Yeni islami Portaliniz
  KALBİN ÖNEMİ--ÖZELLİKLERİ VE SIFATLARI İNCELİKLERİYLE.
 

KALB..

Kalbin Önemi

Kalb Nedir?.

Kalbin Misâlleri

Kalbin Özellikleri

Kalbin Sıfatları

İlimler Açısından Kalbin Durumu.

İman Mertebeleri

İlimlere Nisbetle Kalbin Durumu.

İlim Tahsil Etmekle O'nun İlhamına Mazhar Olmak Arasındaki Fark.

Şeytanın Kalbe Tasallut Etmesi

Şeytanın Kalbe Açılan Kapıları

Soru ve Cevaplar.

Sorumluluğa Tâbi Olan ve Olmayan Vesveseler.

Zikir Esnasında Vesvese Kesilir mi?.

Kalbin Süratle Dönmesi

Kalpler Üç Sınıftır.

Nefis ile Aklın Karşılaştırılması


Kalbin Önemi

Helâk edici şeylerin izahına başlamadan önce, bir neb­ze kalb üzerinde durmak, onun sıfat ve ahlâkını anlatmak, kalb riyazeti ve tezkiyesinin nasıl olduğunu açıklamakta yarar vardır.

Bil ki, insanın şerefi ve onu diğer hayvanlardan üstün kılan vasfı, Allah Teâlâ'yı tanıma yeteneğine sahip olmasıdır.

Allah Teâlâ'yı tanımak, yani, marifetullah, dünyada onun (insanın) güzelliği, mükemmelliği ve iftihar vesilesi­dir; ahirette de, onun sermayesi, güvencesi ve saadet vesi­lesidir. Allah Teâlâ'yı tanımanın yeri ise kalptir. Ayrıca, uzuvlarla icrâ edilen ibadetler ve yapılan iyilikler kalbin dışarıya yansıyan nurları; uzuvlarla işlenen günahlar ve yapılan kötülükler de onun açığa çıkan karanlıklarıdır. Bundan dolayı Allah Rasûlü (as), "Kalb salâh bulduğu zaman bütün vücut (yani, vücuda bağlı or­ganlar) da salâh bulur; kalb bozulduğu zaman bütün vücut da bozulur." buyurmuştur.

İnsan kendi kalbini bilirse kendini bilir, kendini bilince de Rabbini bilir. Bunun aksine, o kendi kalbini bilmediği zaman kendini bilmez, kendini bilmeyince de Rabbini bil­mez. Fakat, insanların çoğu kalplerini bilmezler. "Allah Teâlâ, bunlarla kalplerinin arasına girmiştir." (Enfâl, 24)

Allah Teâlâ, bir insanla onun kalbi arasına girerse, o in­san kalbini murâkabe etmek (gözetlemek), içindeki iyi ve kötü sıfat ve duyguları birbirinden ayırmak, iyi olanları besleyip kötü olanları ayıklamak işinden gâfil ve habersiz kalır. Bu insan, "Onlar Allah'ı unuttular; Allah da onlara kendi nefislerini (yani kalplerini) unutturdu." âyetinin kapsamı içine girer." (Haşr, 19)

Allah Teâlâ’nın iki parmağı arasında dönen kalptir; en yüksek meleklerin seviyesine çıkıp onların mertebesini ka­zanan veya en aşağıdaki şeytanların derecesine inip onlar­dan biri hâline gelen de kalptir.

Kalb Nedir?

Kalb ismi iki şey için kullanılır. Bunlardan birisi, göğ­sün sol yanında bulunan yumruk şeklindeki et yumağıdır. Devamlı hareket hâlinde olduğu için ona "kalb" ismi veril­miştir. Bu kalb, insanlarda bulunduğu gibi hayvanlarda da vardır. Yukarıda önemini belirttiğimiz kalb bu değildir. Diğeri ise, insanın his ve idrâk kaynağı olan manevî (görünmez) bir latife'dir. Bu latife, onun his ve duygularını, düşünce ve fikirlerini üretir. Bu latifenin verdiği sinyallerle hem göğüsteki kalb, hem de baştaki dimağ çalışır. Bu latife insanın özü ve hakikatidir. Allah Teâlâ tarafından muhatap ve mükellef tutulan, iyi olduğu zaman mükâfatlandırılan, kötü olduğu zaman da cezalandırılan bu latifedir. Bu latife, değişik etkiler altında çabuk döndüğü, iyiyken kötü, kötü iken iyi olabildiği için ona da "kalb" ismi verilmiştir. Bu kalb ruhtur veya ruhun terkibindeki en önemli unsurdur. Ruhun mahiyeti ise meçhuldür. Allah Teâlâ, Peygamberi­mize hitaben şöyle buyurmuştur: "Sana ruhun ne olduğu­nu soruyorlar. De ki: Ruh Rabbimin bir emridir. Size bu konuda az bilgi verilmiştir." (İsrâ, 85)

Ruha nefis de denir. Allah Teâlâ, ruh mânasındaki nef­si üç kısma ayırmıştır. Bunlardan birincisi "mutmeinne" olan nefistir. Bu nefis, yani ruh, iman konusunda şüphe ve tereddüdlerden arınmış, Allah Teâlâ'ya tam teslim olmuş ve bu teslimiyette huzur ve istikrar bulmuştur. Bu nefse, yani ruha ölüm anında ve mahşer gününde (ve ihtimal, verâ'ya kulak verildiği her an) Allah Teâlâ’nın hitabı şöyledir: "Ey mutmeinne olan nefis! Razı olmuş ve kendisinden razı olunmuş bir hâlde Rabbine dön; Benim seçkin kullarımın arasına gir ve cennetime dahil ol." (Fecr, 28) İkincisi "levvâme" olan nefistir. Bu nefis, yani ruh, kusurları olduğu zaman onları görür ve onlardan dolayı kendi kendisini azarlayıp kötüler. Allah Teâlâ bu nefisle kasem etmiştir. Bu da bu nefsin ola­bilen kusurlarına rağmen, Allah Teâlâ yanında değerli ol­duğunu gösterir. Üçüncüsü de "emmâre" olan nefistir. Bu nefis, ilk iki nefsin zıddı olan bir nefistir. Bu nefis cehen­nem ehlinin nefsidir. Özelliği ise, mümkün oldukça inkâr etmek, bu mümkün olmadığı zaman da şüphe etmek, hep kötülük yapmak, kötülüğü sevmek ve bundan dolayı hiç pişmanlık duymamaktır. Terbiye ve eğitim dilinde nefis; haram şehvet, haksız kızgınlık, hırs, kibir gibi kötü duygu­lar için de kullanılır.

Allah Rasûlü’nün "Senin baş düşmanın içindeki nef­sindir." hadisindeki nefis kelimesinden bu kötü duygular kasdedilmiştir.

Bahsimizin konusu olan kalb, göğüsteki kalb yumağı olmamakla birlikte, onunla sıkı münasebet halindedir. Bu münasebet, tıpkı ışığın fanus ve ampule olan münasebeti gibidir. Çünkü, maddî kalb manevî olan kalbin bu şekilde bir kılıfı ve zarfıdır.

Kur'ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde kalb, ruh, nefis ve akıl kelimeleri ayrı şeyler için de, bir tek şey için de kulla­nılmışlardır. Bu tek şey ise, his ve bilgi kaynağı olan, Allah Teâlâ’nın marifet ve muhabbetini kazanabilen manevî bir latifedir.

Bu manevî latife olan kalb, vücutta sultan durumundadır. O düşünür, duyar, karar verir, emreder; vücudun mad­dî ve manevî uzuvları da onun asker ve memurları olarak ona itâat eder ve emirlerini uygularlar. Bunların ona itaatleri, muhalefetsiz, isyansız ve mutlaktır. Bu itâat, bir yönüyle meleklerin Allah Teâlâ'ya mutlak ve kusursuz itaatleri gibi­dir. Allah Teâlâ, meleklerin kendisine itâat etmeleri konu­sunda şöyle buyurmuştur: "Onlar Allah'a karşı gelmez ve emredilen işleri yaparlar." (Tahrim, 6) İki itâat arasındaki fark ise şu­dur: Melekler, Allah Teâlâ'ya şuurlu bir şekilde, isteyerek ve lezzet duyarak itâat ederler. Vücut organları ise, kalbin emirlerini mekanik olarak yerine getirirler. Onun için, bu organların fiil ve hareketlerindeki sorumluluk kalbe aittir. Bunlar yüzünden mükâfat veya cezâ gören kalptir.

Kalbin Allah Teâlâ'ya kulluk etmek gibi, vücudu koru­mak görevi de vardır. Bu görevi yapması için de ona iki duygu verilmiştir. Bunlar, şehvet ve gazap duygularıdır. Kalb şehvet duygusuyla, vücudun muhtaç olduğu şeyleri alır; gazap duygusu ile de ona zarar veren şerleri defeder. Fakat o (kalb), şeytanın telkinlerine uyduğu zaman, bu iki duyguyu gayr-i meşru ve dolayısıyla vücuda da zarar ve­ren işlerde kullanır. Böylece, Allah Teâlâ tarafından hayır için yaratılan şehvet ve gazap duyguları, kalb tarafından şerre âlet edilmiş ve şer hâline getirilmiş olur. Nitekim, ço­ğu insanlarda görülen durum da budur. Bu insanların kalpleri, şehvet ve gazaplarına ilim ve hikmet ışığında yön veren ve onları yaratılış maksatlarına uygun olarak kulla­nan hâkim ve âmir durumundan çıkmış, onların elinde ve emrinde esir ve her istediklerine uyan hizmetçi hâline gel­miştir. Allah Teâlâ, bu insanların durumunu şöyle açıkla­mıştır: "Kötü duygularını (şehvet ve gazaplarını) ilâh hâli­ne getirenleri görüp şaşmaz mısın? Allah bunları müstahak oldukları şekilde yoldan çıkarmış, kulak ve kalplerini mühürlemiş ve gözlerinin üzerine perde indirmiştir. Artık, Al­lah dilemedikçe bunları kim doğru yola getirebilir?" (Câsiye, 23), "Kötü duygularını ilâh hâline getirenleri görüp hayret et­mez misin? Böylelerini sen mi ıslâh edeceksin? Sen bunla­rın çoğunun söz dinlediklerini veya doğruyu bulmak için düşündüklerini mi sanıyorsun? Bunlar hayvanlar gi­bidirler. Hatta hayvanlardan daha idraksiz ve derinliksizdirler." (Furkan, 44), "Kalplerini bizi anmaktan gâfil kıldığımız, kö­tü duygularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimselere boyun eğme." (Kehf, 28), "Kötü duygularına şuursuzca uymakta köpek gibidirler. Onları uyarsan da, uyarmasan da bunda ısrarlıdırlar. Ayetlerimize iman etmeyenlerin durumları budur. Bunu anlat da ibret alanlar bulunabilir." (A'râf, 176)

Kalbin Misâlleri

Kalbin vücuttaki fonksiyonunu daha iyi anlamak için şu misâller verilebilir:

1- Vücut saray, kalb efendi, akıl danışman, şehvet aşçı, gazap duygusu koruma memurudur. Efendi akla danışıp şehvet ve gazabı buna göre yönetirse, işler düzen bulur, sa­raya huzur ve mutluluk gelir. Fakat o, aklı çiğneyip şehve­ti dinler veya gazaba uyarsa işler karışır, huzur ve mutlu­luk kaybolur.

2- Vücut memleket, kalb sultan, akıl vezir, şehvet ve garaz birer düşmandır. Kalb akla danışıp ona göre bu düş­manlara karşı tavır ve tedbir alırsa, saltanatı devam eder. Fakat o, veziri dinlemez, düşmanların sözüne uyarsa, bun­ların tuzağına düşer, taç ve tahtı elden gider, hayatını da kurtaramaz.

3- Kalb avcı, akıl at, şehvet köpek, gazap silâhtır. Kalb akla binip köpek ve silâha hâkim olursa, avlanır ve selâ­metle döner. Fakat, akıl atı yerine şehvet köpeğine biner veya gazap silâhını dikkatsiz kullanırsa maskara olur ve kaza çıkarır; ihtimal, kendi kendini vurur.

Kalbin Özellikleri

İnsan kalbinin hayvanlarda bulunmayan iki özelliği vardır. Bunlar nazarî bilgiler edinme kabiliyeti ve bu ilim­lere göre karar verip hareket etme yeteneğidir. Kalbin bu özellikleri sayesinde insan, faydalı ve zararlı şeyleri taraf­sız bir şekilde birbirinden ayırma ve şehvetle gazap duy­gularına rağmen faydalı olan şeyleri yapma imkânına sa­hiptir. Bu özellikler insanda güçlendikçe, bu güzel sonuçlar da o ölçüde bâriz ve belirgin hâle gelirler. Fakat, bu özellik ve yetenekler gelişmezse, sonuçlar da karışık veya bütü­nüyle ters olurlar.

