GÜLCEMAAT DİYARINA HOŞGELDİNİZ
   
  Yeni islami Portaliniz
  KALBİN HASTALANMASI VE SEBEBLERİ İNCELİKLERİYLE...
 

Kalbin Hastalanması

Bil ki, insanın her bir uzvu bir iş için yaratılmıştır ve uzuv sağlıklı olduğu sürece o işi tam olarak ve rahatlıkla yapar. Hastalandığı zaman ise, iş yapmakta zorlanır, bazen de onu hiç yapamaz hâle gelir. Bir uzvun hastalandığı da bununla anlaşılır. Kalb de insanın bir uzvudur ve onun da kendisi için yaratıldığı bir işi vardır. Bu iş, ilim, hikmet ve marifet kazanmak, Allah Teâlâ'yı tanımak ve sevmek, O'nun ibadetinden zevk ve lezzet almaktır. Çünkü Allah Teâlâ, "insanları ve cinleri kendisine ibadet ve itâat etmele­ri için yaratmıştır."

Kalb marifet ve zevk merkezi olduğu için, bu hakikati idrâk etmek ve yaratılış gayesine uymaktan zevk almak onun işi ve görevidir. O bu iş ve görevi yapmadığı, isteksiz yaptığı veya eksik bıraktığı zaman, hastalanmış demektir. Ancak maddî bir uzvun hastalanması ağrılı olduğu için, in­san onu tedavi etmeye kendisini mecbur hissederken, kal­binin hastalanması ağrısız olduğu için, bunu tedavi etme mecburiyetini hissetmez ve çoğunlukla onun hastalandığı­nı da bilmez. Bunu bilse bile, genelde, vücudunun sıhhat bulması için katlandığı zorluklara benzer zorluklara kat­lanmaya nefsi rıza göstermez. Bunun için, önce inanmak lâzımdır ki, insanı hayvanlardan ayıran tarafı onun kalbi­dir ve kalbindeki Allah marifeti, Allah muhabbeti ve Al­lah'a ibadet zevki ve lezzetidir. Çünkü yemek ve uyumak gibi maddî hususlarda onun diğer hayvanlardan farkı yok­tur. Hatta maddî özellikler bakımından insan hayvanların en zayıfı ve en fakiridir. Buna inanınca, insan o zaman kal­binin üstüne titrer ve onun sağlığıyla ciddî ve samimî ola­rak ilgilenir.

İlim ve marifet, diğer türleri de içine alır, ancak Allah bilgisi ve marifeti bütün bunların başında yer alır. Çünkü, Allah bütün şeylerin yaratıcısı ve var edicisidir. Bu sebep­le, her şeyi bildiğini söyleyen bir kimse, onların yaratıcısı olan Allah Teâlâ'yı bilmediği takdirde, hiçbir şeyi bilmemiş gibidir. Çünkü eşyayı bilmenin önemli bir unsuru ve boyu­tu onların yaratılışını bilmektir. Bu bilgi ise ancak Allah Teâlâ'yı bilmekle elde edilebilir. Allah Teâlâ'yı bilmek ise O'nu sevmeyi gerektirir. Çünkü O'nu bilip de sevmemek mümkün değildir. Onu sevmeyenler yalnızca O'nu bilme­yen ve tanımayanlardır." İnsan bilmediğine düşmandır." sözünde de ifade edildiği gibi, bunlardan bazıları, bu se­beple O'na düşmanlık da ederler. Allah Teâlâ'yı sevmek de, O'na ibadet ve itâat etmekten zevk ve lezzet almayı kaçınıl­maz hâle getirir.

Böylece anlaşıldığı üzere, kalbin tabiî ve sağlıklı hâli Allah Teâlâ'yı tanımak, sevmek ve O'na ibadet etmekten zevk almaktır. Bunlar kalbin görevleridir. Onun bu görev­leri yapmaması, her hangi bir uzvun görev yapmaması gi­bi hastalık belirtisidir.

