GÜLCEMAAT DİYARINA HOŞGELDİNİZ
   
  Yeni islami Portaliniz
  ZİKRİN FAZİLETİ VE DUALAR İNCELİKLERİYLE....
 

Zikrin Fazileti

Topluluk Halinde Zikir.

Tehlil ve Diğer Zikirler.

Duanın Fazileti

Duanın Edepleri

Duâ Örnekleri

İstiğfarın Fazileti

Salavât'ın Fazileti

Vird Programı ve Gece İbâdeti

Uyku Âdabı

Virdin Kişilere Göre Değişmesi

Gece İbadetinin Fazileti

Gece İbâdetini Kolaylaştıran Sebepler.

Faziletli Gün ve Geceler



Zikrin Fazileti

Zikir, Allah Teâlâ'yı tevhid, ta'zim ve övmeyi ifade eden sözlerle anmaktır. Kur'ân-ı Kerim okumaktan sonra dille yapılan en faziletli ve üstün ibadet zikretmektir. Zik­rin faziletini bildiren bazı âyetler şöyledir:

-"Siz beni zikredin (ta'zim edip övün ki), ben de sizi zikredeyim." (Bakara, 112)

-"Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin ve sabah ak­şam O'nu teşbih ve takdis edin." (Ahzâb, 41,42)

-"O'nu zikredin, övgü ve minnetle anın. Daha önce sa­pık ve şaşkınlardan iken, sizi O hidayet etti." (Bakara, 198)

-"Öz akıl sahipleri onlardır ki, Allah'ı ayakta, oturur­ken ve yanları üzerine uzanırken zikrederler." (Âl-i İmrân, 191)

-"Rabbini, yalvararak ve O'ndan korkarak gizlice veya yüksek olmayan bir sesle sabah akşam zikret, gafillerden olma!" (A'râf, 205) (Bu âyet-i kerime, zikretmeyi emretmenin yanında, onun nasıl yapılması gerektiğini de açıklamıştır.)

-"Münafıklar Allah'ı aldattıklarını sanırlar. Halbuki O, ne yaptıklarını bilir. Bunlar namaza kalktıkları zaman is­teksizdirler ve bununla sadece gösteriş yaparlar. Bunlar Al­lah'ı çok az zikrederler." (Nisa, 142) (Bu âyet-i kerime, münafıkların vasıflarını açıklamıştır. Onların vasıflarından birisi, Allah'ı az zikretmektir.)

Allah Rasûlü (sa) şunları söylemiştir: "Gafiller içinde Allah Teâlâ'yı zikreden bir kimse, ku­ru odunlar içindeki yeşil ağaç gibidir." (Ebu Nuaym, Beyhakî)

-"Allah Teâlâ buyurdu ki, kulum beni zikredip dudak­ları zikrimle kıpırdadıkça ben onun yanındayım." (İbnu Mâce, Hâkim)

-"Kişiyi Allah Teâlâ’nın gazabından en çok koruyan amel, onun Allah Teâlâ'yı zikretmesidir." (İbnu Ebi Şeybe, Taberânî)

-"Kim cennet bahçelerinde dolaşmak isterse, Allah Teâlâ'yı çokça zikret­sin." (İbnu Ebi Şeybe, Taberânî, Tirmizî)

-"Üzerinde bir günah kalmamasını istersen, sabah akşam dilin Allah Teâlâ’nın zikriyle dönsün." (Ebul-Kasım el-İsbahanî/et-Terğib vet- Terhib)

-"Allah Teâlâ buyurdu ki, kulum beni kendi içinde zik­redip anarsa, ben de onu içimde anarım; o beni bir toplu­luk içinde anarsa, ben de onu daha hayırlı bir topluluk (melekler topluluğu) içinde anarım; o bana bir karış yakla­şırsa, ben ona bir zira' (birkaç karış) yaklaşırın; o bana bir zira' yaklaşırsa, ben ona bir bâ' (birkaç zira') yaklaşırım; o bana yürüyerek gelse, ben ona koşarak gelirim." (Müttefekun aleyh) (Bu ha­diste, mecazî ifadeler ve benzetmeler vardır. Kasdedilen şey ise, Allah Teâlâ’nın kendi zikrine ve kendisine itaate on­ların değerinden daha fazla sevap vermesidir. Bu da, Allah Teâlâ'ya mahsus bir büyüklük ve rahmet çeşididir. O aza da çok verir, başkaları ise çoğa da az veriler.)

-"Allah Teâlâ, başka bir gölgenin bulunmadığı kıyâmet gününde yedi sınıf insanı kendi rahmetinin (bir rivayette de, kendi Arş'ının) gölgesi altında tutar. Bu sınıflardan bi­risi, Allah Teâlâ'yı içlerinde zikredip O'nun haşyetiyle gözyaşı dökenlerdir." (Müttefekun aleyh)

-"Allah Teâlâ buyurdu ki, kim ihtiyaçlarını istemek yerine beni zikretmekle meşgul olursa, ben ona ihtiyaçlarını isteyenlere verdiğimden daha iyisini veririm." (Beyhakî, Bezzâr, Buharî/Tarih)

Muâz İbni Cebel (ra) şöyle demiştir: "Cen­net ehli, sadece dünyada iken zikirsiz geçirdikleri zamana üzülürler." Ve şöyle denilmiştir: "İnsanlar susamış olarak ölürler. Allah Teâlâ'yı zikredenler ise, ölürken susamışlık azabını çekmezler."

Hasan el-Basrî (ra) şöyle demiştir: "Zikir iki çeşittir. Bir çeşidi, oturduğu yerde Allah Teâlâ’nın ismini oku­maktır. Diğer çeşidi ise, günahlar karşısında O'nu hatırlayıp kendini uzak tutmaktır." En üstün zikir bu ikinci zikirdir.

Topluluk Halinde Zikir

Meclis kurup toplu halinde zikretmek meşru ve müstehabtır. Allah Rasûlü (sa), bunu fiilen yapmamış, fakat sözleriyle teşvik etmiştir.

(Maatteessüf, toplu zikre zaman içinde birbirinden büyük çok bid'atlar karışmıştır. Bu bid'atlardan birisi fâsıkların oyun ve eğlenceleri­ne benzeyen hareketler ve sallanmalardır. Zikrin nasıl yapılması gerektiği hususunda ölçü namazdır. Namazda ise abdestli olmak, kıbleye dön­mek, edep, vakar ve huşu' içinde olmak, çok zarurî haller dışında her han­gi bir hareket yapmamak ve aklı başında (ayık) olmak şarttır. Halbuki, toplu bir şekilde zikredenler (veya bunların bir kısmı), cezbe, sekr, vecd, tevacüd isimleri altında çok çirkin hareketler yapar, akıl ve şuurlarını zor­la başlarından atarlar. En kötüsü de, bu bid'atları, lehv ve laibleri üstün bir ibadet, marifet ve keramet saymalarıdır. Herkes bilsin ki, ibadetlerin ruhu, sevabı, bereketi ve kabulü onların şer’i ölçülere ve edeplere göre yapılmasındadır. Bu ölçüler ve edepler çiğnendiği takdirde yapılan şey iba­det ve zikir değil, oyun ve eğlencedir. Allah Teâlâ, müşriklerin nasıl ibadet ettiklerini şöyle haber vermiştir: "Onların Kabe önündeki namazları ıslık çalmak ve el çırpmaktan ibaretti." (Enfâl, 35))

Bu sözlerden bazıları şöyledir:

-"Bir topluluk meclis kurup Allah Teâlâ'yı zikrederse, melekler onları kuşatır, rahmet onları sarar ve Allah Teâlâ onları kendi yanındakilere anlatır." (Müslim)

-"Allah Teâlâ’nın yerde dolaşan melekleri vardır. Bun­lar bir zikir meclisi gördükleri zaman, oraya yığılıverirler. Ondan sonra göklere çıktıklarında Allah Teâlâ (her şeyi kendisi daha iyi bildiği halde) bunlara, "Kullarımı ne hal­de gördünüz?" diye sorar. Melekler, "Onlar sana hamd edi­yor, seni övüyor ve şanını takdis ediyorlardı." derler. Allah Teâlâ, "Onlar benden ne istiyorlardı?" diye sorar. Melekler, "Cennet istiyorlardı." derler. Allah Teâlâ, "Onlar hangi şey­den bana sığınıyorlardı?" diye sorar. Melekler, "Cehen­nemden sığınıyorlardı." derler. Bunun üzerine Allah Teâlâ, "Sizleri şâhid tutuyorum ki, ben bu kullarımı affettim, on­lara istedikleri cenneti verdim ve onları sığındıkları cehen­nemden korudum." der." (Tirmizî)

-"Bir topluluk sadece Allah rızası için bir araya gelip O'nu zikrederlerse, bunlar kalkmak istedikleri zaman, bir melek göklerden seslenip, "Bağışlanmış olarak kalkın!" der. (Ahmed, Ebu Ya'lâ, Taberânî)

-"Bir topluluk bir mecliste oturmuşken, Allah Teâlâ'yı zikredip O'nun Rasûlü’ne salavât okumadan dağılırlarsa, bu meclis kıyâmet gününde onlar için hüzün ve pişmanlık sebebi olur." (Tirmizî)

Allah Rasûlü’nün ashabı, bir topluluk oluşturdukları zaman, içlerinden birine Kur'ân'dan bir aşır (on kadar âyet) okuturlar, arkasından da salavât getirirlerdi.

Dâvûd (as)'ın şöyle münâcât'ta (Allah Teâlâ'dan dilekte) bulunduğu rivayet edilmiştir: "Allah'ım! Zikredenlerin meclisini bırakıp gaflet ehlinin meclisine gittiğimi görürsen, ayaklarımı kır. Bu bana yapacağın bir iyi­lik olacaktır."

Ebu Hureyre (ra) şöyle demiştir: "Allah Rasûlü’nün mirasını merak ediyorsanız, size söyleyeyim. Onun mirası altın ve gümüş değil, Allah Teâlâ'yı zikretmek ve Kur'ân okumaktır."

Tehlil ve Diğer Zikirler

Tehlil, kısaca "lâilâhe illallah.", uzunca da "lâ ilahe illellahu vahdehu lâ şerike leh, lehul-mulku ve lehul hamdu ve huve alâ kulli şey'in kadîr." sözünü okumaktır.

Bu mübarek söze Kur'ân-ı Kerimde birkaç isim veril­miştir. Bu isimler; "İhlâs", "takva kelimesi", "hak da'veti", "güzel kelime", "bakî kalan kelimeler", "en sağlam kulp" ve "Allah'ın ipi"dir.

Bu isimleri kapsayan âyetlerden bazıları şöyledir: "O daima diridir ve O'ndan başka ilâh yoktur. Bunun için, 'ihlas' ile O'nu çağırın. Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah'a lâ­yık ve mahsûstur." (Gâfir, 65), "Kâfirler kalplerine câhiliyet şirk ve sertliğini yerleştirdiler. Buna mukabil Allah, Peygamber ve müminlerin üzerine sekinet (yumuşaklık) indirdi ve onları 'takva kelimesine' inandırdı. Onlar buna daha lâyık ve ehildirler. Allah her şeyi bilendir." (Feth, 26), " 'Hak da'veti' Allaha yapılan da'vettir. Onun dışındakilere yapılan da'vetler (bâ­tıl olup) kimseye bir şey kazandırmazlar." (Ra'd, 14), "Görmez mi­sin, Allah 'güzel kelime'yi nasıl güzel bir ağaca benzetti? Ağacın kökleri yerde, dalları göktedir. Rabbinin izniyle her zaman meyve verir." (İbrahim, 24, 25), "Mal ve evlât dünya hayatının süs­leridir; bakî kalan kelimeler ise, Rabbinin yanındaki sevap yönünden ve sonuç itibarıyla daha hayırlıdırlar." (Kehf, 46), "Kim iyi davranışlar ve ihlâslı amellerle yüzünü Allah'a doğru çevirirse, o kimse 'en sağlam kulp'a yapışır. İşlerin akibeti Allaha doğru dönmektir." (Lukman, 22), "Hepiniz 'Allah'ın ipi'ne sa­rılın ve parçalanıp dağılmayın." (Âl-i İmran, 103) Yani, Allah Teâlâ’nın birli­ği inancında birleşin; hizip, cemaat ve fırkalara ayrılmayın.

Bu mübarek sözün mânası ise şöyledir: "Allah'tan baş­ka ilâh yoktur; O birdir; O'nun ortağı yoktur; mülk O'nun­dur, hamd ve övgü de O'nadır; O her şeye kadirdir."

Bu mübarek ve muazzam zikrin bir benzeri de, "Sübhânellahi vel hamdu lillâhi ve lâ ilahe illellahu vellahu ekber." zikridir. Bunun mânası da şudur: "Allah her türlü eksiklik, çirkinlik, kusur ve ayıptan münezzehtir; hamd, şükür, minnet ve övgü O'nadır; O'ndan başka ilâh yoktur ve O en büyüktür."

Bu iki zikir, tevhid'in esaslarını cem'eden formüllerdir. Diğer zikirler ise bunların ya değişik şekillerde terkibinden veya ayrılmış parçalarından ibarettirler. Bu sebeple, bu iki zikirden bir 'vird' yapmak ve onları sık sık okumak büyük kazançtır.

Allah Rasûlü (sa) şunları söylemiştir:

-"Benim söylediğim ve benden önceki peygamberlerin söylediği en efdal söz, "lâ ilahe illellahu vahdehu lâ şeri­ke leh, lehul mulku ve lehul hamdu ve hüve alâ külli şey'in kadir." sözüdür. (Geçti)

"Kim her gün, yüz kere "lâ ilahe illellahu vahdehu lâ şerike leh, lehul mulku ve lehul hamdu ve huve alâ kul­li şey'in kadir." zikrini okursa, bu onun için yüz köle azat etmek gibi olur, ona ayrıca yüz sevap yazılır ve ondan yüz günah silinir. Bu zikir, o gün kendisini şeytana karşı koru­yan kalkan olur ve hiç kimse o gün kendisinden daha sevaplı bir zikir yapmış olmaz." (Müttefekun aleyh)

-"Yedi gök ve yedi yer bir kefeye, ihlâs ve şuurla söy­lenmiş "lâ ilahe illallah" zikri diğer kefeye konulsa, zikir kefesi ağır gelir." (Nesaî, İbnu Hibban, Hâkim)

-"Lâ ilahe illallah" sözünü ölmek üzere olan hastalarınıza telkin edin. Çünkü bu söz, hayatta veya ölürken onu söyleyenlerin günahlarını silip yok eder." (Ebu Ya'lâ, Deylemî, İbnu Ebid-Dünya)

-"Lâ ilahe illallah" zikrini yapanlar için ne kabirde, ne de kıyâmette sıkıntı vardır." (Ebu Ya'lâ, Taberânî, Beyhakî)

-"Bir kul abdest aldıktan sonra, "Eşhedu ellâ ilahe il­lellahu vahdehu lâ şerike leh ve eşhedu enne Muhammeden abduhu ve Rasûluh." derse, cennetin kapıları açılır ve kendisi hangisinden isterse girer." (Geçti)

Abdullah İbni Ömer (ra) çarşı ve pazara çıktığı zaman " ilahe illellahu vehdehu lâ şerike leh, le­hul mulku ve lehul hamdu ve huhe alâ kulli şey'in kadir" zikrini okur ve Allah Rasûlü’nün bunu tavsiye ettiğini söylerdi.

Allah Rasûlü (sa), gece yatakta uya­nırken de bu zikrin okunmasını, arkasından da af ve mağ­firet için dua edilmesini tavsiye etmiştir.

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Kim farz namazlardan sonra otuz üçer kere 'subhânellah', 'el hamdu lillâh', 'Allahu ekber' der, arkasından da 'lâ ilahe illellahu vahdehu lâ şerike leh, lehul mulku ve lehul hamdu ve huve alâ kulli şey'in kadîr' zikrini söylerse, gü­nahları deniz köpükleri kadar da olsa, affolunur." (Müslim)

(Not: İbadetlere sevap va'd eden hadis-i şerifleri okurken şu hususlar akılda tutulmalıdır:

1- Kul hakkı, hiçbir ibadetin sevabıyla affa uğramaz.

2- Büyük günahlar, ibadetlerin sevabıyla affedilmezler. Bunlar için ayrıca tevbe ve istiğfar etmek lâzımdır.

3- İbadetlerin sevabı şahıslara göre değişir. Bildirilen büyük se­vaplar, ibadetleri en güzel şekilde yapan kimseler içindir. Diğerleri ise, ancak kendi durumlarına göre sevap alırlar.)

-"Kim bir günde yüz kere, 'subhânellahi ve bihamdihi' zikrini söylerse, günahları deniz köpükleri kadar da ol­sa, affolunur." (Müttefekun aleyh) Bir rivayette bu zikir 'subhânellahi ve bi hamdihi, subhânellahil azîm' (Allah’ı takdis ederim ve O'na hamd ederim; büyük olan Allah’ı takdis ederim.) şeklindedir.

-"Bir kere, 'subhânellahi vel-hamdu lillâhi ve lâ ilahe illellahu vellahu ekber" demek, üzerinde güneşin doğdu­ğu bütün şeylerden daha hayırlıdır." (Müslim) Bir rivayette, "ve lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm" sözü de bu zikre dahil edilmiştir.