Nazarî ilimleri kazanmanın yolu tahsil ve tecrübedir. Tahsil ve tecrübe konularında ise insanlar çok farklı seviye­lerdedirler. Bu sebeple, onların bilgi birikimleri, doğru ve yanlışı ayırma yetenekleri ve doğruya uyma istek ve karar­lıkları çok farklıdır. Onların Allah Teâlâ'ya yakınlıkları da bu farklıklara göredir. Çünkü Allah Teâlâ'ya yakın olmak, O'nu tanımaya, sevmeye ve emirlerine uymaya vesile olan ilimleri tahsil etmek ve bu ilimleri tatbik ederek O'nun rı­zasını kazandıran iş ve amelleri yapmak şeklindedir. Me­kân ve mesafe itibarıyla Allah Teâlâ'ya yakın olmak veya O'ndan uzak bulunmak ise mümkün değildir. Bu cihetten en iyi insanlarla en kötü insanlar aynı seviyededirler. Bu hakikati bildiren ayet-i kerimelerde Allah Teâlâ şöyle bu­yurmuştur: "Siz nerede olursanız Allah da sizin­le beraberdir." (Hadid, 4), "Biz insanlara şah da­marlarından daha yakınız." (Kaf, 16)

Peygamberlerin bilgi edinme yolu ise vahiydir. Onlar tahsil ve tecrübeye muhtaç olmaksızın vahiy yoluyla ge­rekli olan bütün bilgileri kazanırlar. Vahyin bir gölgesi du­rumunda olan keşif ve ilham yoluyla da bazı bilgileri elde etmek mümkündür. Vahiy gibi, keşif ve ilham da Allah Teâlâ’nın çok çeşitli olan rahmetinin bir tecellîsidir. Kendisi rahmeti hakkında şöyle buyurmuştur: "Allah’ın kendi kul­larına açtığı rahmeti kimse tutup hapsedemez." (Fâtir, 2)

Keşif ve ilhama mazhar olmak herkes için mümkün­dür. Ancak bundan fiilen yalnızca kalplerini ilâhî esintilere açanlar yararlanabilirler. Kalbi bu esintilere açmak ise, onu kötü huy ve amelden hâsıl olan bulanıklık ve kirlilikten te­mizlemek demektir.

Kalb kap gibidir. Kap bir şeyle dolu ise, ona başka bir şey girmediği gibi, kalb de kötü fikir ve duygularla dolu iken, ona iyi fikirler ve temiz duygular girmez. Bundan do­layıdır ki, kalpleri kötü şeylerle dolu olanlar, iyi şeylere karşı kör, sağır ve duyarsız olurlar. Bu sebeple, kalbi yara­tılış hâlindeki temizlik üstünde muhafaza etmek, bu müm­kün değilse, kirler ve çamurlar sıçradıkça tevbe edip piş­manlık duyarak onu tekrar temizlemek lâzımdır. Buna işaret eden bir âyette, "Kalbini temizleyen iflâh olur. Onu kir­leten ise helâk olur." (Şems, 9, 10) buyurulmuştur.

Kalb, bir anlamda da mide gibidir. Mideyi zararlı ve zehirli şeylerden korumak ve yanlış bir şey yenilip yutulmuşsa onu hemen yıkayıp temizlemek gerektiği gibi, kalbe karşı da bu şekilde davranmak gereklidir.

Özellikler, varlıkların kimlik ve hüviyetleridir. Bu se­beple, özelliklerini kaybeden varlıklar, kimlik ve hüviyetle­rini kaybeder ve daha alt bir sınıfa düşerler. Meselâ, atı eşekten ayıran ve bundan üstün kılan özellikleri, onun da­ha çok koşması, manevra kabiliyetinin bulunması ve kişnemesidir. Bu sebeple, bir at, bu özelliklerini kaybettiği za­man, eşek derecesine iner, hatta ondan daha değersiz ve kıymetsiz bir hâle gelir. Çünkü, bu at eşeğin özelliklerine de tam sahip değildir. Tıpkı bunun gibi, insanı da diğer varlıklardan ayıran ve üstün kılan özellikleri, onun ilim öğ­renmesi ve öğrendiği ilmi uygulama iradesinin bulunmasıdır. Bu itibarla, bir insan ilim öğrenmez veya ilmi kullanma iradesini göstermezse, o insan hayvan derecesine iner ve sonradan olma bir hayvan olduğu için de soylu hayvanlar­dan daha aşağı olur.

İlimlerin en iyisi, Allah Teâlâ'yı tanımak, O'nun sıfat ve fiillerini, büyüklük ve yüceliğini ve bunların delillerini bil­mektir. İnsan, bu bilgi ile kemâl bulur, mükemmelleşir ve Allah Teâlâ'ya yakın olma ve cennete girme liyâkatini kaza­nır. Bu bilgi, melekleri de yüceltmiştir.

İlimlerin en kötüsü ise, şeytanî bilgilerdir. Bu bilgiler, insanı mükemmelleştirmez ve şereflendirmezler. Aksine, onu alçaltıp şeytanların seviyesine indirirler. Küfür ve inkâr yollarını bilmek, hile yöntemlerini bilmek, günahların çeşit­lerini bilmek bu bilgilerdendir. Bu bilgiler, sahibinin cehâle­tini arttıran ve onun fıtrî meziyetlerini de bozan unsurlar­dır. Bu bilgilerle yükselmek ve kurtulmak mümkün olsay­dı, bunları en iyi bilen şeytanlar yükselir, dünya ve ahirette lanete uğramaktan ve taşlanmaktan kurtulurlardı.

Bu iki ilim türleri yanında, ne iyi, ne de hadd-i zatında kötü olmayan faydasız ilimler vardır. Ancak tahsilinin za­man alması, zihin dağarcığında yer kaplaması ve insanı bir şey bilir zannına kaptırması sebebiyle, bu ilimler de sonuç­ta kötü ilimler sınıfına dahil olurlar. (Zamanımızda insanların büyük kısmı, bu faydasız, sonuçta da zararlı hâle ge­len ilimlerle oyalanmaktadırlar. Dedikodularla dolu gaze­teleri okumak, laf ve güzaftan öteye geçmeyen televizyon programlarını seyretmek, bu insanları dünya ve âhiretlerine yarayan gerçek ilimleri tahsil etmekten ve sâlih amel iş­leyip ahirete hazırlanmaktan alıkoymuştur.)

Allah Rasûlü (as), Allah Teâlâ'dan faydalı ilimler istemiş, faydasız ilimlerden ise O'na sığın­mıştır. Faydalı ilimler kalbi nurlandırıp aydınlatır; duygu­ları da terbiye ve ıslah eder. Faydasız ilimler ise kalbi karar­tır, duyguları da bozup kötüleştirir. Allah Teâlâ, bir kısım müminlerin kalplerini içinde fanus yanan bir pencereye, bir kısmının da kalplerini bizzat yanan fanusa benzetmiş, (Nur, 35) kâfirlerin kalplerini ise, gece karanlığında dalgalanan fırtı­nalı bir denizin dehşetli hâli gibi göstermiştir. (Nur, 40)

Allah Rasûlü (as) şöyle buyurmuş­tur: "Müminin kalbi lekesizdir, içinde yanan bir ışık vardır. Kâfirin kalbi ise simsiyahtır ve baş aşağıdır." (Ahmed, Taberanî)

Hz. Ali (ra) şunu söylemiştir: "Allah Teâlâ’nın sevdiği kalb, şefkatte çok yufka ve ince, yakîn ve imanda çok safi, açık ve net, dindarlıkta çok sebatlı, daya­nıklı ve kuvvetli olan kalptir."

Kalbin Sıfatları

Bil ki, kalbin dört sıfatı vardır. Bunlar şehvet (istemek, arzu duymak), gazap (kızmak, saldırmak), kibirlenmek ve bilmektir. İnsan kalbinde toplanan bu sıfatlardan her biri tek başına bir mahluk türünün öz yapısı ve özelliğidir. Bunlardan şehvet domuzun belirleyici huyu ve sıfattır; ga­zap yırtıcı hayvanların, kibirlenmek şeytanın, bilmek ise meleklerin ayırıcı huyları ve sıfatlarıdır. Bu sebeple, bir kalpte bu huy ve sıfatlardan hangisi ağır basar ve ileri gi­derse, o kalbin sahibi bu sıfatın kendisi için zat ve öz oldu­ğu mahluk türüne yaklaşır ve kendisinde bu mahluk türü­nün ahlâk ve amelleri ortaya çıkar. Bu böyle olduğu için, bir kalb helâl ve haram ayırımı yapmadan ve ölçü, sınır ta­nımadan hep istemek huyunda olursa, onun sahibi obur­lukta meşhur olan domuz türüne dahil olur. Kalb, haksız kızgınlık ve yırtıcılık huyunda olursa, sahibi bu sıfatta meşhur olan köpek, yılan, akrep gibi yırtıcıların sınıfına dahil olur. Kalb, kibir ve enâniyet huyunda olursa, sahibi şeytan kısmına girer. Kalb ilim ve marifet kazanma huyun­da olursa, sahibi melekler mertebesine çıkar, meleklere mahsus faziletler ve olgunluklar kazanır ve kendisinde Al­lah Teâlâ'ya zevk ve iştiyak içinde kulluk ve ibadet etme meyli gelişir.

Mahlukların hakikatleri onların şekil ve suretleri değil, huy ve ruhî özellikleridir. Bu sebeple, örneğin domuz, bili­nen şekliyle değil, şehvet ve oburluğuyla domuzdur; men­fur ve iğrenç olması da bu yüzdendir. Köpek de şekli, et ve kemiğiyle değil, yırtıcılığı, hasisliği ve dalkavukluğuyla köpektir. Şeytan ve melek de, maddî varlıklar olmamak yö­nüyle birbirine benzerler. Onları ayıran yön ise meleklik ve şeytanlık huylarıdır. Bu huy meleğin hayrı sevmesi ve ona hizmet etmesi, şeytanın ise şerre mübtelâ olması ve şer için çalışmasıdır. Hâl bu olunca, şekil ve sureti farklı olmakla birlikte, insan huy, ruh ve öz itibarıyla geçen varlıklardan hangisine benzerse, hakikatte o taifedendir. Bundan dolayı, kıyâmet gününde bir kısım insanlar bir kısım hayvanların suretinde haşrolunurlar.

Rüya ve uyanıklık hâlindeki keşiflerde de, insan şeh­veti köpek, onun gazabı domuz, kibir ve enâniyeti şeytan suretinde görünür. Kalb ilâhî marifet kazanıp ibadetlerden destek ve kuvvet alırsa, bu huy ve duygularını da değişti­rir veya hiç olmazsa kendisini onların şerrinden korur.

Kâfir ve fâsıkların kalpleri ise, bu hayvan menşeli huy ve duygulara boyun eğip teslim olur. Bu sebeple, bu insan­lar hayvanî hislerini ilâh derecesine çıkarır ve gece gündüz onların tatmini için çalışırlar. Bunu yaptıkça da küçülürler. Çünkü, abid (ibadet eden) her zaman mabud'tan (ibadet edilenden) aşağıdır. Bu duruma göre, mabudu köpek, do­muz ve şeytan olan insanlar, bu iğrenç ve değersiz varlık­lardan daha iğrenç ve değersiz olurlar. Kur'ân-ı Kerim'de­ki, "Onlar hayvanlar gibidirler ve hatta daha âdidirler." (A'râf, 179) âyeti de bu mânaya işaret etmiştir.

Kalplerin huzur ve itmi'nan bulması, Allah Teâlâ'yı çokça zikretmekledir. Kur'ân-ı Kerim'de, "Gerçektir ki, kalpler Allah'ı zikretmek ve anmakla itmi'nan bulurlar." (Ra'd, 28) buyurulmuştur. Kalplerin kararıp mühürlenmesi ise, gü­nah ve kötülük işlemekledir.

Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur: "Hayır! Ka­zandıkları günahlar kalplerine paslı kılıf olmuştur." (Mutaffifîn, 14)

"Biz, onların kalplerini günahlarıyla mühürleyince onlar artık duymazlar." (A'râf, 100), "Allah onların kalplerini mühürlemiş de bu yüzden anlamazlar." (Tevbe, 93)

Kalplerin üzerindeki karanlık ve mührün açılması ve sahiplerinin gerçekleri duyar ve anlar hâle gelmeleri ise, takva sayesindedir. Onun için Kur'ân-ı Kerim'de şöyle bu­yurulmuştur:

"Allah'a karşı takva hâlinde olun ve O'nu dinleyin." (Mâide, 108), "Allah'a karşı takva hâlinde olun ki, Allah size (gerçekleri) öğretsin." (Bakara, 282)

Allah Rasûlü (as) şunları söylemiş­tir: "Kul bir günah işlediği zaman, kalbinde siyah bir leke oluşur. Eğer ondan vazgeçip tevbe ederse, leke silinir. Aksi takdirde o giderek çoğalır ve bütün kalbi istilâ eder.", "Müminin kalbi lekesizdir, içinde parlayan bir ışık vardır. Kâfirin kalbi ise simsiyahtır ve baş aşağıdır.", "Allah bir ku­luna iyilik irade ederse, onun kalbine bir vaiz yerleştirir." (Ed-Deylemî/Musnedul-Firdevs)

Günahların kirleriyle karanlık içinde kalan kalb, uzağı göremeyen zayıf göz gibi, ahireti görmez; görmeyince dü­şünmez; düşünmeyince de özlemez. Ahiret inancından meydana gelen boşluğu da dünya ile doldurmaya kalkar. Fakat dünya küçüktür, ahiretin yerini tutmaz. Bu sebeple de, dünyayı hayâlinde şişirip büyütür. İşi böylece hallettiğini zannettikten sonra da artık yapılan nasihat ve uyarıla­rı dinlemez ve hatta hayâlinin yıkılmaması için bunlardan şiddetle çekinir ve onlara kötü tepki gösterir. İbretli hâdise­ler de artık bu kalbi etkilemez ve ona anlamlı gelmezler. Te­sadüf fikri onun tutunduğu daldır. "Bu da geçer!" tesellisi de onun koltuk değneğidir.

İlimler Açısından Kalbin Durumu

Kalb ayna gibidir; günahlarla kararır, hayırlarla cilala­nır. Ayna parlak olduğu ve üzerinde perde bulunmadığı zaman, karşısındaki eşyanın suretleri ona aksedip içine yerleştikleri gibi, kalb de küfür ve günahkârlığın karanlığı ve kirliliğiyle örtülmediği zaman, ilgilendiği ve alâka duy­duğu eşyanın hakikatleri ona aksedip içine girerler. Bu da o şeylerin bilgisinin kalpte hasıl olması sonucunu doğurur. Bu bilginin onda hâsıl olması için kalbin parlak olması, bil­giye talip olması ve konuya yönelip teveccüh ve dikkat, göstermesi lâzımdır. Bu şartlar gerçekleşmediği takdirde, ters çevrilen ayna olayında da olduğu gibi, bir şey görmek anlamak ve bilmek mümkün değildir. Bu sebeple, Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Bizim yolumuzda cihad edenlere yollarımızı göstere­ceğiz." (Ankebût, 69) Bu âyetteki cihadın bir mânası da doğru bilgiyi aramak ve bunun için cehd ve çaba göstermektir. Bunun kadar önemli olan diğer bir şart da bilgiyi olduğu gibi ka­bul etmeye niyetli ve istekli olmaktır. Bu ise şartlanmışlıktan, bir mezhep veya görüşün taassubundan hâli olmak ve gerçekleri peşin kabuller veya dünyevî mülâhazalarla de­ğiştirmeye kalkmamak demektir.

Kalb hakikatlere ilgi duymadığı zaman, onlardan ha­bersiz kalır. Bu yüzdendir ki, dünya ilimlerinde çok bilgili olan pek çok insan, din ilimlerinde câhillerden daha mah­rumdurlar. Çünkü bilgi ilgi ister. Bunda şaşılacak bir şey de yoktur. İnsan bakmadığı zaman, önündeki koca kâinatı bi­le görmez. Görmediği şeyi de bilmez. Allah Teâlâ şöyle bu­yurmuştur:

"Göklerde ve yerde nice âyetler (deliller, dersler ve ib­retler) vardır. Fakat onlar bu âyetlerden yüz çevirip geçi­yorlar." (Yûsuf, 105)

Allah Rasûlü (as), "Her çocuk, İs­lâm fıtratıyla dünyaya gelir. Fakat anne ve babası onu tel­kinlerle kendi dinlerine çekerler." buyurmuştur. (Müttefekun aleyh) Bu ha­diste sözü edilen İslâm fıtratı, İslâm’ı kabul etmek için şart olan kalbin sağlık ve temizliğidir. Anne ve babaların telkin­leri, genel olarak da çocuklara verilen yanlış bilgi ve eğitim onların kalplerini bozucu ve kirletici etkiler yaparlar. Bun­dan sonra da bu insanlar temiz fıtrat dini olan İslâm’a karşı hasım ve düşman hâline gelirler. Allah Rasûlü (as) bir hadis-i şerifte de şöyle buyurmuştur:

"Şeytanlar, insanların kalpleri etrafında yığılıp onları örtmezlerse, bu kalpler göklerin melekûtunu (derinlikleri­ni) görebilirler." (Geçti) Buradaki şeytanlardan maksat, sadece ilk akla gelen cinnî şeytanlar değildir; onlar gibi kalplerle hakikatlerin arasına girip perde oluşturmaya çalışan bütün unsurlar da buna dâhildir.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Allah, bir insana hi­dayet vermek isterse, onun kalbini İslâm’ı kabul edecek şe­kilde açıp genişletir. Bir insanı saptırmak isterse de, onun kalbini daraltıp oksijensiz kalmış gibi sıkıştırır." (En'âm, 125)

Allah Rasûlü (as) şöyle buyurmuş­tur: "İnsanların en hayırlısı, kalbi temiz ve pâk olan; kal­binde hile, zulüm, hıyanet, kin ve hased bulunmayan kim­sedir."

İman Mertebeleri

İmanın üç mertebesi ve çeşidi vardır.

Birincisi, avam halkın imanıdır. Bu iman mertebesinde kalb kapalıdır. İman, çevrenin ve geleneğin etkisiyle kaza­nılır. Bu iman, geçerli olmakla birlikte son derecede zayıf ve dayanaksızdır. Her zaman şüpheye açık ve sönüp git­mek tehlikesine maruzdur.

İkincisi, kelâmcıların imanıdır. Bu iman mertebesinde de, genel olarak kalb kapalıdır. Bu mertebenin öncekinden farkı ve üstünlüğü, burada imanın bir takım aklî delillerle ispatlanması ve desteklenmesidir.

Üçüncüsü ise, kalpleri açık olanların imanıdır. Bu, en sağlam, en köklü ve en mükemmel imandır. Bu imâna şüp­he sokmak mümkün değildir. Bütün dünya halkı başka türlü inansa ve başka şeyler söylese, her yer şeytanlarla do­lup taşsa bu imanın sahibi bunlardan en ufak bir şekilde et­kilenmez.

Bu üç iman mertebesini bir misâl ile izah etmek gere­kirse, şöyle deriz: Bir insanın binanın içinde olduğuna üç şekilde inanılabilir.

Bunlardan birincisi, doğru sözlü olduklarına güveni­len kimselerin bunu haber vermeleridir. Bunlar bunu haber verince, o insanın binada olduğuna dâir inanç ve kanaat oluşur. Çünkü, bu kimseler yalan söylemezler. Yalan söylemeyen kimselerin sözleri de güven ve itmi'nan verir. İşte bu, avam halkın imanına misâldir. Çünkü bunlar, büluğ ya­şına geldiklerinde anne, baba ve çevrelerinden Allah Teâlâ'nın varlığını ve O'nun ilim, kudret, hikmet ve rahmet sahibi olduğunu, Muhammed (sa)’ın hak peygamber olduğunu, haşır ve kıyâmetin hak olduğu­nu, cennet ve cehennemin iyi ve kötü insanların ebedî ka­lacakları mükâfat ve cezâ yerleri olduğunu ve kendilerinin bu şekilde iman ettiklerini duyarlar. Bunun üzerine onlar da iman ederler. Ancak, bu iman, muhalif sözlerin etkisiy­le şüpheye sürüklenebilir. Kaldı ki, bu şekildeki iman sade­ce müslümanlara da mahsus değildir. Diğer din mensupla­rı ve hatta müşrikler ve dinsizler de, inanç veya inançsız­lıklarını bu şekilde kazanırlar.

İkincisi, binanın içindeki insanın sesini duymaktır. Onun senini duymak, onun orada bulunduğuna dâir kuv­vetli bir delildir. Fakat, bu delile de bir dereceden sonra şüphe girebilir. Çünkü, sesler birbirine benzerler ve birinin sesi taklit de edilebilir. Bu sebeple, duyulan ses, o insanın sesi olmayabilir. Zayıf da olsa, bu ihtimal mevcuttur. Bu ih­timal, bu şekildeki bir imanı da kesin olmaktan çıkarır.

Üçüncüsü ise, bizzat binanın içine girip insanı orada görmektir. Binaya girip onu orada gözleriyle gören bir kim­se, artık bu konuda hiçbir şüpheye açık değildir. Çünkü in­sanın kendi gözleriyle gördüğü şeyde tereddüt etmesi im­kânsızdır. İşte, kalbi açık olup iman hakikatlerini bizzat gö­ren bir kimsenin imanı da böyledir. Bu iman mertebesine hakikî marifet ve yakinî müşahede denir. Bu iman, ilim ve amelin müşterek meyvesi olan iç aydınlığının ürünüdür.

İlimlere Nisbetle Kalbin Durumu

Bil ki, ilimler ya aklî veya naklidirler. Aklî ilimler, akla dayanan, kaynağı akıl olan ilimlerdir. Naklî ilimler ise, şer'î ilimler, yani din ve şeriatın öğrettiği ilimlerdir. Bu ilimler nakil ve rivayete dayanırlar. Aklî ilimler de, ya uhrevî veya dünyevîdirler. Yani konuları ya ahirete müteallik olan iman, ibadet ve ahlâk bahisleridir; ya da dünyaya ait olan ve bu dünya hayatıyla ilgili bulunan bahislerdir. Aklî ilim­ler, diğer bir açıdan zarurî ve kesbî olmak üzere ikiye ayrı­lır. Zarurî ilimler, doğruluğu delil istemeyen ve kendiliğin­den insan kalb ve dimağında oluşan bilgilerdir. Kesbî ilim­ler ise (bunlara, nazarî ilimler de denir), akıl ve dimağı ça­lıştırmak, delil aramak ve araştırmak sonunda kazanılan ilimlerdir.

Göz, maddî olan şeylerin suret ve görüntülerine makes olduğu gibi, kalb de bu ilimlerin manevî suret ve görüntülerine makestir. Göz kör olduğu zaman, görüntü alamadığı gibi, kalb de mühürlendiği zaman ilimleri almaz. Gözle kalb arasındaki bu benzerlikten dolayı, Allah Teâlâ, kalbin mühürlü hâlini körlüğe benzetmiş ve şöyle buyurmuştur:

"Allah bu kimselere lanet etmiş, onları sağırlaştırmış ve gözlerini kör etmiştir." (Muhammed, 23), "Rabbinden sana indirilen şe­yin hak olduğunu bilen, kör olan gibi midir?" (Ra'd, 19), "Bu dün­yada kör olan, ahirette beter kör olur." (İsrâ, 72), "Onların gözleri kör olmasa da, kalpleri kördür."(Hac, 46)

Kalbin ilim ve hakikatleri idrâk etmesini temin eden fıtrî nur ve ışığa 'basiret' denir. Ayet-i kerimelerde sözü edilen kalb körlüğü, Allah Teâlâ’nın yaratırken her kalbe soktuğu bu basiret ışığının küfür, nankörlük ve günahlar yüzünden sönmesidir. Bu ışık sönünce kalb, ışığını kaybe­den göz hâline gelir. Işıksız bir gözün varlıkla yokluğu ay­nı olduğu gibi, böyle bir kalbin varlık ve yokluğu da aynı­dır.

Kalple göz bu zikredilen cihette birbirine benzese de, kalbin körlüğü sonuç itibarıyla daha büyük bir musibettir. Çünkü, göz körlüğüyle dünya hayatı zarar görürken, kalb körlüğüyle ahiret hayatı kökten gider. Ayrıca, kalb kör ol­duğu zaman gözün görmesi de, idrâke dönüşmediği için fazla bir işe yaramaz. Halbuki kalb açıksa, gözün körlüğü­ne rağmen, ilim, marifet, edep ve fazilet öğrenmek ve bun­larla kemâl mertebelerine çıkmak mümkündür.

Allah Teâlâ, anlatılan benzerlikten dolayı kalbin ilim ve hakikatleri idrâk etmesini, görmek lafzıyla ifade etmiştir. Örneğin, Allah Rasûlü hakkında, "Onun kalbi gördükleri­ni yalanlamadı." (Necm, 11), İbrahim (as) hakkında da, "Biz İbrahim'e göklerin ve yerin gizli hakikatlerini göster­dik." (En'âm, 75) buyurmuştur.

Kalb açısından aklî ilimlerle şer'î ilimler arasındaki far­ka gelince; şer'î ilimler kalbin manevî hastalıklardan temiz­lenmesini ve kemâl bulmasını sağlarlar. Aklî ilimler ise, tek başlarına bu alanda çok az bir işe yararlar. Onun için mad­dî ilimlerinin çokluğuna rağmen, dinî ve şer'î ilimlerden yüz çevirenler, ahlâkî zaaflardan ve amelî kusurlardan ken­dilerini kurtaramazlar. Kur'ân-ı Kerim'de bunlar hakkında, "Allah onların kalplerini temizlemeyi irade etmediği için, onları dinî ilimlerden uzaklaştırmıştır. Onlara dünyada kö­tülüklerinin mahcubiyeti, ahirette de elemli bir azap var­dır." (Mâide, 41) buyurulmuştur.