Kişi hastalanmış olan kalbinin tedavisine karar verdiği zaman, diğer hastalıklarda olduğu gibi, bunu ya kendisi yapar, ya da bir manevî doktora yaptırır. Tedaviyi kendisi yaparsa, bu konuda yeterli bilgiye sahip olması lâzımdır. Başkasına yaptırırsa, bunun bu işin ehli ve uzmanı olması, kendisinin de ona güvenip mutlak olarak teslim olması ge­rekir. Bu ise, verilen tedaviyi tereddütsüz uygulaması, emir ve önerilere eksiksiz uyması demektir. Çünkü insanın ısla­hı cansız eşyanın tamiri gibi tek taraflı bir müdâhale ile so­nuç vermez. Bu sebeple, hastanın kendi gayreti, içtenliği ve tavsiyelere uyması da önemlidir. Bundan dolayıdır ki, Al­lah Rasûlü (as), kendi yakın akrabaları­na, "Amel edin; çünkü durup dururken ben sizi Allah Teâlâ’nın azabından koruyamam." demiştir. (Müttefekun aleyh) Ölmek üzere olan amcası Ebu Tâlib'e de, "Kelime-i şehâdet getir ki, onunla sana Rabbimin yanında şefaat edeyim." demiştir. Bu o demektir ki, mürşidin büyüklüğü, kişiye kendi ameli ölçüsünde yararlı olabilir. Gerçek bu olunca da, insan ken­di kendisinin amel ve ahlâkına önem vermeli ve mürşidinin büyüklüğüyle övünmek yerine, onun önerdiği tedavi­yi uygulamaya öncelik vermelidir.

Allah Teâlâ, "Herkes yarınki ahiret için ne hazırladığı­na baksın!" buyurmuştur. (Haşr, 18) Bu durum karşısında, hıristi­yanların "Hz. İsâ, günahlarımıza kefaret olmuştur." diye inanmaları; bir kısım Alevilerin, "Hz. Ali namazımızı kıl­mıştır." demeleri ve bir kısım tarikat mensuplarının kendi­lerini unutup şeyhlerinin menakibini anlatmakla yetinme­leri yanlış işlerdir.

Ahirette garantili kurtuluş vesilesi yalnızca Allah Teâlâ için yapılmış olan sâlih amellerdir. Sâlih amellerin özü ve ziyneti de güzel ahlâktır. Güzel ahlâkın kaynağı ise, ruhun sağlığı ve kalbin selâmetidir. Bunların sağlık ve selâmeti de ifrat ve tefrit arasındaki itidal çizgisinde olmaktır. Bu çizgide olmanın öneminden dolayıdır ki, bütün namazlarda okunan Fâtiha suresinde, "Bizi sırât-ı müstakim'de yürüt." diye Allah Teâlâ'ya duâ edilir. Doğru yol demek olan "sırât-ı müstakim", sağa sola kaymadan, ifrat ve tefrite meylet­meden peygamberlerin ve onların izinde olan mutlu kim­selerin yürüdüğü itidal çizgisidir.

Bu sebeple, herkes her zaman düşüncelerinin, amelle­rinin ve ahlâkının bu dümdüz yol ve itidal çizgisi üzerinde olup olmadığını kontrol ve teftiş etmeli ve bunlarda tespit ettiği en ufak bir sapmayı anında düzeltmeye çalışmalıdır. Çünkü sapma azken ve yol henüz yakınken dönmek nisbeten kolaydır, fakat sapma artıp yol uzayınca dönmek kolay değildir. Allah Teâlâ, iman etmeyenler için, "Onlar uzak bir yerden imana çağrılıyorlar." (Fussilet, 44) buyurmuştur. Bu o demektir ki, onlar iman etme çizgisinden çok uzaklaştıkları için, iman etmiyorlar.