-"Allah Teâlâ’nın en çok sevdiği söz, 'subhânellahi vel-hamdu lillâhi ve lâ ilahe illellahu vellahu ekber" sö­züdür. (Müslim)

-"İki kelime vardır ki, bunlar dilde hafif, terazide ağır­dırlar ve Allah Teâlâ onları sever. Bu kelimeler, 'subhânel­lahi ve bihamdihi subhânellahil azîm' dir. (Müttefekun aleyh)

Allah Rasûlü’ne nisbet edilen bir sözde şöyle denilmiş­tir: "Kul, 'el-hamdu lillâh' dediği zaman, bu zikir yerle gök arasını doldurur; bir sefer daha söylediği zaman, birin­ci gökle yedinci gök arasını doldurur; bir sefer daha söylediği zaman, göklerin üstüne çıkar ve Allah Teâlâ 'Ey kulum! Ne istersen söyle, vereyim.’ der."

Allah Rasûlü (sa) bir gün namaz kıldırırken, rükûdan kalkıp "semiallahu limen hemideh" (Allah, kendisini hamd edeni duyar) dedi. Cemaat içinden bir ses, "Rabbena lekel hamd, hamden kesiren tayyiben mubarekâ" (Rabbimiz! Sana hamd olsun! Çok, temiz ve sonsuz hamd olsun) sözünü ekledi.

Allah Rasûlü (sa), namazı bitirip se­lâm verdikten sonra, âd'eti üzere, cemaate döndü ve "O sö­zü kim söyledi?" diye sordu.

Sözün sahibi, "Ben söyledim, ya Rasûlullah." dedi. Al­lah Rasûlü (sa), "Sen o sözü söyleyince, otuz küsur meleğin onu yazmak için birbirleriyle yarıştık­larını gördüm." buyurdu. (Buharî)

Fakir sahâbiler, Allah Rasûlü’ne zenginlerin sadaka ve­rip hayır işlediklerini, kendilerinin ise bunu yapamadıkla­rını söyleyip sızlandılar. Allah Rasûlü (sa) onlara şunu söyledi: "Siz de her namazın sonunda otuz üçer kere 'subhânellah', 'elhamdu lillâh', 'Allahu ek­ber' deyin. Bu suretle onların sevaplarına ulaşırsınız." (İbnu Mâce, Ahmed)

Allah Rasûlü Ebu Musa el-Eş'arî'ye, "Sana cennet ha­zinelerinden bir hazine bildireyim mi?" diye sormuş ve sahâbinin "Evet." demesi üzerine şöyle buyurmuştur:

"Bu hazine, 'lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm' (Güç ve kuvvet sadece yüce ve büyük olan Allah'ın elindedir) sözüdür." (Müttefekun aleyh)

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Kim sabahladığı zaman, 'Allah'a Rab, İslâma din, Kur'ân'a imam, Muhammed (sa)'a da nebî ve resul olarak razı oldum.’ derse, kıyâmet gününde onu razı ve memnun etmek Allah Teâlâ üzerinde bir hak olur." (Ebu Dâvûd, Nesaî, Hâkim)

Mücâhid, Allah Rasûlü’nün şöyle dediğini söylemiştir: "Kişi evden çıktığı zaman, 'Bismillah, tevekkeltu alellah, lâ havle velâ kuvvete illâ billâh" derse, eve tekrar dönünceye kadar Allah Teâlâ onu doğruya yönlendirir, ona yar­dım eder ve onu korur."

Şu da önemle bilinmelidir ki, zikir ancak şuurlu bir şe­kilde ve aklı başında olarak yapıldığı takdirde, beklenen faydayı verir ve va'dedilen sevabı kazandırır. Çünkü zikir kelime olarak da hatırlamak ve düşünmek demektir. Zihne âit olan bu eylemler, akıl ve şuur bulunmadan gerçekleş­mezler. Onun için, zikri düşünerek yapmak lâzımdır. Nite­kim, diğer ibadetleri yaparken de ne yaptığını bilmek ve Allah Teâlâ'yı düşünmek gerekli ve zorunludur. Robot gibi şuursuz bir şekilde ifâ edilen ibadetler ve sadece dilin dön­mesiyle yapılan zikirler, gerçekte ibadet ve zikir kapsamı­na girmezler.

Zikir, şuurlu ve düşünerek yapıldığı takdirde, Allah Teâlâ ile ünsiyet bulmayı ve O'nu sevmeyi sonuç verir. Çün­kü bir şeyi seven, onu çok zikreder ve bir şeyi çok zikreden onu sever. Her hangi bir külfeti bulunmayan zikrin büyük sevap kazandırması da bu önemli sonuçları sebebiyledir.

Zikir, başlangıçta ham olan nefse ağır gelebilir; lâkin devam edildiği takdirde, vazgeçilmez derecede zevk ve lezzet vermeye başlar. Bu zevk ve lezzeti duyan bir kimse, giderek dünya meşguliyetlerinden uzaklaşmak ve hep zik­retmek ister. Ölürken dilin Allah Teâlâ’nın zikriyle ıslah ol­ması hali de bu suretle kazanılır. Bu hali kazanmış olan bir mümine ölüm acı gelmez. Çünkü onun nazarında ölmek, zikir etmeyi engelleyen veya yavaşlatan meşguliyetlerin ortadan kalkması ve kendisinin sevdiği Rabbine daha çok yaklaşması demektir.

Zikreden insan, hüsn-i hatime ile (iman üzerinde) ölür. Çünkü o her zaman olduğu gibi, can verirken de Allah Teâlâ'yı düşünür. Bu insan kabirde de yalnız kalmaz. Zikrin kazandırdığı ünsiyet, ona orada da arkadaşlık eder.

Zikir yapmak Allah Teâlâ'yı maksud, matlup ve mahbup haline getirdiği için, bu yolla "lâ ilahe illallah" sözü­nün mânası da gerçekleşir. Çünkü 'ilâh' ibadet edilen, kasdedilen, aranan ve sevilen en yüksek varlık demektir.

Duanın Fazileti

Duâ, büyük bir mercie karşı ihtiyacını dile getirmek ve onun giderilmesini istemektir. Duada yalvarış, tezellül ve karşıdaki mercii ulûhiyet derecesinde ta'zim esastır. Bu se­bepten dolayı, insanların, kendi aralarında birbirlerinden bir şey istemelerini duâ haline getirmeleri caiz değildir. Duâ, karşı tarafta ulûhiyet kuvvetinin varlığına inanmayı tazammun ettiği için, Allah'tan başkasına duâ etmek şirk ve küfürdür. Kur'ân-ı Kerim yalnızca Allah Teâlâ'ya duâ edilmesini emretmiştir. (Velîlere ve türbelere duâ etmek bir hıristiyan geleneğidir. Çünkü hıristiyanlar Hz. İsa'yı ilâhlaştırdıkları için, onun havarilerine ve diğer azizlere de çaplarına göre ilâhî kuvvetler ve sıfatlar isnat etmekte sa­kınca görmemişlerdir. İslâm dininde ise, ulûhiyet ve beşe­riyet birbirinden tamamen ayrılmıştır. Bu sebeple, peygam­berler de dahil olmak üzere, hiçbir beşerde ilâhî kuvvet ve tasarruf yoktur. Bu inancın kaçınılmaz sonucu olarak da, çözümü ilâhî bir kuvvet ve tasarruf gerektiren iş ve ihtiyaç­lar için her hangi bir beşere mürâcat ve duâ etmek şirk sayılmıştır.

Bazı kimselerce bir türlü anlaşılamayan bu mühim ve hayatî gerçeği dile getirmek, velîleri inkâr etmek veya kü­çümsemek değildir. Velîler elbette ki, muhterem ve saygın kimselerdir; onlara haksız yere düşmanlık etmek veya ezi­yet vermek Allah Teâlâ’nın kahır ve gazabını muciptir. Fa­kat buna rağmen, onlar da lâhutî kuvvetlere ve tasarrufla­ra tek başına ve münhasıran sahip olan yüce Allah'ın beşer nev'inden âciz kullarıdır. Allah Teâlâ, Hz. İsa ve annesini ilâhlaştıran ve onlara kâinat ve mukadderat üzerinde ta­sarruf gücü ve yetkisi tanıyan hıristiyanlara şöyle demiştir: "...Allah, Mesih İbni Meryem'i, annesini ve yerdekilerin hepsini yok etmek istese, kim bunları O'na karşı korur? Göklerde, yerde ve bunların arasındaki şeylerde tasarruf yetkisi sadece Allah'ındır. Allah istediği şekilde tasarruf eder. Allah her şeye kadirdir." (Mâide, 17))

Allah Teâlâ, kendisine duâ edilmesi konusunda şunla­rı söylemiştir: "Kullarım senden beni sordukları zaman, benim onlara yakın olduğumu söyle. Bana duâ edeni ben anında işitir ve ona cevap veririm. O halde, onlar da benim da'vetime cevap versinler ve bana iman etsinler. Böyle ya­parlarsa, doğru yolu bulurlar." (Bakara, 186), "Rabbiniz dedi ki: Bana duâ edin, size cevap vereyim. Büyüklük taslayıp bana duâ ve ibadet etmekten yüz çevirenler, zelil bir şekilde cehen­neme gireceklerdir." (Gâfir, 60), "Yalvarış halinde ve gizli bir sesle Rabbinize duâ edin. O haddi aşanları sevmez." (A'râf, 55)

Bu son âyet-i kerime, duayı emretmenin yanında, onun nasıl yapılması gerektiğine de işaret etmiştir. Buna göre, duâ yalvarış şeklinde, zayıf bir sesle ve haddi aşma­dan yapılmalıdır. Haddi aşmak, çok manalı bir terimdir ve duâ makamına yakışmayan her türlü uygunsuzları kapsar. Haram veya zararlı şeyleri istemek de duada haddi aşmak­tır. Onun için, rızk istenirse helâli istenmeli, mal ve evlât is­tenirse hayırlısı istenmelidir. Haksız yere insanlara beddua etmek de haddi aşmaktır. Dua ederken bağırıp çağırmak da böyledir.

Duâ mevzuunda Allah Rasûlü (sa) da şöyle buyurmuştur: "Duâ ibadetin özüdür." (Tirmizî), "Allah yanında duadan daha etkili bir şey yoktur." (Tirmizî, İbnu Mâce, Hâkim), "Duâ edince kula üç şeyden birisi mutlaka verilir. Bununla ya günahı bağışlanır, ya hemen bir iyilik verilir veya onun hesabına bir iyilik saklanır." (Deylemî)

Bu hadisin diğer bir rivayet şekli de şöyledir: "...İstedi­ği şey ya hemen verilir, ya âhiret için saklanır, ya da istedi­ği şey kadar bir kötülük ve belâ kendisinden uzaklaştırı­lır." (Ahmed, Hâkim, Buharî/el-Edeb), "Allah'tan O'nun fazl ve rahmetini isteyin. Çünkü O, bunların kendisinden istenmesinden hoşlanır." (Tirmizî), "İbade­tin efdali, kabul edileceğine inanarak duâ etmek ve sonucu sabırla beklemektir." (Tirmizî)

Duanın Edepleri

Bütün ibadetlerin riâyet edilmesi gereken edepleri bu­lunduğu gibi, duâ etmenin de edepleri vardır. Bu edepler şunlardır:

1- Duayı şerefli ve bereketli vakitlerde yapmak. Bu va­kitler Arefe günü, Ramazan ayı, Cuma günü ve seher vak­tidir. Allah Teâlâ cennet ehlinden bahsederken; "Onlar ge­celeri az uyur ve seher vaktinde istiğfar ederlerdi." buyurmuştur. (Zâriyât, 17,18)

Allah Rasûlü (sa) da şunu söyle­miştir: "Allah Teâlâ gecenin son üçte birinde dünya semasına iner ve şafağa kadar, 'Duâ edin kabul edeyim, ihtiyaçla­rınızı söyleyin gidereyim, istiğfar edin günahlarınızı affe­deyim.’ der." (Müttefekun aleyh)

(Not: Allah Rasûlü’nün sözlerinde yüksek bir belagat vardır. Belagat, sözün değerini yükseltir. Fakat o, bazen de bilgisi ve marifeti yetersiz olan kimselerin yanlış anlamalarına da yol açar. Yukarıdaki hadis bunun bir örneğidir. Çünkü bilgisi az olanlar, bundan Allah Teâlâ'ya yakışmayan mânalar çıkarırlar. Sanki, Allah Teâlâ, gerçekten her gece dünya semasına iner ve orada şafağa kadar, muhatapların duymadığı yukarıdaki sözleri tekrarlayıp durur. Hal­buki bu hadisten kasdedilen mâna şudur: Allah Teâlâ, anılan vakitte kullarına daha büyük bir rahmet ve merhametle yakın olur ve onların dualarını istemiş ve beklemiş gibi hemen kabul eder. Maksat budur. Fakat, bazıları hadisin bu yönüyle ilgilenmezler. Çünkü onların duâ ve istiğfarla alâkaları yoktur. Bu yüzden onlar, Allah Teâlâ’nın gök semasına inip inmediğini, inerse ne lâzım geldiğini, inmezse ne lâzım geleceğini tartışıp dururlar. Din amel içindir. Ameli olmayan ise, ken­dilerine böyle gereksiz meşguliyetler bulurlar. Daha önce de söy­lediğimiz gibi, beşer ve genel olarak da mahluka ait bir vasıf Allah Teâlâ için kullanılmışsa, bu vasıf O'nun hakkında "müteşabih"tir. Yani, lâfız bilinen mânayı ifade eder. Fakat bu mâna Allah Teâlâ da farklı ve ayrı bir şeydir. Çünkü, ne zatında, ne de sıfatlarında O'nun mahluklar­la benzerliği ve uyumu yoktur.)

Yakûb (as), Yûsuf u kuyuya atan oğullarının af istemeleri üzerine, kendileri için seher vak­tinde af dileyeceğini söylemiştir.

Bununla ilgili Kur’ân’ın ifadesi şöyledir: "Onlar, 'Ey babamız! Bizim için günahlarımızın affını dile.’ dediler. O, 'Vakti gelince Rabbimden size af dileyeceğim. Benim Rabbim bağışlayıcı ve merhametlidir.’ dedi." (Yûsuf, 97, 98)

2- Duayı şerefli ve bereketli durumlarda yapmak. Ebu Hureyre (ra) şöyle demiştir: "Allah yolunda yapılan savaş esnasında, yağmur yağışı sırasında ve farz namazların edası zamanında gök kapıları açılır. Onun için, bu vakitlerde duâ etmeyi ganimet bilin." Mücâhid de şunu söylemiştir: "Namaz en hayırlı zamanlarda farz kılınmıştır. Bu sebeple, namaz vakitlerinde ve özellikle namazları kılıp selâm verdikten sonra duâ edin."

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Ezan ve kamet arasındaki zamanda duâ reddedil­mez." (Ebu Dâvûd, Nesaî, Tirmizî), "Oruçlunun duası reddedilmez." (Ebu Dâvûd, Nesaî, Tirmizî), "Kul, en çok secdede iken Rabbinin rahmetine yakın olur. Onun için, secdede çok duâ edin." (Müslim)

3- Duâ ederken Kıbleye dönmek ve ellerini omuz hiza­sına kadar kaldırıp açmak. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Rabbiniz cömerttir. Ellerinizi O'na açtığınız zaman, onları boş çevirmekten haya eder." (Müttefekun aleyh)

Ebud-Derdâ (ra) şöyle demiştir: "Elleriniz (melekler tarafından) kelepçelenmeden evvel, onları Allah Teâlâ’nın rahmetine doğru açın."

Zayıf bir hadiste, duâ esnasında ellerin bitişik tutulma­sı tavsiye edilmiştir. Duâ ederken başını kaldırıp gök tara­fına bakmak müstehab değildir. Duâ bitince, eller yüze sü­rülür.

4- Sesini yalvarış tonunda ve gizli ile açık arasında tut­mak (Ancak, cemaat varsa, sesini onlara duyurmak müstehabtır). Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Ey insanlar! Duâ ettiğiniz Allah ne sağır, ne de uzaktır. O aranızdadır ve develerinizin boyunlarından size daha yakındır." (Müttefekun aleyh) Onun için, duâ ederken bağırıp çağırma­yın. Âyet-i Kerimede de "Biz insana şah damarından daha yakınız." (Kaf, 16) buyurulmuştur. Allah Teâlâ, Zekeriyya (as) dan bahsederken, "O vakit ki, o (Zekeriyya), gizli bir nida ile Rabbini çağırdı." (Meryem, 3) buyurmuştur. Duada aşırı git­menin bir şekli de duâ ederken bağırıp çağırmaktır.

5- Duâ irticalen yapılırsa, zihni kafiye, vezin ve seci' gi­bi edebî süs ve sanatlarla meşgul etmemek. Çünkü duâ yal­varış, mahviyet, zillet ve meskenet halidir. Kişi bu hali du­yarak duâ etmeli ve bu esnada sadece Allah Teâlâ’nın büyüklüğünü ve kendi acizliğini düşünmelidir.

Bir zat şöyle demiştir: "Fesahat ve edebiyat diliyle de­ğil, zillet ve ihtiyaç diliyle duâ edin." Bir zat da, seci' yapa­rak duâ eden bir adamı görünce şöyle demiştir: "Sen hüne­rini Allah Teâlâ'ya mı göstermek istiyorsun? Şâhidlik ede­rim ki, ben Habib el-Acemi'yi gördüm, duâ ederken sade­ce, "Allah'ım! Bizleri iyilerden eyle ve kıyâmet gününde rüsvâ eyleme. Allah'ım! Bizleri hayra muvaffak eyle." der­di ve büyük kalabalıklar onun bu kısa ve sade duasına "Âmin!" derlerdi. Bu zat (Habib), duasının bereketiyle ta­nınmıştı."