Gerçek bu olduğu için, insanların Kur'ân ve Sünnet nurlarından uzak iken, yalnızca fen ve madde ilimleriyle olgunlaşacaklarını zan ve iddiâ edenler, büyük bir aldanış ve yanılgı içindedirler. Aklî ilimler vücudu besleyen gıda gibidirler; şer'î ilimler ise ilaç gibidirler. Gıda ilaç yerine geçmediği gibi, aklî ilimler de şer'î ve dinî ilimlerin yerine geçmezler. Bu sebeple, ilacı bırakıp fazla miktarda gıda al­mak vücudun hastalığını gidermediği, hatta bazı hâllerde onu arttırdığı gibi; dinî ve şer'î ilimleri terk edince, yalnız­ca maddî ve aklî ilimlerle ahlâk ve nefsin kusurlarını gidermek de mümkün değildir. Hatta bu durumda bu ilimler ço­ğu kimselerin ruh, kalb ve akıllarını ifsat edip bozar. Aklî ilimlerle şer'î ilimlerin birbirine zıt olduklarını ve bir araya gelemediklerini zan etmek de kalb körlüğü ve cehâlet ese­ridir. Bunu böyle zannedenler, ya bu ilimlerin ikisini de bil­meyen veya onlardan sadece birini bilip diğeri hakkında kötü zan ve tahmin yürüten kimselerdir. Hakikatte ise, bu iki ilim tıpkı gıda ve ilaç gibi, insanların değişik ihtiyaçları­nı karşılayan ve sonuçta birbirini tamamlayan şeylerdir. Bu sebeple, bunların ikisi bir arada olmadıkça, insanın (ve top­lumun) bir kısım ihtiyaçları açıkta kalır ve onun mutlu ol­ması zorlaşır.

Birbirine zıt olan şey bu ilimlerin kendileri değil, on­larla dünya veya ahiretin aynı öncelikle aranmasıdır. Bu se­beple, bu arayışta yalnızca dünya veya yalnızca ahirete ön­celik vermek mecburiyeti vardır. Hz. Ali (ra)’ın benzetmesiyle, dünya ve ahiret bir terazinin iki kefesi gibi­dirler. Bu kefelerden hangisine fazla ağırlık konulsa, diğeri hafif kalır. Bundan dolayıdır ki, dünyaya öncelik verip onu esas maksat hâline getirenler, ister istemez ahiret işlerinde gevşek ve gönülsüz olurlar. Bunun gibi, ahireti öne çıka­ranlar da dünyanın fuzulî işlerine, nefsin heva ve hevesle­rine karşı isteksiz ve talepsiz olurlar. Bunları bu işlere kar­şı isteksiz görenler, onları az zekâlı zannederler. Halbuki, onlar insanların en zeki ve akıllılarıdır. Az zekâlı ve akılsız olanlar ise, birincilerdir ki, bunlar dünyanın fâni ve geçici olduğunu, bitmek üzere bulunduğunu, ahiretin ise ebedî ve sonsuz olduğunu, bu itibarla onu dünyaya tercih etme­nin gerektiğini anlamaktan âciz kalırlar ve bu idrâk aczi onlara çok pahalıya mal olur. Allah Teâlâ, bunlar hakkında şöyle buyurmuştur: "Onlar, hidayet karşılığında dalâleti satın almışlardır. Bu suretle yaptıkları ticaret kâr getirme­miş ve kendileri bu işte isabetli davranmamışlardır." (Bakara, 16), "Onlar, dünya hayatının görünen yüzünü bilirler; onun iç yüzünden ve ahiretten ise habersizdirler." (Rûm, 7), "Bize kavuş­mayı beklemeyen, dünya hayatına razı olan, onunla yeti­nen ve âyetlerimizden gaflet edenlere bu kötü tutumların­dan dolayı ateş vardır." (Yûnus, 7), "Bizi anmaktan ve dinimize uy­maktan yüz çeviren ve bilgileri o kadarına yettiği için sade­ce dünya hayatını isteyen kimselerden yüz çevir." (Necm, 29)

Hasan el-Basrî (ra) şöyle demiştir: "Biz öyle bir nesle (Sahâbileri kasdediyor) yetiştik ki, siz onları gör­seydiniz, ahiret işlerine verdikleri şiddetli önemden dolayı onları deli zannederdiniz. Onlar da sizi görselerdi, dünya­ya gösterdiğiniz bu şiddetli rağbetten dolayı size zındık derlerdi."

İnsanlar genelde ya aklî, ya da naklî ilimlerde uzman­laşırlar. Bu gerçek, bu ilimlerin birbirine zıt ve ters olmala­rından dolayı değil, insanın zihnî kapasitesinin ve kısa öm­rünün bu iki ilimde birlikte uzmanlaşmaya yeterli olma­masından dolayıdır. Bu da aklî ilim alimleriyle naklî ilim âlimlerinin birbirine muhtaç olmaları sonucunu ve bunla­rın birbirinden yüz çevirmemelerinin lüzum ve zaruretini ortaya çıkarır.

"Dinsiz ilim kör, ilimsiz din topaldır." denilmiştir. Kör ve topal birbirine muhtaç oldukları gibi, dinle ilim de bir­birine muhtaçtırlar.

İlim Tahsil Etmekle O'nun İlhamına Mazhar Olmak Arasındaki Fark

Aklî ilimleri biraz evvel zarurî ve kesbî olmak üzere ikiye ayırdık. Zarurî ilimlerin hepsi ilham mahsûlüdürler. Bu sebeple, bu ilimlerde âlim-câhil, büyük-küçük ayırımı olmaksızın bütün insanlar ortaktırlar. Hatta, bu ilimlerin daha basit şekilleri bütün hayvanlara da ilham edilir. Hay­vanlar, kendilerine ilham edilen bu ilimlerle hayatlarını sürdürürler. Allah Teâlâ, bu önemli gerçeği Hz. Musa'nın dilinden şöyle anlatmıştır:

"Rabbimiz, her şeyi yaratan ve onlara hidayet verendir." (Tâ hâ, 50)

Kesbî ilimlere gelince, bu ilimler genelde kitap oku­mak, tefekkür etmek ve araştırmakla elde edilirler. Ancak bazen bunlar da doğrudan doğruya Allah Teâlâ tarafından kalbe ilham edilirler. Kur’ân-ı Kerim'deki, "Allah'a hakkıy­la kulluk edin ki, O size (ilimleri) öğretsin." (Bakara, 282) âyeti bu haki­kate işaret etmiş ve ilhamın Allah Teâlâ'ya hakkıyla kulluk etmenin bir mükâfatı olduğunu bildirmiştir.

Bu ilhamın nasıl oluştuğuna gelince; daha önce de açıkladığımız gibi, Allah Teâlâ insan kalbini bir ayna gibi yaratmıştır. Eğer bu ayna küfür ve günahlarla kirletilip üzeri örtülmezse, diğer aynaların karşılarındaki şeylerin suretlerini çekip almaları gibi, kalb aynası da Levh-i Mahfuz'daki nurlu yazıların akislerini çekip alır. Levh-i Mahfuz ise, ilm-i ilâhîden (Allah Teâlâ’nın ilminden) mahlukata taalluk eden kısmının yazılmış bulunduğu büyük ve benzersiz bir kitaptır. Allah Teâlâ, bu mübarek kitap hak­kında şöyle buyurmuştur: "Yaş ve kuru ne varsa, bu açık­layıcı kitapta mevcuttur." (En'âm, 59), "O, yazılmış bir kitaptır. Mukarreb (en yüksek derecedeki) melekler, onu okurlar." (Mutaffifîn, 21)

Meleklerin vasıf ve ahlâkını taşıyan ve onlar gibi, Al­lah Teâlâ'ya mutlak itâat ve kulluğu yaşayan kimseler de, mertebelerine göre, bu kitabı okurlar. Ancak bunların Levh'i okumaları, bilinen okumak şeklinde değil; Levhteki ışıklı yazıların Allah Teâlâ’nın irade ve kudretiyle kalbe yansımasıdır. Bu, ilhamın bir türüdür. Meleğin kalbe ko­nuşması veya Allah Teâlâ’nın bilgiyi kalpte yaratması da il­hamın diğer türleridir.

İlhamın gelmesi ve kalpte oluşması kulun ihtiyar ve is­teğine bağlı değildir. Onun zamanını da kendisi tayin ede­mez. Vahiyde de durum böyledir. Bu sebeple, Allah Rasûlü (as) da istediği zaman vahiy alamaz­dı. Vahiy, Allah Teâlâ’nın istemesi üzerine Cebrail (as) tarafından getirilirdi. Allah Rasûlü (as), Cebrail'e, "Niçin bizi daha sık ziyaret etmiyor­sun?" diye sormuş, meleğin dilinden şu âyet indirilmiştir: "Biz ancak Rabbinin emriyle ineriz. İnişimiz, dönüşümüz ve bekleyişimiz O'nun tarafından tayin edilir. Rabbin hiç­bir şeyi kendi hâline bırakmaz." (Meryem, 64)

İnsanların kalpleri genelde Levh-i Mahfuz'dan yansıyan bilgileri alabilecek parlaklıkta olmadığı ve üzerlerinde beşeriyet ve gaflet örtüsü bulunduğu için, genelde ilhamlar ilâhî lütuf esintileriyle bu perde kaldırılıp kalbe cila sürüldüğü anlarda gelirler. Bu esintiler ise, ibadet, zikir ve tefekkür sıra­sında ve şerefli zaman ve mekânlarda yoğunlukludur.

Gelen ilhamın Allah Teâlâ tarafından doğru olup olma­dığının mihenk ve mi'yarı Kur'ân ve Sünnet'in açık ve ke­sin beyanlarıdır. Bu sebeple, bu beyanlara uyan ilhamlar, Allah Teâlâ tarafındandır; onlara uymayan ilhamlar ise şey­tanın kalb ve dimağa üflediği dalâletlerdir. Kur’ân-ı Kerim'deki, "Şeytanlar, kendi dostlarına ilham verirler." (En'âm, 121), "Onlardan bir kısmı diğer kısmına (cinnî şeytanlar insî şey­tanlara) aldatmak maksadıyla süslü ve gösterişli sözler il­ham ederler." (En'âm, 122) gibi ayet-i kerimeler, şeytanların da ilham­larının bulunduğunu haber vermiş ve aldatıp saptırmaya yönelik olan bu ilhamlara kanmamak için uyarıda bulun­muşlardır.

(Bütün ilhamların Allah Teâlâ tarafından olmaması gerçeği de, kitabî ilimlerin ilham ilminden daha sağlam ve dolayısıyla ondan daha üstün olduğunu kanıtlamaktadır. Bu da, bazı sufilerin kendilerini bâtın âlimleri, gerçek âlim­leri de zahir âlimleri diye sınıflandırarak bâtın lafzından kendilerine bir üstünlük çıkarmaya çalışmalarının anlam­sız ve boş bir gurur olduğunu göstermektedir. Kaldı ki, Al­lah Teâlâ yanında makbul ve üstün olmak, bâtın veya zahir âlimi olmakla değil, takva sahibi olmakladır. Allah yanında en aziz olanınız takvası en fazla olanınızdır." (Hucurât, 13) ayet-i keri­mesi bu konuda şaşmaz ölçü ve yanılmaz hakemdir.)

İlham ilmini kazanmanın yolu nefisle mücadele et­mek, onu kötülüklerden çekmek ve tâatlara zorlamak, dik­kat ve himmeti Allah Teâlâ’nın razı olduğu işler üzerinde yoğunlaştırıp teksif etmek, fuzulî işlerden sakınmak ve kal­bi kötü duygu, tasavvur ve tereddütlerden temizleyip arın­dırmaktır. Sufiler bu işleri yapmaya "riyazet" demişlerdir.

(Ancak kanaatimize göre, riyazeti ilim elde etmenin ve ilhama mazhar olmanın bir yolu olarak görmek yerine, onunla Allah Teâlâ’nın rızasını tahsil etmeyi, kıyâmet gü­nündeki hesabın ağırlığından necat bulmayı ve cennetin yüksek derecelerini kazanmayı amaçlamak daha doğru bir yaklaşımdır. Çünkü ilim öğrenmenin esas yolu ilham değil, okumaktır. Bunun araçları da kitap, kalem ve mürekkeptir.

Bundan dolayıdır ki, Allah Teâlâ, beşeriyete gönderdi­ği ilk vahiy mesajında "Oku!" emrini vermiş, kalemle öğ­retimi bir nimet saymış, kitap ve kalemle yemin etmiştir.