İnsanın Kendi Ayıplarını Görmesi

Bil ki, Allah Teâlâ bir kuluna hayır ve hidayet irade et­tiği zaman, ona kendi ayıplarını gören bir basiret verir. Bu basiretle o kul kendi düşünce, amel ve ahlâk dünyasında gözleri açık, görüşü keskin ve dikkati ince olan bir müfet­tiş gibi dolaşır ve olan bütün kusur ve eksiklikleri tespit eder. Basiretsiz olan ise, baston ile dolaşan kör gibidir. Böy­le bir kör, etrafındaki şeyleri görmez. Ona her şeyi oldu­ğundan başka türlü tanıtmak da mümkündür. Bunun için basiretsiz bir kimse, kendi kusurlarını görmez ve hatta şeytanın telkin ve tezyinleriyle onları fazilet olarak da düşüne­bilir. Bu kabil kimselerden bir kısmı da, kendi ayıp ve ku­surlarını görmezken, başkalarının ayıp ve kusurlarını gör­mekte mahirdirler. Fakat her maharet fazilet olmadığı için, bunların bu maharetleri de kendileri için başka bir ayıp ve kusur teşkil eder. Şu bilinmelidir ki, insanın kendisinden sorulmayan ve kendisini ilgilendirmeyen kimselerin ayıp­larını görmesi ve kusurlarını bilmesi ne onun günahlarına kefaret olur, ne de bunların çirkinliğini yok eder. Bu sebep­le, hiçbir faydası bulunmayan bu durum, gözleri gereksiz bakışlarla yormak ve zihni faydasız bilgilerle doldurmak­tır. Halbuki Allah Rasûlü (as), Allah Teâlâ'dan bilgi isterken, "Ve faydasız bilgiden sana sığını­rım." demiştir.

İnsanın kendi ayıplarını görmesinin dört yolu vardır.

Birinci yol, nefsin ayıp ve kusurlarım bilen ehliyetli bir mürşidin söz ve nasihatlerini dinlemektir. Böyle bir mürşid veya eğitimci kişiyi yakın müşahede altına almışsa, onun uyarılarını dinlemek, kişinin kendi kusurlarını öğrenmesi­ni sağlar.

İkinci yol, ayıp ve kusurlarını kendisine söyleyen akıl­lı ve sâdık dostların sözlerini dinlemektir. Bu sebeple, dost­ların ve hatta genel olarak bütün tanıyanların kendisi hak­kındaki sözlerini dinlemek ve bundan faydalanmaya çalış­mak lâzımdır.

Hz. Ömer (ra), halkı kendisi hakkında ko­nuşmaya teşvik etmek için, "Allah, benim ayıplarımı bana söyleyene merhamet etsin." derdi ve gelip gidenlerden kendisini nasıl bildiklerini sorar ve etki altında kalmayıp doğru söylemelerini isterdi. Bu cümleden olarak, Huzey­fe'yi sıkıştırır ve ona şöyle derdi: "Allah Rasûlü (as), münafıkların kimler olduğunu sana söyle­miştir. Allah için söyle, ben o münafıklardan mıyım? Ben­de münafıkların alâmetleri var mıdır?" Düşünün ki, Hz. Ömer (ra), sahip olduğu büyük iman mertebe­sine ve kendisinden sonra hiç kimsenin kazanamadığı fazi­letlerine rağmen nefsinden böyle şüphelenmiş ve onun ayıp ve kusurlarını araştırmıştır. Çünkü insan kusurlardan hâli oldukça kendisini daha çok kusurlu bulur.

Gerçekten kusurlu olanlar ise, kusursuzluk vehim ve hayâline kapılır ve bu konuda asılsız bir takım iddialar ve savunmalar yaparlar. Bunların böyle yapmaları, bazen suç­luluk telâşından, bazen teselli bulmak ihtiyacından, bazen de bu insanların kendi kendilerini hakikaten tanımamış ve hatta ters tanımış olmalarından dolayıdır. Dâvûd et-Tâî (ra), insanlardan uzaklaşıp uzlete kapanmış ve bu­nu niçin yaptığını soranlara da şöyle demiştir: "Benim ayıplarımı benden gizleyen insanlarla bir arada olmak ba­na bir şey kazandırmaz."

Bu misâllerde de görüldüğü gibi, gerçek müminler, dost ve arkadaşlarının kendi kusurlarını görmelerini ve bunları kendilerine söylemelerini ister ve bunu yapmala­rından memnun olurlar. Çünkü amel ve ahlâka taalluk eden kusurlar, zehirleyip öldüren yılanlar ve akreplerdir.

Bir kimsenin gömleği altında yılan veya akrep bulunduğu söylenirse, o kimse buna bin teşekkürle memnuniyetini ifa­de eder. Çünkü, o bu bilgi üzerine hayatını kurtarma imkâ­nını bulur. Kusurlar ve günahlar ise dünyada yılan ve ak­rep gibi görünmeseler de, nice ince duyguyu, güzel hissi, temiz düşünceyi, doğru iradeyi, dürüst amel ve davranışı, yolunda olan iş ve ilişkiyi zehirleyip felç ederler. Kaldı ki, bunlar kabir âleminden itibaren canlı yılan ve akrep olurlar ve sahiplerine ezâ ve cefâ verirler.

