GÜLCEMAAT DİYARINA HOŞGELDİNİZ
   
  Yeni islami Portaliniz
  HELAL-HARAM ÇEŞİTLERİ.DERECELERİ.
 

Helâl Rızk Aramanın Fazileti

Helâlin Çeşitleri

Mülk Edinmenin Meşru Olan Yolları

Helâl ve Haramın Dereceleri

Şüpheli Şeylerden Sakınmak.

Haram Maldan Tevbe Etmek.

Haram Malı Elden Çıkarmak.

Devletin Verdiği Maaş ve Bağışlar.

HELÂL VE HARAMLAR

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Helâl rızkı aramak her müslümana farzdır." (Geçti) Bu far­zın, diğer farzlara göre hem anlaşılması daha zor, hem de uygulanması daha ağırdır. Bu sebeple, o hem ilim, hem de amel yönünden en çok ihmâle uğramıştır. Çoğu kimseler, câhil oldukları için, bu dönemlerde helâl rızkın bulunma­dığını, onun yollarının tıkandığını zanneder ve helâl rızk olarak nehir sularıyla bitkilerin kaldığını söylerler. Su ve bitki ile yaşamak da zor olduğuna göre, kendilerini harama girmekte ve onun her türlüsünü irtikâp etmekte mazur görürler. Halbuki işin aslı bunların zannettikleri gibi değildir. Çünkü rızkın helâl, haram ve şüpheli kısımları, değişen öl­çülerde de olsa, her zaman vardır ve helâllerle haramların neler oldukları da gayet açıktır.

Biz bu bölümde, helâl, haram ve şüpheli şeylerin neler olduklarını açıklayacak ve teminindeki zorluklara rağmen, helâlı bulmanın imkânsız olmadığını göstereceğiz. Böylece, harama girmek için meşru bir mazeret bulunmadığı ortaya çıkacak ve halk içinde yaygın bir fitne (ve dinî musibet) hâlinde yayılan, helâl rızk arama konusundaki dikkatsizli­ğin önü alınacaktır.

Helâl Rızk Aramanın Fazileti

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

-"...Temiz ve helâl olan şeylerden yiyin ve sâlih amel iş­leyin..." (Mu’minûn, 51) Helâl rızk yemenin sâlih amel işlemekten önce em­redilmesi oldukça anlamlıdır. Kaldı ki, buradaki sâlih ameli, helâl rızk arama şeklinde tefsir eden âlimler vardır.

-"Birbirinizin malını haksız yollarla yemeyin..." (Bakara, 188)

-"Yetimlerin mallarını zulmen yiyenler, kendi midele­rine ateş indirirler. Bunlar, alevlenmiş ateşe gireceklerdir." (Nisa, 10)

-"...Mümin iseniz, Allah'tan korkun ve faizi bırakın. Şayet, onu bırakmazsanız, Allah ve Rasûlü ile harp hâlinde olduğunuzu bilin..." (Bakara, 278, 279) Helâl rızkı emredip haram olandan sakınmayı öneren daha pek çok âyetler vardır.

Allah Rasûlü (sa) da şunları söyle­miştir:

-"Helâl rızık aramak her müslümana farzdır."

-"İlim aramak her müslümana farzdır." (Geçti) Bazı âlimlere göre, bu hadisteki ilimden maksat, helâl ve haram bilgisidir.

-"Ev halkına helâl yedirmek için çalışan kimse, Allah yolunda cihad eden kimse gibidir." (Taberânî)

-"Kim kırk gün helâl yese, Allah Teâlâ onun kalbini nurlandırır." (Ebu Nuaym)

-Helâl ye, duan kabul olunsun." (Taberânî) Sa'd İbni Ebi Vakkas (ra), duasının kabul olunmasını isteyince, Al­lah Rasûlü (sa) ona bu sözü söylemiştir.

-"Nice insan vardır ki, yemesi, gıdası, giyimi haram­dan olduğu hâlde, 'Allah’ım! Allah’ım!’ diye dua edip du­alarının kabulünü isterler. Bunlar bu hâlde iken duaları na­sıl kabul olunur." (Müslim)

-"Bir et haramdan oluşmuşsa, ona lâyık olan cehen­nem ateşidir." (Geçti)

-"Gündüzün helâl rızık aramakla yorgun düşen bir kimse, geceyi affedilmiş olarak geçirir." (Taberânî), "Dindarlığın en üstün şekli haramlardan sakınmaktır." (Geçti)

-"Haram mal kazanan kimse, onu sadaka verse sevap kazanmaz; geride bıraksa onun cehennem azığı olur." (Ahmed, İbnu Hibban)

Allah Rasûlü’ne nisbet edilen bazı sözlerde de şöyle denilmiştir: "Mide vücudun havuzudur. Bu havuzun içindeki temiz (helâl) olursa, onunla beslenen damarlar, sinir­ler ve uzuvlar da temiz olurlar. Onun içindeki temiz ol­mazsa bunlar da temiz olmazlar."

"İbadet on kısımdır. Helâl rızkı aramak onun dokuz kısmını oluşturur."

"Rızkını nereden ve nasıl kazandığına aldırmayan bir kimseyi Allah Teâlâ da aldırmadan cehenneme atar."

"Allah Teâlâ, haram mal kazanıp onunla akrabalık gö­zeten, ondan sadaka veren ve onu kendi yolunda sarf eden bir kimsenin bütün harcamalarını toplayıp cehenneme atar." Allah Rasûlü’nün "Allah temizdir, ancak temiz ola­nı kabul eder." sözü de bunu teyid eder.

Ashâb ve selef-i sâlih'in helâl rızık konusundaki hassa­siyetlerine dâir bazı örnekler şöyledir:

-Hz. Ebu Bekir (ra), kölesinin takdim ettiği sütü içmiş, ondan sonra bunu nereden getirdiğini sor­muş. Köle, cahiliyet döneminden kalma bilgisiyle birisine kâhinlik ettiğini, onun da kendisine bu sütü verdiğini söylemiş. Bunun üzerine, Hz. Ebu Bekir parmaklarını boğa­zına sokup kusmuş, arkasından da, "Allah’ım! Çıkaramadı­ğım kaldıysa, ondan dolayı da özür dilerim." demiştir. Al­lah Rasûlü (sa), bu güzide sahâbi için: "Ebu Bekir, midesine helâlden başkasını sokmaz." (Buharî) buyur­muştur.

-Hz. Ömer (ra) da, yanlışlıkla sadaka de­velerinin (yani, devlete ait olan develerin) sütünü içmiş ve bunu öğrenince kusmuştur.

-Hz. Aişe (ra)’a şöyle demiştir: "Siz, en üs­tün olan ibadeti görmezlikten geliyorsunuz. Bu ibadet vera', yani, haramdan sakınmaktır."

-Abdullah İbni Ömer (ra) şöyle demiştir: "Siz yay gibi eğilinceye kadar namaz kılsanız ve tel gibi inceleşinceye kadar oruç tutsanız, sizi haramdan koruyan verâ' sahibi olmadıkça, bu ibadetler sizden kabul edilmez."

-İbrahim İbni Edhem (ra) şöyle demiştir: "Allah Teâlâ’nın rızasına ulaşanlar, midelerine giren şeyi bi­len ve onun helâlden olmasına dikkat eden kimselerdir."

-Fudayl (ra) şöyle demiştir: "Midesine giren şeyi bilen kimseyi Allah Teâlâ sıddıklardan yazar. Onun için ey miskin, midene neyin girdiğini bil!"

-Yahya İbni Muâz (ra) şöyle demiştir: "Tâat bir hazinedir. Bu hazinenin anahtarı duadır. Duanın anahtarı da helâl lokmadır."

-Sehl et-Tüsterî (ra) şöyle demiştir: "Kendi­sinde dört haslet bulunmayan bir kimse, imanın hakikatine ulaşamaz. Bu hasletler; farzları Allah Rasûlü’nün yaptığı gibi ve onun sünnetine uygun olarak ifâ etmek, helâl ye­mek, açık ve gizli günahlardan sakınmak ve ölünceye ka­dar bu hâlleri muhafaza etmektir.", " Haram yiyen bir in­sanın diğer haramlara karşı da direnci kırılır ve artık iste­mese de bu haramları işler."

-Abdullah İbni Mübarek (ra) şöyle demiştir: "Helâl olup olmadığı şüpheli olan bir dirhemden sakın­mak, benim nazarımda bir milyon dirhem sadaka vermek­ten daha iyidir."

-Âlimler şöyle demişlerdir: "Halka va'zeden bir kimse­nin itikadında bid'at (ve bozukluk) varsa, o kimse şeytanın diliyle konuşur. Bu kimse, haram ile besleniyorsa, onun ko­nuşması da nefs hesabınadır. Bu kimse olgunlaşmış bir ak­la sahip değilse, vaazlarıyla yapıcı olmaktan çok, yıkıcı olur."

-Hz. Ali (ra) şöyle demiştir: "Dünyanın he­lâlı hesap, haramı ise azaptır." Bazıları buna, "Şüpheli şey de itaptır." sözünü eklemişlerdir. Yani, şüpheli şeyler yü­zünden kişi Allah Teâlâ tarafından azarlanır ve utandırılır.

-Şöyle denilmiştir: "Kalplerin istikameti, hâlin (Allah Teâlâ yakın olmanın) devamı, manevî âlemin keşfi ve bu dünyada iken ahiretin müşahedesi helâl ile beslenmeksizin gerçekleşmezler."

