GÜLCEMAAT DİYARINA HOŞGELDİNİZ
   
  Yeni islami Portaliniz
  HACCIN SIR'LARI VE İNCELİKLERİ....
 

Haccın Fazileti

Haccın Farz, Vacip ve Yasakları

Haccın Vakti

Haccın Çeşitleri

Mekke'de İkamet Etmek.

Medine'de İkamet Etmek.

Hac Yolculuğunun Adabı

Mikat'tan Mekke'ye Kadar İhram Âdabı

Mekke'ye Giriş Adabı

Tavaf Etmek/Tavafın Çeşitleri

Arafat Vakfesi

Müzdelife.

Mina Günleri

Umre.

Haccın İnce Edepleri

Hacca Toplu Bir Bakış.

Medine Ziyareti ve Adabı


Haccın Fazileti

Hac, ömrün ibadeti ve farzıdır. Allah Teâlâ şöyle bu­yurmuştur: "Gücü yeten kimselerin hac etmeleri Allah'ın onlar üzerindeki hakkı ve emridir. Kim, (O'nun hak ve em­rini dinlemeyip) küfrederse, (bilsin ki) Allah, âlemlerden ganîdir (kimseye ihtiyacı yoktur)." (Âl-i İmran, 97) İslâm dini bu ibadetle ikmal edilmiş, Allah Teâlâ'nın din nimeti bununla tamam­lanmıştır. Allah Rasûlü (sa) hac yapar­ken, "Bu gün dininizi ikmâl ettim, nimetimi üzerinizde ta­mamladım ve din olarak size İslâm’ı seçtim." âyeti indiril­miştir. Haccın büyük öneminden dolayı Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Kendisine hac farz olduğu halde, bu farzı yerine getirmeden ölen kimse, ister­se yahudi, isterse hıristiyan olarak ölsün!" (Tirmizî, İbni Adiyy) Hz. Ömer (ra) da şunu söylemiştir: "Gücü yettiği halde hac etmeyen müslümanları da yahudi ve hıristiyanlar gibi cizye'ye bağlamayı düşünüyorum." Seleften bazı zatlar, gücü yettiği halde haccetmeden ölenlerin üzerinde cenaze namazı kılmazlardı.

Hanefî mezhebine göre, haccın, farz olduğu ilk senede yapılması lâzımdır. Onu tehir etmek caiz değildir. Şafiî mezhebine göre ise, her ibadette olduğu gibi, ilk vakitte hac etmek üstün olmakla birlikte, haccetmeden ölmenin günahını göze alan kimseler onu istedikleri bir seneye tehir edebilirler.

Şafiî mezhebine göre, kendisine farz olduğu halde hac­cetmeden ölen kimsenin malından, diğer borçları ve zekâtı gibi, haccının bedeli de çıkarılır. Hanefî mezhebine göre ise, kendisi bunu vasiyet ederse, malının üçte birinden çı­karılır. Malın bundan fazlası ise vârislere aittir.

Hacca gücünün yetmesi, gidip gelene kadar ev halkı­nın nafakasını temin edebilmek ve yolculuk süresince ye­mek ve binmek için gerekli olan masrafı karşılayabilmektir. Malı olup sağlığı elvermeyenler ise bedel vermek durumundadırlar. Şafiî mezhebine göre, birinin yerine "bedel hac" yapabilmek için, kişinin kendi yerine hac etmiş olma­sı şarttır. Hanefî mezhebine göre ise bu şart değildir. Kadın­lara haccın farz olması için, mal varlığından başka, beraber­lerinde ya bir mahremleri bulunması ya da güven verecek miktarda tanıdık kadınların içinde olması lâzımdır. Hanefî mezhebine göre ise, üç günden fazla süren bir yolculukta kadının yanında erkek bir mahreminin bulunması şarttır.

Kendilerine farz olmadığı halde, fakir ve çocuklar da haccedebilirler. Ancak, çocukların haccı farz olan haccın yerine geçmez.

Hac, İbrahim (as) zamanından beri bilinen ve ifâ edilegelen bir ibadettir. Bu peygamber, Allah Teâlâ’nın emriyle Kabe'yi bina ettikten sonra şu ilâhî emri almıştır: "İnsanları hac etmeye çağır ve onlar çağrına cevap verip her taraftan yaya olarak ve yorgun düşen develer üstünde sana gelsinler. Burada kendileri için (dünya ve âhirete âit) fayda­lar görsün ve Allah'ın ismini sayılı günlerde (hac günlerin­de) zikretsinler." (Hac, 27) Allah Rasûlü (sa) şun­ları söylemiştir: "Kim hacceder ve hac müddeti içinde dili­ne, eline ve beline sahip olursa, günahlarından çıkar ve annesinden doğduğu günkü gibi (tertemiz) olur." (Müttefekun aleyh), "Kabul edi­len hac, bütün dünyadan ve içindeki şeylerden daha hayırlı ve değerlidir. Bu haccın sevabı cennetten aşağı bir şey değil­dir." (Müttefekun aleyh), "Hac ve umre yapanlar, Allah'a giden elçiler ve ziya­retçilerdir. O'ndan dilekte bulunsalar, dilediklerini verir." (İbnu Mâce, İbnu Hibban), "Kabe'den yararlanın (Bir rivayette de: "Onu çok tavaf edin). O iki sefer yıkılmış, üçüncü sefer yerden kaldırılacaktır." (Hâkim. Kabe birinci sefer Hz. Adem'den sonra yıkılmış, ikinci sefer de Hz Nuh tufanında veya daha sonra yıkılmıştır. Üçüncü olay ise, kıyâmetten bir müddet önce meydana gelecektir.), "Kim bir hafta Kabe'yi tavaf ederse, bir köle azat etmiş olur." (Tirmizî), "İblis, hiçbir zaman Arefe günündeki kadar küçül­müş, hakirleşmiş, zillete düşmüş ve kızmış bir halde görül­memiştir." (Mâlik) Çünkü, kendisi o gün ilâhî rahmetin hacdaki müminler üzerine cömertçe indiğine ve kendisinin teşvik ve çabalarıyla işlenmiş günahların affedildiğine şâhid olur.

Keşif sahibi bir zat şöyle demiştir:

"Arefe günü İblis bana gözleri yaşlı, sararmış, zayıfla­mış, beli bükülmüş bir insan suretinde göründü. Ona:

-Ağlaman nedendir? diye sordum. İblis:

-Müminler O'nun (İblis, Allah Teâlâ’nın ismini ağzına almaz) rahmetini umarak buraya gelmişler. Kendisinin on­ları boş çevirmeyeceğini bildiğim için kederlendim, dedi.

-Renginin uçması nedendir? dedim.

-Müminlerin O'na itâatte bu şekilde birleşmeleri beni korkuttu, dedi.

-Zayıflaman nedendir? dedim.

-At ve develeri O'na itaat yolunda sürmeleri yağımı eritti, dedi.

-Kamburlaşman nedendir? dedim.

-Bunlar, amellerini hiçe sayarak O'ndan af ve lütuf di­liyorlar. Böylece benim elimden kurtulmuş oluyorlar. Çün­kü ben amellerini gözlerinde büyütmeye ve onlara gurur vermeye çalışıyordum. Hilemin boşa çıkması belimi büktü."

Arefe günü, zamanın en efdal günüdür. Onun Cuma gününe rastlaması ise, değerini iki kat arttırır. Bundan do­layı, Arefesi cuma gününe rastlayan hacca, en büyük hac anlamında "Hacc-ı Ekber" denir. Allah Resulünün haccet­tiği sene, Arefe Cuma gününe rastlamıştı.

Hasan el-Basrî şöyle demiştir: "Ramazan ayında, savaş yolculuğunda ve hac ibadetinde iken ölenler şehid olarak ölürler."

Selef (ilk müslümanlar), savaş ve hacca gidenleri uğur­lar, dönüşlerinde onları karşılar ve henüz dünya ile kirlen­meden gözlerinin arasını öpüp onlardan duâ isterlerdi.

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Kıyâmet gününde Hacer'ül-Esved, kendisini iman ve ihlâsla selâmlamış olanlara şâhidlik eder." (Tirmizî, Nesaî, Hâkim) "Kendisi, de bu taşı öperdi." (Müttefekun aleyh), "O, boş bulduğu zaman, taşı üç kere öperdi."(Nesaî), "Kalabalıkta ise, elindeki asayı taşa sürer ve asa­yı öperdi." (Hâkim, Bezzâr)

Hz. Ömer de taşı öpmüş, başını kaldırınca da şöyle de­miştir: "Ben, senin fayda veya zarar vermediğini bilirim. Onun için, eğer Allah Rasûlü’nün seni öptüğünü görme­seydim, öpmezdim." Bu sözünden sonra da duygulanıp hıçkırıklarla ağlamıştır.

Haccın Farz, Vacip ve Yasakları

Diğer ibadetlerde olduğu gibi, haccın da farz, rükün, vacip, sünnet ve yasakları vardır. Farzlardan bir tanesinin eksik olması haccı geçersiz hale getirir. Vaciplerden eksik yapılanlar kurban ile telafi edilirler. Yasaklar da kurban ge­rektirirler. Sünnetler ise, sevabı arttırırlar.

Haccın farzları şunlardır:

1- İhrama girmek;

2- Arafat'ta durmak;

3- Kabe'yi tavaf etmek;

4- Sa'y yapmak;

5- Tıraş olmaktır. Hanefî mezhebine göre, bu ameller­den ihrama girmek, Arafat'ta durmak ve Kabe'yi tavaf et­mek farz, diğerleri vaciptirler.

Haccın vacipleri şunlardır:

1- İhrama mikat'ta girmek;

(Mikat, ihrama girilen yerdir. Allah Rasûlü (sa), Mekke'ye giden yollarda mikatlar belirlemiştir. Bu mikatların bir kısmı Mekke’ye yakın, bir kısmı uzaktır. Meselâ, Medine yoluyla giden hacıların mikatı "Âbâr-ı Âli" denilen yerdir ki, bu yerle Mekke'nin ara­sındaki mesafe üç yüz kilometreden fazladır. Burası Türk hacılarının da mikatıdır. Onun için, uçakların da buraya veya Medine'ye inmeleri lâzımdır. Cidde'ye inişler yanlıştır. Çünkü Cidde mikat değildir. Hacı­ları Türkiye havaalanlarında veya uçaklarda ihrama sokmanın ise çe­şitli sıkıntıları vardır.)

2- Arafat'ta akşama kadar durmak. Arafat'ta az bir miktar durmak ise farz ve rükündür.

3- Müzdelife'de sabahlamak;

4- Mina'da şeytan taşlamak;

5- Şafiî mezhebine göre en az iki gece Mina'da yatmak.

Vaciplerden her birinin terk edilmesiyle bir kurban lâzım gelir. Kurban veremeyenler ise, üç gün hacda, yedi gün de evlerinde oruç tutarlar. Bu oruçları müteferrik gün­lerde tutmak da caizdir. Ancak bazı âlimler, ihrama mikatta girmenin ve şeytan taşlamanın dışındaki vaciplerin terk edilmesiyle kurban kesmenin vacip değil, müstehab oldu­ğunu söylemişlerdir.

Haccın yasakları da şunlardır: (Bunlar umrenin de ya­saklarıdır.)

1- Erkeğin dikişli elbise, çorap, topuk kemiklerini örten ayakkabı giymesi, başını kapatması; kadının yüzünü ört­mesi.

2- Koku sürünmek, (kokulu sabun, şampuan kullan­mak).

3- Tıraş olmak, kıl koparmak, tırnak kesmek.

4- Cinsel ilişki. Bu olay, Arafat vakfesinden önce olur­sa hac bozulur ve ceza olarak, Şafiî mezhebine göre bir de­ve, Hanefî mezhebine göre bir koyun kesmek lâzım gelir. Bundan sonra olursa hac bozulmaz. Ancak bir deve kes­mek vacip olur.

5- Karşı cinsi öpmek, onu kucaklamak, istimna etmek.

6- Kara hayvanı avlamak veya öldürmek.

7- Şafiî mezhebine göre, ihramda iken kendisi veya başkası için nikâh akdi yapmak. Bu akidleri yapmak ha­ramdır ve ihramda yapılan bu akidler geçersizdirler.