Üçüncü yol, ayıplarını düşmanın dilinden ve eleştirile­rinden öğrenmektir. Dost, yanlış anlaşılmak ve kötü tepki almak gibi endişelerle dostunun ayıplarını söylemese bile; düşman, bilebildiği kusurları teşhir etmekten sakınmaz. Sadece gerçek olan kusurları söylemekte yetinen, bunlara iftira ve yersiz ithamlar eklemeyen bir düşman, bu anlam­da yararlı sayılır. Hatta böyle bir düşman; uyarıcı olmak açısından dostunun ayıplarını kendi kişisel çıkarları yü­zünden ona söylemekten çekinen ve hatta onu asılsız ve hak etmediği övgülerle abartıp şımartan dosttan daha ya­rarlıdır.

Dördüncü yol, insanlarda gördüğü kusur ve hataların kendisinde de bulunduğunu düşünmektir. Kusurlar ve ah­lâkî zaaflar bulaşıcı hastalıklar gibidirler. Bu sebeple, bun­lar bazı kimselerde görülünce, diğerlerinde de bulunmala­rı kuvvetle muhtemeldir. Bu ihtimali değerlendirip kendi­sini yakından inceleyen bir kimse, kendisinde mevcut olan kusurları görebilir. "Mümin müminin aynasıdır." hadisinin bir mânası da budur. Buna göre, din kardeşinde bir kusur gören mümin, aynada kendi kusurunu görmüş gibi olur. Bu yöntem uygulandığı takdirde, hiç kimse  başkalarının kusurunu görüp kendi kusurunu görmeme gafletine düş­mez. Bu yöntem aynı zamanda, kusurların mahiyeti hak­kında bilgi vermek suretiyle de insanı etkiler; eğiticidir. Çünkü, insan başkasında gördüğü kusurlardan iğrenir. Bu kusurların kendi şahsında da aynı iğrençlikte olduğunu öğrenince ürperir ve onları bulup gidermeye çalışır.

Lokman Hâkim'e, "Bu güzel ahlâkı kimden öğren­din?" diye sormuşlar; kendisi, "Onları ahlâksızlardan öğ­rendim. Çünkü bunların bir ahlâksızlığını gördükçe, on­dan iğrendim ve bu tepkinin verdiği kuvvetle ondan uzak durdum." demiştir.

Kötü ahlâk ve davranışlar karşısındaki tutumlar iki türlüdür. Birincisi, idrâk ve irade yönüyle güçlü, ruh sağlı­ğı ve kalb selâmetine sahip olan olgun insanların tutumu­dur. Bu tutum, kötülüklere karşı nefret duymak ve onlar­dan ebed müddet uzaklaşmaktır, ikincisi ise zayıf ve irade­siz insanların tutumudur. Bu tutum, kötülüklere imrenmek ve onları taklit etmeye kalkışmaktır. Çoğu cehennem ehli olan bu insanlar orada şöyle derler: "Biz, kötülük yapanla­rı gördükçe onlara katılır ve kötülük yapardık." (Muddessir, 45)

Kalb Hastalığının Temel Sebebi

Dinî nass'lardan (âyet ve hadislerden) ve basiret ashâ­bının sözlerinden anlaşılan odur ki, kalb hastalığının temel sebebi şehvetlere uymaktır. Hastalığın sebebi bu olunca, onun ilacı da bu sebebi ortadan kaldırmak, yani şehvetlere muhalefet etmek ve onları terk etmektir. Bunun böyle ol­duğunu gösteren bazı nasslar ve sözler şöyledir:

"Rabbinden korkup nefsini hevadan çekenlerin yeri cennettir." (Nâziât, 40, 41) Heva, nefsin şehvet ve istekleridir.

"Bunlar o kimselerdir ki, Allah kalplerini takvaya yönlendirmiştir." (Hucurât, 3) Kalplerin takvaya yönlendirilmesi, onların şehvetlerin muhabbetinden ve bağlılığından kur­tarılmasıdır.