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Duada seci' ve edebiyat yapmayı bırakın. Şöyle duâ etmeniz yeterlidir: 'Allah’ım! Senden cenneti ve cennete yaklaştıran söz ve ameli isterim ve sana cehennemden ve cehenneme yaklaştıran söz ve amelden sığınırım." (Buharî)

Duânın makbul olanı öz halinde, anlamlı ve kısa olanı­dır. Allah Teâlâ'nın Kur'ân-ı Kerim'de bize öğrettiği duala­rın hepsi öz ve kısadırlar. Denildiğine göre, âlimler ve bü­yük velîler yedi kelimeden fazla duâ etmezlerdi. Vaktiyle bir topluluk yağmur duasına çıkmışlar, beraberlerinde de üç âlim götürmüşler. Bu âlimlerden birisi, ellerini açmış ve, "Allah'ım! Sen kitabında, bize zulmedenleri affetmemizi istemişsin. Allah'ım! Biz de sana karşı kendimize zulmet­tik. Sen de bizi affet." demiş ve susmuş. İkinci âlim, "Al­lah'ım! Sen kitabında, kölelerimizi azat etmemizi istemiş­sin. Allah'ım! Biz de senin köleleriniz. Sen de bizi azat et." diye duâ etmiş. Üçüncü âlim de, "Allah'ım! Sen, kapımıza gelen dilencileri boş çevirmememizi istemişsin. Biz de se­nin kapına gelmiş dilencileriz; bizi boş çevirme." demiş ve bu kısa, oldukça anlamlı ve ihlâslı dualardan sonra yağmur yağmaya başlamıştır.

En güzel ve bereketli dualar, Kur'ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerdeki dualardır.

6- Haşyet ve heybet duymak. Allah Teâlâ, "Tazarru' ha­linde ve seslerinizi (heybetten) kısarak duâ ediniz. Allah, duada haddini aşanları sevmez." (A'râf, 55) buyurmuştur. Allah Rasûlü (sa) da şöyle demiştir: "Allah gafil, soğuk ve kendinde olmayan bir insanın duasını kabul et­mez." (Tirmizî, Hâkim)

7- Duânın kabul olunacağını kuvvetle ümit etmek. Al­lah Rasûlü şöyle buyurmuştur: "Duâ ettiğiniz zaman, ümidinizi kuvvetlendirin. Çünkü dualarınızı kabul etmek Allah'a zor değildir." (İbnu Hibban), "Duâ ettiğiniz zaman, onun kabul olunacağına inanın." (Tirmizî) Yaptığı duanın kabul olmadığını ve­ya olmayacağını söylemek, o duanın gerçekten kabul olun­mamasına sebep olur.

Allah Teâlâ, "Ben kulumun hakkımdaki inancı, zan ve düşüncesine göre kendisine muamele ederim." (Müttefekun aleyh) buyurmuş­tur. Allah Rasûlü (sa), "Allah Teâlâ hak­kında hüsn-i zanda bulunmak ibadettir." (Ebu Dâvûd, Tirmizî, Ahmed) buyurmuştur.

Allah Teâlâ hakkında hüsn-i zanda bulunmak, sevap yönünden ibadettir; O'na zulüm ve haksızlık etmek gibi kötü bir sıfatın isnad edilmemesi yönünden de imanın te­mel rükünlerindendir.

8- Duada ısrarlı olmak ve onu tekrarlamak. Abdullah İbni Mes'ûd (ra) şöyle demiştir:

"Allah Rasûlü (sa) duâ ettiği za­man, duasını üç kere tekrarlardı." (Müttefekun aleyh)

9- Duaya Besmele, hamd ve salavât ile girmek. "Allah Rasûlü (sa) duaya, "Sübhâne Rabbiyel Aliyyil Alâl Vehhâb" diyerek başlardı." (Ahmed, Hâkim)  Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Allah Teâlâ'dan bir şey istediğiniz zaman, önce bana salavât getirin. Çünkü, Allah Teâlâ, benim üzerime getirilen salavâtı kabul ederken, ona bitiştirilen duayı reddetmeyecek kadar kerem ve cömertlik sahibidir." (Bu hadisin senedi bulunamamıştır. Onun Ebu’d-Derdâ'nın sö­zü olması da muhtemeldir.)

10- En önemli bir edep, belki de şart, zâlim olmamak ve geçmiş zulümlerinden dolayı Allah Teâlâ'ya tevbe et­mek, hak sahiplerinden de helâllik dilemek. Çünkü Allah Teâlâ, zâlimleri sevmez. Onları sevmediği için de, ne duala­rını kabul eder, ne de dua etmelerini ister.

Denildiğine göre, Allah Teâlâ, Hz. Musa'ya şunu vahyetmiştir: "Ey Musa! İçinizdeki zâlimlere söyle; ya zulmet­mekten vazgeçsinler, ya da beni anmasınlar. Çünkü, onlar zâlim halleriyle beni andıkça ben onlara daha çok kızar ve daha fazla lanet ederim." Kur'ân-ı Kerim'de de "Allah zâ­limleri sevmez." (Şûra, 40), "Allah'ın laneti zâlimlerin üzerine­dir." (A'râf, 44) buyurulmuştur.

Duâ ibadet olduğu için, diğer ibadetler gibi onun da vakti vardır. Duanın vakti ihtiyaç ve musibet zamanıdır.

Nasıl ki, şükür de bir ibadettir, onun vakti de nimet zama­nıdır. İnsan, nimet ve musibetten hâli olmadığı için, hiçbir zaman duâ veya şükür ibadetinden de hâli olmaması lâ­zımdır. Duâ ve şükrün sevabı, diğer ibadetlerin sevapları gibi, âhirete yöneliktir. Ancak Allah Teâlâ, kesin olan bu se­vaba ilâve olarak, dilediği zaman duâ ile belâyı kaldırır, şü­kür ile de nimeti arttırır.

Atâ es-Sülemî şöyle demiştir: "Bir sene su kıtlığı ol­muştu. Bu sebeple, büyük bir topluluk halinde yağmur du­asına çıktık. Giderken mezarlıkta mecnûn diye bilinen Sa'dûn ile karşılaştık. Kendisi kalabalığı görünce bana, "Ey Atâ! Kıyâmet mı kopmuş, mezardakiler mi kalkmış?" dedi. Ben, "Hayır! Yağmur duasına çıkmışız." dedim. Sa'dun, "Hangi kalplerle duâ edeceksiniz?" dedi. Ben, "Allah Teâlâ'ya iman etmiş kalplerle." dedim. Sa'dun, "Heyhat, ey Atâ! O dediğin kalpler nerde?! Siz kalplerinizi öyle sanırsı­nız, ama kalplerin sarrafı sahte kalpleri bilir. Bu insanlara söyle, gerçekten Allah'a iman etmiş kalplere sahip olsun­lar." dedi. Ondan sonra, yalvarış edasıyla semâ'ya baktı ve şöyle dua etti:

"Allah'ım, Seyyidim, Mevlâm! Kullarının günahlarıyla memleketini helak etme. Güzel isimlerinin ve hadd-u hesa­ba gelmeyen nimetlerinin hürmetine kullarını ihya eden ve toprağı doyuran bir yağmur indir. Hiç şüphe yoktur ki, sen her şeye kadirsin." dedi.

Sa'dun, bu kısa duasını bitirir bitirmez gök gürlemeye, şimşekler çakmaya ve her tarafa rahmet ve bolluk getiren bir yağmur inmeye başladı.

Sa'dun, iri damlalarla yağan yağmurun altında boynu­nu büküp giderken şöyle diyordu:

"Zâhidler ve âbidler iflah oldular.

Onlar, Mevlâları için aç kaldılar.

Gözlerine uyku girmez sevgiden.

Kalkmazlar gece seccade ve sergiden.

Meşgul Allah ibadetiyle zihinleri.

Bakar da gafil, deli sanır onları"

Duâ Örnekleri

Kur'ân dualarından bazıları şöyledir:

"Rabbimiz! Bizden kabul buyur. Şüphe yoktur ki, sen işitensin, bilensin. Rabbimiz! Bizi sana teslim olmuşlardan kıl; neslimizden de sana teslim olan bir topluluk çıkar. Bize, nasıl ibadet edeceğimizi göster ve tevbemizi kabul et. Şüphe yoktur ki, sen tevbeleri kabul edensin, çok merhametlisin." (Bakara, 127-129)

"Rabbimiz! Bize dünyada iyilik ver, âhirette iyilik ver ve bizi ateş azabından koru." (Bakara, 200)

"Rabbimiz! Unutsak veya hatâ etsek bizi muâheze et­me. Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin ağır yükleri bize yükleme. Rabbimiz! Gücümüzün yetmediği işleri biz­den isteme. Bizi bağışla, bizi affet, bize merhamet et; sen Mevlâmızsın, kâfir bir kavme karşı bize yardım et." (Bakara, 286)

"Rabbimiz! Bizi hidayet ettikten sonra kalplerimizi saptırma ve bize kendi tarafından merhamet et; hiç şüphe yoktur ki, sen çok merhamet edensin." (Âl-i İmrân,

"Rabbimiz! Biz iman ettik; artık günahlarımızı bağışla ve bizi ateş azabından koru." (Âl-i İmrân, 16)

"Rabbimiz! Günahlarımızı ve işlerimizdeki israfımızı bağışla, ayaklarımızı (İslâm yolu üzerinde) sâbitleştir ve kâfir kavme karşı bize yardım et." (Âl-i İmrân, 147)

"Rabbimiz! Sen gökleri ve yeri boşuna yaratmadın. Se­ni bundan tenzih ederiz. Bizi ateş azabından koru. Rabbi­miz! Sen kimi ateşe atarsan onu perişan edersin. Zâlimlerin (sana karşı) yardımcıları yoktur. Rabbimiz! Biz bir münâdi duyduk; imana çağırıyor ve 'Rabbinize iman edin!’ diyordu. Biz de iman ettik. Rabbimiz! Artık kusurla­rımızı bağışla, günahlarımızı affet ve bizi iyilerle beraber vefat ettir. Rabbimiz! Peygamberlerinin aracılığıyla bize va'dettiklerini ver ve kıyâmet gününde bizi perişan etme. Şüphe yoktur ki, sen va'dinden dönmezsin." (Âl-i İmrân, 191,194)

"Rabbimiz! Üstümüze sabır yağdır ve bizi müslüman olarak vefat ettir." (Araf, 126)

"Rabbimiz! Bizi zâlim kavme fitne (konusu) yapma ve rahmetinle bizi kâfir kavimden koru." (Yûnus, 85, 86)

"Rabbim! Beni ve zürriyetimi namaz kılanlardan eyle ve dualarımızı kabul et. Rabbimiz! Hesabın görüleceği gün beni, anne-babamı ve müminleri bağışla." (İbrahim, 41)

"Rabbimiz! Kendi tarafından bize bir rahmet ver ve bu durumumuzdan bize bir kurtuluş yolu aç." (Kehf, 10)

"Rabbimiz! Cehennem azabını bizden uzak tut; onun azabı bitip tükenmez; o ne kötü bir durak ve konaktır." (Furkan, 65, 66)

"Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve zürriyetimizden göz aydınlatıcı işler göster ve bizi takva sahiplerine öncü yap." (Furkan, 74)

"Rabbimiz! Bize ve bizden önce iman ile geçmiş kar­deşlerimize mağfiret et ve iman edenlere karşı kalplerimi­ze kin koyma. Rabbimiz! Sen şefkatli ve merhamet sahibi­sin." (Haşr, 10)

"Rabbimiz! Nurumuzu tamamla ve bizi bağışla; hiç şüphe yoktur ki, sen her şeye kadirsin." (Tahrim,

"Rabbim! Küçükken anne ve babam bana merhamet ettikleri gibi, sen de onlara merhamet et." (İsrâ, 24)

"Rabbim! Beni gireceğim yere doğrulukla sok, çıkaca­ğım yerden de doğrulukla çıkar ve kendi tarafından bana yardım edici bir kuvvet ver." (İsrâ, 80)

"Rabbim! Beni bereketli bir yere yerleştir; sen yer verip yerleştirenlerin en hayırlısısın." (Mu’minûn, 29)

"Rabbim! Beni zâlim kavmin içine katma." (Mu’minûn, 94)

"Rabbim! Şeytanların tahriklerinden sana sığınırım; Rabbim! Onların bana yaklaşmalarından da sana sığınırım." (Mu’minûn, 97, 98)

"Rabbim! Beni ve ev halkımı kötülerin yaptıklarını yapmaktan koru." (Şuarâ, 169)

"Rabbim! Bana, anne ve babama yaptığın iyiliklerin şükrünü ifâ etmek ve razı olduğun ameli yapmak için ba­na niyet ve takat ver ve rahmetinle beni sâlih kullarının arasına kat." (Neml, 19)

" Rabbim! Bana sâlih evlâd ver." (Sâffât, 100), "Rabbim! Bana yapacağın her iyiliğe muhtacım." (Kasas, 24) "Rabbim! Kendi yanında cennette bana bir ev yap; be­ni Firavun şerrinden ve zâlim kavimden koru." (Tahrim, 11)

Allah Rasûlü’nün dualarından bazıları şöyledir: "Allah'ım! Sen benim Rabbimsin; senden başka ilâh yoktur; beni sen yarattın; ben senin kulunum ve gücüm nisbetinde sana verdiğim söz ve ahidlere bağlıyım. Kötü­lüklerden sana sığınırım. Senin bana iyilik ettiğini ve ni­metler verdiğini ikrar eder, buna karşı şükretmekte âciz kaldığımı itiraf ederim. Aczimi affet ve kusurlarımı ört. Senden başka günahları affeden ve örten yoktur."

"Allah'ım! Sen anılmaya, aranmaya, ibadet edilmeye çok lâyık olansın. Sen güçlü iken en çok merhamet eden, is­tenirken en çok cömertlik eden, verirken en çok verensin. Sultan sensin; ortağın yoktur; hep var olan sensin; senden başkası yok olmaya mahkûmdur. Beni merhamet ve kudre­tinle ateşten koru."

"Allah'ım! Hayatımın gayesi olan dinimi ıslah et; ge­çinmemin vasıtası olan dünyamı ıslah et; dönüş yerim olan âhiretimi ıslâh et."

"Allah'ım! Beni nefsime bırakma; beni nefsime bırakır­san, günahlara, hatalara, kusurlara, zararlara bırakmış olur­sun. Ben nefsime değil, senin korumana güvenirim. Kusur­larımı affet. Senden başka kusur ve günahları affeden yok­tur. Bana tevbe nasip et; sen tevbeleri kabul edensin."

"Allah'ım! Vücuduma afiyet ver, kulaklarıma afiyet ver, gözlerime afiyet ver. Allah'ım! Kalbimi nurlandır, kab­rimi nurlandır, kulaklarımı nurlandır, gözlerimi nurlandır; saçlarımı, cildimi, etimi, kanımı, kemiklerimi nurlandır. Al­lah'ım! Önümü, arkamı, sağımı, solumu, üstümü, altımı nurlandır ve nurumu arttır."

"Allah'ım! Vücudumu güzelleştirdiğin gibi, huy ve ahlâkımı da güzelleştir."

"Allah'ım! Beni kaderine razı et ve onu hakkımda ha­yırlı et. Ta ki, hâzır olan şeyin ertelenmesini, ertelenmiş olan şeyin hâzır olmasını temenni etmeyeyim ve olan şeyin olmamasını, olmayan şeyin olmasını istemeyeyim."

"Allah'ım! Doğru yolu kaybetmekten, bile bile ondan ayrılmaktan, zulmetmekten, zulme uğramaktan, cahillik etmekten, cahilliğe uğramaktan sana sığınırım."

"Allah'ım! Kusurlarımı affet ve bana rahmet kapıları­nı aç."

"Allah’ım! Kusurlarımı affet ve bana rızk kapılarını aç."

"Allah'ım! Beni en güzel amel ve en güzel ahlaka yönelt; bunlara ancak sen yöneltirsin, beni çirkin amel ve çirkin ahlaktan uzaklaştır; bunlardan ancak sen uzaklaştırırsın."

"Allah'ım! Sana rükû' ettim, sana iman ettim, sana tes­lim oldum. Sen benim Rabbimsin. Gözlerim, kulaklarım ve ayaklarımın taşıdığı bütün vücudum sana eğilmiştir." (Allah Rasûlü (sa), bu duayı rükû'da okurdu)

"Allah'ım! Sana secde ettim, sana iman ettim, sana tes­lim oldum. Yüzüm; kendisini yaratan, şekillendiren, güzel­leştiren, ona göz ve kulak takan Rabbine secde etmiştir." (Allah Rasûlü (sa), bu duayı secdede okurdu)

"Allah'ım! Bana şer ve kötülüklerden yıkanmış, küfür ve isyandan temizlenmiş bir kalb ver."

"Allah'ım! Gaybları kuşatan ilmin ve her şeye yeten kudretin hakkı için, hayat benim için hayırlı olduğu sürece beni yaşat; ölüm benim için hayırlı olduğu zaman da beni vefat ettir."

"Allah'ım! Senden gizli ve açık hallerimde korkmayı, sevdiğimiz ve sevmediğim işlerde hakkı söylemeyi, varlık ve darlıkta iktisat ve ölçü ile yaşamayı, bitmeyen cennet ni­metlerini, sonu gelmeyen göz aydınlığını, kaderine râzı ol­mayı, ölümden sonra yaşamanın tadını, güzel olan yüzüne bakmanın lezzetini, sana kavuşmanın iştiyakını isterim; zarar veren sıkıntılardan ve dalalete düşüren fitnelerden selâ­mette olmayı isterim. Allah'ım! Bizi iman süsüyle süslendir, bizi doğru yolda olan ve o yolu gösteren kimselerden eyle."

"Allah'ım! Senden dinde sebat etmeyi, rüşd ve azim sahibi olmayı, nimetlerine şükretmeyi, sana güzel­ce ibadet etmeyi, temiz bir kalb ve doğru bir dil isterim. İşlediğim günahlar için senden af dilerim, bundan sonra da günahlara karşı sana sığınırım."