Allah Rasûlü (as) da, "Kıyâmet gü­nünde âlimlerin mürekkebi şehidlerin kanıyla tartılacak­tır." buyurmuştur.

İlim öğrenmenin yolu ve kapısı okumak olunca, oku­ma emri "Evlere kapılarından girin." (Bakara, 189) ayetiyle de verilmiş olmaktadır.

Allah Rasûlü (as) da, Kur'ân öğre­nim ve öğretimini teşvik ederek, "En hayırlınız Kur’ân'ı (ve Kur'ân ilmini) öğrenen ve öğretendir." buyurmuş, bunu il­hama bırakmamıştır. Kaldı ki, ilhama mazhar olmak için önerilen aşırı (insan takatini aşan) riyazet, ilme kapı açmak yerine aklı bozar ve hayâllerin ilim zannedilmesine sebep olur. Bu şekilde akıl dengeleri bozulan bazı sufiler, "şatıh" denilen saçma sapan ve abuk sabuk sözler söylemişlerdir. İlmini Kur'ân okumaktan alanlar ise, bu sözleri küfür sayıp onlardan şiddetle sakınmışlardır.)

Bir Misâl:

Rivayet edildiğine göre, Rum ve Çinli sanatkârlar, bir sultanın meclisinde sanat, resim ve nakış işlerini konuş­muşlar ve bu iki taifeden her biri kendilerinin bu işte üstün olduklarını ileri sürmüşlerdir.

Bunun üzerine sultan onları imtihan etmek istemiş ve her bir taifeye sarayının bir odasını vererek onu bahçedeki ağaç ve çiçek resimleriyle süslemelerini emretmiştir.

Rum sanatkârlar, bu iş için çok para harcayarak deği­şik renkte boyalar getirmişler ve bunlarla resim ve nakışla­rı duvara geçirmeye çalışmışlar.

Çinli sanatkârlar ise, para harcayıp boya almamışlar ve bunun işçiliği için zaman da harcamamışlar; bunlar sadece cila getirmişler ve onunla duvarı ayna gibi parlatmışlardır. Duvar cilalanıp ayna gibi parlayınca da, bahçeyi olduğu gi­bi içine çekmiş ve onu tabiî ve üstün olan güzelliğiyle yan­sıtmıştır.

Sultan Çinli sanatkârların yaptığı işi görünce, onları daha çok takdir etmiş ve daha büyük lütuflarla mükafat­landırmıştır.

Çünkü birinci taifenin yaptığı işte beşerin kusurlu ve eksik sanatını, ikinci taifenin yaptığı işte ise Allah Teâlâ’nın mükemmel sanatının orijinalini görmüştür.

Bu misâl, karanlıkta bırakılmış bir kalbin ses ve harf­lerden ilim kazanması ile, amel ve ibâdet cilâsıyla parlatıl­mış bir kalbin Levh-i Mahfuzdan akisler alması arasındaki farkı gösteren bir misâldir.

Ayrıca, kitaplardaki ilimler sınırlı iken; amel ve ibadet, yani takva ile ilhama mazhar olanlar için yer ve gök ilim­lerle doludur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Gece ve gündüz değişimlerinde ve Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde takva sahipleri için deliller ve ilimler vardır." (Yûnus, 6)

Bunlar için Kur'ân da ilimler hazinesidir. "O muttakiler için kılavuzdur." (Bakara, 2)

(Not: İmam Gazali, ilhamı okumaktan üstün tutmuş­tur. Bu da, onun eleştirilen görüşlerindendir. Âlimlerin çoğunluğuna göre ise, okumak ilhamdan üstündür. Çünkü okumak yoluyla ilim ka­zanmak ve âlim olmak her zaman mümkün ve vâki iken, ilham yoluy­la ilim kazanmış ve âlim olmuş insanlar yok denecek kadar azdırlar. Bundan dolayıdır ki, tasavvufta da öne çıkan ve çığır açan zatlar, hep medrese kökenli kimselerdir. Hem sonra, İmam Gazalinin kendisi, ki­tap okumasaydı, okumaktan üstün gördüğü ilhamla İhyâ kitabını ya­zabilir miydi? Mümkün değildir. Çünkü ne ondan önce, ne de ondan sonra böyle bir şeyi yapan olmamıştır.)

Takva ile aydınlatılmış ilme marifet denir. Marifette kalbi parlatan nur ve cila vardır. Kıyâmet gününde yararlı olan da bu nurdur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "O gün, mümin erkeklerle mümin kadınların nur­larının onların sağ ve sol taraflarında yayıldığını görürsün. Ve onlara, 'Sizin müjdeniz, altında ırmaklar akan cennetler­de ebediyyen kalmaktır.’ denildiğini duyarsın. İşte büyük başarı bunların başarısıdır." (Hadîd, 12) Rivayet edilmiştir ki, kıyâmet gününde marifet sahibi olan âlimlerin nuru ufukları aydınlatırken, marifetsiz ilim sahiplerinin nuru ancak onla­rın ayak uçlarını aydınlatır.

İlimdeki nur, takva ve sâlih amelin eseridir. İlmi mari­fet hâline getiren de bunlardır. Allah Teâlâ, "Bizim için ci­hâd edenlere kendi yollarımızı göstereceğiz." (Ankebût, 69) buyurmuş­tur. Bu ayet-i kerimede sözü edilen cihadın birinci mânası takva ve sâlih amel için çalışmaktır. Nitekim bir âyette de şöyle buyurulmuştur: "Ey iman edenler! Eğer Allah'a karşı takva hâlini gözetirseniz, O size doğru ve yanlışı ayıran ve hakkı gösteren bir ışık verecektir." (Enfâl, 29)

Allah Rasûlü (as), yaptığı dualarda Allah Teâlâ'dan bu nuru istemiş ve şöyle demiştir: "Al­lah'ım! Bana nur ver ve nurumu arttır. Kalbime nur koy, gözlerime nur koy, kulaklarıma nur koy; saçıma, cildime, etime, kanıma, kemiğime nur koy; kabrimi nurlandır." (Müttefekun aleyh) Ve şöyle buyurmuştur: "Müminin ferasetinden sakının. Çün­kü o, Allah’ın nuruyla bakar." (Geçti)

Ebud-Derdâ (ra) şöyle demiştir: "Mümin, Allah Teâlâ’nın nuruyla bakar. Bu nur, Allah Teâlâ’nın onun kalbine attığı nurdur. Müminin dili de bu nura göre döner."

Amelle donatılmış ilme hikmet de denir. Allah Teâlâ, hikmetin önemini şu âyetle bildirmiştir: "Allah istediği kimseye hikmet verir. Kime hikmet verilirse, ona çok hayır verilmiş olur." (Bakara, 269) Allah Rasûlü’nün Sünnetine ve genel ola­rak Kur'ân ilmine de "hikmet" denir. Çünkü bunlarda mü­cerret ilim değil, amel eşliğindeki ilim vardır.

İlim amelle desteklenirse kalbe girer ve orada yerleşir. Aksi takdirde kulak ve dudaktan öteye geçmez. Allah Rasûlü (as) şöyle buyurmuştur: "İlim iki kısımdır. Bunlardan sahibine faydası olan ilim, kalbe giren ilimdir." (Geçti) Dil ve dudakta kalan ilim ise, sahibinin aleyhin­de delil ve şahittir.

İlham şeklinde gelen ilme "ledünnî ilim" denir. Hızır (as)’a verilen ilim bu türdendir. Allah Teâlâ bu zat hakkında şöyle buyurmuştur: "Biz bu kulumuza kendi ka­tımızdan bir rahmet verdik ve ona ledünnî olarak bir ilim öğrettik." (Kehf, 65) Ledünnî sözünün mânası, vasıtasız ve ilham yoluyla demektir. Bu türlü ilim verilen kimseye de "Rabbânî " denir. Bu isim de Allah tarafından öğretilmiş kimse de­mektir. (Bu ismin ikinci bir mânası ise, kendisini Rabbin yoluna adayan kimse demektir.)

İlmî (ilim hâlinde olan) kerametlerin hepsi ilham eser­leridir. Bunun birkaç örneği şöyledir:

Hz. Ebu Bekir (ra), vefat hastalığında Hz. Aişe'ye şöyle demiştir: "Benden geriye kalan, sen, iki erkek ve iki kız kardeşlerindir." O bunu söylediği sırada, Hz. Ai­şe’nin iki erkek ve bir kız kardeşi vardı ve Hz. Ebu Bekir'in eşi hamileydi. Daha sonra bu hanım bir kız çocuğu doğur­muştur.

Hz. Ömer (ra) hutbe okurken, aniden, "Ey Sâriye! Dağa bak!" diye seslenmiştir. O sırada, Sâriye ku­mandasındaki İslâm ordusu çok uzak ülkelerde fetihlerle meşguldü ve o anda arkadaki dağ tarafından gelen bir düş­man birliği tarafından vurulmak üzereydi. Bu durum, hut­be okuyan Hz. Ömer'e ilham edilmiş, kendisi de keramet kuvvetiyle uyarıda bulunup sesini yerine ulaştırmıştır.

Allah Rasûlü (as) şöyle buyur­muştur: "Sizden önceki ümmetlerde ilhama mazhar olan kimseler olmuştur. Bu ümmette de böyle birisi varsa o da Ömer'dir." (Müslim)

Enes şöyle demiştir: "Ben Osman'ı ziyarete giderken yolda bir kadın gördüm ve ona biraz dikkatlice baktım. İçe­ri girdiğimde Osman (ra) bana, 'Gözlerinde zi­nanın izleri olduğu hâlde bana gelirsin. Bilmez misin ki, gözlerin zinası harama bakmaktır.’ dedi. Ben hayret ede­rek, 'Allah Rasûlü’nden sonra vahiy mi var?’ dedim. Ken­disi, 'Hayır! Bu vahiy değil, basiret ve ferasettir.’ dedi."

Ebu Said el-Harrâz (ra) şunu anlatmıştır: "Mescid'ul-Haram'a girdiğimde orada eski ve yamalı elbi­se giymiş bir fakir gördüm ve kendi içimden: 'Böyleleri in­sanların sırtında yüktürler.’ dedim. Adam dönüp bana baktı ve, 'Allah, içinizdekini bilir; O'ndan sakın.’(Bakara, 235) âyetini okudu. Ben, o düşüncemden pişman olup gizlice tevbe ve istiğfar ettim. Bunun üzerine de adam, 'O, kullarından tevbesini kabul edendir.’ ayetini(Şûra, 25) okudu."

Eş-Şiblî (ra) şunu söylemiştir: "Bir gün otur­muşken nefsimi muhâsebe ettim ve kendi kendime, 'Gali­ba ben cimriyim.’ dedim. Nefsimi itham ettiğim bu kötü huydan kurtulmak için de, 'Bundan sonra elime geçecek bir şeyi hemen götürüp bir fakire vereceğim.’ dedim.

Bu muhâsebeden biraz sonra yanıma Halife'nin bir hizmetçisi geldi ve onun tarafından bana gönderilen altmış altını bırakıp gitti. Ben de parayı alıp hemen evden çıktım ve bir fakir aradım. Biraz gidince, kör bir adamın berberde tıraş olduğunu gördüm ve yanına gidip parayı eline uzattım. Kör adam:

-Bunu tıraş ücreti olarak berbere ver, dedi. Ben:

-Bu az para değil, altmış altındır, dedim. Adam:

-Sen boşuna kendi kendine, 'Ben cimriyim.’ demedin, dedi. Adamın bu keşif ve ilhamına hayret edip parayı ber­bere uzattım. Berber, elini çekerek:

-Hayır, almayacağım. Çünkü ben bu adamı tıraş etme­ye başlarken kendisinden ücret almamayı niyet ettim, dedi. Berberin bu âlicenaplığı da beni etkiledi ve elimdeki para­dan iyice iğrendim. Ondan sonra da götürüp onu Dicle nehrine attım. Arkasından da:

-Sana değer verenleri Allah değersiz kılsın! dedim."

Hamza İbni Abdullah şöyle demiştir: "Ebu'l-Hayr et-Teynânî'yi ziyaret etmeye giderken kendi içimden, 'Ona selâm verip hatırını soracağım ve fakat evinde yemek ye­meyeceğim.’ dedim. Kendisini ziyaret ettim, ondan sonra da çıkıp ayrıldım. Ben biraz gidince, baktım ki elinde bir ta­bak yemekle arkamdan geliyor. Gelip bana yetişti ve taba­ğı bana uzatarak: 'Artık evimde değilsin. Onun için bu ye­meği yiyebilirsin.’ dedi."

Bu türlü keşif ve ilhamların hak olduğunu gösteren iki kesin kanıt vardır. Birincisi, doğru rüya hâlindeki keşif ve ilhamlardır. Bunlar rüya hâlinde olabilirlerse, uyanıklık hâ­linde olmamaları için hiçbir sebep yoktur. İkincisi ise, Allah Rasûlü’nün tevatür derecesini bulan çok sayıdaki keşif ve ilhamlarıdır. Bu keşif ve ilhamlar vahiyden ve peygamber­likten ayrı şeyler oldukları için, onların Allah Rasûlü’nde görülmeleri, onun yolunda ve izinde olan sâlih ve muttaki kimselerde de görülebileceğini ortaya koyar.

