. Sadaka ise, kişinin insiyatifine bırakılmış bir hayır işidir. Bu sebeple, riyadan sakın­mak maksadıyla onu gizlemekte yarar vardır. (Riya ameli bozduğu için, ondan sakınmak son derecede önemlidir. Bu sebeple, eğer ameli gizlemekten başka bir yolla ondan kur­tulmak mümkün olmazsa, o takdirde ameli gizlemek farz hükmünü alır. Ayrıca, sadaka gibi yardım konularında kar­şı tarafın kişiliğini korumak ve şahsiyetini incitmemek de önem taşıdığı için, bazı amellerde gizlilik övülmüş ve bir anlamda teşvik edilmiştir.) Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "...Sadakaları fakirlere gizli bir şekilde verirseniz, sizin için daha hayırlıdır." (Bakara, 271) Allah Rasûlü (sa) şu­nu söylemiştir: "Hiçbir gölgenin bulunmadığı âhiret gü­nünde Allah Teâlâ, yedi sınıf müslümanı kendi rahmetinin gölgesinde (bir rivayette de, kendi Arş'ının gölgesinde) ba­rındırır. Bu sınıflardan birisi, o ihlâs sahipleridirler ki, sağ elleriyle verdikleri sadakadan (neredeyse) sol ellerinin (bi­le) haberi olmaz." (Müttefekun aleyh) Seleften bazı kimseler, hem riyadan kaçmak, hem de karşı tarafın hissiyatını rencide etmekten sakınmak için, sadakalarını halktan gizledikleri gibi, bizzat onu alandan da gizlerlerdi. Bu yüzden de onu ya karanlık­ta muhtacın eline tutuşturur ya da bunun oturduğu yere bırakırlardı.

Zekât verirken de, sadakada olduğu gibi, azamî ölçü­de riyadan sakınmak gerekir. Çünkü, bu illetten sakınma­yan bir insan, zekât vermekle cimriliğini hafifletmeye çalı­şırken nefsaniyetini kuvvetlendirmiş olur. Nefsaniyet ise, daha kötü bir belâdır. Cimrilik kabirde ısıran akrebe dö­nüştüğü halde, nefsaniyet ejderha şeklini alır.

4- Riya yapmayacağına emin olduğu takdirde, diğer insanlara hayırda örnek olmak maksadıyla sadakayı da açıkça vermek. Allah Teâlâ bu durum için, "Sadakaları açık olarak verirseniz, o ne güzeldir." (Bakara, 271) buyurmuştur. Açıklık bazı hallerde kendiliğinden oluşur. İhtiyacın açıkta olması veya ihtiyaç sahibinin onu açığa çıkarması bu hallerdendir. Bu gibi hallerde riya karışması korkusuyla sadaka vermek­ten ve yardım etmekten çekinmek yanlıştır. (Halk görsün diye hayır yapmak riya olduğu gibi, halk görür diye hayrı terk etmek de riyadır.)

5- Zekât ve sadakayı minnet ve eziyet ederek boşa çı­karmamak. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler! Zekât ve sadakalarınızı minnet ve eziyet ederek iptal etmeyin." (Bakara, 264) Minnet etmek, fakire eziyet ve sıkıntı ve­rir; kalbini ve onurunu kırar. Bunun günahı ise, verilen sa­dakanın ve yapılan yardımın sevabından fazladır. Minnet etmenin sebebi, insanın kendisini iyilik yapma mevkiinde görmesidir. Kalbin kötü bir sıfatı olan bu halden kurtulma­nın yolu, sadaka ve yardımı kabul etmekle asıl fakir ve muhtacın iyilik ettiklerini ve onların iyilik yapma mevkiin­de olduklarını düşünmektir. Böyle düşünmek varsayım değil, gerçeğin ifadesidir. Çünkü fakir ve muhtaç, sadaka ve yardımı almak ve kabul etmek suretiyle hayır sahibinin âhiret azaplarından ve dünya felâketlerinden kurtulmasına vesile olurlar. Bundan daha önemlisi de şudur ki, sadaka ve hayırlar fakir ve muhtaçlara değil, Allah Teâlâ'ya verilir. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Sadaka, fakirin eline girmeden önce Allah Teâlâ’nın eline girer." (Darekutnî, Beyhakî) Hal bu olunca, sadaka veren kimse, onu Allah Teâlâ'ya verdiğini düşünüp huşu ve heybet duymalıdır. Al­lah Teâlâ ise, aldığı bu sadakayı fakir ve muhtaca rızk ola­rak verir. Bu sebeple, fakir de, onu Allah Teâlâ'nın elinden aldığım düşünmeli ve öncelikle O'na şükür ve teşekkür et­melidir. Çünkü, malın hakikî sahibi O'dur; kul ise ortada bir aracı ve vekildir.