"Allah'ım! Bende affetmediğin bir günah, defetmedi­ğin bir belâ, kaldırmadığın bir sıkıntı, kapatmadığın bir za­rar, ödemediğin bir borç, gidermediğin bir ihtiyaç bırak­ma. Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin."

"Allah'ım! Senden bildiğim ve bilmediğim bütün ha­yır çeşitlerinden isterim. Sana, bildiğim ve bilmediğim bütün şer çeşitlerinden sığınırım."

"Allah'ım! Günahlarımı affet; evimi genişlet; rızkımı bereketlendir; hüzün ve kederi benden uzaklaştır."

"Allah'ım! Senden faydalı ilim, yararlı amel ve temiz rızk isterim."

"Allah'ım! Hidâyet verdiklerin gibi bana hidâyet ver; afiyet verdiklerin gibi bana afiyet ver; bana verdiğin iyi şeyleri bereketlendir; takdir ettiğin şeylerin kötüsünden beni koru. Sen hükmedersin, sana hükmedilmez. Senin dostluk ettiğin (sahip çıktığın) kimse zelil olmaz; senin düşmanlık ettiğin (terk ettiğin) kimse aziz olmaz. Sen bere­ket sahibi ve yücesin." (Şâfiîler bu duayı kunutta okurlar)

"Allah'ım! Senden yardım dileriz; senden af dileriz; se­ni hayırla anarız; seni inkâr etmez ve sana karşı nankörlük etmeyiz. Seni inkâr edeni bırakır, sana itaatsizlik edeni terk ederiz. Allah'ım! Yalnız sana kulluk eder, yalnız sana na­maz kılıp eğilir ve secde ederiz. Yalnız sana taraf gelir, sa­na doğru koşarız. Rahmetini umar, azabından korkarız. Büyük olan azabın kâfirleri er geç yakalayıcıdır." (Hanefîler bu duayı kunutta okurlar)

"Allah'ım! Sana hamd olsun; sen göklerin, yerin ve bunlardaki şeylerin nurusun; sen haksın; sözün haktır; va'din haktır; kıyâmet haktır; hesap haktır; cennet haktır; cehennem haktır. Allah'ım! Sana teslim oldum; sana iman ettim; sana güvenip tevekkül ettim; sana döndüm; senin için kavga ettim; işleri senin hükmüne havale ettim."

"Allah'ım! Geçmişteki kusurlarımı, gelecekte olanları, gizli kalanları ve açığa çıkanları affet; sen benim ilâhımsın, senden başka ilâh yoktur."

"Allah'ım! Senden hayır olan işleri yapmayı, kötü olan işeri terk etmeyi ve fakirleri sevmeyi bana nasib etmeni is­terim."

"Allah'ım! Bana kendi sevgini, seni sevenlerin sevgisini ve beni sevmene vesile olabilen işlerin sevgisini nasib et."

"Allah'ım! Senden nimetin tamamını, afiyetin devamı­nı ve sonumun hayırlı olmasını isterim."

"Allah'ım! Beni sana çok şükreden, seni çok zikreden, senden çok korkan, sana çok itaat eden, sana çok dönen bir kul eyle."

"Allah'ım! Tevbemi kabul et; duama cevap ver; kalbimi doğruya yönlendir; dilimi doğrult; kötü huyları benden al."

"Allah'ım! Ayıplarımı ört; korkularımı gider; beni borçlu bırakma."

"Allah'ım! İçimi dışımdan daha hayırlı et; dışımı da ıslah et."

"Bütün işlerimde akıbeti hayırlı eyle, beni dünya zille­tinden ve âhiret azabından koru."

"Bizi bağışla; bize merhamet et; bizden razı ol; amelle­rimizi kabul et; bizleri ateşten koru ve cennete dâhil et; bü­tün işlerimizi güzelleştir."

"Allah'ım! Beni râzı olduğun ve sevdiğin söz, amel, ni­yet ve hidayete muvaffak et. Sen her şeye kadirsin."

"Allah'ım! Beni kendi helâl rızkınla haramlardan ve kendi fazlınla senden başkalarından müstağni kıl."

"Allah'ım! Bana öğrettiklerinden beni faydalandır, bil­mediklerimi bana öğret ve ilmimi arttır."

"Allah'ım! Fayda vermeyen bir ilimden, huşu' duyma­yan bir kalpten, doymayan bir nefis­ten ve dinlenmeyen bir duadan sana sığınırım."

"Allah'ım! Senden sıhhat, iffet, emânete riâyet, güzel ahlâk, kadere razı olmayı isterim."

"Allah'ım! Senden hidâyet, takva, iffet ve tok gözlü ol­mayı, sevdiğin ve razı olduğun ameli isterim."

"Allah'ım! Belânın ağırlığından, şekâvetin ulaşmasın­dan, kaderin kötüsünden, düşmanların şamatasından sana sığınırım."

"Allah'ım! Kötü günden, kötü geceden, kötü saatten, kötü arkadaştan, kötü komşudan sana sığınırım."

"Allah'ım! Âciz kalmaktan, tembelleşmekten sana sığı­nırım; kalb katılığından, basiret körlüğünden, geçimimi te­min edememekten sana sığınırım; fâsıklıktan, huysuzluk­tan, münafıklıktan, gösteriş ve riya yapmaktan sana sığını­rım; körlükten, sağırlıktan, konuşamamaktan, delilikten, cüzzamdan ve kötü hastalıklardan sana sığınırım."

"Allah'ım! Kızgınlığından rızâna, intikamından affına, senden yine sana sığınırım. Senin verdiğin bir şeyi kimse menedemez; senin menettiğin bir şeyi kimse veremez. Kim­senin şöhret ve serveti senin yanında fayda sağlayamaz."

"Allah'ım! Kendi nefsimin şerrinden ve alnından tut­tuğun bütün canlıların şerrinden sana sığınırım."

"Allah'ım! Cehennem azabından sana sığınırım; kabir azabından sana sığınırım; deccal fitnesinden sana sığını­rım; hayat ve ölüm fitnelerinden sana sığınırım."

"Allah'ım! Tembellikten, aşırı ihtiyarlıktan, korkaklıktan, dünya sıkıntılarından ve kabir azabından sana sığınırım."

"Allah'ım! Taşkınlık getiren zenginlikten, ümitsizlik veren fakirlikten, oyalayan boş arzulardan ve saptıran ar­kadaşlardan sana sığınırım."

"Allah'ım! Bana lütfettiğin nimetin gitmesinden, verdiğin afiyetin bozulmasından ve ansızın gelen intikamın­dan sana sığınırım."

Allah Rasûlü (sa), Allah Teâlâ'dan her şeyin hayrını ister ve onun şerrinden kendisine sığınır­dı. Örneğin, yeni ayın başında, "Allah'ım! Senden bu ayın hayrını isterim ve onun şerrinden sana sığınırım." derdi; bir yere gittiği zaman, "Allah'ım! Senden bu yerin hayrını isterim ve onun şerrinden sana sığınırım." diye duâ ederdi.

Çarşıya gittiği zaman, bir şey aldığı zaman, bir şey giy­diği zaman da böyle duâ ederdi. Böylece, her şeyin hayrı­nın da, şerrinin de bulunduğunu, bu sebeple, onun hayrı­na talip olunması ve Allah Teâlâ'dan bunun istenmesi ge­rektiğini öğretirdi.

Eğer desen ki, "Kader değişmediğine göre, duâ neye yarar?" Bil ki, duanın etkili olması da bir kaderdir; onun belânın define ve rahmetin celbine vesile olması da Allah Teâlâ’nın bir takdiridir. Kaderin varlığı, diğer sebeplerin et­kisini kaldırmadığı gibi, duanın etkisini de kaldırmaz. Kal­dı ki, duanın faydası sadece yarar sağlamaktan ibaret de değildir. Çünkü duâ, Allah Teâlâ'yı hatırlamaya vesile olan bir zikirdir; hatta zikrin de en üstün derecesi olan hitap ve müşahede halidir. Bu ise, ibadetin nihayetteki şeklidir. Bundan dolayı Allah Rasûlü (sa), "Duâ ibadetin özüdür." buyurmuştur.

Çoğu insanlar, muhtaç olmadıkça Allah Teâlâ’nın kapı­sına yönelmezler. Duâ, bunların ihtiyaç kamçısıyla büyük dergâha sürüklenmeleridir. Ne mutlu o insana ki, o yüceler yücesi eşiğe geldikten sonra, bir daha kendisini ayrılık, uzaklık ve gurbet uçurumlarına atmaz. Allah Teâlâ, nan­körler ve müşrikler hakkında şöyle buyurmuştur: "Bu insanlara bir musibet dokunduğu zaman, yerde uzanmış, oturmuş ve ayakta iken (ısrar ve devamla) bize duâ eder­ler; biz musibeti kendilerinden defettiğimiz zaman ise, hiç bir ihtiyaç için bize duâ etmemiş gibi çekip giderler. Haddi aşanlara nankörlükleri (şeytan tarafından) bu şekilde güzel gösterilmiştir." (Yûnus, 12)

"Denizde fırtınaya yakalandığınız zaman, Allah dışın­da taptıklarınızın bir işe yaramadığını anlar (ve yalnız O'na duâ edersiniz). Fakat O sizi kurtarıp selâmetle karaya çıkardığı zaman, yine eski şirkinize dönersiniz. İnsan çok nankördür. Peki, O'nun sizi karada batırmasından, yahut üzerinize taş yağdırmasından korkmaz mısınız? O, bunla­rı yaparsa, sizi kim savunur? Ya da, O'nun sizi tekrar deni­ze iade edip üzerinize bir fırtına göndererek küfrünüzden dolayı sizi boğmasına ihtimal vermez misiniz? O bunu ya­parsa, kimsenin sizin adınıza O'ndan hesap soramadığını da görürsünüz." (İsrâ, 67-69)

İstiğfarın Fazileti

İstiğfar; işlenmiş bir günah, yapılmış bir hatâ, yapılma­mış bir görev veya yerine getirilmemiş bir emirden dolayı Allah Teâlâ'dan af ve özür dilemektir. Böyle bir olayın vu­kuu halinde hemen istiğfar etmek farzdır. İstiğfar edilmesi­ni emreden âyetler, Kur’ân-ı Kerim'in her tarafına serpiştiril­miş ve her münasebette tekrarlanmıştır. Bu şekilde tekrar­lanması da istiğfara verilen büyük önemi açıkça göster­mektedir. İstiğfar etmek, Allah Teâlâ’nın kızgınlığını gide­rir, işlenmiş suç ve hatâyı bağışlamasına vesile ve şefaatçi olur. Abdullah İbni Mes'ûd (ra) şöyle demiştir: "Kur’ân-ı Kerim'de iki âyet vardır; günah işleyen bir kul onları okuyup istiğfar ederse, Allah Teâlâ onu affeder. Bu âyetler şunlardır: 'Onlar çirkin bir iş yaptıkları veya kendi­lerine zulmettikleri zaman, Allah'ı zikreder ve günahları için O'ndan bağışlama isterler. Allah'tan başka günahları kimse bağışlayamaz. Ve onlar, bile bile işledikleri günah­larda ısrar etmezler.’ (Âl-i İmrân, 135) , 'Kim bir kötülük yaptığı veya kendisine zulmettiği zaman, istiğfar edip Allah'tan mağfiret dilerse, Allah'ı mağfiret edici ve merhametli bulacaktır.’ (Nisa, 110)

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Ey insanlar! İstiğfar edin. Bana bakın, ben günde yüz kere istiğfar ederim." (Müttefekun aleyh), "Kim üç sefer, 'esteğfirullahel-azîme-llezi lâ ilahe illâ huvel-hayyel-kayyûme ve etûbu ileyh.’ (Hep hayatta olan ve her şeyi elinde tutan büyük Allah'tan af diliyor ve O'na tevbe ediyorum) derse, günahları deniz köpükleri kadar da olsa ba­ğışlanır." (Ebu Dâvûd, Tirmizî; Buharî)

Huzeyfe (ra) şöyle demiştir: "Ben çoluk çocuğuma karşı dilimi sert buluyordum. Bunun için Allah Rasûlü’ne, 'Ya Rasûlullah! Korkarım ki, dilim beni cehenne­me götürür.’ diye şikâyette bulundum. Allah Rasûlü (sa), 'Öyleyse çok istiğfar et.’ buyurdu." (İbnu Mâce)

İşlediği bir günahtan dolayı ona baş vuran bir sahabîye de Allah Rasûlü (sa), "Bir günah işledinse, istiğfar et ve Allah Teâlâ'dan af dile. Çünkü kul gü­nahını Allaha karşı itiraf eder ve O'ndan af dilerse, Allah onu affeder." (Müttefekun aleyh) buyurmuş ve onu tasdik edici mahiyette şu âyet-i kerime indirilmiştir:

"Günün iki tarafında ve gecenin bir kısmında namaz kıl, çünkü sevaplar günahları götürürler. Bu, bilmek isteyenlere bildiri ve duyurudur." (Hûd, 114)

Allah Rasûlü (sa), bu âyeti de tefsir ederek, şunları söylemiştir: "Namazlar, günahlara kefaret­tirler." (Sünen sahipleri)

"Kim bir günah işledikten sonra abdest alıp iki rek'at namaz kılar ve istiğfar ederse, Allah Teâlâ onu affeder." (Sünen sahipleri)

"Mümin bir kimse bir günah işlediği zaman, kalbinde siyah bir leke oluşur. Eğer günahı bırakıp tevbe eder ve af dilerse, o leke silinir. Bunu yapmazsa o leke büyür ve bü­tün kalbini istilâ eder." (Tirmizî, Nesaî, İbnu Mâce, İbnu Hibban, Hâkim)

Büyüyüp kalbi istilâ eden bu siyah leke de, ibadet zevk ve isteğini yok eder, günahların çirkinlik ve kötülüğünü anlama idrâk ve şuurunu felce uğratır. Kalplerinde bu le­keyi taşıyanlar, Allah Teâlâ’nın söz ve kelâmından da bir şey anlayamazlar. Bu şundandır ki, din sadece akıl ve zihin ile anlaşılmaz. Onun anlaşılmasında kalbin de büyük kat­kısı ve payı vardır. Bu sebeple Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur: "Onlara âyetlerimiz okunduğu zaman, 'Eski­lerin masalları!’ derler. Hayır! Bunlar eskilerin masalları değildir; bunu söyleyenlerin işledikleri günahlar kalplerini körleştirmiştir." (Mutaffifîn, 14)

Allah Teâlâ, cennet ehlini anlatırken, "Onlar seherlerde istiğfar ederler." (Âl-i İmran, 17) buyurmuştur. Allah Rasûlü (sa) şunu söylemiştir: "Kul bir günah işlediği zaman, 'Allah'ım! Beni affet.’ deyip istiğfar ederse, Allah Teâlâ, 'Kulum günah işledi, fakat günahından dolayı kendisi­ni cezalandırma ve affetme gücüne sahip Rabbinin bulun­duğunu da ikrar etti. Bu sebeple, ben onu affettim.’ der." (Müttefekun aleyh) Allah Teâlâ hadis-i kudsi'de şöyle buyurmuştur: "Ey kullarım! Benim koruduklarım dışında hepiniz günah iş­lersiniz. Onun için, benden af dileyin, sizi affedeyim. Kim, kendisini cezalandırma ve affetme gücüne sahip olduğuma iman ederek benden af dilerse, günahlarının çokluğuna bakmadan onu affederim." (Tirmizî, İbnu Mâce, Müslim)

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Kim çok istiğfar etse, Allah Teâlâ ona endişelerden kurtuluş, darlıklardan çıkış ve ummadığı yerden rızk nasib eder." (Ebu Dâvûd, Nesaî, İbnu Mâce, Hâkim)

İnsanın bizzat istiğfar etmesi gibi, evlâdının (ve her hangi bir kimseni) ona istiğfar etmesi de yararlıdır. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Allah Teâlâ, kulunun cennetteki derecesini yükseltir; kul, 'Ya Rabbi! Bunun sebebi nedir?’ diye sorar; Allah Teâlâ,’ Bunun se­bebi, evladının sana istiğfar etmesidir.’ der." (Ahmed)

Allah Rasûlü (sa), istiğfar ederken şöyle demiştir: "Allah'ım! Hatâmı, cehaletimi, ölçüyü koruyamayışımı bağışla. Bunların tafsilâtını sen benden daha iyi bilirsin. Allah'ım! Şaka tarzında, ciddi olarak, yanlışlık­la veya bilerek işlediğim bütün günahları affet. Bunların ayrıntıları senin yanında kayıtlıdır. Allah'ım! Geçmiş, gele­cek, gizli ve açık olan ve senin benden daha iyi bildiğin gü­nahlarımı bağışla. Sen herkesten evvel ve herkesten sonra­sın; sen her şeye kadirsin." (Müslim)

Güzel bir istiğfar sözü de şudur: "Allah'ım! Tevbe edip sonra tekrar işlediğim günahlardan dolayı sana istiğfar ediyorum. Söz verip sonra yapmadığım işlerden dolayı sa­na istiğfar ediyorum. Yalnızca senin için yapılması gerekti­ği halde riya ve şirk kattığım amellerden dolayı sana istiğ­far ediyorum. Bana iyilik yapmak için verdiğin halde, kö­tülüklerde kullandığım nimetlerden dolayı sana istiğfar ediyorum. Ey gizli ve açık her şeyi bilen Allah'ım! Gece ka­ranlığında veya gündüz ışığında, halk arasında veya yal­nızken işlediğim günahlardan sana istiğfar ediyorum."