Haccın Vakti

Umre bütün sene içinde yapılabildiği halde, hac sınırlı bir zamanda yapılabilir. Haccın iki vakti vardır. Birincisi, hac için niyet etme ve ihrama girme vaktidir. Bu vakit Şev­val ve Zülkade aylarıyla Zülhicce ayının ilk dokuz günü­dür. Bu itibarla, Şevval ayının başından Zülhicce ayının do­kuzuncu gününe kadar hac için ihrama girilebilir. Kur'ân-ı Kerim'de buna işaret edilerek "Hac, bilinen aylardır." buyurulmuştur.

Haccın ikinci vakti ise, menâsiki ifâ etme vaktidir. Bu vakit Arefe günüyle başlar. En geç bugün ihrama girmek ve aynı gün Arefe'de bulunmak farzdır. Allah Rasûlü (sa) "Hac Arefedir." buyurarak haccın en önemli rüknü olan Arafat vakfe'sine işaret etmiş ve bu gerçeğin iyice anlaşılması için sözünü üç kere tekrarlamıştır. (Tirmizî, Ebu Dâvûd, İbnu Mâce, Dârimî)

Haccın Çeşitleri

Hac, ihtiyaç veya isteğe binaen üç şekilde yapılabilir.

1- İfrâd haccı. Şafiî mezhebine göre efdal olan hac çeşi­di budur. Bu hacda ihrama hac etmek niyetiyle girilir ve bu ihramla hac tamamlanır. Ondan sonra Harem dışına (ge­nellikle, Ten'im'e) çıkıp yeniden ihrama girilir ve umre ya­pılır. Umre başka bir tarihe de bırakılabilir. Şafiî mezhebine göre, bir kere umre de hac gibi farzdır; Hanefî mezhebine göre ise umre sünnettir.

2-  Temettü' haccı. Hanefî mezhebine göre efdal olan hac şekli budur. Bu hacda ihrama umre niyetiyle girilir. Mekke'de umre yapılır, ondan sonra ihramdan çıkılır. Da­ha sonra tekrar ihrama girilir ve Arafat'a çıkıp hac yapma­ya başlanır. Bu hac şeklinde kurban kesmek lâzımdır. Ha­nefî mezhebine göre bu haccın efdal sayılması bu kurbandan dolayıdır. (Ancak, Hz. Ömer (ra) bir dö­nem bu hac şeklini yasaklamıştır.)

3- Kıran haccı. Bu hac şeklinde, ihrama girilirken hac ve umreye birlikte niyet edilir ve sadece hac yapılır. Umre­nin menâsiki (amelleri) de haccın menâsikine benzediği için, niyet sayesinde umre de yapılmış sayılır. Bu tıpkı gus­lederken abdest alma niyeti de getirilirse, gusül ile birlikte abdestin de alınmış olmasına benzer. Bu hacda da kurban vaciptir.

Mekke'de İkamet Etmek

Hadiste: "Allah Teâlâ yeryüzüne baktığı zaman, önce Harem bölgesine (Mekke ve çevresi) bakar." denilmiştir. Bu sebeple, Mekke'de ikamet edebilmek büyük bir lütuftur. Mekke'de ikamet etmek Kabe'ye ve Kabe mescidine yakın olmak demektir. Kabe'yi tavaf etmek, oturup ona bakmak ibadet olduğu gibi, Kabe mescidinde namaz kılmak da çok büyük sevaptır. Allah Rasûlü (sa) bura­da kılınan namazın sevabının yüz bin kat olduğunu bildir­miştir. Hasan el-Basrî, Mekke'de oruç tutmanın, sadaka vermenin ve diğer hayır ve ibadetlerin sevabının da böyle büyük olduğunu söylemiştir. Ancak, şu da vardır ki, insan­lar bir şeye sahip veya yakın olunca, o şeye karşı ruhî du­yarlılık ve kalbî iştiyaklarını kaybederler. Bu sebepten do­layı bazı âlimler, devamlı olarak Mekke'de ikamet etmek ve Kabe'yi görmek yerine, uzakta yaşayıp hasretle tutuş­mayı ve ancak hac ve umre zamanlarında gelip ziyaret et­meyi tercih etmişlerdir. Bu anlamda şöyle denilmiştir. "Mekke'de kalıp alışkanlık ve umursamazlık kazanmaktansa, uzakta yaşayıp onun iştiyakını duymak daha hayır­lıdır." Ayrıca, Mekke'de iyi amellerin sevabı fazla olduğu gibi, kötü amellerin ve günahların cezası da aynı ölçüde fazladır. Böyle olunca da, günahları tâatlerinden fazla olan insanlar, Mekke’de ikamet etmekle kârlı değil, zararlı çıkar­lar. Hasan el-Basrî şöyle demiştir: "Her yerde günahlar işlendikten sonra yazıldığı halde, Mekke'de bunlar henüz ni­yet halinde iken yazılırlar. Bundan dolayı Kur'ân-ı Kerim'de, "Kim orada (Mekke'de) zulme niyet ederse ona elemli bir azap tattırırız." buyurulmuştur." (Hac, 25)

Allah Rasûlü (sa), hicretten sonra Mekke'ye döndüğü zaman ona hitaben şöyle demiştir: "Sen, Allah Teâlâ’nın en hayırlı toprağı ve benim de en çok sevdiğim yersin. Bu sebeple, eğer müşrikler beni zorla çıkarmasalardı, ben seni bırakıp gitmezdim." (Tirmizî, Nesaî/El-Kübrâ, İbnu Mâce; İbnu Hibban)

Ticaret gibi maksatlarla da olsa Mekke’ye giden yaban­cıların mikat'ta ihram giymeleri ve oraya varınca mevsime göre ya hac veya umre yapmaları sünnettir. Bunu vacip gö­ren âlimler de vardır.

Medine'de İkamet Etmek

Mekke'den sonra en faziletli şehir Medine'dir. Amelle­rin sevabı bu şehirde de fazladır. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Benim bu mescidimde bir namaz, Mescid-i Haram, dışındaki yerlerde kılınan bin namazdan daha hayırlıdır." (Müttefekun aleyh)

Üçüncü kutsal yer ise, Mescid-i Aksâ'dır. Bu mescitteki namazın sevabı, diğer yerlerdeki namazın beş yüz katıdır.

Zikri geçen üç mescitte namazın sevabı fazla olduğu için, ibadet etmek maksadıyla oralara yolculuk etmek caiz ve hatta müstehabtır. Bunların dışındaki mescitler ise, aynı değere sahiptirler. Bu yüzden, fazla sevap kazanmak mak­sadıyla bunlar için uzun yolculuk yapmak anlamsızdır. Onun için Allah Rasûlü (sa) şöyle bu­yurmuştur: "Ancak üç mescit için uzun yolculuk yapılabi­lir. Bunlar Mescid-i Haram, Benim mescidim ve Mescid-i Aksâ'dır." (Müttefekun aleyh)

Bu hadis-i şerif, mescitlerle ilgili iken, bazı âlimler me­zar ve kabirleri de onun kapsamına sokup peygamber ve evliya kabirlerini ziyaret etmek için uzun yolculuk yapma­nın haram olduğu hükmünü çıkarmışlardır. Fakat bunların hadisten bu hükmü çıkarmaları doğru değildir. Çünkü bu hadis bu hükmü içermez. Ayrıca, kabir ziyareti Peygam­berimiz tarafından emredilmiştir.

Bir hadis-i şerif şöyledir: "Sizi kabir ziyaretinden nehyetmiştim. Lâkin, artık onları ziyaret edin. Çünkü kabir ziyareti size ölümü hatırlatır." (Müslim) Bu hadis, ister emir, ister izin ve ruhsat olsun, kabirleri ziyaret etmenin meşru olduğunu ifade etmektedir. Ancak, prensip olarak meşru ve hatta müstehab olan kabir ziyareti, câhiliyet devri usulleriyle ya­pılırsa gayr-i meşru, haram ve hatta şirk haline gelir. Erkek ve kadınların birbirine karışmaları, kabir ve türbeyi öpme­leri, etrafında tavaf yapmaları, yanında namaz kılmaları, orada medfun olan zattan isteklerde bulunmaları, bu ziya­reti çok sık yapmaları, bunun için mevsim kurmaları ve orayı bayram yerine çevirmeleri, akraba ise üstünde sesli ağlamaları cahilî usullerdendir.

(Ancak, kabirleri ziyaret etmekle kabir ziyareti için uzun yolculuk yapmak birbirinden ayrı şeyler olarak da görülebilir. Bu takdirde, kabirleri ziyaret etmenin caiz ve hatta müstehab olması, kabir ziyareti için uzun yolculuk yapmayı meşrulaştırmayabilir. Fakat evliya kabirlerini zi­yaret etmek için uzun yolculuk yapmanın hükmü ne olur­sa olsun, Allah Rasûlü’nün kabrini ziyaret etmek için uzun yolculuk yapmanın caiz ve sünnet olduğunda şüphe yok­tur. Çünkü Allah Rasûlü’nün kendisi kabrinin ziyaret edil­mesini emr ve teşvik etmiş ve bunun sevaplı bir amel oldu­ğunu bildirmiştir. Bu sebeple, böyle açık ve sarih hadisler varken, bu konuda bazı hadislerin mefhum ve zımnından muhalif hüküm çıkarmaya kalkışmak yanlıştır.

İbadet ve sevap maksadı dışında, görüp ibret almak, hasret gidermek, sıla-i rahimde bulunmak gibi sebep ve maksadlarla her yere gidilebilir; diriler de, ölüler de ziyaret edilebilir. Nitekim, Allah Rasûlü (sa) da Ebvâ'da medfun bulunan annesinin kabrini ziyaret etmiş­tir. Ebvâ, Mekke ile Medine arasında bir yerdir. Allah Rasûlü (sa) buraya ya Mekke'ye giderken uğramış, ya da doğrudan doğruya gelmiştir. Allah Teâlâ da Kur'ân-ı Kerim'in onlarca âyetinde, yeryüzünde dolaşıp olup bitenleri görmeyi ve ibret almayı emretmiş ve bunu yapmayanları kötülemiştir.)

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Medine'de ölmeye gücü yetenler, orada ölsünler. Çünkü orada ölenlere ben kıyâmet gününde şefaat ede­rim." (Tirmizî, İbnu Mâce) "Kıyâmet gününde mezarından ilk çıkan benim; benden sonra Bakî' mezarlığında olanlar, bunlardan sonra da Mekke'de ölenlerdir." (Tirmizî, İbnu Hibban)

Düşmanla savaşma, sürtüşme ve onu gözetleme yeri olan serhat kaleleri de, sevabı fazla olan mekânlardır. Bun­dan sonra en hayırlı yer, kişinin dinini tam olarak yaşaya­bildiği, fitne ve günahlardan uzak olduğu yerdir. Böyle bir yere hicret etmek de duruma göre vacip olabilir.

Kötü yerlerde kalıp fitne ve baskı sebepleriyle dinleri­ni yaşayamayanlar, Kur'ân-ı Kerim'de, "kendilerine zul­medenler" sıfatıyla anılmış ve haklarında şöyle buyurulmuştur:

"Melekler, kendilerine zulmedenlerin canlarını aldık­ları zaman, onlara, "Neden dininizi yaşamadınız?" diye so­rarlar. Onlar, "Biz, baskı altındaydık." derler. Melekler: "Allah'ın mülkü genişti, hicret etseydiniz ya!" derler. Bun­ların yeri cehennemdir ve o ne kötü sonuçtur! Ancak ger­çekten âciz olup hicret etmek için çare ve yol bulamayan erkek, kadın ve çocuklar bu hükmün dışındadırlar." (Nisa, 97, 98)

Allah Rasûlü (sa), haccedenler için şöyle duâ etmiştir: "Allah'ım! Haccedenleri ve onların affe­dilmeleri için duâ ettikleri kimseleri affet." (Hâkim)

Hac Yolculuğunun Adabı

1- Hacca gitmek üzere olan bir kimse, tevbe etmeli, borçlarını ödemeli, zulmettiği kimselerden helâllik dileme­li, yanındaki emanetleri iade etmeli, ev halkının ihtiyaçları­nı gidermeli, nafakalarını temin etmeli, iki şâhid huzurun­da vasiyetini yapmalı, helâl olan malından gidiş ve dönüş masrafları, sadaka ve diğer hacılara yardım için yetecek miktarda para almalı, evden çıkmadan evvel de bir miktar sadaka dağıtmalıdır.