Allah Teâlâ’nın bir semavî kitapta şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ben bir kulumun kalbine bakar da onda gâlip olan hissin beni anmak olduğunu görürsem, artık onu ben yönetirim, onunla ben oturup konuşurum ve kendisine ben ünsiyet veririm."

Şeytanın Kalbe Tasallut Etmesi

Bil ki, kalb, her yanında pencereler bulunan bir kubbe gibidir; bu pencerelerden devamlı surette onun içine algı­lar ve duygular girer. O bir hedef gibidir; her taraftan ona oklar gelir. O parlak bir ayna gibidir; eşyanın şekil ve suret­leri birbiri arkasından onun yüzüne akseder. O bir havuz gibidir; ona doğru gelen kanallar ve borular ona dökülür. Kalbe giren bu şeyler de, ya duyu organları yoluyla bünye­nin dışından; veya hayâl, şehvet, hırs ve gazap hisleri yo­luyla bünyenin içinden gelirler. Çünkü insan, duyu organ­ları yoluyla bir şeyle temas sağladığı zaman, onun kalbine bundan bir iz düşer. O kendi içinde şehvet, gazap veya hırs duyduğu, hayâl kurduğu veya düşündüğü zaman da aynı şekilde kalbinde bir etki hâsıl olur. Düşünmek de ya yeni bir şeyi tefekkür etmek veya eski bir şeyi tekrar zihne taşı­mak şeklinde olur. Bu iki türlüsüyle düşünme olayı, insan kalbini en çok etkileyen faaliyettir. Bu faâliyetin bir kısmı kalbi aydınlatıp insanı hayra davet ederler. Bir kısmı da bu­nun aksine, kalbi karartıp sahibini şerre çağırırlar. Bunlar­dan birinci kısma ilhâm, ikinci kısma ise vesvese denir, il­hamın arkasındaki sebepler melekler, vesvesenin arkasın­daki sebepler ise şeytanlardır. Meleklerin görevi insana hayrı düşündürmek ve sevdirmek, ona gerçek bilgiyi öğretmek, hakkı açıklamak, onu iyi şeylere teşvik etmek ve ona güzel ümitler aşılamaktır. Şeytanların görevi ise, bun­ların tersi ve zıddı olan işler yapmaktır.

Allah Rasûlü (as) şöyle buyurmuş­tur: "Kalpte iki dürtü vardır. Bunlardan birisi meleklerin dürtüsüdür. Bu dürtü hayra meyletmek ve hakkı kabul et­mek şeklinde ortaya çıkar. Bu dürtüyü hisseden, onun Al­lah Teâlâ tarafından olduğunu bilsin ve kendisine hamd et­sin. (Allah Teâlâ’nın, bu dürtüyü kulunun kalbine sokması­na "tevfik", "inayet" ve "hidâyet" denir.) Diğer dürtü ise, şeytanların dürtüsüdür. Bu dürtü hayrı menetmek, şerre meyletmek, hakkı kabul etmemek şeklinde ortaya çıkar. Bu dürtüyü hisseden şeytan-ı recîm'den Allah Teâlâ'ya sığın­sın ve o dürtüye uymaktan sakınsın. (Bu dürtünün kalbe sokulmasına Allah tarafından izin verilmesine de "idlâl" denir.)." (Tirmizî, Nesaî/el-Kübrâ)

Hasan (ra) şöyle demiştir: "İnsan kalbi me­lekten ve şeytandan gelen dürtülerle devamlı olarak tahrik edilir. Allah Teâlâ o kula merhamet etsin ki, bunları birbi­rinden ayırır ve melekten gelen dürtüye teslim olup şey­tandan gelen dürtü ile mücâdele eder."

Allah Rasûlü (as) şöyle buyurmuş­tur: "Müminin kalbi Rahmân’ın iki parmağı arasında dö­ner." Buradaki iki parmaktan maksat, ya Allah Teâlâ’nın ni­met ve musibet vermek şeklinde tecellî eden kudretidir; ya müminin Allah Teâlâ’nın ilham ve tasarruflarına teslim ol­masıdır veya dinin azimet ve ruhsat kısımlarına uymasıdır. Bu sonuncu mânaya göre, mümin, dinin azimet ve ruhsatları arasında dolaşır. O, normal hâllerde azimetlere uyar, zaruret ve meşakkat hâllerinde ise ruhsatları kullanır.

Kalb, yaratılış itibarıyla ilhamı da vesveseyi de kabul etmeye elverişlidir. Onu ilham veya vesvese tarafına mey­lettiren Allah Teâlâ'dır. Allah Teâlâ’nın onu ilhama veya vesveseye meylettirmesinin sebebi ise, insanın kendi irade­sidir. İnsanın iradesini etkileyen de ondaki iyi ve kötü duy­guların ağırlığıdır. Bu sebeple, bir insanda şehvet, hırs ve gazap hisleri ağırlıklı ve güçlü olurlarsa, onun iradesi şerre meyleder, Allah Teâlâ'da onun kalbini vesvese ve şeytana meylettirir. Buna mukabil, insanda Allah sevgisi, ahiret öz­lemi ve sevap arzusu ağırlıklı ve güçlü olurlarsa, o zaman da iradesi hayra meyleder, Allah Teâlâ'da onun kalbini me­leğe ve ilhama meylettirir. Bu ikinci durumda şeytan ves­vesesi de hayır ve doğru olanı istemekte insana yardımcı olur. Çünkü şeytan ve onun vesvesesine duyduğu nefret ve tepki insanı aksi istikamete iter. Bunun yanında, şeytanın vesvesesi, hayır ve doğru olanı tanımakta da yardımcı olur. Çünkü hayır ve doğru olan genel olarak düşmanın, özel olarak da şeytanın söylediği şeyin aksidir. Allah Rasûlü (as) şöyle buyurmuştur:

"Herkesin şeytanı vardır. Benim de şeytanım vardır. Fakat, benim şeytanım bana yalnızca hayrı söyler." (Müslim) Bu hadis-i şerif, Allah Rasûlü’ne mahsus olan bir durumu bil­dirmesinin yanında, bu söylediğimiz mânayı da ifade eder.

Şeytanları kalpten uzaklaştıran en güçlü amel, Allah Teâlâ'yı anmak ve zikretmektir. Onları davet eden en etkili vasıta ise gaflettir. Gaflet, Allah Teâlâ'yı aklına getirmemek, kul olduğunu ve bütün yaptıklarından sorumlu bulundu­ğunu göz ardı etmek, dünyanın fâni, ömrün muvakkat, ölümün muhakkak, cennet ve cehennemin hak olduğunu unutmaktır.

Câbir İbni Ubeyde şunu anlatmıştır: "Ben kalbimde duyduğum vesveseyi Alâ İbni Zeyyâd'a şikâyet ettim. Ken­disi bana şöyle dedi: 'Kalb eve, şeytan da hırsıza benzer. Bir evde hırsızın işine yarayan bir şey varsa, kendisi eve girmeye çalışır. Aksi takdirde oraya girmez, girse de bir za­rar vermez." Şeytanın işine yarayan şey ise, kalpteki dün­ya sevgisi, hevâ ve heves ihtilasıdır. İçinde bu türlü şeyler bulunursa, şeytan kalbe girer ve orada cirit atar, hatta taht kurup saltanat sürer. Bunlar bulunmazsa, şeytan kalbe gir­mez. Çünkü o zaman kalb onun için zindan olur. Bu sebep­le, Allah Teâlâ İblis'e şöyle demiştir: "Benim kullarım üze­rinde senin bir etkin yoktur. Senin etkin ancak sana tâbi olan sapıklar üzerindedir." (Hicr, 43)

İnsan ya Allah Teâlâ’nın kuludur, O'na itâat eder ve O'nun emirleriyle hareket eder; ya da heva ve hevesin ku­ludur, bunların emri altına girer ve onlara hizmet eder. Şey­tanlar, Allah Teâlâ'ya kulluk edenleri etkilemekten âcizdir­ler. Onları belli bir ölçüde etkileyebildikleri takdirde de, onlar hemen kendilerine gelirler. Allah Teâlâ şöyle buyur­muştur: "Takva sahiplerine şeytandan bir vesvese dokun­duğu zaman, onlar gecikmeden işin farkına varırlar ve gözleri açılır. Şeytanlarla arkadaş olmuş kimseler ise, onlar tarafından sapıklığa sürüldükçe sürülürler, kendileri de buna boyun eğerler." (Â'râf, 201,202)

Allah Teâlâ, şeytanların kalbe tasallutunu önlemek için, kendisinin zikredilip anılmasını ve kendisine sığınılmasını emretmiştir. "Şeytandan sana bir dürtü gelirse, Allah'a sı­ğın." (A'râf, 200), "Kur'ân okuduğun zaman, şeytanın dürtüsünden Allah'a sığın." (Nahl, 98) "De ki: Rabbim! Şeytanların dürtülerinden ve bana yaklaşmalarından sana sığınırım." (Mu’minûn, 97, 98), "De ki: İnsan­ların kalplerine vesvese sokan, vesveseci ve hannas olan cin ve ins şeytanlarının şerrinden insanların Rabbi, sultanı ve ilâhı olan Allah'a sığınırım." (Nâs) Mücâhid, "hannas" keli­mesinin tefsirinde şöyle demiştir: "Şeytan, kalbin üstünde şemsiye gibi açılır. Kişi Allah Teâlâ'yı zikrettiği zaman to­parlanıp uzaklaşır. O zikri bıraktığı zaman, yine gelip kal­be çullanır." Böylece, Allah zikri ile şeytan vesvesesi ışık ve karanlık gibi bir birini kovalayıp dururlar. Sonunda Allah zikri gâlip gelirse şeytanın vesvese yapma gücü iyice zayıf­lar ve kendisi uzaklaşır. Allah unutulursa, o takdirde de şeytanın vesvese yapma gücü artar ve kendisi gelip kalbin üstüne temelli oturur. Kur'ân-ı Kerim'de, "Şeytan onların kalplerini istilâ etmiş ve onlara Allah'ı zikretmeyi unuttur­muştur." buyurulmuştur." (Mücâdele, 19) Allah Rasûlü (as) da şunu söylemiştir: "Şeytan hortum gibi olan dudaklarını insan kalbinin üzerine bırakır. Eğer insan Al­lah Teâlâ'yı anıp zikrederse çekilir. Aksi takdirde onun kal­bini bir lokma gibi ağzına alır." (Ebu Ya'lâ, İbnu Adiyy)

Şehvet gibi duygular insanın kanıyla yoğruldukları için; bu duyguları kötü yönde etkileyen vesveseler ve şey­tanın tahrikleri de aynı şekilde kana karışır ve onunla bir­likte kalbe girerler. Bundan dolayı Allah Rasûlü (as) şöyle buyurmuştur: "Şeytan, insanın kanın­da dolaşır. Onun mecrasını oruç tutarak daraltın." (Geçti) Bu ha­dis-i şerifte anlatılmak istenen şudur: Açlık, şehvet hissini zayıflatır. Bu his zayıflayınca da, şeytanın insana müdâha­le imkânı azalır.

Şeytanın insan kalbine sokulmak için vasıta olarak kul­landığı şehvet, cinsiyet arzusundan ibaret değildir. Buna her türlü gayr-i meşru istekler ve talepler dâhildir, insanı her yönden saran bu istek ve talepleri kasdeden İblis şöyle demiştir: "Ben insanlara önlerinden, arkalarından, sağla­rından ve sollarından sokulacağım." (A'râf, 17) Allah Rasûlü (as), şeytanın her yönden insana sokulması­na önemli bir örnek vererek şöyle buyurmuştur:

"Şeytan insanın önüne çıkar ve ona, 'Sen babalarının dinini bırakıp müslüman mı olacaksın?’ der. Eğer, insan onu dinlemeyip müslüman olursa, bu sefer sağından gelip ona, 'Sen yerini yurdunu bırakıp hicret mi edeceksin?’ der. Eğer insan onu dinlemeyip hicret ederse, bu sefer solundan gelir ve ona, 'Sen mal ve canını tehlikeye atıp, evlâdını ye­tim, eşini dul bırakıp cihad mı edeceksin?’ der. Kim onu dinlemeyip bunu da yaparsa, onu cennete götürmek Allah Teâlâ üzerinde bir hak olur." (Nesaî)

Şeytanın bu dedikleri birer vesvesedir. Allah Teâlâ şöy­le buyurmuştur: "Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve bu korku ile Allah’ın emirlerine karşı gelmeye çağırır." (Bakara, 268) Şeytanın bu ve benzeri vesveselerine karşı, sık sık, "Eûzu billahi mi neşşeytânirracîm, ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm" demek yararlıdır. Çünkü bu söz, kişinin şey­tan şerrinden Allah Teâla’ya dehalet ettiğini ve kendi havi ve kuvvetinden teberri edip O'nun hıfz ve himayesine sı­ğındığını ifade eder. Allah Teâlâ ise, kendisine sığınanları barındırır ve kendi hıfz ve himayesine dehalet edenleri ko­rur. Bir ayet-i kerimede, "Kim Allah'a tevekkül ederse, Al­lah ona kâfi ve yeterlidir." (Talâk, 3) buyurulmuştur.