Kabe örtüsüne sarılan bir bedevî şöyle istiğfar etmiştir: "Allah'ım! Günah işlemekte ısrar ettiğim halde istiğfar et­mem yüzsüzlüktür. Affının genişliğini bildiğim halde istiğ­far etmemem de acizliktir. Bana ihtiyacın olmadığı halde, sen nice nimetlerle kendini bana sevdirmeye çalışırsın. Bense sana çok ihtiyacım olmasına rağmen, nice günahlar­la kendimi sana nefret ettiririm. Ey sevap va'dettiği zaman onu mutlaka veren, ceza va'dettiği zaman ise onu istediği­ne bağışlayan Allah'ım! Suç ve günahlarımın büyüklüğünü affının büyüklüğü içinde erit."

Allah Teâlâ'ya nisbet edilen bir sözde şöyle denilmiştir:

"En çok sevdiğim kullarım, benim için birbirlerini seven, kalpleri mescidlere bağlı olan, seherlerde istiğfar edenler­dir. Ben yerdekilere bir ceza vermek istediğim zaman, bun­lara bakar ve ceza vermekten vazgeçerim."

Katâde (ra) şöyle demiştir: "Kur’ân hastalığı­nızı da, ilacınızı da göstermiştir. Hastalığınız günah işle­mek, ilacınız ise istiğfar etmektir."

Bir zat şöyle demiştir: "Kul nimet ve günah arasında­dır. Nimet için şükretmesi, günahtan dolayı da istiğfar et­mesi lâzımdır."

Hz. Ali (ra) şöyle demiştir: "Kurtuluş çare­si elinde iken, günahları yüzünden helak olan insana şaşı­lır. Bu insan günah işlemesini bildiği gibi, istiğfar etmesini de bilse, helak olmaz." Ancak şu vardır ki, Allah Teâlâ, yal­nızca kurtarmak istediği kullarına istiğfar etmeyi ilham eder.

(Günah işlemekle istiğfar etmek arasında ters orantı vardır. Bu yüzden, çok günah işleyenler, istiğfar etme ihti­yacını duymazlar, az günah işleyenler ve hiç günah işlemeyen peygamberler ise çok istiğfar ederler. Bunun se­bebi ise, Allah Teâlâ’nın istiğfar etmeyi kalbe ilham edip et­memesi ve kalbin bu ilhamı alıp alamamasıdır. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Mümin, günahını üzerine yıkılacak bir dağ gibi görür; münafık ise onu burnuna konan bir sinek zanneder.)

Fudayl (ra) şöyle demiştir: "Günahı terk et­meksizin istiğfar etmek, yalancıların tevbesidir." Onun için Rabia el-Adviyye (ra) şunu söylemiştir: "İstiğfarımız, kendisinden dolayı istiğfar edilmesini gerektirir."

İstiğfar konusunda indirilen son âyet şudur: "Rabbini takdis et, O'na hamdet ve O'na istiğfar et. Hiç şüphe yok­tur ki, O, tevbeleri kabul edendir." (Nasr, 3)

Kur’ân'ın ilk muhatabı olan Allah Rasûlü (sa) bu emri alınca, istiğfar etmeyi daha da sıklaştır­mış ve oturup kalkarken hep istiğfar ettiği görülmüştür.

(İstiğfar konusunda şu gerçeği de bilmek lâzımdır. Al­lah Teâlâ, tevbe ve istiğfar vesilesiyle kendi haklarını affe­der, fakat kul haklarını affetmez. Çünkü kendi hakkını af­fetmek büyüklük, başkasının hakkını zayi etmek ise zulüm­dür. Allah Teâlâ ise büyüktür, fakat zâlim değildir.

"Kim zerre kadar şer işlerse, onun karşılığını görür." (Zilzâl, âyeti öncelikle kul haklarıyla ilgilidir. Bu hakkın zerresi bi­le sorulur ve hesabı görülür. Peygamberler ve şehidler bile bundan muaf değildirler.

Bundan dolayı, "Allah Rasûlü (sa), vefat hastalığında bir gün mescide çıkmış ve minberde kısa bir vasiyet ve nasihat yaptıktan sonra, "Kimin bende bir hakkı varsa, altın ve gümüşün geçerli olmadığı bir günde isteyeceğine şimdi çıkıp benden istesin." demiştir."

Bu sebeple, kul hakkını çiğnememeye özen göstermek ve bir haksızlık yapılmışsa, ilgili kuldan af dilemek ve taz­minatta bulunmak lâzımdır. Öbür yandan, Allah Teâlâ’nın af ediciliği örnek gösterilerek affetme teşvik edilmiş ve affedenlerin Allah Teâlâ tarafından affedileceği (Nûr, 22; Âl-i İmrân, 134) ve kendileri­ne haklarından fazla sevap verileceği bildirmiştir.)

Salavât'ın Fazileti

Salavât kelimesi salât kelimesinin çoğuludur. Allah Teâlâ’nın salât etmesi, rahmet etmesi demektir. Kulların (in­san ve meleğin) salât etmesi ise, hayır duâ etmesi veya na­maz kılmasıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Allah ve melekleri Peygambere salât ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salât ve selâm edin." (Ahzâb, 56) Bu âyetteki emirden dolayı, Allah Rasûlü’ne salât ve selâm okumak farz olan bir ibadet durumuna gelmiştir. Bu ibadetin sevap ve bereketi de çok­tur. Cebrail (as), Allah Teâlâ’nın şu vahyini getirip Peygamberimize bildirmiştir: "Ey Muhammed! Ümmetin­den bir kimse sana bir kere salât okusa, ben ona on kere merhamet ederim; sana bir kere selâm verse, ben ona on se­lâmet veririm." (Nesaî, İbnu Hibban)

Allah Rasûlü (sa) şunları söylemiş­tir: "Bir kimse bana salavât okuduğu sürece, melekler ona duâ ederler. Artık az mı, çok mu salavât okuyacağına ken­disi karar versin." (İbnu Mâce, Taberanî), "Yerde dolaşan gezgin melekler var­dır. Bunlar, ümmetimin selâmını bana ulaştırırlar." (Geçti), "Ba­na en yakın olan, bana en çok salavât okuyandır." (İbnu Hibban), "Özellikle Cuma günleri bana çok salavât okuyun." (Ebu Dâvûd, Nesaî, Hâkim), "Ezanı dinleyip ondan sonra bana salavât okuyana şefa­atim hak olur." (Buharî)

Allah Rasûlü (sa) vefat edince, Hz. Ömer (ra) ağlamış ve şöyle demiştir: "Annem-babam sana feda olsun ya Rasûlullah! Biz senin ayrılığına nasıl dayanacağız ki, mescidinde hutbe okurken bir ara yaslandığın kuru kütük bile ayrılığına dayanamadı ve ses­lice ağladı? Annem-babam sana feda olsun ya Rasûlullah! Allah Teâlâ yanında itibarın o kadar yüksektir ki, kendisi sana itaat edilmesini kendisine itaat olarak kabul etmiş (Nisa, 80), seni affettiğini sen henüz hayatta iken bildirmiş (Tevbe, 43), zaman itibarıyla seni en son gönderdiği halde, bütün peygamber­lerin önüne ve üstüne çıkarmış (Ahzâb, 7), sana uymayanlara cehennem alevleri içinde sana uymayı arzulatmış ve temen­ni ettirmiştir (Ahzâb, 66). Annem-babam sana feda olsun ya Rasûlullah! Allah Teâlâ hangi peygambere ne mucize vermişse, sa­na da onu veya ondan daha büyüğünü vermiştir. O, Musa (as)'ın su çıkaran asasına bedel, senin parmakla­rından su akıtmış, Süleyman (as)'ın rüzgârda do­laşmasına bedel, seni Burak'la göklerde gezdirmiş, İsâ (as)'la ölmüş insanları konuşturmasına bedel, se­ninle konuşma özelliği bulunmayan hayvan ve cansızları konuşturmuştur. Annem-babam sana feda olsun ya Rasûlullah! Nûh (as) kendisine iman etmeyen âsi kav­mine beddua etmiş ve helak olmalarını istemişken (Nûh, 36), sen her türlü azgınlığımıza mukabil bizim için af ve hidayet is­tedin. Bu sabır ve şefkatin sayesinde çoklarımız aklını başı­na alıp iman etti ve iflah oldu. Annem-babam sana feda olsun ya Rasûlullah! Tevâzuun o ölçüdeydi ki, seviyende ol­madığımız halde bizimle oturup kalktın, bizimle yiyip iç­tin, en fakirlerimiz gibi kıldan elbise giydin, merkebe bin­din, yemeğini toprak üstünde, yedin, israf olmasın diye parmaklarını yalayıp temizledin."

Allah'ım! Onu tanıyanlar onu andıkça, onu tanıma­yanlar da ondan gafletlerini sürdürdükçe ona salât ve se­lâm et. Allahumme salli ve sellim alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed.

Vird Programı ve Gece İbâdeti

Üzerinde yaşadığımız dünya bir gemidir. Bizler bu ge­mide yolcularız. Yolculuğumuz beşikte başlar, tabutta biter. Kalıcı olan yerimiz ise, ya cennet veya cehennemdir. Bu ye­rin tayininde nihâî takdir Allah Teâlâ'ya âit olmakla birlik­te, kesb ve sebep planında bizler seçici ve tercih ediciyiz. Çünkü, Allah Teâlâ cennete de, cehenneme de nasıl ve han­gi amellerle gidileceğini bildirmiş ve bunun yol ve vasıta­larını açıklamıştır. Ondan sonra bunlardan birini bilerek ve isteyerek seçip tercih etmeyi bize bırakmıştır. Onun için Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur: "Allah böyle tak­dir etti ki, helak olan da bilerek helak olsun, hayat bulan da bilerek hayat bulsun." (Enfâl, 42) Hal bu olunca, cennete talip olan­lar kendilerini ona ulaştıracak vasıta ve azığı temin etmek ve yolun tuzak ve bataklıklarından uzak durmak zorunda­dırlar. Cennet yolunun vasıta ve azığı tâat, ibadet ve sâlih amellerdir. Tuzak ve bataklıklar ise, haramlar, günahlar ve nefsin gayr-i meşru ve fuzulî arzu ve istekleridir.

Bu durumu gören himmet sahipleri, ham hayallerle oyalanmayı bırakıp kollarını sıvar ve ömürlerinin gece ve gündüzünü Rablerinin rızasını tahsil eden ve onları cenne­te ehil haline getiren amel ve ibadetlere, zikir, tefekkür ve tâatlere tahsis ederler. Basiret gözüyle bakılırsa, akıl yolu­nun bu olduğu ve insanlar için bundan başka kurtuluş ça­resi bulunmadığı açık bir şekilde görülür. Çünkü, Allah Teâlâ’nın mülkü, nimeti ve rahmeti olan cennete ancak O'nu tanımak, O'nu sevmek ve O'na itaat etmekle varılabilir. Bu çizgiyi takip etmeyenlerin de gidecekleri bir yer vardır. Fa­kat bu yer cennet değil, ağrı, elem, hasret, keder, azap ve ateş yurdu olan cehennemdir.

Allah Teâlâ'ya ibadet, kavram olarak ve sonuç itibarıy­la bir ise de, değişik şekillere ve çeşitlere bölünmüştür. Çünkü insan nefsi, devamlı olarak bir işi yaptığı takdirde yorulur, usanır ve gevşer; dikkati de dağılır. Bunu önlemek için, Allah Teâlâ, merhamet eseri olarak ibâdeti nefsin de hoşlanabileceği, hoşlanmasa bile, mazeret bulamayacağı türlere ve çeşitlere ayırmıştır. Bu şekilde çeşitlendirilmiş olan ibadetin bir kısmı fikir ve tefekkürdür. Bu ibadet çeşi­di, insanların zarurî dünya işlerini engellemediği için, sını­rı bütün vakitleri kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Bu sebeple Allah Teâlâ’nın büyüklüğünü, O'nun nimet ve iyiliklerini, sanat ve kudretini her an düşünmek lâzımdır.

Vücudu bağlayıcı ve meşgul edici olan ibadetlere ge­lince, burada dünya işleri ve ihtiyaçları göz ardı edilmemiş, onun için zorunlu ibadet sınırlı tutulmuş, bundan fazlası himmet yarışına bırakılmıştır. Bunun üzerine, hesap gör­meden ve sıkıntı çekmeden cennete gitmek isteyenler, gö­nüllü olarak bütün vakitlerini ibadete hasrederler. Bunu yapamayıp hiç olmazsa iyiliklerinin ağır basmasını, hayır­larının fazla gelmesini isteyenler, vakitlerinin çoğunu iba­dete ayırırlar. Bu konuda hiçbir çaba göstermeyen veya ha­yır ve şerri, tâat ve mâsiyeti, artı ve eksileri pervasızca bir­birine katanlar ise, Âhiretteki azap ve sıkıntılara isteyerek ve bilerek talip ve razı olmuş olurlar.

Allah Teâlâ, "Ben cin ve insanları sadece bana ibadet et­meleri için yarattım." (Zâriyât, 56) buyurularak, bu iki şuurlu ve ira­de sahibi varlığın yaratılış gayesini bildirmiştir. Gerçi Allah Teâlâ'ya itaat niyetiyle dünya işlerine çalışmak da bir çeşit ibadettir; ancak hakikî, öncelikli ve hiçbir surette vazgeçil­memesi gereken ibadet, farzları yerine getirmek ve Allah Teâlâ'yı gece ve gündüz zikir ve tesbih etmektir. Zikir ve tesbih yapılmasını emreden çok sayıdaki âyetlerden birkaç örnek şöyledir: "Rabbini çok zikret, sabah ve akşam üstü O'nu tesbih et." (Âl-i İmran, 41), "Güneş doğmadan ve batmadan önce, gece saatlerinde ve gündüz vakitlerinde Rabbini hamd ve tesbih et. Umulur ki, bunların sevapları seni razı ve mem­nun eder." (Tâhâ, 130), "Geceleyin ve yıldızlar batarken Rabbini tes­bih et." (Tûr, 49)

Gün ve gecenin belli bir zamanlarında yapılan ibadet, zikir ve tesbih'e "vird" denir. Vird açısından gün yediye bölünür.

1- Şafak sökmesinden güneş doğmasına kadar olan za­man. Bu, şerefli bir zaman dilimidir. Bu yüzden Allah Teâlâ onunla yemin edip "Sabahın soluklandığı zamana... yemin ederim." (Tekvir, 18) demiş, kendi zatını onunla tarif edip "O, sabahı geceden yarıp ayırandır." demiş; kudretini onunla açıklayıp "Gecenin karanlığını gündüzün üzerinden rahatça çekip kaldırırız." (Furkan, 46) demiş ve bu vakitte zikir ve tesbih yapılması­nı emredip " Güneş doğmadan evvel Rabbine hamd ve tes­bih et."," Rabbinin ismini sabah ve akşam zikret." (En'âm, 25) buyur­muştur. Bu vaktin ibadeti, uykudan uyanmakla başlar. Onun için uykudan uyanınca, "Beni öldürdükten sonra tek­rar dirilten Rabbime hamd olsun.", "O beni kabirden de böyle diriltecektir." denir ve şu âyetler okunur:

"Fe subhânellahi hîne tumsûne ve hîne tusbihûn. Ve lehul-hamdu fissemâvâti vel-ardi ve 'aşiyyen ve hîne tuzhirûn. Yuhricul- hayye minel-meyyiti ve yuhricul-meyyite minel-hayyi ve yuhyil-arde ba'de mevtihâ ve kezâlike tuhrecûn. (Akşamladığınız ve sabahladığınız zamanlarda Allah'ı tesbih edin. Göklerde ve yerde hamd ve övgüler O'nadır. Günün sonunda ve öğle vaktinde de (O'nu tesbih edin). O, ölüden diri, diriden ölü çıkarır ve yeri öldükten sonra diriltir. Siz de bunun gibi diriltileceksiniz." (Rûm, 17-19)

Bundan sonra şafak sökünce, sabah namazının iki rek'at olan sünneti kılınır, selâm verdikten sonra da duâ edilerek, "Allah'ım! Senden kalbimi hidâyet edip sana yö­nelten, korkularımı gideren, işlerimi yoluna koyan bir rah­met isterim." denir. Diğer sünnet namazlar gibi, bu sünne­ti de evde kılmak müstehabtır. Bunu evde kılan kimse, sa­bah namazı için mescide gidince, orada yalnızca tahiyyet'ül mescid kılar. Onu evde kılmayan kimse ise, mesci­de girdiğinde onu kılar ve artık oturup cemaati bekler. Şafiî mezhebine göre sabah namazını erken kılmak müstehabtır; Hanefî mezhebine göre ise, ortalığın bir parça aydınlanma­sını beklemek evlâdır.

Farz namazları cemaatle kılmaya özen göstermelidir. Çünkü bunları cemaatle kılmak, İslâm’ın şiarını yükselt­mek ve ilân etmektir. Bu sebeple onun sevabı namazları tek başına kılmaktan yirmi yedi defa daha fazladır. Namaz kıl­mak için mescide giderken atılan adımların her biriyle bir sevap verilir ve bir günah silinir.

Mescitte namazı beklemek de namaz kılmak gibi se­vap kazandırır. Sabah ve yatsı namazlarında mescid ve cemaatin fazilet ve sevabı daha da fazladır. Bu iki namazdan her birini mescitte cemaatle kılmak, gecenin yarısını ihya etmek gibidir. Bu namazları bu şekilde kılmak hakikî ima­nın da delilidir. Çünkü, münafıklar bu namazlar için mes­cide gidip gelmekten üşenirler. Sabah namazı için ev halkı­nı uyandırmak da bir vazifedir.

Allah Rasûlü (sa), evden mescide giderken Hz. Ali'nin kapısını çalar, onu ve kızı Fatıma'yı uyandırırdı. Sabah namazını kıldıktan sonra da güneş doğuncaya kadar zikir, duâ ve istiğfar ile meşgul olunmalıdır. Allah Rasûlü (sa), "Sabah namazından sonra yerimde oturup güneş doğuncaya kadar zikretmek, dört köle azat etmekten daha çok hoşuma gider." demiş ve önemli bir işi bulunmadığı takdirde, her zaman bu vak­te kadar durup zikretmiştir.