O halde, zekât ve sadaka verenin yapması gereken şey, fakire minnet etmek değil, Allah Teâlâ’nın emir ve sevgisi­ni maldan üstün tuttuğunu göstermek, kendi nefsini cimri­likten ve mala sahiplik iddiasından kurtarmak ve ilâhî ni­metlerin şükrünü ifâ etmektir.

Minnet etmek; yaptığı iyiliği söyleyip teşhir etmek, onunla büyüklük taslamak, karşı tarafı horlamak, onun ba­şına vurmak, ondan teşekkür, hürmet ve hizmet beklemek­tir. Minnet kapsamına girmesi muhtemel olduğu için, fa­kirden duâ istemek de mekruh sayılmıştır. (Fakirin kendi­liğinden duâ etmesi ise, yapması gereken teşekkürün bir parçasıdır.)

Minnet etmenin bir sebebi de, kendisini fakir ve muh­taçlardan üstün görmektir. Halbuki varlıklı olmakla üstün olmak ayrı şeylerdir. Üstünlük sağlayan, varlık ve dünyalığın kendisi değil, bunu Allah Teâlâ’nın emir ve rızası istika­metinde kullanmaktır. Bunu yapmak ise kuvvetli bir iman ve güçlü bir irade ister. Bundan dolayıdır ki, âlimler, bu iman ve iradeye sahip olmayan zayıf kimseler için fakirliğin daha hayırlı olduğunu söylemişlerdir.

6- Verdiği sadakayı ve yaptığı hayrı az görmek. İnsanın Allah Teâlâ için yaptığı bir ameli çok görmesi, Allah Teâlâ’nın kendisine yaptığı sayısız iyilikleri görmemesi de­mektir. Halbuki, Kur’ân-ı Kerimde şöyle buyurulmuştur: "Allah’ın (üzerinizdeki) nimetlerini saymaya kalkarsanız, onları sayıp bitiremezsiniz." (İbrahim, 34) Ayrıca, yaptığı her hangi bir iyiliği çok gören bir kimse, kendisini ve hünerini büyük gö­rüyor, demektir. Bu ise, helake sürükleyen ve amelin kabu­lünü engelleyen gurur ve ucubtur. Bir hikmetli sözde şöy­le denilmiştir: "Yapılan bir amel ancak üç şeyle tamamla­nır. Bunlar onu çok görmemek, savsaklamadan yapmak ve gizli tutmaktır." Ve şöyle denilmiştir: "Tâat olan bir iş, sa­hibi tarafından küçültülürse, Allah Teâlâ tarafından büyü­tülür. Masiyet olan bir iş de, faili tarafından büyütülürse, Allah Teâlâ tarafından küçültülür." Bu sözün mefhumu ise şudur: Tâat, sahibinin gözünde büyürse, Allah Teâlâ yanın­da küçülür. Masiyet de, yapanın gözünde küçülürse, Allah Teâlâ yanında büyür. Yaptığı tâatı küçük, işlediği günahı büyük görmek müminin vasfı, bunun aksi kâfir ve münafı­ğın sıfatıdır.

Zekâtını büyük görmekten sakınmanın çaresi, bunun malın onda, yirmide, kırkta biri olduğunu ve kendisinin Allah Teâlâ için verdiği bu oranın Allah Teâlâ'nın kendisine verdiği malın tamamına nisbetle utanılacak derecede az bir meblağ oluşturduğunu düşünmektir. Malın tamamı bile verilse, yine de çok görülüp büyütülmemesi lâzımdır. Çün­kü mal, Allah Teâlâ’nın mülkü ve emânetidir. Kul bu emâ­neti yerinde sarf ettiği takdirde, onun karşılığında paha bi­çilmez âhiret sevabı ve cennet saadeti kazanır. Hal bu olun­ca, verilen miktar ne kadar çok olursa olsun, bundan dola­yı sadece memnuniyet duymak ve Allah Teâlâ'nın tevfik ve inayetine şükretmek gerekir.