Zahire ve eşyasının nakli ücrete tâbi ise, hile yapıp bunları gözden kaçırmamalıdır.

2- Kendisine bir yol arkadaşı edinmeli ve bu arkadaş, hayır ve tâatı seven, bu konuda kendisine yardımcı ve ör­nek olabilen bir kimse olmalıdır.

3- Evden çıkarken iki rek'at namaz kılmalı ve kalb hu­zuru ile hem kendisi, hem de arkada kalanlar için duâ et­meli, Allah Teâlâ'dan yardım ve selâmet dilemelidir.

4- Vasıtaya binerken şu mealde duâ yapmalıdır: "Bis­millah! Allah'a tevekkül ettim. Havi ve kuvvet O'nun elin­dedir. Bu vasıtayı bize musahhar eden (hizmetimize veren) Rabbimiz yücedir. Biz O'nun yoluna çıkıyor, O'nun emrine uyuyor ve O'na dönüyoruz."

5- Yolculukta, imkânına göre cömert davranmalı, en güzel ahlakı yaşamaya çalışmalıdır.

6- Mola verdiği her yerde iki rek'at namaz kılmalı, duâ ederek o yerin hayrını istemeli, şerrinden Allah Teâlâ'ya sığınmalıdır. Yüksek yerlere çıktıkça üç kere tekbir getirme­li, aşağılara indikçe de bir müddet tesbih etmelidir (Sübhanellah! demelidir).

7- Farz namazların edasına önem vermeli, onları kaza­ya bırakmamalı ve ilk vaktinden geciktirmemelidir. Çünkü namaz dinin direğidir ve o birlikte olmadıkça diğer ibadet­lerin fazla bir kıymeti yoktur. Namaz kılmayan veya kaza­ya bırakanların günahı hac yolculuğundan kazandıkları se­vaptan fazladır.

Yolculukta namazı kaçırmamak için Allah Teâlâ tara­fından her türlü kolaylık sağlanmıştır. Su yoksa teyem­müm etmek, kıble ve vakti kanaatle belirlemek, iki namazı birleştirmek (cem' etmek), dört rek'atlı namazları kısaltmak (kasr yapmak) bu kolaylıklar cümlesindendir.

(Şafiî mezhebine göre, yolculukta cem' ve kasrın ikisi de ruhsat­tır. İsteyen, bu kolaylıklardan yararlanabilir. Hanefî mezhebine göre ise, kasr vaciptir. Bu mezhep cem'i caiz görmemiştir. Ancak, cem'in caiz olduğunu bildiren hadisler sahih oldukları için, Hanefî mezhebin­den olanlar da cem' edebilirler. Çünkü İmam Ebu Hanîfe (ra): "Gördüğünüz, bildiğiniz bir hadis sahih ise, benim mezhebim ictihadım değil, o hadistir." demiştir. Bazı âlimler, "Elinde olmayan sebeplerle namazı vaktinde kılamayan ve kazaya bırakmak zorunda bulunan kimselerin, yolculukta olmasalar bile, namazlarını kazaya bırakmak yerine cem' etmelerini evlâ" görmüşlerdir. Fakat, bu türlü ciddî bir zorunluluk bulunmadıkça, yolculuk haricinde namazları cem' etmek caiz değildir. Cem', öğle ve ikindi namazları ile, akşam ve yatsı namazları arasında yapılır. Bu namazlar, ya öncekinin vaktinde, ya da, sonrakinin vaktinde kılınırlar.)

Mikat'tan Mekke'ye Kadar İhram Âdabı

1- İhram elbisesini beyaz renkli iki parçadan oluştur­mak. Allah Teâlâ'nın en çok sevdiği elbise beyaz renkli olandır (Kefen de bu sebeple beyaz renkten yapılır).

2- İhrama girmeden önce, gusül niyetiyle yıkanmak, saç, sakal ve bıyığı düzeltmek, tırnakları kesmek,

3- İhram elbisesini niyetsiz giyip iki rek'at ihram sün­neti kılmak, ondan sonra niyet getirmek ve "lebbeyke" okumak. Niyetten sonra "lebbeyke" okumak Şafiî mezhe­bine göre sünnettir. Hanefî mezhebine göre ise, vaciptir.

4- İhrama girerken, "Allah'ım! Bu ibadeti (haccı veya umreyi) en iyi şekilde yapmak için bana güç ver ve yardım­cı ol ve onu benden tam olarak kabul et." şeklinde dua et­mek.

5- İhramı üstünde taşıdığı süre boyunca her değişiklik ve münasebette, inip binerken ve sık sık "lebbeyke" oku­mak ve bunu seslice söylemek (Kadınlar ise, yavaşça okur­lar). "Lebbeyke"yi salavâtla bitirmek.

Mekke'ye Giriş Adabı

1- Mekke dışında yıkanmak.

Hac yolculuğunda müstehab olan yıkanmalar (gusül) yedi tanedir.

Bunlar ihram guslü, Mekke'ye giriş guslü, Kudûm ta­vafı guslü, Arefe guslü, Müzdelife guslü, şeytan taşlama guslü, veda tavafı guslüdür.

2- Harem bölgesine girdiği zaman duâ etmek.

3- Mekke'ye yüksek tepe yolundan girip aşağı tepe yo­lundan çıkmak.

4- Uzaktan Kabe görüldüğü zaman, "lebbeyke" oku­mak ve duâ etmek.

5- Kabe'nin önüne geldiği zaman duâ etmek.

6- İzdiham yoksa, Hacer'ül-Esved'i öpmek ve önünde kısa bir duâ yapmak. İzdiham varsa, ona doğru durup duâ etmek.

Tavaf Etmek/Tavafın Çeşitleri

Dört çeşit tavaf vardır:

1- Hac ve umrenin bir rüknü olan tavaf. Buna "ziyaret tavafı" da denir. Bu tavaf farzdır. Hac tavafının zamanı, bayram günleridir. Hanefî mezhebine göre, bu tavafı bay­ram günlerinden sonraya bırakmak kurban gerektirir. Um­re tavafı, umre yapıldığı zamandır.

2- Kudûm tavafı. Sünnet olan bu tavaf, Mekke'ye yeni gelirken yapılan tavaftır. Bu tavaf, mescide girerken kılın­ması sünnet olan tahiyyet'ül-mescid namazı gibidir. Eğer, umre yapılırsa, bu tavafın yerine umrenin farz olan tavafı yapılır. Kudûm tavafında reml ve ittibâ' sünnettir. Reml, ilk üç turu kısa adımlarla ve koşar gibi dönmektir. İttibâ' ise, sol omuzu ihramın dışında tutmak ve açık bırakmaktır. Bunlar, arkasında "sa'y" yapılan diğer tavaflarda da müstehabtır.

(Mekke henüz müşriklerin elinde iken, Allah Rasûlü (sa) bir miktar ashabıyla birlikte umre yaptı. Müşriklerin, ashabın güçsüz ve zayıf olduklarını söyleyip aleyhte propaganda yap­tıklarını duyunca, ashabına, kuvvet ve dinçlik gösterisi anlamını taşıyan remi ve ittibâ'ı emretti. Hz Ömer (ra) şöyle demiş­tir: "Zamanımızda artık Allah Teâlâ küfür ve kâfirleri zayıf düşürüp İslâmiyeti ve müslümanları güçlü kılmıştır. Bunun için, güç ve kuvvet gösterisine ihtiyacımız kalmamıştır. Ancak, Allah Rasûlü zamanında yaptığımız bir işi de bırakmak istemiyoruz.")

3-  Nafile tavaflar. Bunlar serbest tavaflardır. Hac ve umre için Mekke'de bulunulduğu süre içinde vakit bulun­dukça yapılabilirler. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Bir hafta tavaf yapmak, bir köle azat etmek kadar sevaplıdır." (Tirmizî, Nesaî)

4- Veda tavafı. Hanefî mezhebine ve Şafiî mezhebin­den bir görüşe göre vacip olan bu tavaf, Mekke'den son ay­rılışta yapılır. Temiz olmayan kadınlar, bu tavaf için temiz­lenmeyi beklemeyebilirler.

Tavaf namaz hükmünde olduğu için, namazda şart olan temizlik, abdest ve setr-i avret burada da şarttır. Tavaf­ta "lebbeyke" söylenmez; dua edilir ve Kur'ân okunur.

Tavaf, Kabe etrafında yedi tur dönüştür. Hacerül-Esved hizasından başlanır ve başlandığı yerde bitirilir. Hatim ve Şazırvan'ın dışında yapılması lâzımdır. Hatim, yarım daire şeklinde Kabe'ye bitişik olan kısımdır. Şazırvan ise, yerde Kabe duvarlarına yapıştırılan taş kemerdir. Bunların ikisi de Hz. İbrahim (as)’ın inşâ ettiği Kabe'ye da­hildiler. Bu sebeple, Hatim'de dua etmek Kabe içinde dua etmek gibidir.

Hacerül-Esved hizasından geçtikçe ellerini kaldırıp "Bismillah, Allahu ekber!" demek, tavaf sonunda Mültezem denilen Hacer ile Kapı arasındaki yerde dua etmek ve kollarını açıp karnını Kabe duvarlarına yapıştırmak müstehabtır.

Her tavaftan sonra, İbrahim makamının gerisinde iki rek'at tavaf namazı kılınır. Bu namaz, Hanefî mezhebine göre vaciptir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "İbrahim'in makamında namaz kılın." (Bakara, 125)

Arafat Vakfesi

Arafat vakfesi (duruşu), haccın en önemli rüknüdür. Arefe günü güneş kaymasından, yani öğle vaktinden bay­ram sabahı şafağına kadar süren zaman diliminde bir mik­tar Arafat'ta bulunmak farz, öğle vaktinden akşama kadar durmak ise vaciptir. Durmak için ey iyi yer, dağın eteğindeki kayalıktır. Çünkü Allah Rasûlü (sa) burada durmuştur. Arefe günü oruç tutmak, hacı adayları için sünnet değildir. Arafat'ta öğle ve ikindi namazları cem'-i takdim edilir, geriye kalan zamanda "lebbeyke" söy­lenir ve dua edilir. En güzel dua ise, hiç şüphesiz ki, Allah Rasûlü’nün ve selef-i sâlih'in dualarıdır. Bu sebeple, Arafat vakfesinde şöyle dua edilmelidir:

"Allah'tan başka ilâh yoktur, O birdir, O'nun ortağı yoktur. Mülk ve hamd O'nundur ve O'nadır. Dirilten ve öl­düren O'dur. O diridir ve hiç ölmez. Bütün hayırlar O'nun elindedir ve O her şeye kadirdir. Allah'ım! Kalbime nur koy, kulaklarıma nur koy, gözlerime nur koy ve dilime nur koy. Allah'ım! Kalbimi hakikatlere aç ve onlara uymayı ba­na kolaylaştır. Allah'ım! Söylediğimiz hamdler ve söyledi­ğimizden daha hayırlı olan hamdler sanadır. Namazım, haccım, hayatım ve ölümün senin içindir. Yönelişim ve dö­nüşüm sana doğrudur. Allah'ım! Kalb vesvesesinden, iş da­ğınıklığından ve kabir azabından sana sığınırım. Allah'ım! Gece içinde olup biten işlerin şerrinden, gün içinde olup bi­ten işlerin şerrinden, rüzgârların getirdiği şeylerin kötüsün­den ve zaman hâdiselerinin kötüsünden sana sığınırım.

Allah'ım! Bana verdiğin sıhhatin bozulmasından, aza­bının baskın yapmasından ve her türlü kızgınlığından sana sığınırım. Allah'ım! Beni kendi hidayetinle hidayet et, doğ­ru olana yönlendir, dünyada da âhirette de setret ve affet. Ey kasdedilenlerin en hayırlısı, baş vurulanların en yücesi ve istekte bulunulanların en cömerdi! Buradaki kullarına ve evinin ziyaretçilerine verdiğin şeylerin en iyisini bana da ver. Ey merhametlilerin en merhametlisi, ey dereceleri yükselten, ey bereketleri indiren, ey yer ve gökleri yaratan! Burada her dil ve lehçeden sesler ve yakarışlarla ihtiyaçlar sana arz olunuyor. Benim ihtiyacım ise, insanların beni unuttukları zaman beni unutmamandır. Allah'ım! Sen beni görüyor, sözümü işitiyor, halimi biliyorsun. Benim hiçbir şeyim senden gizli değildir. Ben müflis ve fakir bir kulu­num, günahlarımı itiraf ediyor ve onlardan korkuyorum. Onların şerrinden sana sığınıyor, senden medet diliyorum. Bir miskin gibi senden bağış diliyor, bir zelil günahkâr gibi sana yalvarıyor, sıkıntıya düşen ve helak olmaktan korkan bir çaresiz gibi sana dua ediyorum. Boynum sana eğilmiş, gözlerim senin için ıslanmış, vücudum senin önünde kü­çülmüş, kibrim senin azametin önünde kırılmıştır.