Vird olarak okunan zikir ve dualarda devamlılık gözetilmelidir. Çünkü devamlı olmayan bir şeyin etkisi az olur. Bu sebeple, az olup devamlı olan bir amel, çok olup kesin­tili olan bir amelden daha hayırlıdır.

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Allah Teâlâ'nın en çok sevdiği amel, az da olsa, de­vamlı olanıdır." Devamlılık gibi çeşitlilik de tercih edilir. Buna göre, hep aynı zikir ve duayı okumak yerine, değişik zikir ve duaları okumak daha iyidir. Çünkü, bu suretle nef­si dinlendirmek ve dikkati yenilemek sağlandığı gibi, muh­telif söz ve ifadelerin sevap ve bereketlerine de nail olunur. Bu sebeple, sabah zikrini şu sözlerden oluşturmakta yarar vardır.

Birinci söz: "Lâ ilahe illellahu vahdehu lâ şerike leh. Lehul-mulku velehul-hamdu ve huve alâ külli şey'in ka­dir. (Allah'tan başka ilâh yoktur; O birdir ve O'nun ortağı yoktur; Mülk O'nundur, Hamd da O'na­dır; O diriltir ve öldürür; kendisi ise, ebedî olarak hayatta­dır; hayır O'nun elindedir ve O her şeye kadirdir.)"

İkinci söz: "Subhânellahi vel-hamdu lillâhi ve lâ ila­he illellahu vellahu ekber, ve lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm. (Allah'ı tesbih ederim; hamd O'nadır; Allah'tan başka ilâh yoktur; Allah en büyüktür. Hare­ket ve kuvvet yüce ve büyük olan Allah'ın emrindedir.)"

Üçüncü söz: "Subbûhun kuddûsun Rabbuna ve Rabbul-melâiketi verruh. (O çok tesbih edilen ve çok kutsal olandır; O meleklerin ve ruh'un Rabbidir.)"

Dördüncü söz: "Subhânellahi ve bi hamdihi subhânellahil-azîm. (Allah'ı tesbih eder ve O'na hamd ederim; büyük olan Allah'ı tesbih ederim.)"

Beşinci söz: "Estağfirullahel-azîm'ellezi lâ ilahe illâ huvel-hayyel-kayyûme ve etûbu ileyh. (Hayy (hep diri) ve kayyûm olan (kâinatı elinde tutan) ve kendisinden baş­ka ilâh bulunmayan büyük Allah'tan mağfiret diler ve O'na tevbe ederim.)" Bir rivayette bu sözdeki son cümle şöyledir: "ve es'eluhuttevbeh. (O'ndan tevbe dilerim.)"

Altıncı söz: "Allahumme! Lâ mania limâ a'tayte ve lâ mu'tiye li mâ mene'te ve lâ yenfeu zel-ceddi minkel-cedd. (Allah'ım! Senin verdiğini kimse önleyemez ve se­nin önlediğini kimse veremez; servet ve şan-u şöhret senin yanında kimseye bir şey kazandırmaz.)"

Yedinci söz: "Lâ ilahe illellahul-melikul-hakkul-mubin; Muhammedur-Resûlullahi sâdikul-va'dil-emîn. (Al­lah'tan başka ilâh yoktur; gerçek ve apaçık sultan O'dur. Muhammed O'nun elçisidir, doğru sözlü ve güvenilen bir peygamberdir.)"

Sekizinci söz: "Bismillâhillezi lâ yedurru maa ismihi şey'un fil-ardi velâ fissemâi ve huves-semîul-alîm. (İs­minin muhafazası altında ne yerde, ne gökte hiçbir şeyin zarar vermediği Allah'ın ismine sığınırım. O, işiten ve bi­lendir.)"

Dokuzuncu söz: "Allahumme! Salli alâ Muhammedin abdike ve resûliken-nebiyyil-ummiyyi ve alâ alihi ve sahbihi ve sellim. (Allah'ım! Kulun, elçin ve ümmî bir peygamber olan Muhammed'e ve onun âline (ev halkı­na, zürriyetine) ve ashabına rahmet et ve selâmet ver.)

Onuncu kelime: " Eûzu billâhis-semîil-alîmi mineş-şeytanir-recîm; Rabbi! Eûzu bike min hemezâtiş-şeyâtini ve eûzu bike Rabbi en yahdurûn. (Recmedilen şeytandan işiten ve bilen Allah'a sığınırım. Rabbim! Şeytanların dürtmelerinden sana sığınırım; Rabbim! Onların bana yaklaş­malarından da sana sığınırım.)"

Bu sözler zaman ve durumun elvermesi ölçüsünde tekrarlanır.

Bu zikirlere ilâve olarak bir miktar Kur'ân da okunma­lıdır. Çünkü Kur'ân, Allah Teâlâ’nın kelâmı olmanın yanın­da, en güzel zikir, tefekkür, duâ ve istiğfar kitabıdır. Onun her bir harfinin okunuşunda on sevap vardır.

Sessiz tefekkür de iki çeşittir. Birincisi, kendi kendisini muhâsebe etmek, iyilik ve kötülüklerini gözden geçirmek, iyiliklerini arttırmak ve kötülüklerini azaltmak için çareler düşünmektir. İkincisi ise, Allah Teâlâ'yı hatırlamak, O'nun isim ve sıfatlarının mânalarını düşünmek, âlemi yaratma­sındaki büyük kudret ve azametini zihin ve kalbinde can­landırmaya çalışmak, O'nun nimetlerini düşünüp şükret­mek, azap ve hikmetlerini düşünüp korkmak ve O'na ilti­ca etmek ve sığınmaktır.

Zikir bu mânaları dille söylemek, tefekkür ise onları zi­hinden geçirmektir. Dille zikrin meyvesi Allah Teâlâ ile ünsiyet kazanmak, tefekkürün meyvesi ise, O'nu daha çok ta­nımaktır. Bu ikisini birleştirmek, yani zikir ve tefekkürü birlikte yapmak ise en makbul zikir ve tefekkürdür.

Özetlemek gerekirse; şafaktan güneşin doğuşuna ka­dar olan zaman diliminde sadece farzın iki rek'at sünneti ve farzın kendisi kılınır. Sebebe bağlı namazlar (tahiyyet'ül-mescid, abdest sünneti gibi namazlar) ise, Şafiî mez­hebine göre her vakit kılınabilirler. Hanefî mezhebine göre ise, sebebe bağlı namazlar ağır kerahet vakitlerinde kı­lınmazlar. (Bu vakitler güneşin doğuşu, istivası ve batışı zamanlarıdır. Hafif kerahet vakitleri ise, sabah namazı ve ikindi namazı sonralarıdır.)

Sabah olduğu zaman Allah Rasûlü (sa) şöyle derdi: "Sabahladık, mülk (kâinat) de âlemlerin Rabbi olan Allah'a âit olarak sabahladı. Allah'ım! Benimle ve her hangi bir kimseyle birlikte sabahlayan nimetler sa­dece sendendir. Onun için, bu nimetlerden dolayı hamd ve şükür sadece sanadır. Allah'ım! Senden bugünün hayrını ve içindeki şeylerin hayrını isterim. Onun şerrinden ve içindeki şeylerin şerrinden de sana sığınırım."

2- Güneşin doğuşundan kuşluk vaktine kadar olan za­man. Bu zaman içinde vakte bağlı bir namaz yoktur. Bazı rivayetlerde "işrak namazı" adında bir sünnet rivayet edil­miştir. Fakat, muhtemelen bu namaz duha namazıdır.

3- Kuşluk vakti. Bu vakit, güneş doğuşundan öğle vak­tine kadar olan zamanın ortasıdır. Bu yönüyle o, ikindi vaktine benzer. Çünkü ikindi vakti de, öğle vakti ile güneşin batışı arasındaki zamanın ortasıdır. Kuşluk vaktinde, sünnet olan "duhâ namazı" kılınır. Bu namazın azı dört, vasatı altı, çoğu sekiz rek’attır. Allah Teâlâ bu şerefli vakte yemin etmiş ve onun ismiyle bir sûre indirmiştir. Allah Rasûlü (sa), bu vakitteki namaza "evvâbîn, Allaha çok dönenlerin namazı" adını vermiştir. (Müslim)

Kuşluk vakti, istiva zamanına kadar devam eder. İsti­va, günün ortalanmasıdır. Bu, öğleden az önceki zamandır.

Kuşluk vaktinde, insanlara yönelik hayır işleri de yapı­lır. Bunlar hastaları ziyaret etmek, ölüleri defnetmek, fakir ve muhtaçlara yardım etmek, ilim ve vaaz meclislerine ka­tılmak gibi işlerdir.

Gece ibadetine kalkanlar için bu vakitte bir miktar uyumak da müstehabtır. Çünkü bu uyku, geçen gecenin yorgunluğunu alır, gelecek gece için de enerji üretir. Bazı âlimler, uyanıklık zamanını kötülüklerde sarf edenler için de uyumayı hayırlı görmüşlerdir. Bunlardan bir zat da şöy­le demiştir: "Bir zaman gelecek, insanların en hayırlı işi susmak ve uyumak olacaktır." Sufyân es-Sevrî (ra) da şunu söylemiştir: "Yetiştiğimiz büyükler, din ve dünyaya âit işlerini bitirdikten sonra, günahlardan selâmet bulmak niyetiyle uyumayı tercih ederlerdi."

4- Öğle ile ikindi arasındaki zaman. Öğle ezanından sonra dört rek'at sünnet kılınır. Şafiî mezhebine göre, bu sünneti (ve diğer bütün sünnetleri) ikişer rek'at halinde kıl­mak evlâdır. Hanefî mezhebine göre ise, onu bütün halin­de kılmak veya ikişer rek'at halinde kılmak arasında fark yoktur. Bu namazın zamm-ı sûrelerini uzatmak müstehabtır. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Ezan ile kaamet arasındaki zamanda amel ve duâ makbuldür; bu zamanda gök kapıları rahmetle açılırlar." (Ebu Dâvûd, İbnu Mâce) Bu sebeple, ezan ile kaamet arasındaki zamanları iyi değer­lendirmek ve hiç boş bırakmamak lâzımdır.

Öğle namazından sonra da sünnet kılınır. Bu sünnet Hanefî mezhebine göre iki rek'at, Şafiî mezhebine göre dört rek'at, bazı âlimlere göre altı rek’attır. Bu sünneti altı rekât olarak kılanlar, dört rekâtı birleştirirlerse, önce iki rek'atı kılmaları evlâdır. Abdullah İbni Mes'ûd (ra) şöyle demiştir: "Dört rek'atlı farz namazından sonra, araya iki rek'at koymadan dört rek'at sünnet kılmak mekruhtur." Bunun mekruh olmasının sebebi, bu takdirde farz ve sün­netin birbirine karıştırılması, benzetilmesidir. Bu namazlar kılındıktan sonra da yerinde oturup ikindiyi beklemek ve bu sırada sabah zikirlerini tekrarlamak müstehabtır.

Bir namazdan sonra başka bir namazı beklemek, sınır boylarında düşmanı gözetlemek derecesinde büyük bir se­vaptır. Öğleden önce kaylule yapılmışsa (uyku alınmışsa), öğleden sonra uyumak mekruhtur (Bu uyku yemekten sonra ise ayrıca zararlıdır). Uyumak günah işlemekten iyi ise de, hadd-i zatında ömrün boşa harcanmasıdır. Çünkü uyku ile geçen zaman ölü bir zamandır. Zaman sermayesi ile âhiret ticareti yapmak isteyenler, bu sermayeyi haram ve mâlâyani işlerden korudukları gibi, lüzumundan fazla uykuyla heder etmekten de sakınırlar. Âlimler şöyle de­mişlerdir: "Allah Teâlâ üç şeyden dolayı insana kızgınlık duyar. Bunlar fevkalâde bir şey yokken sesli gülmek, açlık hissetmeden yemek yemek ve tembellikten dolayı uyu­maktır." Bu sebeple, sekiz saatten fazla uyumamak lâzımdır. Bu miktar bile, ömrün üçte birinin heder olması ve bo­şa gitmesi demektir. Ancak hiç uyumamak da doğru değil­dir. Kur'ân-ı Kerim'de bildirildiğine göre, öğleden akşama kadarki zaman diliminde cansızlar da Allah Teâlâ'ya ibadet ve secde ederler. Böyle bir vakitte, insanların gafil kalmala­rı doğru değildir. (Ra'd, 15)

5- İkindi ile akşam arası. Allah Teâlâ, Asr sûresinin ba­şında bu zamana yemin etmiştir. Zikir ve tesbihin emredildiği çok sayıdaki âyette bildirilen "akşam üstü" tabirinden maksat da bu zamandır. Bu zaman diliminde ikindi nama­zından önce dört rek'at sünnet vardır. İkindi namazından sonrası ise, sabah namazının sonrası gibidir. Bu ikisi günün iki tarafını oluştururlar. Allah Teâlâ, "Gündüzün tarafların­da de tesbih et." (Tâhâ, 130) emriyle bunlara işaret etmiştir. Onun için, sabah virdi burada da tekrarlanır.

Hasan el-Basrî (ra) şöyle demiştir: "Yetiştiği­miz büyükler, ikindiden sonraki vakte sabah vakti kadar önem verirlerdi."

Seleften bir zat da şunu söylemiştir: "Güneş doğuşun­dan ikindiye kadar olan zaman hem dünya için, hem de âhiret içindir. İkindiden akşama kadar olan zaman ise, sa­dece âhiret içindir." Bu zamanda kişi, gündüz yaptığı iş ve amelleri muhâsebe etmeli, din ve âhiret yönünden bunlar­da kârlı mı, zararlı mı çıktığını anlamaya çalışmalıdır. Kâr­lı çıktığına inanırsa, bunu Allah Teâlâ’nın tevfik ve inaye­tinden bilip O'na şükretmeli; zararlı çıkmışsa, tevbe ve is­tiğfar etmelidir.

Tevbe, istiğfar ve duâ ederken, Allah Teâlâ’nın bunlar­la ilgili isimlerini söylemek onları şefaatçi yapmak anla­mındadır ve güzeldir. Bu sebeple, meselâ: "Allah’ım! Sen­den mağfiret dilerim; hiç şüphesiz ki, sen Gaffar'sın. Sen­den af dilerim; çünkü sen Tevvâb'sın. Senden merhamet is­terim; sen Rahman ve Rahîm'sin. Senden ihtiyacımı gider­meni isterim; sen Kaadi’l-hâcât'sın" denmelidir.

Bu vaktin tefekkürü ise, insan ömrünün de bir gündüz gibi olduğunu ve hayat güneşinin batmasıyla onun da bi­teceğini ve fakat onun bir daha geri gelip tekrarlanmayaca­ğını, onun bir sefere mahsus olmak üzere verilmiş tek bir fırsat olduğunu, bu sebeple onu çok iyi kullanmak gerekti­ğini düşünmektir.

Allah Rasûlü (sa) güneş batarken, şöyle derdi: "Akşamladık; mülk de âlemlerin Rabbi olan Allah'a âit olarak akşamladı. Allah'ım! Benimle ve her han­gi bir kimseyle birlikte akşamlayan nimetler sadece sen­dendir. Onun için bunlardan dolayı hamd ve şükür de sa­dece sanadır. Allah'ım! Senden bu gecenin hayrını ve için­deki şeylerin hayrını isterim. Onun şerrinden ve içindeki şeylerin şerrinden de sana sığınırım."

6- Akşam ile yatsı arası. Bu şerefli vakit, güneşin battı­ğı yerdeki şafağın (aydınlığın) sürdüğü müddettir. (Şafiî mezhebine göre bu şafak, kırmızı olan aydınlıktır, Hanefî mezhebine göre ise, bundan sonraki beyaz aydınlıktır.) Allah Teâlâ, "Şafağa yemin ederim." (İnşikak, 16) demiştir. Bu vakit, gecenin de ilk saatidir. Allah Teâlâ, "Gecenin birkaç saatinde de tesbih et." (Tâhâ, 130) buyurmuştur. Bir tefsire göre, Kur'ân-ı Kerim'de­ki, "Yanları yataklardan uzaklaşır, korku ve ümit içinde Rablerine duâ ederler ve kendilerine verdiğimiz rızkın bir kısmını hayra harcarlar. Amellerinden dolayı bunlara ha­zırlanmış olan göz aydınlatıcı mükâfatı(n büyüklüğünü) hiç kimse tahmin edemez." (Secde, 16,17) âyetleri, bu vakitte zikir ve tesbih edip yatsı namazını bekleyenler hakkında indiril­miştir. Nitekim, Enes (ra)'a, "Akşam ile yatsı arasında uyumak doğru mudur?" diye sorulunca, şöyle demiştir: "Hayır! Bu doğru değildir. Çünkü, Allah Teâlâ yukarıdaki âyetlerle bu vakti ihya edenleri övmüştür?"

Bu vakitte kılınan sünnet namazlarına da "evvâbin na­mazı" denir. Bunun azı dört rekattır. Çoğu için ise sınır yoktur.

7- Yatsı ile şafak arası. Bu zaman dilimindeki vird, yat­sıdan sonra bir miktar uyuyup uyandıktan sonra başlar. Teheccüd veya gece namazı, bu vakitte kılınan namazın adı­dır. Buna vitir namazı da denir. Allah Rasûlü (sa) bu namazı yedi, dokuz, on bir ve on üç rek'at ola­rak kılmıştır. (Ebu Dâvûd, Buharî, Müslim) Bunun ilk rek'atları ikişer, son rek'atı da tek olarak kılınır. (Bu, Şafiî mezhebine göredir. Hanefî mezhebine göre ise, son üç rek'at birlikte kılınır.) Allah Rasûlü (sa), son üç rek'atın birincisinde el-A’lâ, ikincisinde el-Kâfirûn, üçüncüsünde de İhlâs sûrelerini okurdu. Vitir namazını uy­kudan uyanıp öyle kılmak, uyuduktan evvel kılmaktan ev­lâdır. Süresi de şafağa kadardır. Vitri yatsı namazından son­ra kılanlar ise, gece kalktıklarında mutlak sünnet kılarlar.