-Vuheyb İbn’ul-Verd (ra), otlakta çobansız bırakılan koyunların sütünü içmemiş ve "İhtimal ki, bu hayvanlar bir müslümanın arazisine geçip ondan bir şey yerler." demiştir.

-Bişr el-Hafî (ra), vera' sahibi zatlardandı. Kendisine, "Ne yiyorsun?" diye sormuşlar. Şu cevabı ver­miştir: "Sizin yediğinizi yiyorum. Ancak, ağlayarak yemek gülerek yemek gibi değildir. Az yemek de çok yemekten farklıdır."

Helâlin Çeşitleri

Bir kimsenin geliri sabit ve belli bir kaynaktan ise, bu kaynağın helâl olduğunu sorup öğrenmesi onun için yeter­li ilimdir. Fakat, gelir kaynakları ve kazanç yolları çok ve çeşitli ise, bu durumda Fıkıh kitaplarında belirtilen geniş bir bilgiye ihtiyacı vardır. Biz ise burada bir şeyin niçin ha­ram veya necis sayıldığını açıklamakla yetineceğiz.

Bir şey ya kendi yapısındaki bir özellikten dolayı ha­ramdır, ya da elde edilişindeki usul ve yöntem bozuklu­ğundan dolayı bu hükme tâbidir. Haramlığa sebep olan özellik, bir şeyin zararlı olmasıdır. Bundan dolayı, zararlı olan hayvanlar, bitkiler ve madenleri yemek haram sayıl­mıştır. Haramlığın illeti (sebebi) olan zarar da ya akıl, ya da sağlığa yöneliktir. Sarhoş edici şeyler birinci kısım zararı, hasta edici şeyler de ikinci kısım zararı taşırlar. Çoğu zarar verip azı zarar vermeyen şeylerden sadece içki çeşitleri ha­ram kılınmıştır. Buna göre, içkinin sarhoş etmeyen az mik­tarı da haramdır. Fakat, meselâ çok miktarda alınınca vücuda zarar veren zehirin zarar vermeyen az miktarı haram değildir. Bu ayrıcalık, aklın korunmasına karşı gösterilen büyük önem ve özenden dolayıdır.

Zararlı olmak illetine binaen hayvanların bir kısmı he­lâl, diğer bir kısmı da haramdır. Helâl olan hayvanlar da Şer'î usullerle kesilmeden veya avlanmadan öldükleri tak­dirde haramdırlar. Deniz hayvanları kesilmeksizin helâldirler. Akıcı kanı olmayan sinek ve karınca gibi haşarat, meyve kurtları ve çekirge helâldir. Ancak, çekirge dışında­ki haşereleri yemek, mizacı kötü yönde etkilediği için, mekruh sayılmıştır. Hem haram, hem de necis olan şeyler ise, kesimi olmayan veya kesilmeden ölen hayvanların tü­mü, kesilen hayvanların kan, dışkı ve sidiği ve mayi içki­lerdir. Necis olan bir şey, mayi olan temiz bir şeyin içine ka­rıştığı takdirde, onu da necis eder.

Elde edilişindeki usul ve yöntem bozukluğu sebebiyle haram olan şeylere gelince; bunlar başkasından çalınan, gasbedilen, hile ile kazanılan veya Şeriatın koyduğu usul ve şartlara uymayan akitlerle sahip olunan şeylerdir.

Mülk Edinmenin Meşru Olan Yolları

Mülk edinmenin yolu ya meşru, ya da gayr-i meşru­dur. Meşru olan yollar şunlardır:

1- Sahibi bulunmayan bir şeye sahip çıkmak. Yerden maden çıkarmak, ölü bir araziyi ihyâ etmek, avlanmak, dağdan odun ve çırpı toplamak, deniz ve nehir suyunu kullanmak, boş arazideki bitkileri toplamak bu kısma dâ­hildir. Bu kısma giren şeyler üzerinde fert veya devlet mül­kiyeti mevcut değilse, onları mülk edinmek meşrudur.

2- Mülkiyetine saygı duyulma hakkını yitiren kimsele­rin malını zorla almak. Kâfirlerle yapılan savaşlarda elde edilen ganimet bu kısma dahildir. Çünkü kâfirler, bâtıl ve hakikatsiz olan küfür için müslümanlarla savaşmaya kal­kışmakla canları gibi, mallarını da heder etmiş olurlar. Sa­vaşmak istemeyen kâfirlere gelince, bunlarla ne savaş câiz­dir, ne de mallarını almak helâldir.

3- Kendi hakkını zorla almak. Bu maksatla zora baş­vurmanın câiz olması için, karşı tarafın hakkı vermekten imtinâ etmesi ve devlet gücüyle bunu tahsil mümkün ol­mamasıdır. Vadesi gelmiş borç, kadın ve çocukların erkek üzerindeki nafakası gibi hususlar bu kısma dâhildir.

4- Bedel karşılığında mal edinmek. Bu kısımla ilgili şartlara riâyet edildiği takdirde, bu suretle kazanılan mal helâldir. Alış veriş gibi hususlar bunun örnekleridir.

5- Hibe (bağış), hediye, vasiyet ve sadaka yoluyla mal kazanmak. Bunlardan her biri için ön görülen şartlara uyulması hâlinde, elde edilen mal helâldir.

6- Miras yoluyla bir mal elde etmek. Miras malı, ölen sahibi tarafından helâl bir yolla kazanılmış ve Allah Teâlâ’nın emrettiği şekilde taksim edilmişse helâldir. Ancak, taksimden önce bu mala tealluk eden borç, vasiyet, zekât, hac ve kefaret gibi beşerî ve ilâhî hakların çıkarılması şart­tır. (Hanefî mezhebine göre, hac masrafı gibi ilâhî haklar ancak ölenin vasiyeti üzerine çıkarılır.)

Mal edinme ve kazanma yolları kısaca bunlardır. Bu yollardan her hangi birisiyle mal edinme aşamasında olan bir kimse, bununla ilgili dinî hükümleri âlimlerden sorup öğrenmeli ve bu hükümleri öğrenmeden iktisaba kalkışma­malıdır. Çünkü, harama girmek, genellikle onu bilmemek­ten ileri gelir.

Bilmek imkânı varken bilmemek de mazeret değildir. Bu sebeple, kıyâmet gününde, bilenlere, "Neden bildikleri­nize uymadınız?" diye sorulurken, bilmeyenlere de, "Niçin öğrenmediniz?" diye sorulur.

Helâl ve Haramın Dereceleri

Bilinmelidir ki, haramın bütün çeşitleri kötü ve habis­tir. Ancak, bu çeşitler arasında günahın ağırlık ve büyüklü­ğü bakımından dereceler ve farklar vardır. Helâlin bütün kısımları da iyi ve temizdir ve bunların da dereceleri ve birbirinden üstünlükleri vardır. Nitekim, aynı sınıfa dahil olan diğer şeyler arasında da her zaman farklar vardır.

Örneğin tatlının bir kaç türü, zehirin bir kaç çeşidi mevcuttur. Bu böyle olduğu için, meselâ, başkalarının ma­lını zulmen yemek haramdır. Fakat, zayıf ve yetimlerin ma­lını bu şekilde yemek daha büyük bir haramdır. Onun için, Kur’ân-ı Kerim'de, "Yetimlerin malını zulmen yiyenler an­cak midelerine ateş indirirler." buyurulmuştur. (Nisa, 10)

Keza, suçsuz insanlara eziyet vermek genel olarak gü­nahtır. Fakat, saygı duyulması gereken kimselere bunu yapmak daha şiddetli bir günahtır.

Bundan dolayı Kur'ân-ı Kerim'de, "Allah’ın Rasûlü’ne eziyet verenlere elemli bir azap vardır." (Tevbe, 61) denilmiştir. Gü­nahların büyüklerine "kebâir", küçüklerine "sagâir" denir. Sevapların da böyle büyük ve küçük olanları vardır. Cen­net ve cehennem de sevap ve günahların büyüklüğüne gö­re kısım ve bölümlere ayrılmışlardır. Helâller ve haramlar, sevaplar ve günahlar böyle farklı olunca, ortaya bir seçim olayı çıkar. Bu sebeple, mümin bir kimse, mevcutların için­de en helâl olanı ve sevabı en çok olanı seçmek, çaresiz ka­lınca da haram ve günahların ehven olanını ihtiyar etmek durumundadır.

Haramdan sakınmak demek olan vera'ı, sakınılan ha­ram çeşidine göre dört dereceye ayırmak mümkündür:

Birinci derece, âlimlerin haram olduğunu söyledikleri şeylerden sakınmaktır. Bu türlü haramları irtikâp etmekle kişi fâsık olur, adalet sıfatı düşer, günaha girer ve azaba müstahak olur. Bu vera' derecesi âdillerin veraıdır.

İkinci derece, âlimlerin genel olarak ruhsat verdikleri, fakat özel durumlarda helâl olup olmadığı şüphe taşıyan şeylerden (ve işlerden) sakınmaktır. Bu vera' derecesi, sâlihlerin veraıdır.

Üçüncü derece, helâl olduklarında şüphe bulunma­yan, ancak bir harama yola açmalarından ve sakıncalı bir işe vesile olmalarından korkulan şeylerden (ve işlerden) sa­kınmaktır. Buna, "zararı olmayan bir şeyi zararı olan bir şe­yin korkusuyla terk etmek" denir. Bu vera derecesi, muttakilerin veraıdır.

Allah Rasûlü (sa) buna işaret ede­rek, "Kul, zararı olmayan şeyi zararı olan şeyin korkusuy­la terk etmedikçe muttakilerin mertebesine ulaşamaz." (Geçti) buyurmuştur.