Allah'ım! Ey istekte bulunulanların en hayırlısı ve iste­nileni verenlerin en cömerdi! Beni duama rağmen şakî ve bedbahtlardan eyleme, bana merhametli ve şefkatli dav­ran. Allah'ım! Kim senin önünde nefsini överse övsün, ben nefsimi kötülüyorum ve biliyorum ki, senin yardımın ve merhametin onun önüne geçmezse nefis kötülüğü emredicidir. Nefsimin kötülüğü emretmesine karşı senden yardım ve merhamet diliyorum. Allah'ım! Günahlarım dilimi tut­muş, kötülüklerim senin yanındaki itibarımı yıkmış, önün­de bana şefaat edecek bir amelim olmamıştır, fakat sen ke­rem sahiplerinin en yücesisin, ben amelimle merhametine yetişemezsem de merhametin bana yetişebilir, çünkü mer­hametin her şeyi kuşatmıştır. Ben de nihayet bir şeyim. Al­lah'ım! Günahlarım büyük de olsalar, senin affın yanında küçüktürler. Onun için, günahlarımı affet. Ey kerem sahibi! Sen Rabsin, bense kulum. Ben dönüp dönüp günah işlerim, sen ise her seferinde affedersin. Allah'ım! Eğer sadece tâat ehline merhamet edersen, benim gibi günahkârlar kime gitsinler?

Allah'ım! Günahlarıma karşı mazeretim yoktur. Çün­kü onların günah olduklarını bildirdiğin ve sakınmak için bana akıl ve irade verdiğin halde, kötü yolu seçtim. Onun için, bana azap verirsen müstahakım. Fakat, benim sana karşı güçsüzlüğüm ve senin bana karşı gücün ve kuvvetin hürmetine günahlarımı affet. Ey çağrılanların ey hayırlısı, ey umulanların en yücesi! İslâm dini ve Muhammed (sa) hakkı için beni bağışla, istediklerimi ver, umduklarımı gerçekleştir ve beni buradan ihtiyaçları­mı gidermiş olarak gönder. Allah'ım! Bana emrettiğin gibi dua ettim, beni umutlandırdığın gibi duamı kabul et. Al­lah'ım! Bu yerde günahlarım samimi olarak sana itiraf eden, onların vebalinden korkup önünde boyun eğen, günahkârlığından dolayı sana karşı eziklik duyan, "Ben et­tim, sen etme." diye yalvaran, yaptıklarından pişman oldu­ğunu söyleyen ve affını isteyen bu kulunu lütuf ve merha­metinden mahrum eyleme, ihtiyaçlarını ortada bırakma.

Ey bütün canlıların melce ve sığınağı, müminlerin dos­tu ve iyilerin velisi! Senin emirlerine uyanlar rahmetinle serfiraz, senden yüz çevirenler ise gazabınla perişan olur­lar. Bu hakikatin bilinciyle sana geldim, eşiğine sığındım, umutlarımı sana bağladım, halimi sana açtım, senin elinde olan hayra rağbet ettim, senin azabından korkup titredim, beni kovalayan günahlarımdan kaçıp kapına sığındım. Ey dilencilerin ihtiyaçlarını giderme kudretine sahip olan, ey dile gelen mâruzâtı duyan, kalpte olanları bilen, ey kendi­sinden başka ve kendisiyle beraber dua edilecek Rab bu­lunmayan, ey kendisinden başka hayır ve şerri takdir etme gücüne sahip bir kime mevcut olmayan, baş vurulabilen veziri, rüşvet verilebilen kapıcısı bulunmayan, ey isteklerin çokluğuyla cömertliği artan, ihtiyaçların büyüklüğüyle iyi­lik ve ihsanı büyüyen! Sen misafire ihsanda bulunmayı, zi­yaretçiye ikram etmeyi, dilencinin eline bir şey koymayı, iyilik edene sevap vermeyi, rahmet dileyene merhamet et­meyi, yakınlık isteyeni yaklaştırmayı, umut besleyeni ha­yal kırıklığına uğratmamayı, af için geleni kovamamayı âdet etmişsin. Ben, evimden uzak olan bu yerde bir misafi­rin, bir ziyaretçin, bir dilencinim. İyilik etmedimse de iyili­ği sevdim, lâyık olmadımsa da rahmetini her zaman iste­dim, sana yakın olmayı hep arzuladım, beni korktuklarıma ezdirmeyeceğini daima umut ettim. Bu büyük toplulukta herkesi şad ederken beni gözyaşlarım, günahlarım ve ihti­yaçlarımla baş başa bırakma.

İlâhımız! Aralıksız nimetler verip kalplere kendini sev­dirdin, sürekli ihsanlarda bulunup dilleri kendi medhinle konuşturdun. Minnetlerini devamlı çoğaltıp kullarını şü­kürden âciz bıraktın, yer ve gökleri delillerle doldurup kendi varlığını gösterdin, kudretinin önünde her şeyi büküp dize getirdin, yüz ve alınları büyüklüğüne secde ettir­din, kulların kötülük yaptıkları zaman, hilim gösterip mühlet verdin, iyilik yaptıkları zaman lütuf gösterip kabul ettin, duâ ettiğimiz zaman dinledin, çağırdığımız zaman cevap verdin, çaresiz kaldığımız zaman yardım gönderdin, sana bir adım gelene on adım yaklaştın, sana yönelenin yo­lunu açtın. İlâhımız! Sen kitabında "Kâfirlere söyle, küfür­den vazgeçerlerse geçmiş günahları bağışlanır." (Enfâl, 38) deyip kü­fürden sonra tevhid kelimesini söyleyenlerden razı olaca­ğını bildirdin. Biz ise, var olduğumuzdan beri senin vahda­niyetine (birliğine) inanıyor ve azametinin önünde eğiliyo­ruz. Bizim rahmet ve mağfiretten nasibimizi yeni iman edenlerden daha az eyleme.

İlâhımız! Kölelerimizi azat etmemizden hoşlandığını bildirmişsin, biz de senin köleleriniz, bizi azat et. Fakirleri­mize sadaka vermemizi emretmişsin, biz de senin fakirleri­niz, bize sadaka ihsan et. Bize zulmedenleri affetmemizi tavsiye etmişsin, biz de kendimize zulmettik, bizi affeyle. Rabbimiz! Bize dünyada da, âhirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından ve her türlü zarar ve hüsrandan koru.

Ey bir iş yapmak diğer işlerden, bir mahlûku dinlemek diğerlerini dinlemekten kendisini alıkoymayan, ey dinledi­ği bunca sesleri karıştırmayan, ey bunca dilekler arasında bocalamayan, ey bu kadar dil ve lehçeleri birlikte bilen, ey ısrar edenlerin ısrarından rahatsız olmayan, dilek sahiple­rinin çokluğundan sıkıntı duymayan! Bize affının serinliği­ni, rahmetinin lezzetini ve sana hep dua etmenin hazzını duyur.

Ve sallallahu alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmaîn vel-hamdu lillâhi Rabb'il-Âlemîn."

Müzdelife

Akşam olup güneş batınca, Arafat'tan Müzdelife'ye doğru yola çıkılır. Müzdelife'ye yaya gelmek efdaldir. Müzdelife'ye gelmekle tekrar Harem bölgesine girilmiş olur. Burada akşam ve yatsı namazları cem-i tehir şeklinde kılınır. Gece boyunca ibadet ve dua edilir. Sabah namazı kı­lındıktan sonra da buradan Mina'ya gelinir.

Mina Günleri

Mina'da kalınan günlerde şu işler yapılır:

1- Cemre'lere taş atmak. Cemre'ler, şeytanı temsil ve sembolize eden direklerdir. Bunlar üç tane olup Büyük (Akabe), Orta ve Küçük cemreler olarak bilinirler. Birinci gün yalnız Akabe cemresine, ondan sonraki günlerde (bu günler iki veya üç gündür) her gün üç Cemre'ye Küçük Cemre'den başlayarak yedişer tane taş atmak vaciptir. Hanefî mezhebine mezhebine göre Küçük Cemreden baş­lamak vacip değil, sünnettir.

2- Kurban kesmek. Vacip veya sünnet kurbanı olanlar onu bayram günlerinde Mina'da keserler. Hac, temettü ve­ya kıran şeklinde yapılmış, bir vacip terk edilmiş veya bir yasak işlenmişse kurban kesmek vaciptir.

3- Tıraş olmak. Tıraş olmak Şafiî mezhebine göre hac ve umrenin bir rüknü, Hanefî mezhebine göre ise bir vacibidir. Bu sebeple, mutlaka tıraş olmak lâzımdır. Birinci gün Akabe Cemresini taşladıktan sonra tıraş olunabilir ve bu yapılınca artık ihram süresi bitmiş olur. Bu sebeple, bun­dan sonra dikişli elbise giyip haccın diğer yasakları işlene­bilir. Ancak, farz olan tavaf yapılmadıkça cinsel ilişki yasa­ğı devam eder.

Hanefî mezhebine göre, tıraş olmak ve ihramdan çık­mak kurban kesmekten sonradır. Bu mezhebe göre, önce kurban kesmek, ondan sonra tıraş olmak vaciptir. Bu vaci­bi ihlâl etmek kurban gerektirir. Tıraş olduktan sonra da is­tenirse ihramdan çıkılır.

4- Kabe'ye gidip farz tavafı yapmak. Hanefî mezhebi­ne göre, bu tavafı bayramın dört günü içinde yapmak va­ciptir. Bu sebeple, daha sonraki bir tarihe bırakıldığı takdir­de kurban kesmek vacip olur. Hacılar, birinci bayram günü kurban kesip taş attıktan ve tıraş olduktan sonra Mekke’ye gelip bu tavafı yaparlar.

5- Sa'y yapmak. Haccın farz olan sa'y daha önceki bir tavaftan sonra yapılmamışsa, bu tavaftan sonra yapılır. Sa'y, bayram gününden önce de yapılabilir.

Şafiî mezhebine göre iki gece Mina'da kalmak vaciptir. Gecelerin büyük kısmında orada olmak yeterlidir. Mina'da hiç yatmamak kurban, bir gece kalmamak bir avuç buğday (fidye) vermeyi gerektirir.

Birinci gün taşlar öğleden önce, daha sonraki günlerde ise, öğleden sonra atılır. Akşama kadar ve bazı âlimlere gö­re şafağa kadar bunun müddeti vardır. Ancak, üçüncü gün akşama kadar Mina'da kalınırsa, bir gece daha kalıp ertesi gün de taş atmak vacip olur.

Umre

Umre: Allah Teâlâ, "Hac ve umreyi Allah için tam ola­rak yapın." (Bakara, 196) buyurmuştur. Şafiî mezhebine göre, gücü ye­tenlere ömürde bir kere umre yapmak da farzdır. Genellik­le, hac sırasında bu umre de yapılır. Hanefî mezhebine gö­re ise, umre sünnettir. Umre bütün sene içinde yapılabilir. Yalnız, Arefe ve bayram günlerinde mekruhtur. Şafiî mez­hebine göre, umrenin farzları; ihram, tavaf, sa'y ve halk (tı­raş) tır. Hanefî mezhebine göre ise, bunlardan ihram ve ta­vaf farz, sa'y ve halk vaciptir. Hac gibi umrede de İhrama girmekle başlanan telbiye tavafın başında kesilir.