Allah Rasûlü (sa), yatsı namazın­dan sonra Kur’ân-ı Kerim'den Secde, Mülk, Zümer ve Va­kıa sûrelerini okurdu. Bazen de, "Sebbehe" ile başlayan sû­releri tilâvet ederdi.

Gecenin başında uyumak, ondan sonra uyanıp seher ve şafak vaktine kadar namaz, zikir, duâ ve istiğfar ile meş­gul olmak hiç uyumadan bunları yapmaktan daha efdaldır. Çünkü hiç uyumamakta İslâm’ın hoş görmediği bir zorluk vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Allah sizin için ko­laylık ister, zorluk istemez." (Bakara, 185)

Rivayete göre, Ebu Musa el-Eş'arî bütün geceyi ihya ederdi. Muâz İbni Cebel ise, önce uyur, sonra kalkardı. Bunların durumları Allah Rasûlü’ne bildirilince, kendisi şunları söylemiştir: "Muâz, İslâm’ı daha iyi anlamıştır." (Müttefekun aleyh), "Amellerden yapabildiğinizi yapın. Hiç şüphesiz ki, siz usanmadıkça Allah da usanmaz. Kendinizi Allah'ın ibade­tinden bıktırmayın." (Müttefekun aleyh), "Bu dinle güç denemesine kalkış­mayın. Çünkü o güçlüdür ve sizi mağlup eder. Bu dinin en hayırlı olanı en kolay olanıdır." (Ahmed)

(Gündüz dünya meşguliyeti olan kimseler için, gece uygun bir ibadet zamanıdır. Yatsı namazından sonra yatılırsa, gece hem uyku, hem de ibadet için yetecek kadar uzun ve bereketli bir zamandır. Allah Teâlâ şöyle buyur­muştur: "Uzun olan gecenin bir kısmında Rabbine secde et (namaz kıl) ve O'nu tesbih et." (İnsan, 26), "Gecenin bir kıs­mında farzlara ilâve olarak teheccüt et (namaz kıl). Bunun­la Rabbinin seni övülen bir dereceye ulaştırması umu­lur." (İsrâ, 79) buyurmuştur. Bu sebeple, yatsı namazından sonra erken uyumaya çalışılmalı, dünya sohbeti ve kelâmı ile va­kit öldürülmemelidir. Televizyon ve benzeri oyalayıcı şeylerle geceleri öldürenler, bunun bedelinin büyük bir hüsran olduğunu kabul etmelidirler. Allah Teâlâ, gece ibadetini emrettiği yukarıdaki âyetten hemen sonra şöyle buyur­muştur: "Bu (görüş mesafeleri az, gelecekten habersiz ve gafil olan) insanlar, (önlerinde hazır duran) geçici şeyleri seviyorlar, (sonuçları itibarıyla) ağır olan bir günü ise kulak ardı ediyorlar." (İnsan, 27))

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Allah Teâlâ Teâlâ’nın kulunu en çok dinlediği zaman, gece ortasıdır (yani, uyuyup uyandıktan sonraki zaman­dır)." (Ebu Dâvûd, Tirmizî), "Gecenin en efdal ve eşref vakti onun son yarısı­dır." (Ahmed, İbnu Hibban) Allah Teâlâ’nın birinci göğe inmesi, cennetten koku­ların yayılması da gecenin bu bölümündedir. Allah Teâlâ, "Onlar, seherlerde istiğfar ederler." buyurmuştur.

Gece namazı, ikişer rek'at halinde kılınır. Her iki rek'at arasında bir miktar durup zikretmek de evlâdır. Allah Rasûlü (sa), gece namazlarını genellikle sesli olarak, bazen de sessizce kılardı.(Ebu Dâvûd, Nesaî, İbnu Mâce)

Gecenin kaç saatini ihya etmenin uygun olduğu mev­zuu kişilerin durumuna göre değişir. Bu saatleri çoğaltabi­lenler bulunduğu gibi, azaltmak durumunda olanlar da var­dır. Lâkin, bir saat kalkılacaksa, onu seher vaktine (şafaktan önceki saat) denk getirmek müstehabtır. Çünkü bu saat, Kur’ân’ın açık beyanına göre gecenin en hayırlı saatidir.

Uyku Âdabı

Bir müslümanın uyurken riâyet edeceği edepler şun­lardır:

1- Uyumadan önce abdest almak ve misvak kullan­mak. Allah Rasûlü’ne nisbet edilen bir sözde şöyle denil­miştir: "Kul, abdestli olarak uyuduğu takdirde, uykuda ru­hu Arş'ın altına çıkar ve burada gerçek olan rüyalar görür. Abdestsiz bir halde uyuduğu takdirde ise, ruhu yerde ka­lır ve burada hayalden ibaret olan rüyalar görür."

2- Uyumaya hazırlanırken, gece kalkıp ibadet etmeye niyet etmek. Allah Rasûlü (sa) şöyle bu­yurmuştur: "Kim gece kalkıp ibadet etmek niyetiyle yatar da uykuda kalırsa, niyet ettiği ibadet kendisi için yazılır; uykusu da Allah tarafından kendisine verilmiş bir sadaka olur." (Nesaî, İbnu Mâce)

3- Gece kalkmak niyeti yoksa, keyf için değil, uykunun zorlamasıyla uyumak. Allah Rasûlü’nün ashabı, ancak uy­ku zorlayınca uyur, açlık zorlayınca yer ve ihtiyaç zorlayın­ca konuşurlardı.

4- Uyumadan evvel, yatağı üzerinde günahlarından tevbe etmek, kalbini her türlü kötü his, niyet ve düşünce­lerden arındırmak. Allah Rasûlü’ne nisbet edilen bir sözde şöyle denilmiştir: "Gece yatarken kafasında kimseye zu­lüm ve haksızlık etme fikri bulunmayan ve kalbinde kim­seye karşı kin beslemeyen bir kulun geçmiş günahları affe­dilir." Bu sözün başındaki kayıt şöyle de rivayet edilmiştir: "Sabah uyanırken..." (İbnu Ebid Dünya)

5- Uykuda iken füc'eten (aniden) ölmek ihtimalini dü­şünerek vasiyetini hazırlamak. Çünkü vasiyetsiz ölen bir insanın malından kendisine hayır yapılamaz; alacak ve ve­recek işleri de görülemez. Füc'eten ölmek, kolay bir ölüm şeklidir; ancak ölüme hazır olmayanlar için iyi değildir. Çünkü bunlar tevbesiz bir halde ve günahlarıyla birlikte giderler. Halbuki ölmeden önce bir süre hastalanmak, gaf­let perdesini yırtıp kişinin kendine gelmesini, hak ve hu­kuk işlerini yoluna koymasını, tevbe ve hayır yapmasını sağlar, acı ve ağrıları da günahlarının silinmesine ve­sile olur. Zahire göre şer gibi görünen hastalığın arkasında böyle büyük hayırlar vardır.

6- Yumuşak yatakta yatmamak. Çünkü, yumuşak ya­takta yatmak, uykuyu ağırlaştırıp gece ibadetine kalkmayı zorlaştırır. Bu sebeple Allah Rasûlü (sa), bir aba veya ince bir minder üstünde, seleften bazı zatlar, hasır ve sergiler üstünde, ashâb-ı Suffe ise toprak üzerinde yatarlardı. Hz. Ali'ye de toprak üstünde yatmasından do­layı "Ebut-Turab, toprağın babası" denilmiştir. Bu zatlar, "Biz topraktan yaratılmışız, yine ona döneriz." der­ler ve toprak üzerinde uyumayı tevazu ve kalb rikkatine daha uygun bulurlardı. Ancak buna rağmen, normal bir yatakta yatmak da haram değildir.

7- Sağ yan üzerine ve kıbleye karşı uzanmak. Bu pozis­yonda, yüz ve göğüs kıble tarafına dönük olur. Meyyit de kabre bu vaziyette konulur. Ancak, ölmek üzere iken, onun kıbleye karşı olması, ayak ve bacaklarının kıble tarafına doğru uzanması şeklindedir.

8- Başını yastığa koyarken (tercihen, sağ yanağını sağ elinin avucu üzerine koyarak) şu duayı okumak; "Bismike Rabbî vada'tu cenbî ve bismike erfeuh. Allahumme! İnnî veccehtu vechiye ileyk ve elce'tu zahrî ileyk ve fevvettu emrî ileyk. Rağbeten ve rahbeten ileyk. Lâ melcee ve lâ mencee minke illâ ileyk. Amentu bi kitabikellezî enzelte ve bi nebiyyikellezî erselt. Allahumme! İn emsekte ruhî ferhemhâ ve in erseltehâ fahfezhâ bimâ tahfezu bihi ibâ-dekes-sâlihîn. (Rabbim! Senin isminle uzanır ve senin is­minle kalkarım. Allah'ım! Gazabından korkarak ve rahme­tini umarak yüzümü sana çevirdim, sırtımı sana dayadım, işimi sana emânet ettim. Başkasından kaçmak ve senin aza­bından kurtulmak için sana sığınmaktan başka çare yoktur, indirdiğin kitaba ve gönderdiğin peygambere iman ettim. Allah'ım! Eğer beni uykuda öldürürsen, bana merhamet et ve eğer beni tekrar uyandırırsan, sâlih kullarını muhafaza ettiğin gibi beni de muhafaza et.)"

Allah Rasûlü (sa), bu duayı yapa­rak uyurdu. O, bundan başka, Âyet'el-kürsi'yi, Bakara sû­resinin son iki âyetini ve muavvizleri (Kul eûzu sûrelerini) de okurdu. Muavvizleri okuduktan sonra avuçlarına üfler ve onlarla vücudunu ovardı.

Hz. Ali (ra) şöyle demiştir: "Aklı başında olan bir kimsenin, Bakara sûresinin son iki âyetini okuma­dan uyuyacağını sanmıyorum."

9- Ölüm halinde olduğu gibi, uyurken de son sözünün Allah Teâlâ’nın zikri ve tevhidi olmak.

Allah Rasûlü (sa), "Kimin son sözü lâ ilahe illallah' olsa, cennete gider." buyurmuştur.

10- Uykunun ölüme, uyanışın da haşir ve dirilişe benzediğini, bunlar olduğuna göre onların da olacağını düşünmek.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Allah, ölenlerin ruh­larını ölüm şeklinde, ölmeyenlerin ruhlarını da uyku şeklin­de alır. Uyuyanlardan da ölümlerine hükmettiklerinin ruhlarını (uykuda) alır, diğerlerini belirtilen ecellerine ka­dar salar. Bu tasarruflarda düşünenler için âyetler ve deliller vardır." (Zümer, 42), "Geceleyin sizi öldüren, gündüzün sizi belir­lenmiş ecele kadar dirilten ve ne yaptıklarınızı bilen O'dur. Sonra O'na dönersiniz ve O, ne yaptığınızı size haber ve­rir." (En'âm, 60)

Uyku ölüm benzeri olduğuna göre, kişi uyurken kalbi­ni yoklamalı ve onda dünya sevgisiyle âhiret sevgisinden hangisinin üstün olduğunu anlamaya çalışmalıdır. Çünkü o, şimdi hangi hal ile uyursa, durumunu düzeltmediği tak­dirde, ölümü de o hal üzerinde olacaktır ve kim nasıl ölür­se, o şekilde de dirilecektir. Böylece dünya sevgisi ile ölen­ler, dünya sevgisi ile dirilecek ve artık dünyanın bulunma­dığı mahşer gününde onu sevmenin elem ve hasretiyle ya­nıp tutuşacaklardır.

11- Yatakta uyandıkça zikretmek. Allah Rasûlü (sa), böyle uyandıkça şu zikri okurdu: "Lâ ila­he illallah'ul -vâhid'ul- kahhâr, Rabb'üs-semâvâti vel-erdi ve mâ beynehumel-azîz'ul gaffar. (Allah'tan başka ilâh yoktur; O, bir ve kahredicidir; göklerin, yerin, bunların içindeki ve arasındaki şeylerin Rabbidir; aziz ve bağışlayı­cıdır.)" (İbnu's-Sünnî, Ebu Nuaym)

12- Yataktan kalkınca, daha önce zikrettiğimiz şu du­aları okumak: "Elhamdu lillâhillezi ahyânî... Fesübhânel-lahi hîne tumsun..."

Mümin, günlük zaman içinde namaz kılıp zikir yapar­ken, oruç tutmayı, sadaka vermeyi, hasta ziyareti yapmayı ve defin merasimlerinde bulunmayı da ihmâl etmemelidir. Çünkü bunlar da büyük sevapları bulunan ibadetlerdir. Allah Rasûlü (sa), bir günde bütün bunla­rı yapanların cennete gideceklerini müjdelemiştir. (Müslim)

Virdin Kişilere Göre Değişmesi

Âhiret kazancını arayan ve o yolun yolcusu olan insan­lar meslek ve meşguliyetlerine göre şu kısımlara ayrılırlar:

1- Âbidler. Bu kesim, kendilerini bütünüyle ibâdete ve­ren kimselerdir. Bunlar, ibâdet etmedikleri zaman boş ka­lırlar. Bu itibarla, bunlardan her birinin günde on bin tesbih çekmesi, birkaç yüz rek'at namaz kılması, Kur’ân-ı Kerim'i hatmetmesi normaldir. Bu durum, onlar için dinde aşırılık veya zorluk sayılmaz. Nitekim, ashâbtan ve seleften bazı zatlar bu şekilde ibâdet etmişlerdir.

Bu kesime söylenecek söz; vird ve ibadetten maksadın sevap kazanmak yanında, nefsi terbiye etmek, kalbi temiz­lemek, ahlâkı güzelleştirmek ve beşerî ilişkilere İslâmi hüvviyet ve mahiyet kazandırmak olduğunu unutmamaları; ibadet şeklini, vird ve tesbih çeşidini seçerken nefis ve kalpleri üzerinde en çok etki yapanı tercih etmeleri ve yo­rulup dikkatleri dağıldığı zaman ibadeti çeşitlendirmeleri­dir. Çünkü insanın fıtratında yorulmak vardır. Bunu önle­menin çaresi ise, bir meşguliyetten başka bir meşguliyete geçmektir. Bu değişiklik yapılınca, zihinde zindelik, nefiste istek meydana gelir. Ayrıca, değişik zikirlerdeki farklı özel­likler, ruh ve kalbe yeni neşe ve sevinç kaynağı olurlar.

Bu sebeple, bu kimselerin gerek Kur'ân-ı Kerim'de olan ve gerekse Allah Rasûlü’nün ve diğer evliya ve ulemânın yaptıkları zikir, duâ ve tesbih çeşitlerinin hepsini bil­melerinde ve okumalarında büyük yarar vardır.

2- Alimler. Din ilimlerini öğreten, bunları tasnif ve telif eden, din konusunda halka fetva veren, vaaz ve nasihat eden âlimlerin kitap okumak ve konuları hazırlamak için de vakte ihtiyaçları vardır. Bu sebeple, bunlar birinci kesim gibi, bütün vakitlerini nafile namaz kılmaya, zikir ve tesbih etmeye ayıramazlar. Kaldı ki, insanlara sevap niyetiyle di­ni ve hayrı öğretmek, onları bu konularda bilgilendirmek ve teşvik etmek çoğu nafilelerden daha sevaplıdır. Çünkü, nafileler sadece sahibine yararlı olurken, bu işler bir çok kimselere yararlı ve yardımcı olurlar.

İlim hizmetinin amelden üstünlüğü de bundan dolayı­dır. Ancak bu ilim, insanlara dini ve âhireti sevdiren, akide ve amellerindeki yanlışları düzelten, onlara Ehl-i Sünnet inancını öğreten, onları gereksiz heva ve heveslerden soğu­tan, züht ve takva aşılayan ilimdir. İnsanlarda dünyaya kar­şı daha fazla rağbet ve ihtiras meydana getiren, onlara şer ve hile yollarını öğreten ilim ise, şeytanlığın bir çeşididir.

Bununla beraber, âlimler de zikir, duâ, istiğfar ve tesbih­ten tamamıyla uzak durmamalıdırlar. Çünkü onların niyet­lerini hâlis kılan, kalplerini Allah'a ve âhirete karşı uyanık ve aydınlık tutan, beşerî zaaflara karşı dirençlerini arttıran kuvvet bu zikir ve tesbihlerden elde edilir. Madem ki, Allah Teâlâ, Peygamber (sa)'a emir tarzında, "Güneş doğmadan ve batmadan önce, gece ve gündüzün bazı saatlerinde Rabbini tesbih ve O'na hamd et." (Tâhâ, 130) buyur­muştur, o halde Peygamberin vârisleri olan âlimler de bu emrin şümuluna dâhildirler. Âlimler için gündüzün en iyi zikir zamanları, günün başıyla sonudur. Bunlar günün ba­şında yaptıkları zikirlerle enerji toplar, günün sonunda yap­tıkları zikirlerle de günün yorgunluğunu atarlar. Gece saat­lerinin taksiminde ise, en iyisi İmam Şâfiî’nin taksimidir. Bu İmam, gecenin üçte birini ilim tetkiki, üçte birini ibadet ve zikir, üçte birini de uyku için ayırırdı.