Hz. Ömer (ra) da şöyle demiştir: "Biz Al­lah Rasûlü döneminde, harama girmemek için helâlin on­da dokuzunu terk ederdik."

İnsanların çoğu, bir işin boyutunu, ondan doğabilecek sonuçları ve yan etkileri düşünmezler; onu kendi içinde mücerret olarak görür ve buna göre değerlendirirler. Bu se­beple de çoğu zaman, onun helâl olduğunu zannederler. Halbuki, o iş (veya şey), hızlı veya yavaş bir seyirle (yakın veya uzak vadede), kendileri fark etseler veya etmeseler onları (insanları) haramlara çeker. Selef-i sâlih, bu gibi iş­lerden ve şeylerden de direkt haramlardan kaçındıkları gi­bi kaçınırlardı.

Misâl vermek gerekirse, örneğin Hz. Ömer döneminde Bahreyn'den devlet vergisi (veya savaş ganimeti) olarak misk gelmişti. Hz. Ömer (ra), "Bir kadın olsa da, bunu doğru ve adaletli bir şekilde tartıp kadınlara dağıtsa." dedi. Kendi hanımı Âtike, "Ben yaparım." deyip bu göreve gönüllü olarak talip oldu. Hz. Ömer, "Ben bu işi sana vermem. Çünkü, tartıp dağıtınca, misk bulaşan elini başına ve saçına sürersin, böylece, biz ondan daha fazla faydalanmış oluruz." dedi.

Ömer İbni Abdülaziz de, yanında devlet miski tartılıp dağıtıldığı zaman, burnunu tutmuş ve "Biz ondan hakkımızdan fazla faydalanmayalım. Miskin faydası da bu ko­kusudur." demiştir.

Böyle zatlardan birisi ölüm hâlinde iken yanındakilere, "Işığı söndürün. Çünkü artık onun yağında vârislerin hak­kı vardır." demiştir.

Allah Rasûlü (sa) da, ufak bir ço­cuk olan torunu Hasan'ın mescitteki sadaka hurmasından bir tane alıp ağzına attığını görünce, "Kıh, kıh!" diyerek onu ağzından çıkarmıştır.

Bu küçük zannedilen olayların arkasındaki büyük ma­nayı izah etmek isteyen Ebu Hureyre (ra) şöy­le demiştir: "Zerre miktarı olan işlerde de takvayı gözet­mek, onun mükemmelliğinin şartı ve gereğidir."

Süslerden uzak durmak da, bu vera' türüne dâhildir. Çünkü, süslenmek mücerret olarak haram değildir. Fakat onun sakıncalı etkileri ve sonuçları bulunabilir. Bu sebeple, süsleri terk etmek, "zararı olmayan bir şeyi zararı olan şe­yin korkusuyla terk etmek"tir. Çoğu mübâh işlerin ve şey­lerin durumu da budur. Onun için, dinini seven kimseler, kullanmak istedikleri veya yapmayı arzu ettikleri her han­gi bir mubah işin başlangıçta ve sonuçta ne gibi etkilerinin olabileceğini iyice düşünmeli ve bundan sonra ne yapacak­larına karar vermelidirler.

Selef-i sâlih, ince dokunmuş kumaştan elbise giymez­ler ve şöyle derlerdi: "Elbisesi ince kumaştan olanın diyâ­neti (dindarlığı) de ince olur." Bununla demek istedikleri şuydu: Nefsi okşayan şeylerle ona tavizler verildikçe, in­sanda takva hissi zayıflar ve dünya meyli artar. Bu suretle şımartılan nefis, artık helâl şeylerle yetinmeyip giderek ha­ramları da istemeye başlar. Çünkü nefsin tabiatında daima yeni şeyleri istek vardır. Bir hikmetli sözde şöyle denilmiş­tir: "Nefsini helâl şeylerden çekersen, senden o helâlleri is­ter. Fakat, ona helâlleri verirsen bu sefer haramları ister. Onu helâllerden çek ki, talepleri bunları istemekten ibaret kalsın."

Ehl-i dünyanın yaşama biçimlerini öğrenmek de sakın­calar taşıyabilir. Çünkü, nefsi kuvvetli, iman ve iradesi za­yıf olan kimseler bunları öğrenince, kendilerinde onlara uyma arzusu doğar ve az veya çok onları taklit etmeye baş­larlar. Bu da gösteriyor ki, her şeyi bilmek her zaman ve herkes için iyi ve doğru değildir.

Dördüncü derece, helâl olduğu kesin olan, her hangi bir harama vesile olma durumu da bulunmayan, fakat Al­lah Teâlâ'ya ibadet niteliği taşımayan ve sahibine ahiret se­vabı kazandırmayan şeylerden de sakınmaktır. Bu da sıddıkların veraıdır. Bu kimseler, "Sen 'Allah', de ve bırak, on­lar daldıkları gaflette oynaya dursunlar!" (En'âm,91) âyetinden al­dıkları emir ve işarete göre hareket ederler.

Bunların nazarında helâl olan şey, onu hazırlayan se­beplerde ve onun sebep olduğu sonuçlarda masiyet ve mekruhiyet bulunmayan ve aynı zamanda Allah Teâlâ'ya ibadet maksadıyla yapılan şeydir. Bunlara göre, Allah için ve O'nun rızasını kazanmak maksadıyla yapılmayan ve ahiret sevabı kazandırmayan her şey, özel bir anlamda ha­ramdır. Bunlar, nefislerinden vazgeçmiş ve sadece Allah Teâlâ'yı düşünüp O'na kulluk etmeye kendilerini, ömür ve imkânlarını adamış kimselerdir. Bunlar Allah Teâlâ'ya en yakın olan "mukarreb" kullardır.

Kur’ân-ı Kerim'de bunlar hakkında şöyle buyurulmuş­tur: "Amelde önde olanlar, sevapta da öndedirler. Onlar Allah'a en yakın olanlardır. Onlar nimet cennetlerindedirler... Ölen kişi mukarreblerden ise, o (gittiği yerde) rahatlık, güzel rızk ve nimet cennetleri içindedir." (Vakıa, 10-12, 88-89)

Vera', âlimlerin haram diye bildirdikleri şeylerden sa­kınmakla başlar ve basamak basamak yükselerek Allah için olmayan her şeyden sakınmak derecesine kadar çıkar. Bu derecelerde yükselebilmenin yolu da, nefsi sıkmak ve onun arzularına karşı gelmektir. Kişi nefsini sıktıkça, ahi­rette rahatlayacak, hesabı daha kolay olacak, Sırat köprü­sünü daha çabuk geçecek ve cennette daha mutlu yerlere ulaşacaktır.

İşin hakikatini bu şekilde öğrendikten sonra, artık ter­cih yapmak ve iradeni kullanmak sana kalır. Dilersen, nef­sini daha çok sıkar ve ahiretin yüksek mertebelerine ulaşır­sın, dilersen nefsini bir parça hoş tutar ve ebedî âlemde bu­nun acı olan bedelini ödersin. Dinle ki, Allah Teâlâ ne bu­yurmuştur: "Kim sâlih amel işlerse, kendi yararına işler ve kim kötülük yaparsa kendi zararına yapar." (Fussilet, 46)

Şüpheli Şeylerden Sakınmak

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Helâl belli, haram da bellidir. Bu ikisinin arasında da şüpheli şeyler vardır. İnsanların çoğu bunların hükmünü bilmezler. Bu yüzden, kim bunlardan sakınırsa, dinini ve dinî itibarını korur. Kim onlardan sakınmazsa, her an hara­ma da girebilir." (Müttefekun aleyh)

Şüpheli şey, bir yönüyle helâle, bir yönüyle de harama benzeyen şeydir. Allah Rasûlü (sa), bu hadis-i şerifte, dinî hüküm itibarıyla işlerin ve şeylerin üç kısım olduğunu, helâl ve haramın arasında, ikisiyle de dir­sek teması hâlinde olan şüpheli şeylerin bulunduğunu ve çoğu insanların bunların gerçek hükümlerini, helâl mı ha­ram mı olduklarını bilmediklerini, bu sebeple de dinin ve dinî itibarın selâmeti açısından bu şeylerden uzak durmak gerektiğini bildirmiştir.

Şüpheli şeylerden uzak durmanın ilk örneklerini de bizzat kendisi vermiştir. Örneğin, kendisi sadaka yemezdi. Ashâb da bunu bilir ve ona sadaka niyetiyle bir şey ver­mezlerdi. Fakat buna rağmen, kendisine bir şey takdim edildiği zaman, şüpheden kurtulmak için bu şeyin sadaka olup olmadığını sorardı. (Buharî)

Bir akşam da, yatağının üzerinde bir hurma görmüş ve alıp yemişti. Fakat, o hurmanın her nasılsa mescitteki sada­ka hurmasından buraya getirilmiş olabileceği ihtimali aklına gelmiş ve bundan dolayı sabaha kadar ıstırap çekmiştir. (Ahmed)

Avlamak için eğitilmiş köpeğin yakalayıp öldürdüğü av hayvanının eti helâl olmasına rağmen, sahabî Adiyy İbni Hâtim, ona, "Bazen köpeğim gözlerimden uzakta avı ya­kalıyor ve ben yetiştiğimde hayvanı ölü buluyorum. Onun eti helâl mıdır?" diye şahsî tercihini sorunca, Allah Rasûlü (sa), "Onu yeme. Çünkü, ihtimal, o hayvan başka sebepten ölmüş olabilir." buyurmuştur. (Müttefekun aleyh)

İnsanın bir şey hakkındaki düşüncesi yakîn, şüphe ve­ya vehim (evham) şeklinde olur. Yakîn, kesin bilgi demek­tir. Bir şey hakkında kesin bilgi varsa, o şeyin hükmü de ke­sin olur. Açık helâl ve haramlar bu türdendirler. Vehim, bir delil ve emareye dayanmayan kuruntu, vesvese ve varsa­yımdır. Vehme dayanan düşünceler, bir şey hakkında hü­küm ifade etmezler. Şüphe ise, hem olumlu, hem de olum­suz düşünmeye sebep olan karşılıklı ve çelişkili delillerin veya emarelerin bulunmasından doğan belirsizlik ve tered­düt hâlidir. Bu belirsizliği taşıyan şeyler şüpheli şeylerdir ve bu şeylerde ihtiyat tarafını tercih etmek bazen vacip, ba­zen de müstehabtır.