İnsan kalbinde kötü vesveseler bulunduğu kesindir. Çünkü bunların şu veya bu yöndeki dürtülerini herkes kendi içinde hisseder. Her bir şeyin sebebi ve etkeni bulun­duğuna göre, bu vesveselerin de bir sebep ve etkeninin bu­lunması lâzım gelir. İşte bu sebep şeytandır. Şeytanı tanı­mak konusunda onun kötü vesveselerin sebebi ve etkeni olduğunu bilmek yeterlidir. Bunun dışında, onun mahiye­tinin ne olduğu, cisim olup olmadığı, insan kanına ve kal­bine nasıl ve şekilde girdiği gibi hususlar ise, hem bilinme­si zor ve hatta imkânsız, hem de bilinmesinde fazla yarar bulunmayan ayrıntılardır.

Şeytandan sakınma keyfiyetini öğrenmek ve fiilen on­dan korunmaya çalışmak yerine, bu gibi ayrıntıları öğren­meye çalışan ve dikkatini bu yöne çeviren bir kimse, o in­sana benzer ki, koynuna bir yılan girmiştir; fakat kendisi onu zararsız bir şekilde çıkarıp atmanın çaresini düşünmek ve bunu yapmak yerine, "Bu yılan nereden gelmiştir? Koy­numa nasıl girmiştir? Rengi nasıldır?" gibi o anda gereksiz ve faydasız olan sorular sorup bunlara cevaplar arar. Hiç şüphe yoktur ki, bunlarla meşgul olduğu takdirde, kendisi henüz soru ve cevapları bitirmeden yılan onun işini bitirir. Bu sebepten dolayıdır ki, Allah Teâlâ şeytanın bizimle ilgi­si bulunmayan mahiyetini değil, onun bizim için tehlike oluşturan vesveselerini, fiil ve hareketlerini bildirmiş ve onun bizim için düşman olduğunu belirtmiştir. Örneğin bir âyette, "Şeytan size düşmandır. Öyleyse, siz de ona düş­man olun. O, kendisine inananların cehennem ehli olmala­rı için çalışır." (Fâtır, 6) buyurulmuştur.

Bir düşmanla fiilen muharebe ederken, bilinmesi gere­ken şey, onun aslı ve faslı değil, kullandığı silâh ve uygula­dığı taktik ve tekniktir. Şeytanın kullandığı silâh ise heves­ler ve şehvetlerdir. Onun için, ivedilikle yapılması gerekli olan iş, hangi heves ve şehvetlerin şeytanla ilişkili olduğu­nu ve bunlardan kurtulma çaresinin ne olduğunu öğren­mek ve uygulamaktır.

Tekrarlamak gerekirse, kalpteki ses iyiliğe davet edici ise o ses ilhamdır ve onun sahibi melektir; kötülüğe çağırıcı ise o vesvesedir ve onun sahibi şeytandır. İlham ve ves­veseyi birbirinden ayırmak çok önemlidir. Çünkü vesvese­yi ilham zannetmek her zaman mümkündür.

Şeytanın hilelerinden birisi de, şerri hayır şeklinde göstermektir. O bu hile ile hayra talip olanları da şerrin içi­ne düşürür. Bu habis mahluk bilir ki, şerri şer olarak kalp­lere vesvese ederse, çok az kimse onu kabul eder. Açık olan şerri kabul etmek için, insanın din hissinden ve fıtrattan ta­mamen kopması lâzımdır. Çünkü din hissi de, fıtrat ve vicdan da açık olan şerre tepki gösterirler. Bu sebeple, şeytan çoğu insanlara maskeli yaklaşır ve onlara ifsadı nasihat, şerri de hayır şeklinde gösterir. Nitekim İblis, Âdem (as)’ı ve eşi Havva'yı yasak edilen ağaçtan yemeye sevk etmek ve bu suretle onları cennetten attırmak için tel­kinde bulunurken yemin edip şöyle demiştir: "Ben, hiç şüphe edilmesin ki, sizin için nasihat edenlerdenim." (A'râf, 21) Bundan dolayı, Busirî (ra) bir beytinde şöyle de­miştir:

Nefis ve şeytana muhalefet et ve zıt git

Nasihat da etseler sana, et onları tenkit

Rivayet edildiğine göre, İblis İsâ (as)’a görün­müş ve ona, "Lâ ilâhe illallah, de!" demiş. İsâ (as), "Bu hak olan sözdür. Fakat onu senin telkininle söyle­mem." demiştir. Avcı, kuşu yakalamak istediği zaman, ona tuzağı değil, taneyi gösterir. Şeytan da insan avcısı olduğu için, aynı yöntemi kullanır ve gerekli gördüğünde şerre hak ve doğru olan bazı şeyler de katar. O bu hile ile, hak ve doğruya müştak olan pek çok âlim, abid ve zâhidleri bile tuzağa düşürüp helâk etmiştir. Kitabımızın "Gurur" bölü­münde buna dâir örnekler zikredilecektir.

Şeytanın bu sinsi ve tehlikeli hilesini anlamak için, ilim ışığına, takva ve basiret nuruna ihtiyaç vardır. Bu, tıpkı ka­ranlıkta olan bir tuzağı görmek için güneş ışığına ve göz nuruna ihtiyaç bulunması gibidir. Bundan dolayı Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Bu şeyleri ancak ilim sahipleri an­larlar." (Ankebût, 43), "Şeytan takva sahiplerini dürttüğü zaman, bunlar silkinir ve gerçeğin farkına varırlar." (A'râf, 201) İlim ve takva sahi­bi olmayanlar ise, şeytanın oyununa gelir ve hayır zannıyla şer işlerler. Bunlardan bazıları ölünceye kadar da bu oyunun farkına varmazlar. Allah Teâlâ, bunları kasdederek şöyle bu­yurmuştur: "De ki: Size en çok ziyana uğrayanları bildire­yim mi? Bunlar, iyi yaptıklarını zannederek boşa giden işler yapanlardır." (Kehf, 103, 104), "Kıyâmet gününde Allah tarafından bunla­rın önüne, hiç tahmin etmedikleri hesaplar çıkarılır." (Zümer, 47)

Bu âyetlerin tefsirinde, "Bu kimseler kötü işler yapar­lar, fakat onları iyi işler zannederler." denilmiştir. Hatta bunlar, yaptıkları işlerin iyi ve doğru işler olduğuna o ka­dar inanırlar ki, "Kendilerine, 'Yeryüzünde fitne ve fesat çı­karmayın.’ denildiği zaman, 'Biz ancak ıslah edicileriz.’ derler." (Bakara, 11) İnsan ölmedikçe, onun kalbinden şeytanın vesve­seleri kesilmez. Bu sebeple, bu vesveselerle mücâdele et­mek de, fasılasız olarak ömrün sonuna kadar devam eder.

Bir adam Hasan el-Basrî'ye, "Şeytan uyur mu?" diye sordu. Hasan (ra) tebessüm ederek, "Şeytan uyusaydı, biz bir müddet dinlenirdik." diye cevap verdi. Şey­tan uyumaz; lâkin karşısındaki mümin iman yönünden kuvvetli, ilim yönünden de mücehhez ve donanımlı oldu­ğu zaman mecali kesilir, eli böğründe kalır.

Abdullah İbni Mes'ûd (ra) şöyle demiştir: "Müminin şeytanı bir deri bir kemikten ibarettir."

Kays İbni Haccâc şunu söylemiştir: "Şeytan benimle konuşarak:

-Sana geldiğim zaman deve gibiydim. Şimdi ise serçe gibiyim, dedi. Ben:

-Neden öyle? dedim. Şeytan:

-Çünkü sen Allah'ı zikredip O'na itâat ettikçe ben eri­yorum, dedi."

Nasıl ki, bir şeyin hakikati ve orijinali tek, hilekârlar ta­rafından uydurulan taklidleri çok ise; hayır ve hak da tek, şeytanın bunlara benzetmeye çalıştığı şer ve bâtıllar da çoktur. Allah Rasûlü (as), bir gün önün­deki toprak üzerinde bir doğru çizgi çizdi ve ashâbına, "Bu, Allah Teâlâ'nın yoludur." dedi. Ondan sonra bu çizgi­nin sağında ve solunda bir çok eğri büğrü çizgiler çizdi ve şöyle dedi: "Bunlar da şeytanların yollarıdır. Bu yollardan her birinin başında bir şeytan vardır ve bu şeytan insanları kendi yoluna davet eder." Ondan sonra da, şu ayet-i keri­meyi okudu: "Benim yolum budur; hepi­niz ona uyun..Başka yollara uymayın; bu yollar sizi benim yolumdan ayırırlar. Allah size bunu tavsiye ediyor. Umu­lur ki, bu suretle yanlış yollara uymaktan sakınırsınız." (En'âm, 153)

Şeytan, insanı hilelerle şer işlemeye ittiği gibi, bazen de kendi hatasıyla düştüğü bir çıkmazda onu açıkça buna (şer işlemeye) davet eder. Bunun tipik bir olayını Hz. Ali (ra) şöyle anlatmıştır:

"Vaktiyle bir kız ciddî bir hastalığa yakalanmış ve aile­si onu sâlih olmakla isim yapmış bir rahibe götürüp üzer­ine okumasını rica etmişler. Rahip, namahrem olan bir kadınla yalnız kalmanın haram olduğunu bildiği hâlde, kızı evinde tutmuş ve günlerce ona okumuş. Derken, kıza gön­lünü kaptırmış ve onunla haram ilişkiye geçmiş. Kız bu ilişkiden hamile kalınca da, korkuya kapılmış ve yaptığı kötülüğün ortaya çıkmaması için ne etmesi gerektiğini dü­şünmeye başlamış. O zaman şeytan onun karşısına çıkmış ve kendisine, "Önünde bir tek çare vardır. Kızı öldürüp ai­lesine 'Öldü.’ diyeceksin." demiş. Rahip de katlin ne kadar büyük bir günah olduğunu bile bile kızı öldürmüştür." Al­lah Rasûlü (as) şöyle buyurmuştur: "Ya­sağın etrafında dolaşan bir kimse onun içine de düşer." (Müttefekun aleyh)

Şeytanın Kalbe Açılan Kapıları

Bil ki, insan kalbi bir yönüyle de kaleye benzer. Şeytan ise, düşman olduğu için, kalb kalesine girip onu istilâ et­mek ve kendi egemenliği altına almak ister. Bu durumda yapılması gereken şey, kalenin kapılarını iyice kapatmak ve her bir kapının arkasında güçlü ve uyanık muhafızlar bulundurmaktır. Bu, kaçınılmaz bir iştir. Ancak bundan önce kalenin nerelerinde kapı, menfez ve zayıf noktaların bulunduğunu iyice tespit etmek, bilmek ve öğrenmek lâ­zımdır. Çünkü, bir tek kapı veya menfezin gözden kaçırıl­ması, bütün savunmanın boşa gitmesine ve düşmanın ora­dan girip kaleyi istilâ etmesine yeterlidir. Şeytanın kalbe girmesini sağlayan kapılar ise insanın kötü huyları ve duy­gularıdır. Onun için bu huy ve duyguları iyi bilmek ve on­ların şeytana geçit vermesini önlemek lâzımdır. Bu huylar ve duygular (bunlar, aynı zamanda insanın veya kalbinin sıfatlarıdır) çoktur. En önemlileri ise şunlardır:

1- Şehvet;

2- Hırs;

3- Hased;

4- Gazap ve kızgınlık. Bu huy ve duygulardan birisinin insana galip gelmesi hâlinde, şeytan onu kapı gibi kullanıp oradan kalbinin içine girer ve kalbini istilâ edip hükmü al­tına alır. Çünkü bu huy ve duygular güçlendikleri zaman, akıl ve düşünceyi işlemez hâle getirirler. Halbuki insanı ve onun kalbini şeytana karşı koruyan güç, akıl ve düşünce­dir. İmanın koruyuculuğu bile, aklı doğru istikamette çalış­tırmak şeklindedir. Onun için şeytan şöyle demiştir: "İnsan sevdiği veya buğzettiği zaman ben akıl engeline takılma­dan onun kalbine girerim. Bundan sonra, o kendisini bana karşı neyle koruyabilir?" Allah Rasûlü (as) şöyle buyurmuştur: "Bir şeyi sevmek insanı kör ve sa­ğır eder." (Ebu Dâvûd) Bir sahabî, hangi ameli kendisine emrettiğini söyleyince, Allah Rasûlü (as), "Sana kızmamayı emrederim." buyurmuştur. Çünkü insan kızmadıkça aklını kullanır. Aklını kullandıkça da gerçeği görür. Sevgide de durum bunun aynısıdır. Ancak, bu hiç sevme­meyi önermek anlamında değildir. Çünkü sevgi iki kısım­dır. Meşru olan sevgi aklı kötü yönde değil, iyi yönde etki­ler ve hatta onu eğitir.