3- İlim öğrencileri. Âhiret yolculuğunda kişiye lâzım olan ilimleri öğrenenlerin durumu da, bu ilimleri öğreten­lerin durumu gibidir. Çünkü ilim ve hayrı öğretmekle öğ­renmenin sevap ve dereceleri birbirine yakındır. Bu sebep­le, ilim öğrencileri için, ilim meclislerine katılmak zikir meclislerine katılmaktan daha evlâdır.

Hz. Ömer (ra) şöyle demiştir: "Kendini kaybedip yolunu şaşırmış nice insan, âlimi dinleyince kendine gelir ve günahlarından tevbe edip istikamet yoluna girer. Onun için, âlimlerin meclislerinden ayrılmayın ve bilin ki yeryüzünde sizin için en hayırlı yer âlimlerin meclisidir."

Kâ'b el-Ahbâr da şöyle demiştir: "İnsanlar ilim mecli­sinin sevabını bilselerdi, o sevabı kazanmak için gerekirse savaşırlardı; âmirler amirliklerini, tüccarlar mal ve mülkle­rini verip ona sahip olmak isterlerdi."

4- Çoluk çocuklarının nafakasını temin etmek için çalış­mak zorunda olan kimseler. Bu kimselerin iyi bir niyetle ve helâl bir işte çalışmaları da bir çeşit ibadettir. Ancak, herkes gibi bunların da farz ibadetleri yapmaları ve büyük günahlardan uzak durmaları lâzımdır. Bu kimseler, gündüzleri seccade başında oturup zikretme imkânına sahip olmasalar bile, yaptıkları iş esnasında Allah Teâlâ'yı dil ve kalb ile zik­redebilir, zihin ile O'nun azamet ve büyüklüğünü düşünüp tefekkür edebilirler. Nasıl ki, ayakta namaz kılamayanlar, oturarak kılma imkânına sahip iseler, bu kimseler de zikirle­rini atölyede, laboratuarda, dükkânda ve pazar yerinde ya­pabilirler. Çünkü bu kimselerin, Allah Teâlâ tarafından nafa­kalarını temin etmekle mükellef tutuldukları ev halkını aç bırakıp mescid ve tekkelere kapanmaları caiz değildir.

Çoluk çocuğun nafakasını temin ettikten sonra ise, dünya işini bırakıp âhiret için çalışma hakkını kazanırlar. Ancak, bunlar işi sürdürüp artan gelirleriyle çevrelerinde­ki muhtaçlara yardım elini uzatsalar, bu da zikir ve nafile ibâdet yerini tutar.

Gece ibadeti ve zikri konusunda bu insanların diğerle­rinden farkları yoktur. Çünkü, bunlar da, geceyi uyku ve ibadet için iki kısma ayırabilirler. Ve bunu yapmalıdırlar da. Çünkü uzun bir süre ibadetsiz kalan ruhlar, susuz ka­lan toprak gibi ölüp çölleşirler. Böyle çölleşen ruhlarda Al­lah'a ve âhirete yönelik duygular da, insanî duygular da ölürler. Bu insanların Allah muhabbeti, Allah korkusu, âhi­ret düşüncesi ve cennet sevdası son derece zayıf; şefkat ve merhamet hissi, iyilik yapma ve yardım etme isteği ve in­sanlara karşı dürüst davranma arzusu da aynı derecede sö­nüktür.

5- Yönetim işinde çalışan ve kamu görevi yapanlar. Bu kesim, şeriata uygun ve ihlâslı bir niyetle görev yaptıkları takdirde, müslümanlara çok yararları dokunur. Çünkü bunların hakları onların çalışmasıyla korunur, ırz ve na­musları bununla güven altına alınır, mal ve mülkleri bu sa­yede hırsız ve uğursuza yem olmaktan kurtulur.

Onun için, Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "İnsanların en hayırlısı onlara en çok fayda­lı olandır.", "Bir günlük âdil bir yönetim, atmış sene nafile ibadetten daha hayırlıdır." Bu sebeple, mesâi zamanında bu kimselerden farz ibadetleri yapmanın ötesinde bir şey beklenmez. Mesâiden sonra ise, onlar da diğerleri gibidir­ler. Bu kimseler, yorgunluklarını atıp ihtiyaç miktarı uyu­duktan sonra, geriye kalan zamanlarını zikir ve ibadetle değerlendirmelidirler. Âhiretlerini düşünen zatlar, zikir ve nafile ibadetler için kamuya yönelik hizmetlerini aksat­mazlar, fakat kendi kişisel istirahatlarından ve ihtiyaçların­dan a'zamî ölçüde fedakârlık yaparlar.

Hz. Ömer (ra) şöyle demiştir: "Uyku be­nim neyime?! Ben gündüz uyursam, müslümanları sahip­siz bırakırım, gece uyursam âhiretimi kaybederim."

Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşıldığı gibi, Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmak niyetiyle olmak şartıyla, âhiret için lüzumlu ve yararlı olan ilim öğrenimi ve öğretimi, va­cip olan nafakanın temini ve yönetim yoluyla müslümanların hak ve menfaatlerinin gözetilmesi nafile ibadetlerden üstündür. Ancak bunun böyle olması, bu gibi işlerde farz ibadetler şöyle dursun, nafile ibadetlerin de bütünüyle terk edilmesinin caiz olduğu anlamına gelmez. Çünkü bu işler yapılırken Allah Teâlâ'yı düşünmek ve O'nu dille zikret­mek mümkün olduğu gibi, bu işlerden arta kalan zamanlar­da da usulü dairesinde zikir, tesbih, duâ ve istiğfar etmek mümkündür.

Mümin kişi, dünya meşguliyetlerinden koparabildiği zamanı ve diğer imkânları severek, zevkle ve canına min­net sayarak Rabbi ve âhireti için sarf eder.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "De ki, herkes imkân­larına göre amel etsin. Bu yapılınca, artık hanginizin Al­lah'a daha yakın olduğunu sadece O bilir." (İsrâ, 84) Kul olarak bi­zim bildiğimiz ise şudur: Allah Teâlâ'ya en yakın olanlar O'nu en çok tanıyanlardır. Çünkü O'nu en çok seven ve O'na en çok ibâdet ve itaat edenler bunlardır.

Vird, kelime olarak da ifâde ettiği gibi, tekrar ve de­vamlılığı gerektirir. Bu sebeple, bir veya birkaç kereye münhasır olarak yapılan bir ibâdete vird denmez. İbâdeti, zikir ve tesbihi vird haline getirmenin tavsiye edilmesinin sebebi, bu suretle bunlara devamlılık kazandırmaktır. Çün­kü devamlı olmayan bir ibadet, nefs ve kalb üzerinde kök­lü ve kalıcı etkiler yapmaz. Halbuki ibadetten maksat, bu türlü etkileri oluşturmaktır. Bundan dolayı, Allah Rasûlü (sa), amelin çokluğuna değil, devamlılı­ğına önem vermiş ve dikkatleri bu noktaya çekmiştir.

Örneğin bir hadiste şöyle buyurmuştur: "Allah'ın en çok sevdiği amel, az da olsa, devamlı olandır." (Müttefekun aleyh) Hz. Âişe (ra) şöyle demiştir: "Allah Rasûlü (sa)'ın ameli devamlıydı. O, bir ameli yapınca, ar­tık onu sürdürürdü." (Müslim)

Allah Rasûlü’ne nisbet edilen bir söz şöyledir: "Allah Teâlâ bir kuluna bir ameli nasip eder de, kendisi daha son­ra onu bırakırsa, Allah ondan intikam alır."

Gece İbadetinin Fazileti

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Rahman'ın kulları on­lardır ki, gecelerini Rablerine secde ederek ve kıyamda du­rarak geçirirler." (Furkan, 64) Allah Rasûlü (sa) şunları söylemiştir: "Farz namazlardan sonra en sevaplı namaz, gece namazıdır." (Müslim), "Gece namazını kılın; bu na­maz sizden önceki sâlihlerin de namazıdır. (Taberânî, Beyhakî), "Ey Ebu Zer! Kıyâmet gününün sıcaklığı için sıcak günlerde oruç tut; kabrin karanlığı için gece namazı kıl. Ayrıca sadaka ver ve doğruyu söyle ya da sükût et." (İbnu Ebid-Dünya), "Allah o erkeğe merha­met etsin ki, gece namazına kalkar, hanımını da kaldırır ve Allah o kadına merhamet etsin ki, gece namazına kalkar ve kocasını da kaldırır." (Ebu Dâvûd, İbnu Hibban)

Allah Rasûlü’nün yanında bir adamdan bahsedildi ve onun gece namazına kalkmadığı söylendi. Allah Rasûlü (sa), "Öyleyse, şeytan onun kulağına işemiştir." buyurdu. (Müttefekun aleyh)

Muğire İbni Şu'be (ra) şöyle demiştir: "Al­lah Rasûlü (sa) gece namazlarını uzattığı için ayakları şişerdi. Kendisine, "Allah Teâlâ, senin bütün ha­tâlarını bağışlamamış mıdır ki, kendini böyle yoruyorsun?" dediklerinde de, "Ben Allah'a çok şükreden bir kul olmaya­yım mı?" diye karşılık verirdi." (Müttefekun aleyh) Bu olaya işaret eden Busirî, bir beytinde kendine itap ederek şöyle demiştir:

Ayakları şişip sızlayıncaya kadar o, gece zulmetini

Namazlarıyla ihya etmişti. Bense terk ettim bu sünnetini

Hasan el-Basrî şöyle demiştir: "Gece namazını kılanlar, Rahman ile sohbet ederler. Yüzlerindeki nur da bu yüce sohbetin rahmânî bir hediyesidir."

Tavus şöyle demiştir: "Cehennem korkusu, âbidlerin uykusunu kaçırmıştır."

Abdulaziz İbni Revvâd, gece olunca eliyle döşeğini okşar ve şöyle derdi: "Yemin ederim, sen yumuşaksın, fakat cennet döşekleri senden daha yumuşaktır." Ondan son­ra da, onu katlayıp yerine seccadesini sererdi. Mâlik İbni Dinar nazım halinde şöyle demiştir:

Âyâ! Kısacık lezzetler ve tul-i emeller

Sana cennet güzellerini mi unutturdu?

Hani inanmıştın, orada hayat yekpare

Huriler ile zevk-u safa, keyf-u sürurdu

Uykudan uyan öyleyse ve Kur’ân oku

Kazan burada, ha gayret, o güzel ebedî yurdu

Gece İbâdetini Kolaylaştıran Sebepler

Gece ibâdeti nefs gibi, vücuda da ağır gelir. Ancak, onu kolaylaştıran açık ve gizli sebepler vardır. Açık sebepler şunlardır:

1- Az yiyip içmek. Bir zat, her akşam yemeğe oturur­ken müridlerine şöyle derdi: "Ey müridler! Çok yiyip iç­meyin. Çünkü o çok yiyip içerseniz çok uyursunuz. Çok uyursanız da ölüm halinde hasretiniz çok olur."

2- Vücudunu gereksiz işlerle yormamak. Çünkü çok yemek gibi, çok yorulmak da uyku getirir.

3- Kaylule yapmak. Çünkü gündüzün az bir uyku, geceleyin uyanmayı kolaylaştırır.

4-  Günah işlememek. Çünkü günahlar ruha karanlık, vücuda da ağırlık şeklinde aksederler. Günahlarla ruhu kararan ve vücudu ağırlaşan bir insanda ibadete karşı ne arzu, ne de takat kalır.

Fudayl şöyle demiştir: "Gece ibadetine ve gündüz orucuna takatin kalmadığı zaman, bil ki, günahların çoğalmıştır."

Bir adam Hasan el-Basrî'ye, "Bana ne oluyor? Hasta ol­madığım halde, gece kalkıp ibadet etmeye karşı ruhumda bir ağırlık hissediyorum." diye yakınmış, Hasan ona şunu söylemiştir: "O ağırlık, işlediğin günahların ağırlığıdır. Seni hantallaştıran odur."

Sufyân es-Sevrî şöyle demiştir: "İşlediğim bir günah­tan dolayı, altı ay gece ibadetine kalkamadım." Bu günahının ne olduğu sorulunca da şunu söylemiştir: "Duâ ederken ağlayan bir adam görmüş ve kendi içimde: 'Bu riya yapıyor.’ diye geçirmiştim." Es-Sevrî'nin bunu günah sayması şundandır ki, müslümanlar hakkında su-i zan et­mek haramdır.

"Ebdâl"dan olduğu söylenen Kürz İbni Vebre şöyle demiştir: "Hayır hayra, şer de şerre davet eder ve bunlar birbirini çekerler. Onun için, günah işlersen, bu seni gece ibadetine bırakmaz. Kur’ân'ın nassıyla namaz günah ve çirkinliğe mâni olduğu gibi, günah ve çirkinlik de namaza mâni olurlar."

Haram gıda ile beslenmek de kalbi bozup harap eder.

Gece ibâdetini kolaylaştıran gizli ve manevî sebepler ise şunlardır:

1- Kalbi dünya gaileleriyle meşgul etmemek. Çünkü kalbini bunlarla meşgul eden bir insan, ibadet etme isteğini duyamaz. Kazârâ bir ibadete başlasa bile, akıl ve fikri yine dünya işlerinde dolaşır.

2- Allah korkusu taşımak. Kişide Allah korkusu ve azap endişesi bulunursa, uykusu azalır. Tavus şöyle demiş­tir: "Cehennem korkusu, âbidlerin uykusunu kaçırmıştır." Bir zat da şöyle demiştir: "Cehennemi düşününce korkum artar; cenneti düşününce de iştiyakım artar. Bu korku ve iş­tiyak arasında artık uyku uyuyamam."

3- Allah sevgisi duymak. Bu sevgi bulunursa, gece kal­kıp Allah Teâlâ’nın huzurunda durmak, O'nunla konuşmak ve O'nunla ünsiyet etmek zevk ve lezzet verir.

Bir zat şöyle demiştir: "Allah Teâlâ ile münâcatın zevki cennet zevkindendir." Birisi de şöyle demiştir: "Dünyada üç şeyin lezzeti vardır. Bunlar gece ibadeti yapmak, cemaatle farzları edâ etmek ve dostlarla buluşmaktır."

Allah Teâlâ'ya nisbet edilen bir sözde şöyle denilmiştir: "Beni seven, bana iştiyak duyan ve beni anıp zikreden kul­larım vardır. Bunlar çobanın sürüyü gözetlemesi gibi, na­maz vakitlerini öğrenmek için gölgeyi gözetlerler; kuşun yuvasını özlemesi gibi akşam namazını özlerler ve gece olunca da benim kelâmımla benimle konuşur ve benim ni­metlerimle bana duâ ederler."

Bir üstad müridine şöyle demiştir: "Allah Teâlâ'dan bu âleme gelen esintiler vardır. O esintiler uyanık olan kalp­lere gelirler, uykuda olanların ise semtine uğramazlar."

4- İbadetin sevabını düşünmek. Bilindiği gibi, bir işin ücreti çoksa, o işin zorluğu söz konusu edilmez. İbadetin çok olan sevabı da, onun zorluğunu ortadan kaldırır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Hiç kimse, amelinden dolayı kendisine hazırlanan göz aydınlatıcı mükâfatın büyüklüğünü takdir edemez." (Secde, 17)

Faziletli Gün ve Geceler

Allah Teâlâ, "Ben cin ve insanları bana ibâdet etsinler diye yarattım." (Zâriyât, 56) buyurmuştur.

İnsanlar, ibâdet etmek için yaratıldıklarına göre, bütün gün ve geceler ibâdet zamanlarıdır. Ancak her şeyde ol­duğu gibi, zamanda da fazilet farkı vardır. Fazilet bakımın­dan diğerlerinden üstün olan zamanlar, kâr ve kazancı daha çok olan pazarlar gibidirler.

Âhiret tüccarları, bu zamanlarda daha çok ibâdet eder ve daha büyük manevî kazançlar elde etmeye çalışırlar.

(Türkçede 'kandil geceleri' denilen) faziletli geceler şunlardır:

1- Ramazan ayının son on gününün tek olan geceleri. Kadir gecesi, bu gecelerden biridir.

2- Bu ayın son gecesi. Bu gece, Ramazan bayramı gecesidir.

3- Bu ayın on yedinci gecesi. Bazılarına göre, Kadir gecesi bu gecedir. Bu gecenin gününde İslâm’ın ilk büyük ve mucizeli savaşı (Bedir Savaşı) gerçekleşmiştir.

4- Zülhicce ayının ilk on gecesi. Bu gecelerin onuncusu Kurban bayramı gecesidir. Allah Teâlâ, şereflerinden dolayı bu gecelerle yemin etmiştir. (Fecr, 1)

5- Muharrem ayının birinci ve onuncu geceleri. Onun­cu gece, Aşure gecesidir.

6- Recep ayının bir, on beş ve yirmi yedinci geceleri. Bu son gece Mirâc gecesidir.

7- Şaban ayının on beşinci gecesi. Bu gece Berâet gece­sidir. Bu gecelerde zikir, duâ, istiğfar ve namaz ibadeti diğer zamanlardan daha sevaplıdır. Faziletli günler ise, bu gecelerin günleridir. Onun için bayram günleri hariç, bu günlerde oruç tutmak müstehabtır. Teşrik günleri, Cuma günü, Pazartesi ve Perşembe günleri de mübarek günler­dir. Allah Rasûlü (sa), bu sebeple Pazar­tesi ve Perşembe günleri oruç tutar ve "bu günlerde amel­lerin Allah Teâlâ'ya arz edildiğini" söylerdi. Bayram gün­lerinde, oruç yerine sadaka ve benzeri hayırlar önerilmiş, Cuma gününde ise, Cuma namazı emredilmiştir.

 
  Bugün 2 ziyaretçi (81 klik) kişi burdaydı! gullerinefendisi1.tr.gg  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=