Hac ve umrenin farzlarından olan sa'y, Safa ile Merve tepeleri arasında yedi kere gidip gelmektir. (Hanefî mezhebine göre sa'y, farz değil, vaciptir. Bu sebeple, terk edilmesi hac ve umreyi bozmaz, fakat kurban gerektirir.) Bu iki tepe­nin birinden ötekine gidiş bir kere kabul edilir. Safa'da baş­layan sa'y Merve'de biter. İki tepede dururken ve araların­da gidip gelirken dua etmek, Yeşil direkler arasındaki me­safede "reml" şeklinde yürümek müstehabtır. (Tavaf bah­sinde de söylendiği gibi, "reml" koşmak değil, kısa ve sık adımlarla koşar gibi yürümektir. Tavafta da, Sa'yda da "reml" erkeklere mahsustur.) Sa'y yaparken, abdestli ol­mak sünnettir. (Tavafta ise abdestli olmak Şafiî mezhebine göre farz, Hanefî mezhebine göre vaciptir. Tavafta erkek ve kadınlar beraberdirler. İslâm dini yalnızca burada iki cinsin beraberliğine izin vermiştir. Bunlar beraber olunca Şafiî mezhebine göre abdesti bozan el temasları da olur. Bu suretle abdesti bozulan Şâfiîler Hanefî mezhebini taklid ede­bilirler. Ancak bu taklidi yaparken iki şeye dikkat etmeleri lâzımdır. Birincisi, Hanefî mezhebine göre abdest almış ol­mak, ikincisi ise Hanefî mezhebine göre abdestlerinin bo­zulmamış olmasıdır. Çünkü Hanefî mezhebine göre vücu­dun her hangi bir yerinden kan ve necis bir şeyin akması gibi sebepler de abdesti bozarlar.)

Sa'y, yalnız hac ve umre için yapılır. Diğer tavaf çeşit­lerinde sa'y yoktur. Ancak, hac ve umrenin sa'yını her han­gi bir tavaftan sonra da yapmak caizdir

Umre ihramına girmek için, Harem'in dışına çıkmak yeterlidir. Hacılar bunun için çoğunlukla Mescid-i Âişe'ye giderler. (Buraya devamlı vasıtalar vardır.)

Mekke'de kalındığı süre içinde namazları cemaatle kıl­mak, çok miktarda tavaf ve umre yapmak, Kabe'yi seyret­mek ve her seferinde doyuncaya kadar zemzem suyu içmek önemli sünnetlerdir. Allah Rasûlü (sa), Kabe'ye bakmanın ibadet olduğunu, zemzem suyunu içme­nin de tutulan niyete göre fayda verdiğini bildirmiştir. (Darekutnî, "Zemzem suyu, tutulan niyete göre fayda verir." hadisinin zayıf olduğunu söylemiş, Hâkim ise onun sahih olduğuna hükmetmiştir.)

Hac ve umre işlerini bitirip Mekke'den ayrılmak iste­yen, son olarak veda tavafı yapar. Ondan sonra, vakit var­sa, Mültezem'de (kapı ile taş arası) durup şöyle dua eder:

"Allah'ım! Bu ev senin evindir, ben de senin kulunum, imkân nasip ederek beni buraya getirdin ve haccı ifâ etme­me yardımcı oldun. Yaptıklarımla eğer benden razı oldunsa, bana olan rızanı arttır. Eğer razı olmadınsa, senin kapından ayrılmadan evvel benden razı o1, Allah'ım! İzin verir­sen, seni ve evini hiçbir şeyle değiştirmemekle beraber git­me zamanım geldi. Allah'ım! Dönüşümde sıhhat ve selâ­meti bana arkadaş et, dinimi koru, beni ev halkıma sevinç­le kavuştur, beni bu dünyada yaşattığın sürece tâat ve iba­detini bana müyesser et ve hem dünya, hem de âhiretin ha­yırlarını ver. Hiç şüphem yoktur ki, sen her şeye kadirsin. Allah'ım! Bu ziyaretim, evine yaptığım son ziyaret olma­sın. Şayet bunun son olmasını takdir etmişsen, onun yerine bana cenneti nasip et."

Ve gözleri yaşlı bir halde, visale doymamış bir âşık-ı müştakın iç kavrulmasıyla Kabe'ye baka baka dışarı çıkar.

Aşk ve iştiyak duyanlar için, Kabe'den ayrılmak cen­netten çıkmak kadar zordur.

Haccın İnce Edepleri

Hac edenlerin uymaları gereken ince edepler şunlardır:

1- Hac için kullanılan paranın helâl olması. Çünkü ha­ram paranın hayrı yoktur.

2- Hacda ticaret yapmak caiz olmakla birlikte, kalb ve zihni dağıtmamak, ibadetteki huzur ve lezzeti kaybetme­mek için her hangi bir dünya işiyle meşgul olmamak. Allah Rasûlü’ne nisbet edilen bir sözde şöyle denilmiştir: "Âhir zamanda zenginler gezmek için, orta halliler ticaret için, fa­kirler dilenmek için, âlimler de kendilerini göstermek için hac edeceklerdir." Bu itibarla, Allah için hac eden ve haccın büyük sevabına ulaşmak isteyenler, bu sözde zikredilen dünyevî maksatlardan uzak durmalıdırlar. Çünkü ibadet­lerin ruhu, özü ve kabul şartı, onlarla sadece Allah Teâlâ'ya itaat etmeyi düşünmek ve O'nun rızasına nail olmayı istemektir. Bundan dolayı, takva sahipleri para mukabilinde başkasının yerine bedel hac yapmaktan da çekinmişlerdir. Onun için, bedel hac yapmak isteyenler, para kazanmak düşüncesiyle değil, din kardeşlerini manevî mesuliyetten kurtarmak ve bu vesile ile kutsal makamlara ulaşmak gibi tamamen dinî olan düşünce ve maksatlarla hareket etmeli­dirler. Şu bilinmelidir ki, ibadet etmenin maksadı dünya ol­sa, ibadet bozulur; ondan maksat din ve âhiret olsa dünya da helâl olur. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Allah için savaşanlar, elde edilen ganimet­ten hisse alsalar, Musa (as)’ın, annesi gibi hareket etmiş olurlar. Çünkü o da, feragat ve samimiyetle çocuğu­nu emzirdiği halde, bu işten dolayı kendisine verilen ücre­ti de almıştır." (İbnu Adiy)

3- Hacılardan haksız olarak para isteyen zorbalara bir şey vermemek. Çünkü, bunların istediğini vermek zorbalı­ğa boyun eğmek ve haksızlığa yardımcı olmaktır. Bunu yapmaktansa, nafile olan hac ve umreyi terk etmek daha iyidir.

4- Hac (ve umre) yolunda elini açık tutmak ve cimrilik­ten sakınmak. Böyle mübarek bir yolculuk vesilesiyle bazı müslümanlarla bir müddet birlikte olmayı fırsat bilip im­kân nisbetinde cömert davranmak, cüzdanını ve sofrasını onlara açmak, bununla kalplerini ve hayır dualarını kazan­mak bu yolculuğun önemli maksat ve kazançlarındandır.

Ancak bu hayır işini riya ve rekabete dönüştürmekten, is­raf ve gereksiz masraflar yapmaktan sakınmak lâzımdır. Çünkü israfta hayır yoktur. İsraf, gösteriş meraklısı dünya ehlinin lüzumsuz ve zararlı tüketim biçimidir. (Parayı se­vabın, arkadaşlığın ve mürüvvetin üstünde tutan bir takım cimriler, "israf haramdır" sözünün gölgesine sığınıp nor­mal ve makul harcamayı da yapmazlar. Bunun israfın ha­ram olmasıyla alâkası yoktur. Bu, kötü olan cimriliktir.) Al­lah Rasûlü (sa), "Senin hacdaki sevabın masrafın ve zahmetin kadardır." buyurmuştur. "Mebrûr olan haccın karşılığı ancak cennettir." buyurmuş ve, "Haccın mebrûr olması ne demektir?" sorusunu da, "Tatlı ko­nuşmak ve yemek yedirmektir." diye cevaplandırmıştır. (Ahmed, Hâkim) Abdullah İbni Ömer (ra) şunları söylemiştir: "Yolculukta elinin açık olması kişinin cevherindendir.", "Sevabı en çok olan hac; niyeti hâlis, malı helâl ve sofrası açık olanın haccdır."

Hac yolunda masraf yapmak, Allah yolunda masraf yapmanın bir çeşididir ve sevabı bire yedi yüzdür.

5- Refes, füsuk (fısk) ve mücâdeleden uzak durmak. Refes; çirkin söz söylemek, sövmek, cinsel ilişkiyi hatırla­tan kelimeler sarf etmektir. Hacda cinsel ilişki yasak olduğu gibi, onu hatırlatan söz ve hareketler de yasaktır. İslâm di­nin temel kurallarından birisi şudur ki, bir şey haram ise onu üreten, ona ulaştıran, onu hatırlatan şeyler de haram­dır. Fıkıhta buna, "vasıtaların haram olması" denir. Füsuk (Fısk), bir konuda Allah Teâlâ’nın emri dışına çık­maktır. Bunu âdet edinenlere "fâsık" denir. Haçta mutlak itaat esas olduğu için, her türlü itâatsızlıktan sakınmaya dikkat etmek lâzımdır. Mücâdele ise, kavga etmek, çekiş­mek, kalb kırıcı ve topluluk dağıtıcı mahiyette sert sözler söylemektir. Hac, mümkün olan en büyük topluluğu oluş­turmak, bütün müslümanları bir kalb ve bir vücut halinde bir araya getirmek maksadına matuf olduğu için; kırıcı, bö­lücü ve dağıtıcı sözler ve hareketler onun maksadına ters­tirler. Bu ters işleri yapanlar, haclarını hükümsüz ve anlam­sız hale getirirler. Maksadlarına ters iş yapanlar, yaptıkları­nı bozanlara benzerler. Toz ve dumandan sonra bunların elinde yalnızca yorgunluk kalır.

Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim'de şöyle buyurmuştur: "Hac mevsimi bilinen aylardır. Kim bu aylarda hac etmeye niyet ederse, bilsin ki, hacda refes, füsûk ve mücâdele yoktur." (Bakara, 197)

6- Hac yolunda güzel ahlâk sergilemek. Güzel ahlâk sadece zarar ve eziyet vermemek değil, aynı zamanda za­rar ve eziyetlere tahammül etmektir. Yolculuk insanların ahlâkını ortaya çıkarır, seviye ve karakterlerini gözler önü­ne serer. Onun için bir adam, birisini tanıdığını söyleyince, Hz. Ömer (ra), "Sen onunla birlikte yolculuk yaptın mı?" diye sormuştur. Kötü ahlâktan kurtulmak her müslümanın görevi, öncelikli işi ve boyun borcudur. Hac yolculuğunu vesile ederek bunu yapmaya çalışmak lâzım­dır. Toplulukta güzel ahlâk sergilemek herkesin dikkatini çeker ve hepsinin az veya çok bu istikamette kendilerini düzeltmeye çalışmalarına hizmet eder.

7- En az Mikat'tan itibaren yürüyerek gitmek; Mekke’den Arafat'a, oradan Müzdelife ve Mina'ya ve tekrar Mekke'ye geliş ve gidişlerde de yaya yürümek. Abdullah İbni Abbas (ra), vefatı sırasında çocuklarına yaptığı vasiyette şunu söylemiştir: "Yürüyerek hac edin. Çünkü, yürüyerek hac etmenin her bir adımına mukabil yedi yüz Harem sevabı vardır. Harem sevabı da normal se­vabın yüz bin katıdır."

Bazı âlimlere göre ise, hacca binerek gitmek daha efdaldir. Çünkü Allah Rasûlü (sa) binerek hacca gitmiştir. Binerek gitmekle vücut enerjisi, hac menâsikinin en güzel bir şekilde ifâ edilmesi için muhafaza edil­miş olur. Doğrusu odur ki, bu konudaki hüküm kişilerin özel durumlarına göre değişir. Bu itibarla, yürümekle bin­mekten hangisi kimin için hac maksatlarına daha uygunsa, o kimse için o şekil efdaldir. Nitekim, yolculuk ve hastalık hallerinde fetva bulunmasına rağmen, oruç tutup tutma­maktan hangisinin daha iyi olduğu hususu da kişilerin özel durumuna tâbidir. Bir âlim, yürüyerek mi, yoksa bi­nek kiralayarak mı umre yapmanın efdal olduğu sorusuna şu cevabı vermiştir: "Kira ödemek, kişinin nefsine yürü­mekten daha ağır gelirse, binek kiralayarak gitmek efdal­dir; yürümek onun nefsine kira ödemekten daha ağır gelir­se, o takdirde de yürümek efdaldir." Hac da, diğer ibadet­ler gibi, nefisle mücadeleye yönelik olduğuna göre, bu gö­rüş de doğrudur.