Himmeti yüksek olan mümin, Rabbi için yaptığı amel­leri az ve yetersiz gördüğü için, daima utanma ve mahcu­biyet duyar ve bu mahcubiyeti bir parça yatıştırmak için, farzları sünnetlerle çoğaltmaya çalışır. Bunun için, farz na­mazların yanında nafile namazlar kılar, farz orucun yanın­da nafile oruçlar tutar, farz haccın yanında umre ve sünnet haclar yapar, farz olan zekâtın yanında da çeşitli sadakalar verir.

7- Zekât ve sadakayı malın iyisinden ve sevdiği kıs­mından çıkarmak. Bu husus nefse ağır gelir. Amelin en makbulü da nefse ağır gelenidir. Bunun için Allah Teâlâ, "Sevdiğiniz şeyden infak etmedikçe (hayır yolunda sarf et­medikçe) yüceliğe erişemezsiniz." (Âl-i İmrân, 92.) buyurmuştur. (Not: Malının en iyisini veya en iyisinden ver­mek mal sahibinin takdirine bırakılmıştır. Farz olan ise, malın orta seviyesinden vermektir. Onun için, Allah Rasûlü (sa), zekât toplama memurlarını etrafa gönderdiği zaman onlara, "Kimsenin en iyi malını almaya kalkışmayın." diye talimat verirdi.) Yapılan iyilik, verilen zekât ve sadaka Allah Teâlâ'nın emri ve hatırı için olduğu ve bizzat O'na arz edildiği için, bunun miktar ve kalitesi de buna göre tesbit edilmelidir. Bilinen odur ki, aziz tutulan birinin hatırı için en kıymetli şeyler feda edilir ve büyüklerin eline ancak büyük hediyeler verilir. Allah Teâlâ bir kavmi şu âyetle azarlamış, kötülemiş ve azapla tehdit etmiştir: "Onlar, kendilerine yakıştırmadıkla­rı şeyi Allah'a yakıştırırlar; sonra da yalancı dillerle, Al­lah'ın yanında en güzel sevabı kazandıklarını söylerler. Hiç şüphe edilmesin ki, bunlara (sevap değil,) ateş vardır. Bun­lar, ölçüyü şaşırmışlardır." (Nahl, 62)

8- Zekât ve sadakayı helâl maldan vermeye dikkat et­mek. Çünkü Allah Teâlâ helâl olmayan bir maldan yapılan hayırları kabul etmez. "O temizdir ve ancak temiz olan şeyleri kabul eder." Bunun için Kur’ân-ı Kerim'de şöyle bu­yurulmuştur: "Ey iman edenler! Kazancınızın temiz ola­nından ve sizin için yerden çıkardığımız şeylerden infak edin (hayır yolunda sarf edin) ve size verilse, göz yumma­dan almayacağınız (değersiz ve kalitesiz) şeyleri hayır diye vermeyin. Bilin ki, Allah kimseye muhtaç değildir ve O övülmeye ve hatırı yüce tutulmaya lâyıktır." (Bakara, 267) Allah Rasûlü (sa) şöyle da buyurmuştur: "Bazen bir dirhemlik hayır, bin dirhemi geçer." (Bezzâr) Çünkü, o bir dirhemlik hayırda malın helâl olması, en iyi cinsten seçilmesi, gönül sevinci ve neşesiyle yapılması, ihlasın gözetilmesi gi­bi üstün vasıflar bulunabilir.

9- Zekât ve sadakayı öncelikle sâlih kimselere ve ilim ehline vermek. Çünkü bunlara yardım etmek, onların şah­sında salâhat ve ilmi mükâfatlandırmak, teşvik etmek ve devamlarına imkân sağlamaktır. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Ancak mümin olanlarla arkadaşlık et ve yalnız muttaki olanlara yemeğini yedir." (Ebu Dâvûd, Tirmizî) Abdullah İbni Mübarek, zekât ve sadakalarını hep ilim eh­line verir ve şöyle derdi: "Peygamberlik mertebesinden sonra en büyük mertebe ilim mertebesidir. Bu mertebede olanların zaruret görmemeleri lâzımdır."