Helâl olan bir şeyin haram olma ihtimalini teyid eden alâmet ve emarelerin bulunması, o şeyden sakınmayı vücup veya istihbap tarikiyle gerektirir. Haram olan bir şeyin helâl olma ihtimalini teyid eden bu türlü alâmet ve emare­ler sebebiyle o şeyin helâl kabul edilmesi için Şer'î mesnet olup olmadığı hususu ise, âlimler arasında tartışma konu­sudur. Takvaya uygun olan ise, haram olma yönündeki zan üzerine helâli terk etmek ve fakat helâl olma yönündeki zan ile haramı yapmamaktır.

Şüphe konusunu biraz daha açmak gerekirse, onu şu şekilde çeşitlendirmek mümkündür:

1- Bir şeyin aslı haram iken onun bir ihtimal ile helâl olup olmadığında şüphe etmek. Bu şüphe çeşidi geçersiz­dir. Çünkü, Fıkıh diliyle söylersek, "Yakîn şüphe ile zail ol­maz." Bu itibarla, meselâ, bir kimse abdestli olmadığını bildiği hâlde, daha sonra abdest almış olabileceğine ihtimal verip şüpheye düşerse, bu şüphe hükümsüzdür.

Keza, üç rekât namaz kıldığı kesin iken, dördüncü re­kâtı da kılmış olabileceğine ihtimal verip şüphe etmesi, bir rekât daha kılmasının gerekliliğini ortadan kaldırmaz. Yi­ne, vurduğu av suya düşüp orada ölse, vurmanın tesiriyle değil, boğulmakla öldüğü kabul edilir. Çünkü, suya düş­mek sebebiyle öleceği kesin olarak bilinirken, vurmakla öl­müş olması ancak bir şüphe ve ihtimaldir.

2- Bir şeyin aslı helâl iken, onun bir ihtimal ile haram olup olmadığında şüphe etmek. Bu kısma giren vak'alarda helâl olmak asıldır ve hüküm de buna göredir. Ancak, şüphe kuvvetli ise, bu türlü işlerden ve şeylerden sakın­mak ihtiyat ve takva gereğidir.

Allah Rasûlü (sa), "Seni şüphelen­diren şeyi bırak, şüphe etmediğin şeyi yap." buyurmuş­tur. (Nesaî, Tirmizî, Hâkim) Bu sebeple meselâ, havada bir kuşun uçtuğunu gören iki adam bahse girip onlardan birisi, "Bu kuş karga ise, ka­rım üç talâk ile boş olsun." dese, diğeri de, "O karga değil­se karım üç talâk ile boş olsun." dese, ondan sonra da ku­şun ne olduğunu öğrenmek mümkün olmasa, fetva yönün­den adamlardan hiç birinin karısı boş olmaz. Çünkü, asıl olan nikâhlarının devam etmesidir. Yanlış bahis tutmak yü­zünden nikâhlarının gitmiş olması ise bir şüphedir. Şüphe ise aslı kaldırmaz. Fakat, buna rağmen, her ikisinin de karılarını boşamaları takva ve ihtiyat gereğidir.

Ancak, iki karısı olan bir kimse, "Bu kuş karga ise, fa­lan karım boş olsun, karga değilse, diğer karım boş olsun." der ve kuşun ne olduğu anlaşılmazsa, adamın iki karısı da boş olur. Çünkü, karılardan birisi bu sözle kesin olarak bo­şanır. Bunun hangisi olduğunu tayin etmek mümkün ol­madığı için, ikisi de bu hükmün altına girer. Çünkü burada boşanma olayı kesin iken, şu veya bu karının boşanmış ol­ması sadece bir şüphedir. Şüphe de kesin hükme karşı ge­çersizdir.

İki kaptan birisindeki su necis olsa, iki kişi ictihad ede­rek her birisi temiz olduğuna kanaat getirdiği suyla abdest alabilir. Fakat, tek bir kişi bunlardan birini temiz kabul edip kullanırsa, artık ikincisini kullanamaz. Çünkü bu su, onun açısından kesin olarak necistir. İçtihadında hata et­mesi ise bir ihtimal ve şüphedir.

3- Helâl ve haram şeylerin birbirine karışması duru­munda, bu şeyler bizzat tüketilen ve kullanılan şeyler ise (yiyecek, içecek, elbise gibi) hepsinden sakınmak gerekir. Lâkin, haram çok az, helâl çok fazla ise, bu takdirde hep­sinden sakınmak gerekmez. Çünkü, bu şekildeki sakınma­da aşırı meşakkat ve israf vardır. Din ise, kolaylık ve iktisat üzerine kurulmuştur.

Karışan şeyler, tüketim araçları ise (para gibi), helâl olan miktar haramla birlikte haram olmaz. Bu durumda, helâl olan çıkarılıp kullanılabilir. Burada da zaruretin hük­mü geçerlidir. Çünkü haram para helâl parayı da haram ederse, toplumda kullanılabilecek para kalmaz. Birbirine karışan paranın hepsinin haram olmadığının en açık bir delili, Allah Rasûlü ve ashâbı döneminde yahudi ve hıristi­yanlardan alınan cizyedir. Çünkü bu insanlar faiz yapar, iç­ki satar ver türlü gayr-i meşru işi yaparlardı. Bu böyle iken, onlardan alınan cizye helâl sayılmış ve müslümanlar tara­fından kullanılmıştır.

Vera' ve takvanın hükmü ise, elbette ki başkadır. Kaldı ki, vera' sadece karışık ve şüpheli işlerden sakınmaktan da ibaret değildir. O, aynı zamanda, helâl olandan da ancak ihtiyaç miktarı yararlanmak ve bundan fazlasını terk et­mektir.

4- Her şeyin haram olduğunda şüphe etmek doğru de­ğildir. Çünkü, aksi sabit oluncaya kadar insanlar mâ'sum, eşya da helâl kabul edilir. Kural bu iken, tıpkı su-i zanla herkesi suçlu görmek gibi, keyfî olarak her şeyin veya ço­ğu şeylerin, kazançların ve paraların haram olduğunu söy­lemek de câiz değildir. Bunu söylemek, dolaylı olarak gü­nahları ve haramları teşvik etmektir. Çünkü her şey haram kabul edilirse, haramlara girmekten başka çare kalmaz. Ni­tekim haram iş yapanlara, niçin bunu yaptıkları sorulduğu zaman, "Helâl iş mi kalmış ki?" şeklinde cevap verirler.

Vera' güzeldir. Çünkü ahiretin yüksek mertebeleri onunla kazanılır. Ancak her şeyin sınırı bulunduğu gibi, vera'ın da sınırı vardır. Bu sınırın ötesi ise şüphe, vesvese ve kuruntudur. Vera' adına her şeyi haram saymak ve in­san fıtratına ters düşen davranışlar sergilemek, vera'ın gö­zetilmesini zorlaştırır ve bu kavramı ürkütücü hâle getirir. Rivayet edildiğine göre, zâhid olarak bilinen bir zat, bir şey satın almış; ondan sonra satıcının bu şeyi Cuma günü satın aldığını öğrenmiş ve kendi kendine, "İhtimal ki, o bunu Cuma namazı saatinde almış." diyerek götürüp geri ver­miştir. Çünkü bazı âlimlere göre, Cuma günü, ezan okun­duktan sonra alış veriş haramdır ve bu vakitte yapılan alış verişler ve diğer akidler geçersizdirler. Lâkin, Cuma günü yapılmış bir alış verişin ille de yasaklı saatte yapılmış oldu­ğunu farz etmek vera' gereği değildir. Kaldı ki, diğer bazı âlimlere göre (Şafiî ve Hanefî görüşleri de budur), Cuma saatinde yapılan alış verişler ve işler, günah olmalarına rağmen sahihtirler.

Bu âlimlere göre, kural şudur: Bir ibadetin ifâsı veya bir işin yapılması sırasında bir günah işlenirse, bu günahın derecesine göre ibadetin sevabı ve işin bereketi gider. Fakat ne ibadet bozulur, ne de iş haram olur. Onun için, vera' gö­zetmek isteyen bir kimse, tahminler ve hislerle hareket et­memeli, bunun kendi kurallarını öğrenip uygulamalıdır. Bunu yapmadığı takdirde, yanlışları doğrularından daha çok olur. Bundan dolayı, Allah Rasûlü (sa), "Bilmeden vera' taslayanlar helâk olmuşlardır." (Müslim) ve "Ne yaptığını bilen âlimin zan ve tahminlerle hareket eden abid üzerindeki üstünlüğü, benim en ednâ (aşağı) derece­deki bir sahâbiden üstünlüğüm gibidir." (Geçti) buyurmuştur.