"Mümin, kendisini saptırmaya çalışan şeytan ve şeh­vetlere sürüklemek isteyen nefisle ömür boyu mücâdele halindedir." (Ebu Bekir İbni Lâl. Not: Bu hadisin mânası sahih, senedi zayıftır.)

Dâvûd (as)’ın sözü: "Dünya şehvetlerinden sakının. Çünkü bu şehvetler sizinle Allah Teâlâ arasındaki perdelerdir."

İsâ (as)’ın sözü: "Dünyanın geçici şehvetlerini ahiretin ebedî şehvetleri için terk edene ne mutlu!"

"Küçük cihaddan büyük cihada döndünüz." (Geçti) Küçük cihad, düşmanla savaşmak, büyük cihad ise nefisle savaş­tır. Bu cihadın büyük olması hem daha zor olmasından, hem de sonuçlarının daha önemli olmasındandır. Çünkü bu cihadı kazanmanın mükâfatı ebedî cennet, onu kaybet­menin cezası da ebedî cehennemdir.

"Mücâhid, Allah Teâlâ'ya itâat etmek için kendi nefsiyle savaşandır." (Tirmizî, İbnu Mâce)

Sufyân es-Sevrî'nin sözü: "Nefsim kadar güçlü bir ha­sımla mücâdele etmedim."

Eb’ul-Abbas el-Musilî'nin sözü: "Ey nefis! Sultanlar gi­bi dünya zevkine sahip değilken, ne diye onu bırakıp ahi­ret zevki için çalışmıyorsun? Bu gidişle bunu da kaybeder­sin. İki yönlü hüsranına yanmaz mısın?"

Hasan'ın sözü: "En serkeş hayvan, nefis kadar şiddet­le gemlenmeye muhtaç değildir."

Yahya İbni Muâz'ın sözü: "Riyazetin kılıçlarıyla nefsi­ni yenmeye çalış. Bu kılıçlar dört tanedir. Birisi kût-i lâyemût miktarı az yemek, birisi göz kapamak miktarı az uyu­mak, birisi ihtiyaç miktarı konuşmak, birisi de eziyetlere katlanmaktır. Kut miktarı yemekle şehvetler ölür, göz ka­pamak miktarı uyumakla irade güçlenip bilenir, ihtiyaç miktarı konuşmakla dil âfetlerinden selâmet bulunur, ezi­yetlere katlanmakla da maksada (Allah Teâlâ’nın rızasına ve cennete) ulaşmak gerçekleşir.", "İnsanın düşmanları üç­tür. Bunlar dünya, şeytan ve nefistir. Dünyanın şerrinden sakınmak zühd ile, şeytanın şerrinden sakınmak onun de­diklerine muhalefet etmekle, nefsin şerrinden sakınmak da şehvetleri terk etmek iledir."

Bir hakimin sözü: "Nefsin kendisine gâlip geldiği in­san, şehvetlerin esiri, hevâ ve heveslerin mahkûmu hâline gelir. Nefis, onun iradesine vurduğu yularla kendisini iste­diği her yere çeker."

Cafer İbni Humeyd'in sözü: "Ahiret nimeti ancak dün­ya nimetini terk etmekle kazanılır."

Ebu Yahya el-Verrak’ın sözü: "Nefsini şehvetlerle razı eden kimse, kalbine pişmanlık ağacını diker."

Vuheyb İbni Verd'in sözü: "Dünya şehvetlerini seven, kendisini zilletlere hazırlasın. Çünkü her bir şehvetin bede­li bir zillettir."

Yûsuf (as)'ı günaha davet eden kadın, yıllar­ca sonra onun Mısır sultanı olduğunu öğrenince şunu söy­lemiştir: "Hırs ve şehvet bizi sultan iken köleleştirdi. Sabır ve takva ise Yûsuf’u köle iken sultanlaştırdı." Yûsuf (as) kadının bu sözünü duyunca, Kur’ân'ın anlattığı ifade ile, "Kim takva gözetir ve sabrederse, hiç şüphesiz Al­lah iyilik yapanların (iyi davrananların) amelini zayi et­mez." (Yûsuf, 90) demiştir.