8- Kibir anlamını taşıyan her şeyden uzak durmak. Çünkü hac, kulun Allah Teâlâ'ya acz ve ihtiyacını dağlara, taşlara, ins ve cinlere karşı haykırarak ilân edip O'nun mer­hametine sığınmasıdır. Bu sebeple, her zaman kötü olan ki­bir, hac yolunda daha da kötüdür.

9- Vacip olmasa bile, Mina'da bir kurban kesmek. Vacip olan ve olmayan kurbanın semiz, gösterişli ve pahalı ol­ması müstehabtır. "Kim Allah'ın şeâirini ta'zim ederse, bu onun kalb takvasındandır." (Hac, 32) âyetinin tefsirinde, şeâirin ta'ziminden kurbanları gösterişli ve pahalı cinsten seçme­nin kasdedildiği de söylenmiştir.

Allah Rasûlü (sa) şunları söylemiş­tir: "Haccın süs ve kemâli yüksek sesle telbiye getirmek ve kurban kesmektir." (Tirmizî, İbnu Mâce, Hâkim), "Bayram gününde Allah Teâlâ’nın yapılmasından en çok hoşlandığı işlerden birisi kurban kesmektir. Kurban, kanı yere düşmeden önce kabul edilir ve kıyâmet gününde teraziye boynuzları ve tırnaklarıyla birlikte girer. Bu sebeple, kurbanlarınızla sevininiz." (Tirmizî, İbnu Mâce, İbnu Hibban, İbnu Huzeyme)

10- Hac yolundaki masraflara, zahmetlere, hastalık ve değişik sıkıntılara sevinmek ve bunlara memnuniyetle kat­lanmak. Çünkü bunlardan herkes için olanlar sevap arttırı­cı şeylerdir. Kişiye özel olanlar ise kabul işaretleridir. Allah Rasûlü’nün yaptığı tarife göre, mümin yaptığı iyiliklere ve sevaplı işlere sevinen, ettiği kötülüklere ve işlediği günah­lara üzülen insandır. Münafık ise bunun aksidir.

Bu yüzden Allah Teâlâ münafıklar hakkında şöyle bu­yurmuştur: "Namaza uyuşuk ve isteksiz bir halde kalkar­lar" (Bakara, 54), "Zekât verdikleri zaman onu kendilerine zorla yük­lenen bir zarar telakki ederler." (Tevbe, 98), "Savaşa götürüldükleri zaman, evde olmayı temenni ederler." (Âl-i İmran, 154, 156; Tevbe, 87, 93; Muhammed, 20) "Allah'ın razı olduğu işlerden hoşlanmazlar." (Muhammed, 28) Denilmiştir ki, hac yaptık­tan sonra gaflet ve eğlence hayatına son vermek, kötü huy ve fiilleri terk etmek, bunların yerine hayır işlerine ve iba­detlere yönelmek, zikir yapmak ve uyanıklık kazanmak haccın kabul edildiğini gösterir.

Hacca Toplu Bir Bakış

a) Haccın Mânasını Anlamak

Hac amellerinde (menâsik) ibretler ve işaretler vardır. Bu ibret ve işaretler haccın şuur, tefekkür ve duygu boyu­tunu oluştururlar. Her hacı bunları kendi içinin temizliği, kalbinin aydınlığı ve anlayışının keskinliği derecesinde an­lar. Şu bilinmelidir ki, Allah Teâlâ'ya yakınlık kazanmak an­cak nefsin isteklerinden uzaklaşmak, maddî lezzetlerden vazgeçmek, bu alanda zarurî şeylerle yetinmek ve bütün hal ve hareketlerle O'na yönelmekle mümkündür.

Bundan dolayı, İslâm öncesi devirlerde âbidler toplu­mu ve her şeyi terk edip mağaralara çekilmiş ve tecerrüt halinde Allah Teâlâ ile ünsiyet kazanmaya çalışmışlardır. Bunlar, dünyadaki hâzır lezzetleri âhiretteki ebedî saadeti kazanmak için feda etmiş bahtiyarlardır.

İslâm döneminde ise, bu olay hac şeklinde organize edilmiş ve bununla aynı sonuca varmanın ve ilâhî yakınlık kazanmanın yolu açılmıştır. Bu maksadla Allah Teâlâ, Ka­be'yi sembolik olarak kendine ev yapmış ve kendisiyle gö­rüşmek, kendisini ziyaret etmek, iştiyaklarını gidermek ve ihtiyaçlarını bildirmek isteyen kullarını buraya davet etmiş­tir. Böylece, dünyanın her yerinden O'na inanmış kulları, kendisi için Harem ve saltanat merkezi kabul ettiği Kabe'ye akın edip gelir, O'na itaat ve bağlılığını gösterir ve O'na ya­kın olmanın manevî huzur ve mutluluğunu duyarlar. Bu arada, Allah Teâlâ’nın mekândan münezzeh olduğu, O'na gerçek anlamda yakın olmanın madde ve mesafe ile alâkalı olmadığı gerçeğini de unutmazlar. Ancak, genel olarak in­sanlar, mânaların maddî sembollerini gördükleri zaman da­ha fazla etkilenirler, itminan ve tatminleri artar. Kabe'nin "Beytullah", yani, Allah'ın evi olarak takdim edilmesi ve bir kısım mânaların Arafat, Müzdelife ve Mina'daki hareketler­de, sa'y ve tavafta temsil edilmesi bundan dolayıdır.

Allah Teâlâ’nın kullarına emrettiği ibadetlerin hepsin­de dolu dolu mânalar vardır. Çünkü O, Hakîm'dir. Hakîm (hikmet sahibi) olan ise, abes ve anlamsız işler yapmaz, kimseyi de bunlarla meşgul etmez. Ancak, bir kısım ibadetlerdeki mânalar nisbeten açık ve akla yakın iken, diğer bir kısmında bunlar nisbeten kapalı ve akıldan uzaktırlar. Me­selâ, namaz, oruç ve zekât ibadetlerinin mânalarını, daha doğrusu, bunlardaki mânaların bir kısmını akıl yoluyla he­men anlamak mümkündür. Bu sebeple, namazın Allah Teâlâ'yı anmak, O'nu tazim etmek ve O'na saygı bildirmek için olduğunu; orucun nefis ve şehveti kırmak ve insanın aczini ortaya çıkarmak için olduğunu; zekâtın fakir ve muhtaçlara yardım etmek için olduğunu herkes anlar. Hac da özet olarak Allah Teâlâ'ya duyulan iştiyakı ve O'na ya­kın olma arzusunu ifade etmek anlamında olmakla bera­ber, "menâsik" denilen hac amellerinin ayrıntılı mânalarını ilk bakışta anlamak zordur. Ancak, ibadetlerin ayrıntılı mânalarını bilmek şart değildir. Onların (ibadetlerin) en önemli ve öncelikli mânası, Allah Teâlâ'ya itaat etmek ve O'nun emirlerini yerine getirmektir. Onun için, ibadette yalnız itaat etmek yeterlidir. Hatta, ibadetin ayrıntılı mâna­sını bilmek, bir ölçüde itaat ruhunu zedeler. Çünkü, mâna­sı bilinen doğru ve faydalı bir ibadeti yapmayı akıl da em­reder. Onun için, böyle bir ibadeti yaparken, Allah Teâlâ'ya mı, akla mı itaat edildiği şüpheli hale gelir.

Bunu bir misâl ile açıklamak gerekirse, meselâ oruç sağlığa yararlı olan bir ibadettir. Onun bu yararını bilme­den oruç tutan bir kimse, Allah Teâlâ'ya itâatten başka bir şey düşünmez. Halbuki, onun sağlık yönünü bilen bir kim­se, Allah Teâlâ'ya itaat yanında sağlık kazanmayı da düşü­nebilir. Hatta, münhasıran bu maksatla da oruç tutabilir. (Nitekim, zamanımızda, bazı kimseler doğru dürüst Kelime-i Şehâdeti söylemekten bile çekinirken, Ramazan ayının tamamında oruç tutarlar.) Kimsenin niyeti hakkında hüküm verme yetkisine sahip olmamakla birlikte, diyebili­riz ki, bu kimselerin en az bir kısmı, orucun ibâdet ve itaat yönünü değil, sevap yönünü düşünürler. Bundan dolayı, bazı âlimler Allah Teâlâ’nın emirlerindeki fayda ve mânala­rın açıklanmasını doğru bulmamış, bunun itaat ruhunu ze­delediğini söylemişlerdir.

Bu açıdan değerlendirildiği zaman, hac ibadeti diğer ibadetlerin üstüne çıkar. Çünkü, onun mânaları sembolik hareketler içinde gizlenmiştir. Çoğu kimseler de ne mâna­ya geldiklerini bilmeden hac amelleri olan bu hareketleri mutlak bir itaat ve ihlâsla yaparlar. Bu hususa işaret etmek için Allah Rasûlü (sa), telbiye getirirken, "Allah’ım! Sana karşı mutlak bir kulluk ve kölelik ruhuyla hacca niyet ettim ve emrine uydum." demiştir.

Mutlak kulluk ve kölelik; verilen emrin mâna ve sebe­bini düşünmeden, yalnızca emir olduğu için onu yerine ge­tirmektir. Bu kulluk tarzı sadece Allah Teâlâ'ya karşı göste­rilir. Mahluklara karşı ise bu türlü mutlak ve gözü bağlı ita­at caiz değildir. Bu gerçeğe işaret edilen bir âyet-i kerime­de, "Allah'ın emri sorgulanmaz; insanların emirleri ise sor­guya tâbidir." (Enbiyâ, 23) denilmiştir. Çünkü, Allah Teâlâ, verdiği emirlerde ve söylediği şeylerde hata etmez. Doğru hareket etmiş olmak için, emrin ve sözün O'na âit olduğunu bilmek yeterlidir, insanlar ise, her türlü hata ve ihtimallere açıktır­lar. Bu sebeple, niyetlerinde bozukluk, emirlerinde yanlış­lık bulunabilir. Onun için Allah Rasûlü (sa), "Kula itaat ancak doğru olan işlerde caizdir." buyur­muştur.

b) Hacca İştiyak Duymak

Kabe'nin Allah Teâlâ’nın evi olduğuna, dünyada me­kân boyutunda O'na yakın olmanın Kabe'yi tavaf etmekle sağlandığına, bu tavafla sembolik yakınlık ve görüşmeyi gerçekleştirenlerin cennette hakikaten Allah Teâlâ'yı göre­ceklerine iman etmek, kalpte haccetme iştiyakını doğurur. Bir şeye müştak olan, o şeyle alâkalı bulunan her şeye işti­yak duyduğu için, Allah Teâlâ'ya yakın olmaya müştak olan bir kimsenin, O'nun evi olarak isimlendirilen Kabe'ye ve bunun çevresine iştiyak duyması da kaçınılmazdır.

c) Haccetmeye Karar Vermek

Haccetmeye karar vermek, Allah Teâlâ’nın evini ziyaret etmek için bir süre çoluk-çocuk, mal-mülk, akraba ve vatanı, rahatlık ve lezzetleri terk etmeyi gerektirir. Ancak, Allah'ın evini ziyaret etmeye karar veren bir kimse, büyük bir işe kalkıştığını bilmeli ve büyük işlerin büyük fedakâr­lıklar gerektirdiğini kabul etmelidir. Bu sebeple bu kimse, artık bu yolda hiçbir fedakârlığı gözünde büyütmemelidir. Yapmak istediği işin büyüklük ve kutsallığını düşünüp onu dünyaya ait geçici maksatlara âlet etmekten, riya ve gösteriş vesilesi yapmaktan da şiddetle sakınmalıdır. Bil­melidir ki, Allah Teâlâ, ancak hâlis olan amelleri kabul eder ve hac gibi büyük bir ibadeti değersiz ve küçük bir dünya­lığa âlet etmek, en değerli bir şeyi en değersiz bir şeyle de­ğiştirmektir. Bu tıpkı, bir sandık inciyi çöp kutusundaki cam parçalarına karşılık vermek gibidir.