Üzümü içki yapana, kılıcı yol kesene, bir âlet ve cihazı onu kötü kullanan birisine satmak günahtır. Çünkü, bir gü­naha sebep olmak veya yardımcı olmak o günaha ortak ol­maktır. Bu yüzden, Allah Rasûlü (sa), örneğin içki konusunda üzümü satandan başlayarak içene kadar on kişiye lanet etmiştir. Ancak, bu böyle olmasına rağmen, bazı âlimlere göre bu türlü satışlar sahih ve bun­dan elde edilen para da helâldir. Çünkü para, helâl bir ma­lın karşılığıdır. Günah ise. parayı değil, kişiyi ilgilendirir. Hâl bu olunca, bu gibi alış verişlerden sakınmak, onların sahih olmaması veya kazanılan paranın haram olmasından dolayı değil, nehyedilen bu işleri yapmanın günah olma­sından dolayıdır.

5- Günah bulaşmış bir şeyden sakınmak makbul bir vera'dır. Bunun için, vera' ve takva sahipleri haram ot yi­yen hayvanın etini yememiş, sütünü içmemişlerdir. Bişr el-Hafî, bir zâlimin yaptırdığı çeşmeden su içmemiştir. Muttakiler, zâlim sultanların açtıkları nehirlerin suyuyla sulan­dırılan tarla ve bahçelerin mahsullerini yememişlerdir.

Zünnun-i Mısrî, hapiste iken, arkadaşlarının gönderdi­ği yemeği gardiyanın elinden almamış ve, "Ben insanları haksız olarak döven bir elden bir şey almam." demiştir.

Hatta bunlar, Allah adına yapılmayan iyilik ve yardım­ları bile kabul etmemişlerdir. Ancak bir şeyin haram olma­sı başka, vera' ve takvadan dolayı ondan sakınmak başka­dır. Helâl ve haramın ölçüleri Fıkhın kuralları ve âlimlerin fetvalarıdır. Vera' ve takvanın ölçüsü ise, kalptır.

Allah Rasûlü (sa), "Kalbine sor!" hadis-i şerifiyle vera' ve takvanın ölçüsünü bildirmiştir. Bu itibarla, bir kimsenin kalbi helâl olarak bilinen bir şeye kar­şı burukluk ve sıkıntı duyarsa, o şeye haram demeksizin, vera' ve takva adına ondan uzak durması gerekir. Vera' ve takva muttakilerin işidir.

Kur'ân-ı Kerim'de muttakiler hakkında şöyle buyurul­muştur: "Allah, amel ve duayı tam olarak ancak muttakilerden kabul eder." (Mâide, 27)

"Allah'a karşı takva gözetin ve bilin ki, Allah muttakilerle beraberdir." (Bakara, 194)

"Allah muttakileri sever." (Âl-i İmrân,76)

"Cennet muttakiler için hazırlanmıştır." (Âl-i İmrân, 133)

Rivayet edildiğine göre, Zebur'da Allah Teâlâ Hz. Dâvûd'a şunu vahyetmiştir: "İsrâil Oğullarına söyle: Ben on­ların namazlarına ve oruçlarına bakmam. Ben o kimsenin namaz ve orucuna bakarım ki, bir şeyin helâl olup olmadı­ğında şüphe ettiği zaman, onu benim için terk eder. Ben bu adamı gözetirim, ona yardım ederim ve onu örnek mümin olarak meleklerime gösteririm."

Yusuf İbni Esbat (ra) şöyle demiştir: "Otuz seneden beri her hangi bir şey kalbimde şüphe uyandırın­ca, onu terk ettim."

Vera'ın ölçüsünü bulmanın zorluğundan bahsedilince, Hassan İbni Ebu Sinan şöyle demiştir: "O hiç de zor değil­dir. Bir şey kalbinde darlık, burukluk ve huzursuzluk mey­dana getirince, onu terk edersin. Vera'ın ölçüsü budur." Kalpte böyle bir duyarlılık yoksa, o zaman da kalb ölmüş demektir. Ölmüş bir kalbi diriltmek ise, imanı yenilemekle mümkündür.

6- Yapılan bir iş haram ise, onun karşılığında alınan para da haramdır. Haram bir şeyi helâl para ile almak onu helalleştirmez. Çoğu âlimlere göre, helâl bir şeyin karşılığın­da alınan haram para onu alana da haramdır. Bazı âlimlere göre ise, bu para başkasının hakkı değilse, onu bu şekilde alana haram değildir. Ancak, takva mülahazasıyla bundan da sakınmak evlâdır.

Haram olan para, karşılıksız olarak bir başkasına ge­çerse, onun elinde de haramdır.

7- Bir şeyin hem helâl, hem de haram olduğuna dair delil bulunduğu takdirde, bu delillerden birini takviye edi­ci başka bir delil bulunmazsa, takvaya uygun olan, haram­lık cihetiyle amel etmektir. Çünkü burada haram olmak şüphesi vardır. Vera' ve takva da, şüpheli şeylerden sakın­maktır.

Bir konuda âlimlerin farklı görüşleri ve ictihadları var­sa, kişide de bu görüş ve ictihadları tahlil etme ve delilleri­ni inceleme gücü mevcut değilse, ağırlaştırıcı ve haram edi­ci olan görüşü tercih etmek vera' ve takvanın gereğidir.

Meselâ, İmam Ebu Hanîfe'ye göre, Besmele okumaksızın kesilen hayvanın eti yenmez. İmam Şafiî'ye göre ise, ke­simde Besmele okumak şart değildir. Bu iki İmamın da de­lilleri âyet ve hadislerdir. Ancak, burada takva birinci İmamın görüşüne uymak ye Besmelesiz kesilen hayvanın etini yememektir. Keza, eğitilmiş av köpeğinin yakaladığı av­dan parça koparıp yemesi durumunda, avın helâl olup olmadığı konusunda farklı ictihadlar yapılmıştır. Burada da takvaya uygun olan haramlık tarafını tercih etmek ve böy­le bir avın etini yememektir.

8- Haber-i vâhid ile sabit olan bir hükümde, delilinin bu olması sebebiyle şüphe etmek mezmûmdur (kötüdür). Çünkü âlimlerin ekseriyetine göre, Şer'î hükümler haber-i vâhid ile sübut bulurlar. Buna muhalefet edenler az olduk­ları ve gerekçeleri sıhhatli olmadığı için, muhalefetleri hü­kümsüzdür. Nitekim, icma'ın delil olmadığını söyleyen Nazzam ve benzerlerinin muhalefeti de geçersizdir.

9- Olup biten bütün meseleler için ayrı ayrı Şer'î delil bulmak mümkün değildir. Bu sebeple, birbirine benzeyen bir çok mesele bir delil altında toplanır. Ancak, delilin bü­tün bu meselelere delâleti aynı kuvvet ve açıklıkta değildir. Onun için, açık bir şekilde delilin altına girmeyen mesele­lerde ihtiyat gözetmek, şahsî fedakârlık gerektiren ağır ta­rafı tercih etmek vera' ve takvanın gereğidir.

Bunun için, Allah Rasûlü (sa), "Se­ni şüpheye düşüren şeyi bırak, şüphe etmediğin şeyi yap." buyurmuştur. (Geçti)

10- Alimler, helallik ve cevaza fetva verseler bile, kalp­te itmi'nan hâsıl olmazsa, ilgili şeyi terk etmek takva gere­ğidir. Bu sebeple, Allah Rasûlü (sa), "Müftüler sana fetva verseler de, sen kalbine danış." (Geçti) bu­yurmuştur. Ancak, âlimlerin haram dedikleri şeyi kalbe da­nışarak helâl etmek câiz değildir. Hadisten bu manayı an­lamak yanlıştır.

11- Birisinden alış veriş yoluyla veya diğer meşru yol­lardan biriyle bir şey alırken, onun sahibini bu şeyin helâl olduğunu ispat etmeye davet etmek ne gerekli, ne de doğ­rudur. Ancak, o şeyin helâl olmadığına dâir ciddî belirtiler varsa, o zaman o şeyi almadan önce onun helâl olup olma­dığını öğrenmeye çalışmak, doğan şüphenin derecesine gö­re bazen vacip, bazen de müstehabtır.

Kaynağı meçhul olan bir şey, sadece bu mechuliyyetten dolayı şüpheli sayılmaz. Onun için, Allah Rasûlü (sa) ve onun ashâbı, nerede ve nasıl yapıldı­ğını sormadan elbise alıp giyer ve yiyecek alıp tüketirlerdi.

12- Müslümanlarda asıl olan, doğruluktur. Onun için, aksini gösteren delil ve emâre mevcut olmadıkça, onlardan bir kimseyi hırsızlık yapmak ve haram iş yapmakla itham etmek doğru değildir. Çünkü bu su-i zandır. Su-i zan ise haramdır. Ancak, bazılarının mallarına karşı kalpte bir burukluk mevcutsa, onlarla malî işlere girmemek, hediye ve bağışlarını almamak ve yemeklerini yememek câizdir ve de takvanın emridir.

Bazı câhil zâhidler, sadece şüphe üzerine müslümanların mallarının haram olduğunu düşünür ve onları bunun­la suçlayıp asık suret ve sert sözlerle eleştirirler ve hiç sakınca görmeden kalplerini kırarlar. Şeytan, bunların doğru olmayan bu eleştiri tarzını süsleyip kendilerine hoş göste­rir. Nefisleri de, sözde harama karşı duydukları bu sert ve katı tepkilerin duyulmasıyla halk içinde helâl yemeye kar­şı dikkatli ve titiz oldukları yolunda şöhret kazanmak ister. Bu kimselerin gerçek niyetleri haramdan sakınmak ve tak­va gözetmek olsa, kendi midelerine kesin olarak haram ol­duğunu bilmedikleri bir gıdayı indirmekten korktukları kadar, kesin olarak mallarının haram olduğunu bilmedik­leri müslümanları bununla suçlayıp kalplerini kırmaktan da korkarlardı.