İlim ve salâhat ehli, kendilerine yapılan yardım ve iyi­liği asıl olarak Allah Teâlâ'dan bilir ve önce O'na hamd ve şükrederler. Çünkü kalplerde iyilik yapma isteğini yaratan, bu isteği gerçekleştirme kudretini veren ve iyiliğin kime yapılacağını takdir ve tayin eden Allah Teâlâ'dır. Ebu'd-Derdâ (ra), ilim ve hal ehli olan bir zata bir sa­daka göndermişti. Bu zat sadakayı alınca şöyle dedi: " Ken­disini hatırlayanı unutmayan ve kendisine şükredeni zayi etmeyen Allah Teâlâ'ya hamd olsun! Allah’ım! Sen beni unutmadın. Bana da seni unutmamayı müyesser kıl."

Nimetleri ve genel olarak âlemdeki her şeyi Allah Teâlâ'dan bilmek ilim ve salâhatın ve hakikî imanın gereğidir. Bunları sebeplerden bilmek ise, küfür ve gafletin sonucudur.

10- Fakirlik ve ihtiyacını gizleyenleri araştırıp bulmak. Çünkü yakîn, sabır ve teslimiyet sahibi olan bu mürüvvetli insanlar dikkatlerden kaçtıkları için daha fazla muhtaç durumdadırlar. Allah Teâlâ, ashabın fakirleri hakkında şöy­le buyurmuştur: "İffet ve mürüvvet sahibi oldukları için, câhil (halden anlamayan) kimse onları zengin zanneder. Fakat sen (feraset sahibi kimse) onları simalarından (yüzlerindeki hüzünden) tanırsın." (Bakara, 273)

11- Akrabayı gözetmek. Akrabaya yardım etmek hem sadaka, hem de sılâ-i rahimdir. Sılâ-i rahmin sevabı ise çok fazladır. Hz. Ali (ra) şöyle demiştir: "Kardeşi­me bir dirhem sılâ-i rahimde bulunmayı yabancı birisine yirmi dirhem sadaka vermeye tercih ederim." Akrabalık gibi, tanışmışlık, dostluk, komşuluk da tercih sebepleridir. Çünkü, bu çerçevedeki fakirlerin beklentisi diğer fakirlere göre daha fazladır. Ayrıca bu ilişkiler, beraberinde sorum­luluk da getirirler. Bu sebeple Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Yanı başındaki komşusu aç­ken karnını doyurup yatan kimse bana iman etmemiştir." (Bezzâr, Taberanî)

Zekât Alanın Vazifeleri

Zekât alan kimsenin de ifâ etmesi gereken vazifeler vardır. Bunlar da şöyledir:

1- İbâdet ve tâat etmesine yardımcı olmak için kendisi­ne zekât verildiğini düşünüp onu haram ve masiyetlerde harcamamak. Bu sebeple, zekât ve sadaka malı ile fısk ve israf yapanlar, günah kazanmakla birlikte emâneti de kötü­ye kullanmış olurlar.

2- Allah Teâlâ'ya şükretmenin yanında, nimetin kendi­sine ulaşmasına aracılık eden kişiye de teşekkür ve duâ et­mek ve iyiliğini söylemek. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "İnsanlara teşekkür etmeyen kimse, Allah Teâlâ'ya da şükretmez." (Tirmizî, Ebu Dâvûd, İbnu Hibban), "Size iyilik yapana siz de iyilik yapınız. Buna gücünüz yetmezse, ona yeterli miktarda duâ edin." (Ebu Dâvûd, Nesâî) Allah Teâlâ kullarının ve fiillerinin yaratıcısı olmasına rağmen, kendisi bile onların iyiliklerine teşekkür eder ve onları över. O'nun güzel isimlerinden bi­risi "Şâkir", birisi de "Hamîd"tir. Bunlardan birincisi "şük­reden", ikincisi de "öven" demektir. Allah Teâlâ’nın ahlâ­kı en güzel ahlâktır. Biz de O'nun yüce ve güzel ahlâkını yaşamakla emrolunmuşuz.

İyilik yapana, yaptığını küçümsemek yakışırken, karşı tarafa da onu büyütmek yakışır. Çünkü bu davranışların aksi, birincisinde kibir, gurur ve minnet etme doğurur; ikincisinde de nankörlük ve iyilikten anlamazlık oluşturur. Bu kötü hallerin baş göstermesi durumunda ise, artık yapı­lan iyiliğin hiçbir olumlu yanı, tadı ve tuzu kalmaz.