Cuneyd'in sözü: "Bir gece kalktım ve namaz kılmak is­tedim; fakat her zamanki tadı bulamadım. Bunun üzerine uyumak istedim; fakat uykum da gelmedi. Oturmak iste­dim; bundan da canım sıkıldı. Başka çare kalmayınca, kalkıp karanlık içinde sokağa çıktım. Biraz gidince yol kenarında abasına sarılmış bir hâlde oturan bir adam gördüm. Ona yaklaşıp selâm verdim. Adam bana ismimle hitap ederek :

-Demek ki, geldin. Ben Rabbime seni bana gönderme­si için duâ ettim, dedi. Ben:

-Duân kabul edildi iste. Ne istiyorsun? dedim. Adam:

-İnsanın derdi ne zaman ona devâ olur? dedi. Ben:

-Nefsinin şehvetlerine muhalefet ettiği zaman, dedim. Adam, kendi kendisiyle konuşarak:

-Ey nefis! Ben bu sözü kaç kere sana söyledim. Fakat sen, onu ille de Cuneyd'ten duymak istedin. Duy işte! de­di. Ondan sonra da yerinde kayboldu."

Bir adam Ömer İbni Abdulaziz'e:

-Ne zaman konuşmam daha iyidir? diye sordu. Ömer (ra):

-Nefsin susmanı istediği zaman, dedi. Adam:

-Ne zaman susmam daha iyidir? diye sordu. Ömer (ra):

-Nefsin konuşmanı istediği zaman, diye cevap verdi. Bu o demektir ki, iyi ve doğru olan, nefsin şehvet duyup is­tediği şeyin aksini yapmaktır. Burada şunu unutmamak lâ­zımdır ki, nefis başka, akıl başkadır. Akla muhalefet etmek ise doğru değildir. Esasen nefse muhalefet etmek, akla mu­vafakati sağlamak içindir. Çünkü nefsin istedikleri genel­de, din gibi, aklın da istemediği şeylerdir.

Ali (ra) şöyle demiştir: "Cennete iştiyak duyanlar, dünya şehvetlerinden sakınmakta zorluk çek­mezler."

Mâlik İbni Dinar (ra) pazarı dolaşır, nefsinin arzu ettiği bir şeyi görünce de, "Ey nefis! Sabret! Allah'a ye­min ederim ki, bunu sana almayışım sana değer vermem­den dolayıdır." derdi.

Bu örnek sözleri çoğaltmak mümkündür. Ancak kısaca söylemek gerekirse, bütün âlimler ve hikmet sahibi kimse­ler ittifak etmişlerdir ki, ahiret saadetine giden yol, nefsi heveslerden ve şehvetlerden olabildiğince uzak tutmaktan geçer. Bu sebeple buna inanmak vaciptir. Ahiret saadetini kazanmak için de dünyadan zarurî olan şeylerle ve zorun­lu miktarlarla yetinmek lâzımdır. Bunlarla yetinebilmek ise ancak, Allah Teâlâ'nın marifeti, muhabbeti ve zikriyle mümkündür.

Marifet, muhabbet ve zikir açısından da insanlar dört kısımdır:

Birinci kısım, kalpleri Allah Teâlâ'nın marifeti, muhab­beti ve zikriyle dolu olanlardır. Bu kimseler sıddıklardır. Bunlar, dünyadan zaruret miktarının ötesine iltifat etmez ve ilgi duymazlar. Bunlar bu mertebeye, uzun süren bir sa­bır ve riyazet (alıştırmak, nefsi terbiye etmek) sonunda ula­şırlar.

İkinci kısım, kalpleri dünya ile dolu olanlardır. Bunların kalplerinde Allah Teâlâ'nın marifet, muhabbet ve zikrine yer kalmamıştır. Bu kimseler O'nu ara sıra dille anar ve hayâl meyal düşünürler. Bunlar helâk olanlardır. Bu kimseler, mü­min olduklarını söyleseler de, çoklarının imanı bozuktur. Bu sebeple, bunlar genellikle imansız olarak ölürler.

Üçüncü kısım, kalplerinde din ve dünyaya birlikte yer veren ve fakat din tarafları ağır gelen kimselerdir. Bunların kurtulma ihtimali helâk olma ihtimalinden daha güçlüdür.

Dördüncü kısım, kalplerinde dünya tarafı ağır basan­lardır. Bunların helâk olma ihtimali kurtulma ihtimalinden daha fazladır.