Şu açıkça bilinmelidir ki, vera' ve takvanın yolu, kimin malını nereden ve nasıl kazandığını incelemek, tecessüs et­mek ve yapıcı olmaktan uzak eleştiriler yöneltmek değil, şüpheli bulunan şeyden sakınmaktır. Hatta, şüphenin hafif olduğu durumlarda, kalpleri kırmamak ve nezaket kural­larını çiğnememek için, hüsn-i zan ederek ve eşyada asıl olanın helallik olduğunu düşünerek ikram edilen yemeği yemek ve sunulan ikramı kabul etmek daha müslümanca bir harekettir. Nitekim, ashâb böyle hareket etmişlerdir. Onlardan daha fazla vera' ve takva taslamak ise, bid'at ve dalâlettir.

Açıkça veya zann-ı galiple (kuvvetli bir zanla) haram olduğu anlaşılan şeylere karşı ise, bu şekilde hoş görüsü göstermek din gayretinin azlığı ve münker (dinen kötü ve yasak) olan şeyle barışmaktır. Bu doğru olmadığı için, Al­lah Rasûlü (sa), Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (ra), zannın kuvvetli olduğu du­rumlarda kendilerine verilen yiyecek ve içeceğin ne oldu­ğunu, nereden ve nasıl temin edildiğini sorup öğrenmişlerdir. O hâlde, hangi münasebette nasıl davranmak ve ne tür­lü tepki göstermek gerektiğini iyice bilmek ve bu konuda zuhurat ve hissiyata tâbi olmaktan sakınmak lâzımdır. Vaktiyle bazı gerçek Allah dostları, değişik kötülüklere karşı gösterilmesi gereken doğru tepkileri tam bildiklerine ve bunları doğru bir şekilde tatbik edebileceklerine emin olmadıkları için, sosyal hayattan çekilip inzivaya girmişler­dir. Çünkü, münker ve kötü şeylerle karşılaşmayan bir kimse, onlara karşı tepki göstermekle de mükellef değildir.

13- Kişinin giyim kuşamı, huy ve âdetleri (hâl ve hare­ketleri), onun malını helâl yollardan kazanıp kazanmadığı, böyle bir endişe ve dikkatinin olup olmadığı hususunda, kesin olmayan bir kanaat oluşturabilir. Bu kanaat olumsuz şekilde oluşursa, o sadece bir zandır ve fakat bu zan yü­zünden böyle kimselerle alıp vermekten sakınmak takva­nın gereğidir.

14- Hile ve haram karıştığı bilinen iş kollarına karşı şüphe taşımak ve buna göre ihtiyat göstermek de takvanın emridir. Hz. Ömer (ra), Azerbaycan müslümanlarına şu tamimi göndermiştir: "Siz, ölü hayvanların da kesilip yendiği bir memlekettesiniz. Onun için, et alır­ken, hayvanın hangi hâlde kesildiğini öğrenin." Bu göste­riyor ki, bir şeyin haramlığı ekseriyette ise, ya bu şeyden uzak durmak, ya da onun aslını sorup öğrenmek lâzımdır. Haramlık ekalliyette ise, böyle bir şeyin aslını sorup incele­mek gerekmez; lâkin yine de onun helâl olduğunu bilme­dikçe ondan sakınmak evlâdır. Böyle bir durumda, kalbine danışıp onun gösterdiği tepkiye göre vaziyet tayin etmek de câizdir. Çünkü, ufak şüphelerle ilgili olarak haricî bilgi edinmek her zaman mümkün değildir.

15- Hz. Ali (ra), "Sultanın sana verdiği ma­lı al. Çünkü, onun helâl olan gelirleri, haram olan gelirin­den daha çoktur." demiştir. Fakat, kendisi Beyt’ul-mal'dan (devlet hazinesinden) bir şey almamıştır. Çok sıkıştığı za­manlarda da, şahsına ait savaş malzemelerinden (kılıç, kal­kan gibi) bazısını satar ve ihtiyacını bu şekilde kapatırdı. Hz. Ali'nin bu iki türlü yaklaşımı da, fetva ve takva hü­kümlerinin bazen birbirinden farklı olduklarını gösterir.

Abdullah İbni Mes'ûd (ra) şöyle demiştir: "Biriniz, 'Ben Allahtan korkarım. Fakat, O'nun bağışlama­sını da umarım.’ deyip helâl ve haramı karıştırmasın. Her­kes bilsin ki, helâl açık, haram da açıktır. Bunların arasında da (haram mı, helâl mı, doğru mu yanlış mı olduğu) şüphe­li olan şeyler vardır. Onun için, sizi şüphelendiren şeyleri (ve işleri) bırakın; şüphe duymadığınız şeyleri (ve işleri) yapın. Kalplerinizde daralma ve burkulma oluşturan şeyler şüpheli şeylerdir. Vicdanınızın olumsuz tepki gös­termesi bu şeylerde günah bulunduğunun işaretidir."

16- Haramlık ihtimalinin kuvvetlenip azalmasının bir sebebi de haram olan şeyin karıştığı şeylerin çokluk ve az­lığıdır. Çünkü meselâ, on helâl şeye bir haram karışır ve iç­lerinde belirsiz hâle gelirse, bu şeylerden her birinin o ha­ram olması ihtimali kuvvetlidir. Böyle olduğu için de bura­da daha fazla ihtiyat göstermek ve hatta bazı türlerde hep­sini terk etmek vâcibdir. Fakat, yüzlerce helâl şeye bir ha­ram karışır ve içlerinde kaybolursa, onun bu kadar şeyler­den her biri olması ihtimali öncekine göre daha zayıftır. Bu yüzden, burada şüphe azdır ve bu şeylerden çekinmek va­cip değildir. Fakat yine de takva gereğidir.

17- Bir şeyin haram olduğuna dâir gerek sahibinin şahsından, gerek mesleğinden ve gerek o şeyin yapısından ile­ri gelen kuvvetli bir ihtimal varsa, o şeyden ya çekinmek, ya da onun helâl olduğunu öğrenmek vaciptir. Bu ihtimal kuvvetli değil, zayıf ise, o şeyden çekinmek, ya da helâl ol­duğunu öğrenmek takva ve vera' gereğidir.

Şüpheden uzak olmanın en iyi yolu, helâl ve harama dikkat ettiği ve malına haram karıştırmadığı bilinen kimse­lerle alış veriş etmek ve ekonomik ilişkiler kurmaktır.

Buna işaret eden Allah Rasûlü (sa), "Ancak muttakilerin (haram ve şüpheli şeylerden sakınan­ların) yemeğini ye!" buyurmuştur.

(İmam Gazali, malın ne kadarının helâl ve ne kadarının haram olduğunu tesbitte kuvvetli zannı ölçü olarak kabul etmiştir. Halbuki, kaç rekât namazın kılınıp kaç rekâtının kılınmadığını tesbitte zanna göre hareket edilmesini kabul etmemiştir. Bu ayırımın sebebini de bu iki konunun mahiyetlerinin farklı olmasıyla izah etmiştir. Ona göre, bir insanın eli altında bulunan malda asıl olan helâl olmaktır. Onun için, zan zayıf bir delil de olsa, bu aslı tekid etmeye yarar. Namazda ise, asıl olan kılmamaktır. Çünkü, namaz ancak fasılalarla ve belli vakitlerde kılınır. Asıl bu olduğu için, zayıf bir delil olan zan, rekât tesis ve tesbiti için yeterli değildir. Kendisi asıl olmak prensibine de "istishâb" der. Hâl bu olunca da, namaz rekâtlarında şüphe eden bir kimse, az olan sayıyı kabul etmek zorundadır. Alimleri çoğu ise (iki mezhep de bu görüştedirler), burada da kuvvetli olan zanna göre hareket edileceğini söylemişlerdir.)

18- Müftünün fetvası ve Şer’i hâkimin kararı, işin aslı­nın öyle olmadığını bilen kimseye haram olan şeyi helâl et­mez. Onun için, Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur:

"Ben de bir insanım; davalarda ifadelerinize bakarım. İhtimal ki, bazılarınız bazılarınızdan daha çok konuşkan ve iknâ edici olabilir. Bu sebeple, ben kendi sözüne (ve delili­ne) bakarak, birinize hak verirsem, o hakikatte haklı değil­se, ben aslında ona cehennemden bir ateş vermiş olurum."

Haram Maldan Tevbe Etmek

Elinde helâle karışmış haram mal bulunan bir kimse, bundan tevbe edip kurtulmak istediği zaman, yapacağı iki iş vardır. Birincisi, haram olanı helâl olandan ayırmak; ikincisi de onu uygun şekilde elden çıkarmaktır.

Ayırmak şöyle olur: Haram olan şey belli ise, sorun yoktur. Belli değilse, bu şey ya para, hububat, yağ gibi em­sali bulunan bir şeydir; ya da hayvan, bina, elbise gibi özel­lik taşıyan bir şeydir. Bu şey birinci türden ise ve kişi onun miktarını bilirse, malından o kadar şey çıkarır. Miktarını kesin olarak bilmezse, o takdirde iki ölçüden birini kulla­nır. Bu ölçülerden birisi yakîn, diğeri de kuvvetli zandır.

Yakîn vera' ve takva yoludur. Buna göre, yakînî olarak malından ne kadarının helâl olduğunu bilirse, onu bırakıp artan miktarı haram diye çıkarır.