Zekât ve sadaka verene teşekkür etmek, Allah Teâlâ'ya şükretmekle de çelişmez. Çünkü Allah Teâlâ'ya şükretmek nimetin yaratıcısı olması, kula teşekkür etmek ise nimetin ulaşımında vasıta ve aracı olması sebebiyledir. Kula vasıta değil, yaratıcıymış gibi teşekkür etmek ise bu konunun dı­şındadır ve o bir şirk biçimidir.

Hak değil, lütuf olduğu için, yapılan iyiliği hiçbir za­man küçümsememek, kötülememek ve sahibini yaptığına pişman etmemek lâzımdır.

3- Kazancı haramdan oluşan kimsenin zekât, sadaka ve malî yardımlarını kabul etmemek. İhtiyacına rağmen bu türlü yardımları reddettiği takdirde, Allah Teâlâ kuluna da­ha hayırlı bir kapı açar. "Kim Allah'a karşı takva gözetirse, Allah ona bir çıkış yolu açar ve ummadığı yerden onu rızıklandırır. Kim Allah'a güvenip tevekkül ederse, Allah ona kâfidir. Allah istediğini gerçekleştirir ve O her şeye bir ölçü (zaman ve miktar) koymuştur." (Talâk, 2-3) Kazancının çoğu helâl olan bir kimsenin zekât, sadaka, yemek ve diğer malî yar­dımlarından yararlanmak mekruh olmakla birlikte caizdir.

4- Zekâta müstehak değilse, onu almamak. Çünkü ze­kât fakir ve muhtaçların hakkıdır. Mal sahibi verse bile, o fakir ve muhtaç olmayana helâl değildir. Bunun gibi, ihti­yacı belli bir miktarla kapanan bir kimseye de bundan faz­lasını almak caiz değildir. Dişlerini sıkıp asgarî geçime ka­nâat etmek, zekât almak yoluyla bolluğa kavuşmaya tercih edilmelidir. Çünkü bu bolluk, muhtaç ve çaresizlerin boğa­zından ve ağzından çıkarılmış lokmalardan oluşur. Bunun­la birlikte, bir senelik ihtiyacını karşılayacak miktarda ze­kât almak caizdir. Çünkü Allah Rasûlü (sa), ev halkının bir senelik nafakasını temin ederdi. (Müttefekun aleyh) Bazı âlimlere göre ise, devamlı gelir getiren bir akar almaya ye­tecek veya iş yapmak için sermaye oluşturacak miktarda zekât almakta da beis yoktur.

Bunlar, teklif edilen zekâtı almanın sınırlarıdır. Zekât ve sadaka istemenin sınırı ise daha dardır. Bu konuda Al­lah Rasûlü’nden değişik hadisler rivayet edilmiştir.

Bir hadise göre, ev halkı ile birlikte sabah ve akşam yi­yeceği bulunan bir kimsenin zekât ve sadaka istemesi caiz değildir. (Ebu Dâvûd, İbnu Hibban)

Diğer bir hadise göre ise, elli dirhem kadar parası olan kimse zekât ve sadaka isteyemez. (Sünen sahipleri) Bir hadisin lafzı ise şöy­ledir: "Malını arttırmak için zekât ve sadaka isteyen kimse, hakikatte kendisi için cehennem ateşini arttırır." (Ebu Dâvûd, İbnu Hibban)

Zekât ihtiyaçları gidermek içindir. İhtiyacının bulunup bulunmadığını, onun çeşit ve derecesini en iyi bilen bizzat ihtiyaç sahibidir. Bu sebeple, kendisine zekâtın gidip git­mediğine en iyi karar verebilen de kendisidir. Onun için, dış görünüşe göre fakir sanılıp zekât almasına fetva verilse bile, o kendi kalbini dinleyip kalbinin bu fetvayı doğru bu­lup bulmadığına bakmalıdır. Çünkü Allah Rasûlü (sa);"Sana fetva verseler de sen kalbine danış." buyurmuştur.