ç) Alâkalarını Kesmek

Hacca giden kimsenin üzerinde hak ve hukuk kalma­malıdır. Bu sebeple, o insanlarla olan hesaplarını tasfiye et­meli ve herkesin rıza ve duasını almalıdır. Allah Teâlâ’nın da affını dilemeli ve O'nun huzurunda yüz bulan bir kul haline gelmeye çalışmalıdır. Bunun için, hazırlık aşamasın­da çok istiğfar etmeli, kusur ve günahlarından ciddi bir şe­kilde pişmanlık duymalı ve iyi işler yapmaya çalışmalıdır. Kendisini dönüşü olmayan bir yolda tasavvur edip vasiye­tini yapmalı, çoluk çocuğuna dünya ve âhiret ile ilgili doğ­ru ve yararlı tavsiyelerde bulunmalıdır.

Hac yolculuğu için azık hazırlarken, bundan daha uzun ve daha çetin olan âhiret yolculuğu için de azık hazır­lamanın gerektiğini ve bu azığın takva olduğunu da bu ve­sile ile düşünmelidir. Bu hususa işaret edilen âyet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: "(Hac yolculuğu için) azık alın. Azıkların en hayırlısı ise, takvadır. Ey akıl sahipleri! Bana karşı takva gözetin." (Bakara, 197)

d) İhram Elbisesi

İhram elbisesi, bir anlamda kefendir. Onun için, ihra­ma giren kendini ölmüş saymalı, mahşer yolunda görmeli­dir. Bu tefekkür ve duyguyu yakaladığı takdirde, dünyanın küçüldüğünü, hiçlik vadilerinde yuvarlandığını, onun ar­kasında koşmanın akıl kârı olmadığını fark eder ve böyle­ce, yaradılış gayesi olan ibadete, hayır işlerine ve Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmaya ciddî bir şekilde yönelir.

e) Pasaport

Dış ülke yolculuğu için gerekli olan pasaport, âhiret yolculuğu için gerekli olan iman pasaportunu hatırlatmalı, gümrüklerdeki kontroller kabir ve mahşer kapılarında iman ve amel kontrollerini düşündürmelidir. Çünkü kabre girişten itibaren pek çok kapılarda imanın sahih, amelin ta­mam olup olmadığı melekler tarafından incelenir. Takıntılı olanlar kabirde rahata, âhirette cennete ulaşamazlar.

f) Telbiye

Telbiye, "Lebbeyke!" okumaktır. "Buyur Allah'ım! Bu­yur!" sözüyle başlayan telbiye ile Allah Teâlâ’nın hac yapıl­ması için yaptığı çağrıya cevap verilir. Bu sebeple, bu söz an­lam ve duygu yüklüdür. Allah Teâlâ’nın çağrısına cevap ver­mek kalbe heyecan verir, şevk ve iştiyak doğurur, yüce hu­zura kabul edilip edilmeme ihtimali ruhu ümit ve korku arasında dalgalandırır; heyecan gözyaşları haline gelir, şevk ve iştiyak amele, korku ve ümit şükür ve istiğfara dönüşür.

Telbiye getirirken, bununla Allah Teâlâ’nın diğer bütün emir ve çağrılarına cevap verildiği de düşünülmelidir. Çünkü, Kur’ân-ı Kerim'in bir çok âyetlerinde, "Ey iman edenler!" çağrısıyla başlayan emirler verilmiştir. Bu sebep­le telbiyede, hac emri gibi, bütün bu emirlere de itaat edile­ceği yönünde işaret ve taahhüt vardır.

Kıyâmet gününde insanlar, Allah Teâlâ’nın çağrısıyla ka­birlerinden çıkıp mahşer yerine gelirler. Telbiyeyle bu çağrı­ya da cevap verildiği düşünülmeli ve hac (ve umre) yolculu­ğu kabirden mahşere yolculuk şekline dönüştürülmelidir.

g) Mekke Girişi

Mümin hac ve umre yolculuğunun sonunda Mekke'ye girince, Allah Teâlâ’nın bu dünyadaki "emin beldesi" olan Harem'e girdiğini düşünerek, dünya yolculuğunun sonun­da mahşere de "emin" bir şekilde çıkmayı ümit etmeli, bu ümidi gizli bir müjde gibi duymalı ve bu lütfa mazhar oldu­ğundan dolayı dolu gözlerle Rabbine hamd ve şükretmelidir. Günahlarının çokluğu ve suçunun büyüklüğü sebebiyle geri çevrilme ihtimali bulunmakla birlikte, Rabbin bol ke­rem sahibi ve merhametli olduğunu, evine dehalet edenleri geri çevirmediğini, eşiğine baş koyanları her şeye rağmen affettiğini düşünüp sevinmeli ve şükrünü arttırmalıdır.

h) Kabe Karşısında

Kabe karşısında durunca, onun büyüklük ve azameti­ni hissetmeli, Allah Teâlâ’nın ona verdiği büyük değer ve şerefi düşünmeli ve her evde onun sahibi bulunduğu gibi, Allah Teâlâ’nın da Kabe'deki mekân üstü varlığını duyma­lıdır. Kabe'yi görmek, cennette Allah Teâlâ'yı açık bir şekil­de görmenin de işaret ve beşareti (müjdesi)dir.

(Kabe, Allah Teâlâ’nın evi unvanına sahip olduğu için çok büyük bir değere sahiptir. Onun bu değerini küçültücü mahiyette söylenen sözler ya zındıklık veya cehalet ve ha­makatın eserleridir. Meselâ bazılarının, Kabe'nin şu veya bu velînin etrafında döndüğünü söylemeleri, bazılarının da, "Kabe İbrahim'in binasıdır, insan ise Allah'ın binasıdır." de­meleri bu cümledendir. Bu zındık veya ahmak kimseler, ve­lîlerin kıymetini ve genel olarak insanın değerini arttırmaya çalışırken, neden Kabe'yi küçültme ihtiyacını duyarlar?!)

ı) Tavaf

Tavaf, namazın başka bir çeşididir. Onun için, namaz­da bulunması gereken Allah ta'zimi, sevgisi, huşu ve korku hisleri tavafta da önemli unsurlardır.

Ayrıca tavaf, meleklerin yedinci gökteki Beytul-Ma’mûr ve göklerin üstündeki Arş etrafındaki tavaflarının yerde insanlar tarafından icra edilen bir benzeridir. Bu se­beple, Kabe'yi tavaf eden kişi meleklerin yaptığı yüce bir ibadeti yerde tekrarlamış olur. Bundan dolayı O, kendisini aynı zamanda Beyt’ul-Ma’mûr ve Arş etrafındaki melekle­re karışmış olarak görmeli ve yaptığı işin azametini bu açı­dan da anlamaya çalışmalıdır. İnsan yaptığı işe göre yücelip alçaldığına göre, kendisi de Allah Teâlâ’nın lütfuna maz­har olup Kabe'yi tavaf etmekle yücelmiş olduğunun farkı­na varmalıdır.

Allah Rasûlü (sa), "Kim kendisini bir topluluğa benzetirse, o da onlardandır." (Ebu Dâvûd) buyurmuştur. İnsanlar da, kendilerini ya ibadetleriyle meleklere ya da günahlarıyla şeytanlara benzetirler.

Tavaf, bir yönüyle de, kalbin Allah Teâlâ'ya duyduğu derin muhabbet ve iştiyakın hareket haline gelmesidir. Onun için, tavaf yalnız bedenle yapılan bir iş değildir, on­da kalb ve ruhun coşkunlukları vardır. Bu sebeple, beden, Kabe etrafında dönerken aynı zamanda hisler arınır, duy­gular yücelir, düşünceler ulvileşir, ahlâk melekiyet kazanır. Bu esnada yaşanan manevî hayat o kadar yoğundur ki, be­raber tavaf eden erkek ve kadınlar cinsiyet hissetmez, şeh­vet duymazlar. Bu sebeple de, her yerde yasak olan erkek ve kadın karışımı burada serbesttir. Bu beraberlik aynı za­manda, Kabe'nin etrafında tavafın hakikatini yaşayanlarla kuyu etrafında dönen merkep seviyesini aşamayanları ayı­ran bir mihenktir.

i) Hacer'ül-Esved

Bu mübarek taş, Kabe duvarına yerleştirilmiş bir ka­meradır. Tavaf edenlerin resimleri onunla alınır, hareketle­ri onunla tespit edilir. Bu resimler kıyâmet gününe kadar saklanır ve o gün Hacer'ül-Esved, kendisini tavaf etmiş olanlara bu resimli belgelerle şâhidlik eder.

Hacer'ül-Esved, aynı zamanda Allah Teâlâ’nın eli ye­rindedir ve O'nun evine gelenlerle O'nun adına tokalaşır. Bu sebeple, tavaf edenler bu taşı tazimle öper ve Allah Teâlâ'ya hayatları boyunca kulluk etme sözünü verirler.

Kabe duvar ve örtülerine yapışmak, çok büyük bir hatanın affı veya çok önemli bir ihtiyacın ifâsı için sultanın eteğine yapışıp yalvarmak gibidir. Bu benzerliğiyle o, Al­lah Teâlâ'dan af ve merhamet dilemenin en dokunaklı şek­lidir.

j) Sa'y

Safa ve Merve arasında gidip gelmek, mahkeme kapı­sında sorgulanma anını bekleyen veya sorgulandıktan son­ra hakkında verilecek kararı bekleyen bir sanığın kararsızlık ve telâşını temsil eder. O, açılmayan kapıyı gidip gelip tek­rar çalmak gibidir. O, başka sığınağı olmayan kulun Rabbinin rahmet ve mağfiret kapısı kendisi için açılmadıkça oradan ayrılmama kararlılığının simgesidir. O, bir susamışın su arar gibi rahmet ve mağfireti arama halidir. Nitekim, daha önce Hacer de burada su aramış, bunun için gidip gelmiş ve yedi dönüşten sonra, ilâhî rahmet hazinelerin­den Zemzem suyu fışkırıp çıkmıştır. Sa'y edenler de su gi­bi hayatî önemi olan rahmeti ararlar.

k) Arafat Vakfesi

Arafat vakfesi, kıyâmet gününün temsilî provasıdır. Ke­fen gibi beyaz ihramlar içinde mezardan kalkmış gibi ayak­ta duran dünyanın en büyük topluluğu, burada yalvarış ve yakarış halindedir. Gözlerinden seller gibi yaş akar, bakışla­rı rahmet semasına dikilir, yüzlerinde korku ve ümit dalga­lar halinde nöbetleşir. Hadis-i şeriflerde beyan edildiği gibi, Arafat vakfesinde olanların üzerine sağanak halinde rahmet iner. Çünkü burada kalpler Allah Teâlâ'ya teslimiyette birle­şir, eller hep beraber O'nun dergâhına açılır, değişik diller ve lehçeler aynı dua ve dilekleri seslendirir, gözyaşları aynı duygularla akıp gider. "Allah Teâlâ’nın yardım ve rahmet eli de her zaman ve her yerde cemaat halinde olanların, ibadet ve hayırda birlikte hareket edenlerin üzerindedir."

l) Taş Atmak

Taş atmanın ince mânalarını herkes anlayamadığı için, bu ibadette mutlak bir itaat ve teslimiyet vardır. Allah Teâlâ'ya karşı gösterilen bu türlü mutlak itaat ve teslimiyet kulluğun ve ibadetin en katıksız ve halis şeklidir. Çünkü bu türlü ibadette, ne aklın idrâki, ne nefsin lezzeti, ne de vücudun faydası etkili değildir.

Taş atmak, şeytanda yoğunlaşan ve ondan kaynakla­nan her türlü şer, kötülük ve günaha isyan etmektir. Bu olay, Hz. İbrahim örneğinin tekrarlanmasıdır. Çünkü bu peygamber, kendisini Allah Teâlâ'ya itaat etmekten çevir­mek isteyen şeytanı bu yerde görmüş ve köpeği taşlar gibi onu taşlayıp uzaklaştırmıştır. Bu sebeple, direği taşlayan kimse, şeytanı gözlerinin önüne getirmeli ve taşları onun iğrenç yüzüne, kör gözüne ve şom ağzına fırlatmalıdır.