Zan yolu ise, kuvvetli zanna göre helâl ve haram mik­tarını tespit etmeye çalışmaktır. Bu konuda ne yakîn, ne de kuvvetli zan oluşmazsa, bu sefer üçüncü bir ölçü olarak kalbinin fetvasına, yani meyline göre bir taksim yapar.

Birbirine karışan mallar hayvan, bina, elbise gibi özel­lik taşıyan şeyler ise ve haram malın sahibiyle anlaşıp bir tanesini ödemek suretiyle kurtulmak mümkün değilse, ya­pılacak iş; bu malların hepsini satmak ve onlardan birinin bedelini ayırmaktır. Bu durumda bedellerin hepsi eşitse, sorun yoktur. Bedelleri farklı ise, en üst bedeli ayırmak ev­lâdır, ortadaki bir bedeli ayırmak da câizdir.

Haksız olarak alıkonulan bir malı bu şekilde iâde eder­ken, onun faydalarını ve fazlalıklarını da vermek gerekir. Bunlar kesin rakamlarla belirtilemezse, iyi niyetle tahminî hesaplar yapılır. Burada da takva yönü, en yüksek fiyatları takdir etmektir.

Miras şeklinde intikal eden malda haram varsa, vârisin onu ayırıp çıkarması lâzımdır. Çünkü muris'e (miras bıra­kan kimseye) haram olan mal, vâris'e de haramdır. Vâris bu malın cins ve miktarını bilmezse, araştırır; araştırmak­tan da bir sonuç alamazsa kalbinin fetvasına başvurur. An­cak, bazı âlimler bu son durumda vâris'e bir şey lâzım gel­mediğini söylemişlerdir.

Haram Malı Elden Çıkarmak

Haram olan mal tesbit edilip ayrıldıktan sonra, sahibi belli ise hemen kendisine, kendisi ölmüşse vârisine teslim edilir. Sahibi belli değil veya ona ulaşmak mümkün değilse, bu durumda haram mal sadaka olarak dağıtılır. Bu mal, kamuya aitse, o takdirde de onu kamu yararına olan bir iş­te, örneğin câmi, köprü, çeşme gibi yapıların tesis ve tami­rinde sarf etmek lâzımdır.

Bir başkasının malını ondan habersiz ve izinsiz olarak sadaka etmek veya hayır işlerinde sarf etmek prensip ola­rak câiz değildir. Ancak, burada zaruret söz konusudur. Zaruretler ise, prensipleri aşar ve mahzurlu (sakıncalı, ha­ram) olan işleri mubah kılarlar. Bu mal, bu şekilde dağıtılıp elden çıkarıldıktan sonra sahibi ortaya çıkarsa, yapılan iş kendisine anlatılır. Dilerse, yapılan hayrı kabul eder, diler­se malını ister.

Abdullah İbni Mes'ûd (ra), bir hayvan sa­tın almış ve fakat bedelini ödeyeceği zaman sahibini bula­mamış; bunun üzerine o parayı sadaka olarak vermiş ve şöyle demiştir: "Allah'ım! Adam razı olursa bu sadaka ken­disinindir; razı olmazsa, o benimdir."

Mal sahibi onu sadaka etmemişken, kendisine sadaka sevabının gideceğini de inkâr etmemek lâzımdır. Çünkü Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "İnsan, hayvan ve kuşların tarla ve bahçelerde yediklerin­den dolayı bunların sahiplerine sevap vardır." (Buharî)

Hiç şüphe yoktur ki, insanlar ve hayvanlar bu kimse­lerin tarla ve bahçelerinden onların bilgisi dışında yararla­nırlar. Kaldı ki, ister ölü ve ister diri olsun, birisi için onun gıyabında ve ondan habersiz verilen sadakaların makbul olduğu da kesin olarak bilinir.

Haram mal onun sahibi adına sadaka verilirse, helâl bir sadaka olur; fakat onu elinde tutan adam kendi adına vermeye kalkarsa haram bir sadaka olur. Haram sadakala­rın ise sevabı yoktur.

Sahibi belli olmayan haram bir malı her nasılsa elinde bulunduran bir kimse, onu başka fakirlere sadaka olarak verebileceği gibi, kendisi fakir ise, ihtiyaç miktarını sadaka niyetiyle kendi kendisine de kabul edebilir. Bu kimse, bu maldan fakir olan misafirlerine de yedirebilir. Ancak zen­gin olan misafirlerine yediremez. Misafir fakir olduğu hâl­de, haram maldan sakınan muttaki bir kimse ise, ona yapı­lan ikramın kaynağını belirtmek vaciptir. O bunu redde­derse, haram mal ona da harcanmaz.

Devletin malı çalınmışsa, onu devlete iâde etmek lâ­zımdır. Bu mümkün olmazsa, devletin kamu yararına mas­raf yaptığı alanlara sarf edilir.

(Devletten çalıp fakirlere veya hayır işlerine vermek câiz değildir.) Bunun gibi, zenginlerden de bu niyetle mal çalmak veya onları dolandırmak haramdır. Çünkü, "Allah temizdir ve ancak temiz olan işleri kabul eder." Çalmak ve dolandırmak ise temiz olmayan işlerdir.

Ayrıca, hayır yapmak arzusu, hak ve mülkiyetleri ihlâl etmeyi meşrulaştırmaz.

Bir kimsenin anne ve babasının malı veya geliri haramsa, onlarla beraber yiyip içmek haramdır. Onların bu yüz­den darılmaları ve kalplerinin kırılması bir hüküm ifade et­mez. Çünkü Allah Rasûlü’nün buyurduğu gibi, "Halik'a karşı masiyet oluşturan bir konuda mahluka itâat edilmez." Ancak malları açık haram türünden değil de şüphe­li ise, onların kalplerini hoş tutmak maksadıyla tekliflerini kabul edip yemeklerinden mümkün oldukça az bir miktar yemek câizdir. Ve ihtimal ki, bu câiz olmanın de ötesinde evlâdır.

Bişr İbn’ul-Hars'ın (el-Hafî) bu konudaki davranışı gü­zel bir örnektir. Bu zatın annesi ona bir miktar taze hurma takdim etmiş ve yemesini istemiş. Bişr, prensibi gereği, sa­fi helâl durumunda görmediği bu hurmaları yemek iste­memiş. Fakat, annesi ısrar edince annelik hakkı için hur­maları yemiş ve ondan sonra dışarı çıkıp onları kusmuştur.

Kardeş ve bacılara karşı takınılacak tavır da bunun benzeridir.

Haram malın çeşitleri çok ise de, bunları iki ana grup­ta toplamak mümkündür.

Birinci grup; hırsızlık, soygun, borcu inkâr etme ve hi­le gibi yollarla ele geçirilen mallardır.

İkinci grup ise, satışı câiz olmayan şeylerin satışından, icrası câiz olmayan mesleklerin icrasından, faizden ve fâsit (sıhhat şartlarına uyulmayan) akitlerden elde edilen mal­lardır.

Birinci grup haram mallarla hacca gitmek ve onlardan zekât vermek câiz değildir. Çünkü bunlar başkasının malla­rıdır. Bu sebeple onları sahiplerine iâde etmek, sahipleri bu­lunamazsa, onlar adına sadaka olarak dağıtmak lâzımdır.

İkinci grup mallarla farz olan haccı yapmak ve onları elde tuttukça zekâtlarını vermek vaciptir. Bu haramlarla yapılan ibadetlerin sevabı ve bereketi yoktur. Bunları ya­panlar için Allah Teâlâ’nın merhametine vesile olabilecek yegâne şey, bu ibadetleri ifâ ederken suçluluğunun idrâki içinde olmak, korku, üzüntü ve pişmanlık duymaktır. Al­lah Rasûlü’ne nisbet edilen bir sözde şöyle denilmiştir: "Ağlayarak günah işleyen, onu güle oynaya işleyenler gibi değildir."

Devletin Verdiği Maaş ve Bağışlar

Devletin verdiği maaş ve bağışları alırken, şu hususla­rı düşünüp değerlendirmek lâzımdır: Bu mal, devletin eli­ne nereden ve nasıl geçmiş ve kendisi bunu almaya hak ka­zanmış mı? Bu iki hususu iki alt başlıkta inceleyeceğiz.

A- Devletin Gelirleri şunlardır

1- Kâfirlerden alınan ganimet, fey', cizye gelirleriyle sulh yapılan mallar;

2- Vârisi bulunmayan miraslar, sahibi bilinmeyen mal­lar, mütevellisi olmayan vakıflar;

3- İşletmeler;

4- Zekât ve sadakalar.

Gerekli şartlar ve usuller gözetilerek tahsil edilen bu mallar, devletin helâl gelirleridir. Bu gelirlerin dışında, müslümanlardan alınan haraçlar, müsâdare (haciz) malları ve türlü rüşvetler ise, devlet hazinesine girebilen haram mallardır.

(Haciz malının haram olması için haczin haksız olması lâzımdır.)