(Buharî'nin Tarih kitabında rivayet ettiği bu hadis, Kütüb-ı Sitte hadislerinden değildir. Bu sebeple, onun sıhhati tartışılabilir. Hadisin sahih olması halinde de mânası yukarıda açıkladığımız gibidir. Buna göre, bu hadisle, takva derecesine işaret edilmiştir. Yani, muttaki olan kimse, hâkim ve müftünün kendi lehinde verdiği hüküm ve fetvayı kalbine de arz eder ve kalbi bunu haketmediğini söylerse, o karar ve fetvadan yararlanmaktan vazgeçer.

Nitekim Allah Rasûlü (sa) bir hadis mealinde de şöyle buyurmuştur:

"Hâkime gittiğiniz zaman, bir kısmınız kendilerini haklı çıkarabilirler. Fakat bunlar hakikatte haklı değillerse, hâkimin onların lehindeki kararı kendileri için ateştir.")

Zekât sadece fakir, borçlu, yolcu gibi muhtaç müslümanlara verilebildiği halde; sadaka, istememek ve dilen­memek şartıyla herkese verilebilir.

Sadakanın Fazilet ve Sevabı

Kural olarak bütün farz ibadetler sünnetlerden efdal ve üstündürler. Bazı hadisi şeriflerde bu üstünlüğün yet­miş derece olduğu da ifade edilmiştir. Ancak sünnetler de önemli ibadetlerdir. Bu kural, farz olan zekât ve sünnet olan sadakalar için de geçerlidir. Şu da vardır ki, Kur'ân ve hadislerde sadaka ismi bunların ikisi için de kullanılmıştır. Onun için, sadakanın fazilet ve sevabıyla ilgili âyet ve ha­disler öncelikle zekâtı da kapsamaktadırlar.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Onlar, kendi canları çekmesine rağmen, yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler ve şöyle derler:'Biz sizi Allah için yediriyoruz; siz­den ne bir karşılık, ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz sert ve belâlı bir günde Rabbimizin azabından korkuyoruz.’ Allah bunları o günün şerrinden korur; onlara emniyet ve sevinç verir ve (nefislerinin isteklerine karşı) direndikleri için onları cennet ve nimetle ve oradaki nimetlerle mükâ­fatlandırır." (İnsan, 8-12) Allah Rasûlü (sa) da şun­ları söylemiştir: "Bir hurmayla da olsa sadaka verin. Çün­kü sadaka, suyun ateşi söndürmesi gibi, hataları(n mane­vî ateşini) söndürür." (Tirmizî, Nesaî, İbnu Mâce), "Bir hurmanın yarısıyla da olsa kendini ateşten koru." (Ahmed), "Hurmanın yarısıyla da olsa, sa­daka verin. Çünkü sadaka boşlukları doldurur ve kötü ölümleri önler." (Ebu Ya'lâ, Bezzâr), "Hurmanın yarısıyla da olsa kendinizi ateşten koruyun. Bu kadarını bile bulamazsanız, güzel bir sözle bunu yapın." (Müttefekun aleyh), "Müslüman bir kimse bir sadaka verdiği zaman, Allah Teâlâ onu kendi sağ eliyle alır ve be­reketlendirip Uhud dağı kadar büyütür. Ancak, Allah Teâlâ temizdir ve sadece temiz olanı kabul eder." (Buharî, Müslim, Tirmizî, Nesaî, İbnu Mâce), "Bir çor­ba pişirdiğin zaman suyunu bollaştır ve ondan biraz kom­şuna da ver." (Müslim), "Allah Teâlâ; verilen sadakanın yerini dol­durur ve sadakası verilmiş bir malı korur." (İbnu Mübarek), "Sadaka ve­renler, kıyâmet gününde, hesap görülünceye kadar sada­kalarının gölgesinde olurlar." (İbnu Hibban, Hâkim), "Sadaka yetmiş şerrin ka­pısını kapatır." (İbnu Mübarek)