Taş atmak, şeytana ve onun başını çektiği her türlü kö­tülüğe karşı duyulan alerjinin dışa vurulması, teşhir ve ilân edilmesidir. Taş atmak sembolik olarak Mina'da olup bitse bile, onun mânası müminlerin bütün hayatlarında devam eder. Çünkü bunlar şer, kötülük, zulüm ve günahı nerede görseler ondan iğrenir, ona karşı tavır ve tepki koyarlar.

m) Kurban Kesmek

Kurban kesmek, Allah Teâlâ’nın bu konudaki emrine uymak içindir. Çünkü O kurban kesmeyi emretmiştir. Bu, aynı zamanda Hz İbrahim ve Hz. İsmail'in Allah Teâlâ'ya itaat ve teslimiyet alanında vardık­ları baş döndürücü zirveye tırmanmak ve bu büyük olayın hatırasını aziz tutmak ve yaşatmak içindir. Allah Teâlâ’nın emrini üstün tutup para harcamak, kurbanın kesimi sıra­sında zikir ve tesbih yapmak, bayram günlerinde Allah Teâlâ’nın misafirlerine et ziyafeti çekmek de bu ibadetin önemli maksatlarındandır.

n) Tıraş Olmak

Tıraş olmanın en efdal şekli saçları bütünüyle kesmek­tir. 58 Saç, insanların süsü ve ziynetidir. Tıraş olan kul, Rabbinin emrine uyarak süs ve ziynetten vazgeçer ve nefsinin arzusunu O'nun rızasına feda eder.

(Bu, erkekler içindir. Kadınların bu şekilde tıraş olmaları mek­ruhtur. Kadınlar için efdal olan, saçlarının ucundan bir miktar kırp­maktır. Hanefî mezhebine göre, abdestteki mesh ve ihramdaki tıraşın başın dörtte birini kapsaması vaciptir. Şafiî mezhebine göre ise bu iki olayda da daha az bir kapsam yeterlidir. Fazlası ise müstehabtır.)

Tıraş olmak, temizlenmenin simgesi, günahların da saçlar gibi dökülmüş olmasının temennisi ve hayır falıdır. O, hac ve umre ibadetlerinin bittiğinin de fiilî işaretidir.

Medine Ziyareti ve Adabı

Medine, Allah Rasûlü’nün peygamberliğin onuncu se­nesinde hicret edip yerleştiği kutlu bir şehirdir. Kendisi bundan sonra bu şehirde yaşamış, burada Allah yolunda savaşmış, ashabını eğitip yetiştirmiş ve üzerine indirilen dinî hükümleri tebliğ ve tatbik etmiştir. Bu şehirde gömülü bulunması da, onun peygamber şehri olma vasfını ebedileştirmiştir. Bu şehirde onun ve ashabının pek çok hatıra­ları ve izleri vardır. Kendisi gibi, ashabının önemli bir kıs­mı da aynı yerde gömülü bulunmaktadırlar. Bu şehirde do­laşan bir müslüman, bastığı yere baksa Allah Rasûlü’nün ve ashabının ayak izlerini görebilir, havayı dinlese onların seslerini işitebilir, istese ince bir hayal perdesinin arkasında onlarla yüz yüze görüşebilir. Onun için bu şehirde hürmet ve edeple dolaşmak, tefekkürle meşgul olmak ve mutlu geçmişi düşünüp onu teneffüs etmek ve yaşamak lâzımdır. Mekke'de yasak olan fuhuş, fısk ve çekişme burada da ya­saktır. Buranın da yeşili koparılmaz, hayvanları öldürül­mez, ekonomisi israf edilmez. Bu edep ve dikkat çerçevesi içinde Medine'yi ziyaret etmek gibi, orada ikamet etmek de büyük bir mazhariyettir. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Ben kıyâmet gününde en evvel Medine'de ölenlere şefaatçi ve şâhid olurum." (Bu hadis daha önce geçti)

Allah Rasûlü (sa), kendi mübarek kabrinin ziyaret edilmesiyle ilgili olarak şunları söylemiş­tir: "Beni vefatımdan sonra ziyaret eden, hayatımda ziyaret etmiş gibidir." (Taberanî, Darekutnî), "Hac edip beni ziyaret etmeyen bana cefâ etmiş olur." (İbn’un-Neccar), "Kim bana ziyaretçi olarak gelirse ona şefaat etmem hak olur." (İbn'us-Seken)

Bu hadis-i şeriflerde Allah Rasûlü’nün kabrini ziyaret etmenin büyük bir saadet olduğu açıkça görülür. Bundan dolayıdır ki, müslümanlar hac ve umre edince mutlaka Medine'ye gidip Allah Rasûlü’nü da ziyaret ederler. Bu zi­yaret hac ve umrenin bir farzı değildir, o mümin kalplerin Allah Rasûlü’ne karşı duydukları muhabbet, iştiyak ve hayranlığın ifadesi, vefa borcunun ifasıdır. Bu ziyaretin edepleri de şunlardır:

1- Yol boyunca Allah Rasûlü’ne salat ve selâm okumak. Burada telbiye okunmaz. Çünkü o ihram süresi içinde hac ve umre için okunur.

2- Şehre girmeden önce (bu mümkün değilse, ziyaret­ten önce) yıkanmak, temiz elbise giymek ve güzel koku sü­rünmek.

3- Şehre yaya olarak girmek, tevazu ve mahviyetle yü­rümek ve şu duayı okumak: "Allah’ım! Bu şehir Rasûlü’nün Haremidir. Onu bana ateşten siper, azap ve kötü he­saptan emniyet vesilesi kıl. Allah'ım! Beni doğrulukla bu şehre sok, doğrulukla oradan çıkar ve bana kendi tarafın­dan yardımcı bir kuvvet ihsan et."

4- Mescid'e "Bismillah ve alâ milleti Rasûlillâh" (Allah'ın ismiyle ve Rasûlullah'ın dini üzerinde) diye­rek girmek.

(Genel olarak her hangi bir mescide girerken sağ ayak­la girmek ve besmele çekip hamd ve salavat okuduktan sonra, "Allah'ım! Bana rahmet kapılarını aç." diye dua et­mek sünnettir.)

Ve ziyaretten evvel iki rek'at tahiyyet'ül-mescid sünne­tini kılmak. Bu namazı, ilâvelerden önceki ilk mescid bölü­münde kılmak daha çok sevaplıdır. Bu bölüm, "Ravza" ve çevresidir.

Allah Rasûlü (sa), "Ravza" hakkın­da şöyle buyurmuştur: "Kabrimle minberim arasındaki bölge cennet bahçelerinden bir bahçedir." (Müttefekun aleyh)

5- Namazdan sonra büyük bir saygıyla Allah Rasûlü’nün kabri önüne gelmek ve hayatta olursa kendisine yaklaşılabildiği kadar yaklaşmak. (Kutlu pencerenin üzerin­de şu beyitler yazılıdır: "Ey toprağa gömülenlerin en iyisi - Dağ ve ova güzel kokunla tütmektedir. - Yattığın kabre be­nim ruhum olsun feda! - Kabrinde iffet, cömertlik, kerem yatmaktadır.")

6- Pencere ve perdelere dokunup onları öpmemek. Çünkü bu yahudi ve hıristiyanların âdetidir.

7- Mübarek kabrin baş tarafında durup sesini yükselt­meden Allah Rasûlü’ne salat ve selâm okumak. Şu şekilde selâm verilebilirse güzeldir: "Selâm sana ey Allah'ın Rasûlü! Selâm sana ey Allah'ın nebisi! Selâm sana ey Allah'ın emini! Selâm sana ey Allah'ın habibi! Selâm sana ey Al­lah'ın en seçkin kulu! Selâm sana ey Allah'ın en hayırlı ku­lu! Selâm sana ey insanların en şereflisi! Selâm sana ey müjdeleyici! Selâm sana ey korkutucu! Selâm sana ey en temiz kul! Selâm sana ey peygamberlerin, efendisi! Selâm sana nebilerin sonuncusu! Selâm sana ey âlemlerin Rabbinin el­çisi! Selâm sana ey hayrın önderi! Selâm sana ey iyiliklerin rehberi! Selâm sana ey rahmet nebisi! Selâm sana ey beşeriyetin hadisi (yol göstericisi)! Selâm, sana ve müminlerin anneleri olan temiz eşlerine! Selâm, sana ve Ehl-i Beytine! Selâm sana ve ashabına.

Allah Teâlâ, sana her hangi bir peygambere verdiği mükâfattan daha büyüğünü versin. Allah Teâlâ, seni tanı­yanların ve senden gafil taşıyanların sayısı kadar sana mer­tebe ve makamlar versin. O bizi senin delâletinle sapıklık­tan çıkardı, körlükten kurtardı, cehaletten halâs etti. Şâhidlik ederim ki, Allah'tan başka ilâh yoktur ve sen O'nun ku­lu ve Rasûlü'sün ve şâhidlik ederim ki, sen risâleti (pey­gamberlik mesajını) tebliğ ettin, emaneti yerine ulaştırdın, insanlara doğruyu söyledin, ümmetini doğruya yönelttin, kötülerle savaştın, vefat edinceye kadar Rabbine ibadet ve kulluk ettin. Allah Teâlâ sana, Ehl-i Beytine ve ashabına her türlü mükâfatı versin."

8- Yarım metre kadar sağa kayıp Hz. Ebu Bekir'e selâm vermek, ondan sonra o kadar kayıp Hz. Ömer'e selâm ver­mek. Çünkü Hz. Ebu Bekir'in başı Allah Rasûlü’nün omuzu hizasındadır, Hz. Ömer'in başı da Hz. Ebu Bekir'in omuzu hizasındadır. Bu iki güzide sahâbiye selâm verirken şöyle demek güzeldir: "Selâm size ey Allah Rasûlü’nün vezirleri, hayatında din işlerinde ona yardımcı olanlar, vefatından sonra da ümmetini din üzerinde yürütenler, onun izinde gidenler ve onun sünnetiyle amel edenler! Allah Teâlâ size, her hangi bir peygamberin vezir ve yardımcısına verdiği mükâfattan daha büyüğünü versin."

9- Sırtı bu mübarek kabirlere gelmemek için sağ yana doğru biraz daha kaymak, ondan sonra Kıble'ye dönüp duâ etmek. (Bir kısım âlimler, Allah Rasûlü’ne karşı iken duâ edilmez, demişlerdir. Bir kısmı da, ondan bir şey istememek şartıyla bu şekilde de duâ edilebileceğini söylemiş­lerdir.) Yapılacak duada şunları söylemek münasiptir:

"Allah'ım! Sen Kur'ân-ı Kerim'inde, 'Onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de, Allah'tan bağışlan­malarını isteselerdi ve peygamber olarak sen de onlar için istiğfar etseydin, Allah'ı tevbeleri kabul edici ve merhamet­li bulacaklardı.’ (Nisa, 64) buyurmuşsun ve buyruğun haktır. Ben de senin bu buyruğuna uydum ve peygamberinin kabrine geldim. Allah’ım! Senden günahlarımın affını istiyorum ve peygamberini senin yanında şefaatçi ediyorum. Allah'ım! Onun senin yanındaki mertebesi ve hakkı için beni affet ve beni günahlarımın ağırlık ve zilletinden kurtar. Allah'ım! Muhacirleri ve Ensârı, beni, mümin kardeşlerimi ve biz­den önce iman edip gidenleri affeyle. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Bu ziyaretimi son ziyaret eyleme, yaşar­sam bana peygamberinin kabrim ve kendi Haremini bun­dan sonra da ziyaret etmeyi nasip et."

10- Bundan sonra, Ravza'ya gidip iki rek'at namaz kıl­mak.

11- Perşembe günü (veya günleri) Uhud'a gidip orada­ki şehidleri (Uhud savaşının şehidlerini, Hz. Hamza, Ab­dullah İbni Cahş ve diğerlerini) ziyaret etmek.

12- Fırsat buldukça Bakî' mezarlığına gidip orada medfûn olan sahâbileri ziyaret etmek. Bu arada Hz. Os­man, Hz. Hasan, Zeynulâbidin lakabıyla tanınan Hüseyin oğlu Ali, bunun oğlu Muhammed (Bakır) ve bunun oğlu Cafer'i (Sadık) selâmlamak ve Fatiha okumak.

13- Cumartesi günü (veya günleri) Kubâ mescidine gidip orada namaz kılmak. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Kubâ mescidine gidip orada na­maz kılmak umre yapmak gibidir." (Nesâî, İbnu Mâce)

14- Allah Rasûlü (sa), Medine'deki yedi kuyudan su içip abdest almıştır. Bu kuyular mevcut­sa, teberrüken onları görüp sularından içmek, yüzünü gö­zünü yıkayıp abdest almak.

 
  Bugün 7 ziyaretçi (33 klik) kişi burdaydı! gullerinefendisi1.tr.gg  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=