(İmam Gazali, vergiyi devletin helâl gelirleri arasında saymamıştır. Çünkü onun döneminde devletin vergi alma­ya ihtiyacı yoktu. Nitekim, zamanımızda da bazı devletler bu durumdadırlar. Fakat, devlet vergi almaya ciddî bir şe­kilde muhtaç olursa, o zaman ne yapmak lâzımdır? Devlet­ten mi vazgeçilecek, yoksa vergi mi verilecek? Dinimiz devletten vazgeçmeye izin vermediğine göre, mecburen vergi verilecektir. Bir şey hadd-i zatında haram bile olsa, mecburiyet yüzünden helâl olur. Ancak mecburiyetin sını­rını iyi tespit etmek ve o sınırı aşmamaya çalışmak lâzım­dır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Allah size ölüyü, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıl­mıştır. Ancak, çaresiz kalan bir kimse, zulmetmeden ve za­ruret miktarını aşmadan bunlardan bir şey yerse, günaha girmez. Allah bağışlayıcı ve merhametlidir." (Bakara, 173))

Devletin malı tamamen helâl veya tamamen haram ol­duğu durumlarda hüküm bellidir. Çünkü birinci durumda devletin verdiği maaş, bağış ve yardımlar helâldir, ikinci durumda ise, bunlar haramdır. Ancak, umumiyetle devle­tin malı helâl ve haramların karışımından oluşur. Hâl bu olunca, devletin verdiği maaş ve bağışların helâl olup ol­madığı hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür.

Bazı âlimlerin görüşüne göre, haram olduğu kesin ola­rak bilinmedikçe devletin verdiği mal helâldir. Diğer bazı­larının görüşüne göre ise helâl olduğu kesin bir şekilde bi­linmedikçe devletin verdiği mal haramdır. Birinci görüşe göre, haram olma zannı malı haram etmez. İkinci görüşe göre ise, helâl olma ümidi malı helâl etmez. Fakat, bize gö­re, bu iki görüş de aşırıdırlar. Mutedil olan ise, daha önce belirttiğimiz görüştür. Bu görüşe göre, ister devlete, ister ferde ait olsun, bir malın çoğu haram ise, ondan karşılıksız olarak bir şey almak veya her hangi bir şekilde yararlan­mak haramdır. Çoğu helâl ise, ondan alınıp yararlanılabilir. Ancak, vera' ve takva, azı haram olan maldan da sakın­maktır. Sultanlar dönemine yetişen bazı sahâbî ve tabiilerin devlet malına karşı yaklaşımları yumuşak olmuştur.

Örneğin, Hz. Ali (ra) şöyle demiştir: "Sul­tanın sana verdiği malı al. Çünkü o sana helâl olan gelirin­den verir. Onun gelirinin çoğu helâldir."

Ebu Zer (ra) şöyle demiştir: "Sultan, yar­dım olsun diye sana bir mal verirse al. Fakat onu dinine be­del yaparsa alma."

(Ebu Zer (ra) demek istemiştir ki, sultan sizi sus­turmak ve kendisine uydurmak için bir mal verirse, onu almayın. Çün­kü böyle bir malı alırsanız, artık susarsınız ve sultanın hatalarını gör­mez, ona nasihat etmez ve doğruyu söylemezsiniz. Bugünlerin deyimiyle, satılmış olursunuz.)

Ebu Hureyre (ra) şöyle demiştir: "Sultan bize kendiliğinden bir şey verirse alırız. Vermezse kendi­miz istemeyiz."

Abdullah İbni Ömer'inde böyle dediği rivayet edilmiş­tir. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (ra) Halife olan Hz. Muaviye'nin kendilerine verdiği devlet yardımını kabul etmişlerdir.

Selman-ı Farisî (ra) şöyle demiştir: "Geliri karışık olan bir devlet memuru veya tüccar dostun sana ye­mek veya bir mal verdiği zaman kabul et. Çünkü bunun günahı varsa, kendisine aittir."

İbrahim en-Neha’î (ra) şöyle demiştir: "Devlet için çalışanların emeklerinin karşılığını almaları câizdir."

Beri tarafta, devlet malına karşı olumsuz tavır koyan sahâbiler ve tabiiler de vardır. Hatta bunların sayısı daha çoktur. Bunların yaklaşımlarını Mesruk'un şu sözünde gö­rüyoruz: "Devlet malı, onu alanları adım adım cehenneme götürür." Kaldı ki, yumuşak tavır koyanlar da bazı şartla­rı göz önünde tutmuşlardır. Bu şartlar onların bizzat tu­tumlarında görülmüştür. Bunlar şöyledir:

1- Alınan malın devletin helâl gelir kısmından olması. Bu durumda, sultanın başka haram malının bulunması ala­na zarar vermez.

2- Devletin gelirinin çoğunun helâl olması. Ashâb dö­neminde durum böyleydi. Böyle bir durumda, ihtiyaç hâlinde devletten de, fertlerden de yardım almak tartışma­sız câizdir.

3- Aldığını fakir ve muhtaçlara dağıtmak. Devletin verdiğini kabul eden bir kısım sahâbiler, örneğin Hz. Aişe ve Abdullah İbni Ömer böyle yapmışlardır. Bundan dolayı Abdullah İbni Mübarek şöyle demiştir: "Abdullah İbni Ömer ve Aişe'nin devlet bağışı almalarını kendilerine mes­net yaparak devletten türlü bağışlar alanlar, onların yaptık­larını yapmıyorlar. Çünkü onlar, aldıklarını fakir ve muh­taçlara dağıtırlardı. Hatta, muhtaçların artması üzerine, bir miktar da borç alırlardı."

4- Devlet için çalışmak. Devlet için çalışanlar, elbette ki, emeklerinin karşılığını alabilirler. Devletin malında haram bulunması, çalışanların emeklerini etkilemez. Burada tek şart, kendilerine verilen ücret ve maaşın belli olan haram kı­sımdan verilmemesi ve kendilerinin bunu hak etmeleridir.

B- Devletin Malını Hak etmek

Devletin malı hakikatte milletin malıdır. Sultan (hükü­met) ise, bu malda milletin vekilidir.

Hz. Ömer (ra) şöyle demiştir: "Millet, ye­tim bir aile gibidir. Ben de bu yetimlerin vekiliyim. Muhtaç olursam, onların malından (devlet hazinesinden) zaruret miktarı yerim. Muhtaç olmazsam, onlara fahrî hizmet ede­rim." Durum bu olunca, devletin malından yararlanma hakkına sahip olabilmek için, millete din veya dünya işle­rinde yararlı olmak, ya da çaresiz ve muhtaç durumda bu­lunmak lâzımdır.

Onun için Hz. Ömer (ra) de, devlet malı­nın millet malı olduğunu söylemekle birlikte, onu herkese değil, yukarıda geçen vasıfları taşıyan kimselere vermiştir. Buna göre, âlimler, öğretici ve öğrenciler, câmi görevlileri, ücretsiz çalışan doktorlar, devletin personeli, vatanı savu­nan ordu mensupları milletin din ve dünyasına sağladıkla­rı yarar ölçüsünde devlet malını hak ederler. Bunların bu malı hak etmeleri için fakir olmaları da şart değildir. Onun için, Kur’ân-ı Kerim'de zekâtı toplayan devlet memurları­na ve düşmanla savaşan askerlere zengin de olsalar, bun­dan bir miktar verilmesi emredilmiştir.

Soru: Sultan zâlim bir kimse ise, görevden çekilmesi lâ­zımdır. O kendiliğinden çekilmediği takdirde, onu düşür­mek vaciptir. Hâl bu iken, böyle gayr-i meşru (ve fuzulî şâgil) bir sultanın elinden devlet malını almak nasıl câiz olur?

Cevap: Sultanın böyle bir kimse olması, hak edilen ma­lı onun elinden almanın cevazını (câiz oluşunu) olumsuz yönde etkilemez. Çünkü, sultan zâlim de olsa,onu görev­de tutan bir kuvvete sahipse ve onu düşürmeye kalkışmak milleti ciddî bir şekilde zarara sokan yaygın bir fitne ve kargaşaya yol açacaksa, onu olduğu yerde bırakmak ve milletle devlet yararına olan işlerde kendisine itâat etmek vaciptir. Nitekim âyet ve hadislerde âmirlere itâat edilmesi emredilmiş ve doğru olan işlerinde yalnız bırakılmaları nehyedilmiştir.

Sultan ve âmirlerde bazı sıfat ve şartların bulunması milletin yararı için gerekli görülmüştür. Bu sebeple, bu kimselerde bu sıfatlar yoktur diyerek milletin zararını neti­ce verecek her hangi bir harekete kalkışmak doğru değildir. Böyle bir hareket, kazanç temin etmek ümidiyle sermayeyi de zayi etmektir. Günümüzde sultan olmak ve tahtta kal­mak kuvvete dayanır. Sultanlarla halifeler danışıklı bir oyun içindedirler. Güç sahipleri halifeyi seçerler; halife de onları sultan tayin eder. Fakat durum bu olmasına rağmen, müslümanların zarar görmesine sebep olacak şekilde bun­larla uğraşmak haramdır. Kendileri bu işten çekilmedikçe, meşru olan tasarrufları da geçerlidir.

Soru: Sultan, yukarıda zikredilen sınıfların hepsine mal vermediği takdirde, bazı fertlerin kendilerine verileni almaları câiz midir?

Cevap: Devletin malı miras veya ganimet malı gibi de­ğildir. Onun için bu sonuncu malların bütün müstahakları arasında taksim edilmesi gerekirken, hazineden yapılan yardımda bu şekilde bir taksim şart değildir. Bütün müstahaklara verip vermemek, yardım alan fertlerle değil, sulta­nın adalet vasfıyla ilgili bir durumdur. Ancak bu fertlerin kendilerine tanınan ayrıcalığı gönüllü olarak reddetmeleri, bir fazilet örneği oluşturur ve bunların kardeşlik ve eşitlik fikrine inandıklarını gösterir.

 

 
  Bugün 7 ziyaretçi (73 klik) kişi burdaydı! gullerinefendisi1.tr.gg  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=