"Hangi sadaka efdaldir?" sorusuna Allah Rasûlü (sa) şu cevabı vermiştir: "Efdal olan sadaka o sadakadır ki, sen onu sağlıklı ve istekli iken, henüz yaşa­mayı umar ve fakirleşmekten korkarken ve can boğaza ge­lip de, "Falana şunu, filana şunu verin." dediğin zamandan önce verirsin." (Müttefekun aleyh) Bir sahâbi, "Bir altınım olsa, onu ne yapa­yım?" diye sordu. Allah Rasûlü (sa), "Onu kendine sadaka et (kendi ihtiyacın için kullan)." bu­yurdu. Sahâbi, "Bir altınım daha olsa onu ne yapayım?" dedi. Allah Rasûlü (sa), "Onu hanımına sadaka et (eşinin ihtiyacı için kullan)." buyurdu. Sahâbi, "Bir altın daha olsa?" dedi. Allah Rasûlü (sa), "Onu çocuklarına sadaka et (bunların ihtiyacı için kullan)." buyurdu. Sahâbi, "Bir tane daha olsa?" dedi. Al­lah Rasûlü (sa), "Onu hizmetçine sada­ka et." Buyurdu. Sahâbi, "Bir tane daha olsa?" dedi. Allah Rasûlü (sa), "Onu da istediğin kimseye sadaka et." buyurdu. (Ebu Dâvûd, Nesaî, İbnu Hibban, Hâkim) Allah Rasûlü (sa) bu hadiste, harcamaya kişinin kendi nefsinden ve yakınlarından başlamasını önermiş ve Şer'î bir niyetle bu har­camaların da sadaka hükmüne geçtiğini belirtmiştir.

Urve şunu söylemiştir: "Âişe (ra)’a bir gün elli bin dirhem sadaka dağıttı. Kendi üzerindeki elbisesi ise yamalıydı." (Urve İbni Zübeyr, Hz. Âişe'nin kız kardeşi Esma'nın oğludur.) Hz. Ömer (ra) şöyle duâ etmiştir: "Allah'ım! Malın fazlasını iyilerimize ver. Umulur ki, onlar da bunu ihtiyaç sahibi olanlarımıza verirler." Ve o şunu da söylemiştir: "Ameller üstünlük iddiasına girdiler; sadaka onların en üstünü çıktı." Ömer İbni Abdulaziz (ra) şöyle demiştir: "Namaz seni yolun yarısına kadar gö­türür; oruç seni Sultanın (Allah Teâlâ'nın) kapısına ulaştırır; sadaka da seni O'nun huzuruna çıkarır." Abdullah İbni Mes'ûd (ra) şunu söylemiştir: "Bir adam yet­miş sene ibadet etmişti. Bir gün bir günah işledi ve Allah Teâlâ onun bütün amelini sildi. Adam, karşılaştığı bir faki­re bir ekmek verdi. Bunun üzerine, Allah Teâlâ onu affetti ve amelini kendisine geri verdi." Çünkü sadaka, Allah Teâlâ'nın hiddetini giderir. Lokman kendi oğluna şu nasihati yapmıştır: "Bir günah işlediğin zaman hemen bir sadaka ver." Yahya İbni Muâz şunu söylemiştir. "Bir tanenin (buğ­day vs. nin tanesi) bütün dünya dağlarına denk gelmesi mümkün görülmez. Ama sadaka tanesi böyledir." Ubeyd İbni Umeyr şöyle demiştir: "Kıyâmet gününde insanlar olabildiğince aç, olabildiğince susuz ve tamamıyla çıplak bir vaziyette haşrolunurlar. Ondan sonra kim Allah için açları doyurmuşsa Allah da onu doyurur, kim Allah için susuzluk gidermişse Allah da onun susuzluğunu giderir ve kim Al­lah için muhtaçları giydirmişse Allah da onu giydirir." Ha­san şöyle demiştir: "Kimse cariyeleri bir iki dirheme sat­maz. Fakat Allah Teâlâ güzel hurileri bir dirhem ve bir lok­ma sadaka karşılığında da verir." Abdullah İbni Ömer (ra) şeker sadaka ederdi. Bunun sebebini de şöyle açıklardı: "Ben şekeri severim. Allah Teâlâ da 'Sevdiğiniz şeyden vermedikçe hayra eremezsiniz.’ buyurmuştur." En-Neha’î şöyle demiştir: "Bir işi Allah için yaptığım zaman, onda bir kusur kalmasına gönlüm razı olmuyor."

Allah Rasûlü’ne nisbet edilen bir sözde şöyle denilmiş­tir: "Bolluktan veren bir kimse, ihtiyaçtan dolayı alan kim­seden üstün değildir." Çünkü, elde olmayan sebeplerle fa­kir ve muhtaç durumunda olmak da, insanı yükseltir ve ona dereceler kazandırır.