Eğer denilse ki, şehvetlerin bir kısmı mubahtır. Ahiret kurtuluşu için, nefsi mubah olan bu şehvetlerden menet­mek niçin gereklidir?

Biz de deriz ki; nefis, mubah olan şehvetlerden menedilmediği takdirde haram olanlara da tamah duymaya başlar. Çünkü o, daima yeni ve fazla şeyler ister. Bu sebeple, mubahları tüketirse, bu sefer haramlara talip olur. Nefsi mubah olan şeylerden sakındırmak, onu bunlardan sonra­ki haramlardan korumak içindir. Örneğin kendini az ko­nuşmaya zorlamak, çok konuşmak sebebiyle gıybet etme­mek ve benzeri dil günahlarını işlememek içindir; gözleri­ni her tarafta dolaştırmamak, giderek haram şeylere de bakmaya heves duymamak içindir.

Bir de şu husus vardır: Nefis mubahlardan çokça yara­landığı zaman, dünyayı sevmeye başlar ve ona sımsıkı ya­pışır. Böyle bir nefis; ölümü, ahireti, cenneti, cehennemi düşünmek istemez ve koyu bir gafletin gölgesine sığınır. Allah Teâlâ, böyleleri için şöyle buyurmuştur: "Onlar dün­ya hayatına razı oldular ve onun gölgesine sığındılar. On­ların yeri, yaptıklarından dolayı ateştir." (Yûnus, 7), "Siz ahireti bıra­kıp dünya hayatına mı razı oldunuz? Halbuki bu hayat, ahiret yanında az bir şeydir. Bundan vazgeçmezseniz, Al­lah sizi elemli bir azapla cezalandıracaktır." (Tevbe, 38-39)

Allah Rasûlü’ne nisbet edilen bir sözde, "Dünya sevgi­si bütün hataların başıdır." denilmiş ve kalb mütehassısı olan Allah dostları bu sözün mâna olarak doğru olduğunu söylemişlerdir. Bunlar, mubahlarla fazla meşguliyetin kalpleri kamaştırdığını, içindeki ışık ve nuru söndürdüğü­nü, ibadet ve zikir isteğini öldürdüğünü ve bunlardaki zevki bozduklarını görmüşler ve bundan dolayı haram saymamakla birlikte mubahlardan şiddetle kaçmaya çalış­mışlardır.

Serî es-Sakafî (ra) şöyle demiştir: "Kırk sene­dir nefsim benden ekmeği pekmeze batırıp yememi istiyor; fakat ben onun bu isteğini reddediyorum."

İbrahim el-Havvâs (ra) şunu anlatmıştır: "Ben Lukâm dağında yürüyordum. Etrafımda nar ağaçları vardı. Nefsim nar istedi, ben de ona uyup bir tane kopar­dım. Yarınca ekşi olduğunu gördüm ve onu yemeden at­tım. Ondan sonra yürümeye devam ettim. İleride arılar ta­rafından kuşatılmış bir hasta adam gördüm. Kendisine yaklaşıp selâm verdim. Adam, ismimi söyleyerek selâmımı aldı. Ben ona:

-Beni nerden tanıyorsun? dedim. Adam:

-Allah Teâlâ'yı tanıyana bir şey meçhul kalmaz, dedi. Ben:

-Anlaşılan, Allah yanında bir yakınlığın vardır; öyley­se, niye duâ edip bu arıları senden uzaklaştırmasını istemi­yorsun? dedim. Adam:

-Senin de O'nun yanında bir yakınlığın vardır; sen ni­ye nar şehvetini senden uzaklaştırmasını istemiyorsun? Kaldı ki, arıların ısırması bu dünyada acı verir; nar şehveti ise ahirette elem verir, dedi."

Haramlar, ahiret gününde azaba sebep oldukları gibi, gereksiz mubahlar da hesabın uzamasına sebep olurlar. Ahirette uzun hesap vermek de elem veren bir azaptır. Al­lah Rasûlü (as), "Kimden uzun ve ay­rıntılı bir şekilde hesap sorulursa, ona azap çektirilmiş olur." buyurmuştur.

Çoğu zaman bazı mubahları elde etmek ancak haram şeyleri irtikâp etmekle mümkün olur.

 
  Bugün 40 ziyaretçi (60 klik) kişi burdaydı! gullerinefendisi1.tr.gg  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=