"Sadaka malın kiridir." (Müslim) Öyleyse, sadaka ve özellikle zekât sahibi olan kimse onu elinden çıkarmalı, alacak du­rumunda olan kimse de heves ve iştahla ona elini açmama­lıdır.

Abdullah İbni Mübarek; "Sadaka belâyı defeder ve ömrü uzatır." demiştir.

Sadakayı Açık veya Gizli Vermek

Amellerinde ihlâs ve mükemmellik arayanların bir kıs­mı sadakanın gizli verilmesini, bir kısmı da onun açık ve­rilmesini üstün bulmuşlardır.

Birincilerin bakış açısı şöyledir: Sadakanın gizli veril­mesi, alan muhtacın teşhir edilmesini ve onurunun zede­lenmesini önler; onun hakkında ileri geri konuşulmasına, gıybet ve su-i zan edilmesine fırsat vermez; verenin de kal­bini riyadan korur. Ameller için en büyük tehlike ise riya­dır. Çünkü riya amellerin reddedilmesine sebeptir. Ayrıca, haysiyetlerine düşkün olanlar, ihtiyaçlarına rağmen, açıkça verilen sadakayı almazlar. Almamaları da lâzımdır. Çünkü, Allaha iman etmekle şereflenmiş olan müminlerin kendile­rini küçük düşürmeleri caiz değildir. Bu sebeple, muhtaç olan ilim ehli açıkça verilen sadakayı almamışlardır.

İkincilerin bakış açısı ise şöyledir: Sadakayı açıkça ver­mek, nimetin şükrünü açıklamaktır. Bu ise, "Rabbinin ni­metini söyle!" (Duhâ, 11) âyetiyle emredilmiştir. Buna mukabil, sa­dakayı gizlemek nimeti gizlemek demektir. Bu ise, "Onlar cimrilik eder, insanlara da cimriliği tavsiye eder ve Allah'ın kendilerine verdiğini gizlerler. Allah bu kâfirlere küçültücü bir azap hazırlamıştır." (Nisa, 37) âyetiyle kötülenmiştir.

Allah Rasûlü (sa) da şöyle buyur­muştur:

"Allah Teâlâ kuluna bir nimet verdiği zaman, o nimetin eserini onda açıkça görmekten hoşlanır." (Ahmed, Tirmizî) Açıkça sada­ka vermek, istenmese bile, övülmeye ve takdir edilmeye vesile olur. Bu ise, daha çok sadaka verilmesini ve hayır iş­lenmesini teşvik eder.

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Din kardeşlerinizin iyiliklerini onlara bildirin. Çünkü bu suretle onlar, daha çok iyilik yapmaya (ve iyi olmaya) arzu duyarlar." (Darekutnî)

Sevrî şöyle demiştir: "Kendisini bilen bir kimsenin övülmesi ona zarar vermez."

Bu ikinci görüş sahiplerine göre, sadakayı gizli iken al­mak, açık iken almamak bir çeşit riyadır ve tevhid inancı­na aykırıdır. Çünkü, tevhid inancında sadece Allah Teâlâ’yı görmek gözetmek vardır. Bu sebeple, mahlukları görmek ve gözetmek, kabul ve redlerini buna göre ayarlamak inanç eksikliği ve riyadır.

Ermişlerden bir zat şöyle demiştir. "Biz vaktiyle, gizli­ce verilen sadakayı alıp açıkça verileni almayan şeyh ve dervişleri ham bulur ve onların duasına talip olmazdık."

Ayrıca, Allah Teâlâ bir kulunu muhtaç duruma düşürmüşse, bunu saklamak kibirdir. Kibir ise sakınılması gere­ken kötü sıfatlardandır. İblis, kibirlenip Âdem (as)’ın üstünlüğünü kabul etmediği için Allah Teâlâ’nın rah­met dergâhından uzaklaştırılmıştır.

Görüldüğü gibi, bu iki görüşün de haklı yanları vardır. Onun için ikisi de temelde doğrudurlar.

Bu sebeple Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık bir şekilde Allah yolunda (ha­yır işlerinde) sarf edenlerin ücretleri (sevapları) Rableri ya­nındadır. (Kıyâmet gününde) bunlar için korku yoktur ve bunlar üzülmezler." (Bakara, 274)

 
  Bugün 7 ziyaretçi (91 klik) kişi burdaydı! gullerinefendisi1.tr.gg  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=