Şeytanın lanetlenmesine hased, Adem (as)'ın cennetten atılmasına ise hırs sebep olmuştur. Çünkü şey­tan, Âdem'in Allah Teâlâ yanındaki değer ve itibarını kıskanmış; Âdem ise, cennetin bir sürü nimetlerine kanaat et­meyip yaklaşmaması emredilen ağacın meyvesini yemeye kalkmıştır.

Bu huy ve duygular, balıkçıların oltalarına benzetil­miştir. Balıkçılar oltalarıyla balık avladıkları gibi, şeytan da bu huy ve duygularla insanları avlar.

5- Doyuncaya kadar yemek. Bu şekilde yemek helâl­den de olsa, şeytanın oltaları olan şehvetleri uyandırıp güç­lendirir. Çok yemenin Allah korkusunun azalması, merha­met ve acıma duygusunun zayıflaması, ibadete karşı ağır­lık ve tembellik hissedilmesi, yapılan nasihatin etkisini kaybetmesi, kendi sözünün de başkasında etki yapmamsı, çeşitli hastalık ve sağlık sorunlarının ortaya çıkması gibi kötü sonuçları da vardır.

6- Süslenme merakı. Şeytan bir insanda bu zaafı görür­se, boynuna yular takıp onu istediği şekilde yönetir. Süs­lenme meraklısı olan bir insan, bütün ömrünü ve imkânla­rını ev, eşya ve elbiselerinin süs ve ziyneti için harcar. Bu maksatla, haramlara da girer. (Örneğin, dinimiz erkeklerin altın ve gümüş eşya kullanmalarını haram etmiştir. Fakat, süs meraklısı olan kimseler, buna rağmen, altın yüzük, altın zincir ve altın saat kullanırlar. İpekli elbiseler için de durum budur.)

7- İnsanlardan bir şey beklemek. Bu beklenti kuvvetli olursa, şeytan insanı her çeşit riyakârlık, gösteriş, yağcılık, dalkavukluk ve hafiflik yapmaya sevk eder. Bu şeyler ise, bir sürü iç ve dış günahlara ve hatta şirk ve küfre vesile olan ahlâkî zaaflar ve çirkinliklerdir. Bu cümleden olarak, kendisinden bir şey beklenen kişi hak etmediği şekilde övülür, ona sahip olmadığı meziyetler isnat edilir ve onun emr-i maruf ve nehy-i münker yapılması vacip olan kötü hareketlerine karşı göz yumulur ve hatta bunlar te'vil edi­lip müdâfaa edilir. Halbuki Allah Teâlâ, "Hâinleri savunu­cu olma!" (Nisa, 105) buyurmuştur. Kaldı ki, insanlardan bir şey beklemek, çoğunlukla hayâl kırıklığına, bu da dargınlığa ve düşmanlığa sebep olur. Onun için, "Allah'tan başkasın­dan bir şey ümit etme!" denilmiştir.

8- Acele etmek, vakti ve zamanı gelmeyen bir şeyi iste­mek veya bir işi yapmak. Allah Teâlâ, insanın aceleciliğini onun kötü sıfatları arasında zikretmiş ve, "İnsan aceleci­dir." (İsrâ, 11) buyurmuştur. Acelecilik, hayır gibi görünen işlerde de doğru değildir.

Bir heyet, Allah Rasûlü’nü ziyaret etmeye gelmişti. Uzun yoldan geldikleri için elbiseleri dağılmış, üst ve baş­ları toz duman olmuştu. Fakat, Allah Rasûlü’nü görmenin heyecanıyla hemen mescide girerek kendisini ziyaret etti­ler. Onlardan bir zat ise, işi bu şekilde aceleye getirmedi. Önce üstünü başını yıkayıp temizledi, elbisesine çeki dü­zen verdi. Ondan sonra girip ziyaret etti. Onun bu olgun hareketi Allah Rasûlü’nün hoşuna gitti ve kendisi bu zata, "Sende iki huy vardır ki, Allah onları sever. Bunlar hilim ve teennidir." deyip iltifat etti.

Allah Rasûlü (as) şöyle buyurmuş­tur: "Acelecilik şeytandan, teenni ise (acele etmemek ise) Allah Teâlâ'dandır." (Tirmizî)

Aceleciliğin kötü olması şundandır: Bir işin doğru olup olmadığını, doğru olması hâlinde de hangi şekilde ya­pılmasının daha iyi olacağını anlamak, bir müddet tefek­kür, araştırma ve incelemeyi gerektirir. Bunu yapmadan gözü kapalı bir şekilde işi yapmaya kalkmak çoğu zaman yanlış veya eksik bir sonuç ortaya çıkarır. Ayrıca, şeytan, şer olan bir işin hakikatini öğrenmesine fırsat vermeden onu çarçabuk insana yaptırmak ister. Onun içindir ki, şey­tandan gelen acelecilik, daha çok şer olan işlerde kendini gösterir. Hayır olduğu kesin olan ve nasıl yapılması gerek­tiği de açıkça bilinen işlerde ise, acele etmek değil, geç kal­mak ve ağır davranmak kötüdür. Fakat şeytan bu işlerde acele etmeyi değil, yavaş davranmayı telkin eder. Bunun en yakın örneği namazdır. Namazın en sevaplı şekli, onu ilk vaktinde kılmaktır. Fakat şeytan, "Henüz vakit var; ace­lesi yok" diye vesvese yapıp gevşeklik verir ve namazın geciktirilmesine ve hatta vakit dışına çıkarılmasına çalışır.

9- İhtiyaç fazlası mal ve para bulundurmak. Eldeki mal ve paranın ihtiyaçtan fazla olması nisbetinde şeytanın dür­tüleri de fazla olur. Bu fazlalığı nasıl korumak, nerede ça­lıştırmak, onunla ne yapmak gerektiği soruları kalbi meş­gul eder, bu meşguliyetten yararlanan şeytan kalbe girer ve bu soruları kendi maksadına uygun bir şekilde cevaplan­dırmaya ve insanı yönlendirmeye çalışır.

Mal fazlalığı olan kimsede hırs uyanır, hırs uyanınca da bir şeyle yetinmek mümkün olmaz. Bu sebeple, hırslı bir insanın yüz altını olsa bin altın ister, dünyanın yarısı onun olsa, öteki yarısını da talep eder. Bundan dolayı, mal fazlalığı insanı zenginleştirmez, daha çok fakirleştirir. Ken­disini en çok fakir hisseden kimse, en çok zengin olan kimsedir. "Hırs, hazır fakirliktir." denilmiştir. Allah Teâlâ buna işaret ederek şöyle buyurmuştur: "De ki: Siz Allah'tan ha­zinelere sahip olsanız, cimrilik edip infaktan çekinirsi­niz." (İsrâ, 100)

Allah Rasûlü (as), gelirlerinden ai­lesinin yıllık nafakasını ayırır, bunun dışında kalanı dağı­tırdı. Bundan sonra gelen bir mal ve para olursa, onu hiç bekletmeden elinden çıkarırdı. Bu fiilî sünneti yanında, sözlü olarak da, gıpta edilen insanı şu hadis-i şerifle belirt­miştir: "Malının fazlasını hayır için harcayan, sözünün faz­lasını ise kendisine saklayan mümine ne mutlu!"

İnsan ya üretici, ya da tüketicidir. Üretici ise elindeki para ile gücünü aşan üretim ve iş yapmaya kalktığı takdir­de, bu paranın bu işe yetmediğini görür ve daha fazla para bulmanın peşine düşer. Tüketici ise, mevcut para ile kendi alım gücünü aşan şeyler almak istediği zaman, bu para bu­na da yetmediği için, kalbinde paraya karşı arzu ve iştiyak duymaya başlar. Ahlâka değer vermeyen bir anlayışla ba­kılırsa, bu anlatılan durumlarda kötü bir şey görülmez. Çünkü, paraya ihtiyaç duymak ve parayı sevmek çalışma­nın ve ekonomiyi ilerletmenin temel dinamikleridir. An­cak, ahlâkî değerler açısından bakıldığı zaman, bunların zararlı ve yıkıcı oldukları görülür. Çünkü fazla paraya ihti­yaç duymak ve onu sınırsız bir şekilde sevmek, onu temel değer hâline getirir. Bundan sonra o, her şeyin ölçüsü ve gayesi olmuş olur. Bu sebeple, para sevgisi, bazılarının zan­nettiği gibi, masum bir sevgi değildir. Bundan dolayı, bazı faydalarına rağmen, ahiret yolcuları paraya şer gözüyle bakmış ve mümkün mertebe ondan sakınmaya çalışmışlardır. Rivayet edildiğine göre, dünyaya ait hiçbir şeyi olma­yan İsâ (as), bir gece uyurken başının altına bir taş bırakmıştı. İblis onu o hâlde görünce kendisine, "Ey İsâ! Sen de dünyaya rağbet ettin." demiş. İsâ (as), ba­şının altındaki taşı alıp ona fırlatmış ve "Al! Bu da senin ol­sun!" demiştir.

10- Fakirlik korkusu. Bu korku, malı Allah yolunda ve hayır işlerinde harcamaya mâni, onu biriktirmeye ve hazi­neler oluşturmaya davetçidir. Bu ise ahiret azabına vesile­dir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Altın ve gümüşleri Al­lah yolunda harcamayıp hazine hâlinde biriktirenleri elem­li bir azapla müjdele;" (Tevbe, 34)

Fakirlik korkusu, kötülüklere sebep olduğu için; şey­tan onu kalplere sokmaya çalışır. Allah Teâlâ, şöyle buyur­muştur: "Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve bununla sizi cimriliğe ve kötülüğe sevk eder." (Bakara, 268)

Şeytan şöyle demiştir: "İnsanlar para kazanmaya çalı­şırken, onu harcarken ve onunla hayır ve sevap işlemek is­terken benim sesimi kulaklarında duyarlar."

Sufyân Sevrî (ra) şöyle demiştir: "Şeytanın en keskin silâhı, fakirlik korkusudur. Bu korku bir insanın kalbine girerse, o insan haramlara tevessül eder, malının hakkını (zekât, sadaka vs.) vermez, (alıp satarken) yalan söyler, Allah Teâlâ hakkında da su-i zan eder." Çünkü Allah Teâlâ, öldürmek istemedikçe, her canlının rızkını vermeyi üzerine almıştır. Bunu teahhüt eden bir âyet şöyledir:

"Yer yüzünde hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkı Allah’ın üzerinde olmasın." (Hûd, 6)

Şeytan şöyle demiştir: "Benim evim (vücutların açılıp avretlerin teşhir edildiği) hamamlar, benim meclisim cadde ve sokaklar, benim yiyeceğim Besmelesiz gıdalar, be­nim içeceğim içkiler, benim müezzinim çalgı âletleri, be­nim Kur'ân’ım şiir (şarkı ve türküler), benim sözüm yalan, benim tuzaklarım da kadınlardır."

11- Fikir ve görüşte taassup göstermek. Fikir ve görüş­te taassup göstermek, fâsıklarda da, salihlerde de görülen yaygın bir yanlışlıktır. Şeytan, insanların ve özellikle müslümanların arasını başka bir yolla açmaktan âciz kaldığı zaman, onları fikir ve görüşlerde taassuba sevk eder ve bu yolla onları bir birinden koparır ve hatta düşman hâline ge­tirir. Çünkü kendi inandığı fikir ve görüşte taassup sahibi olan bir kimse, bunları kendisiyle paylaşmayan kimseleri dalâlette görür ve buna dayanarak onlara karşı husumet ve kin besler. Bu kimse, fikir ihtilâfı sebebiyle müslümanlardan ayrılmayı, onları gıybet edip çekiştirmeyi ve onlara de­ğişik şekillerde zarar vermeyi Allah yanında makbul amel­lerden sayar. Bu ise, şeytanın ona telkin ettiği bâtıl bir zandan ibarettir.

Bir kere, kendi fikrinin doğru, başkalarının fikrinin yanlış olduğunu söylemek ispat gerektiren bir iddiadır. Bu iddiayı ispat etmeden onu hakikat zannetmek ve ona daya­narak bir sürü haramları işlemek ve hatta bunları helâl say­mak dehşetli bir dalâlettir. İkinci olarak kendi fikrinin doğruluğu ispat edilse bile, fikir ve görüş için müslümanlara kin ve düşmanlık beslemek, onlarla kardeşlik bağını kopar­mak ve onlara zulüm ve haksızlık etmek câiz değildir.

Taassup gütmekte şeytan dürtüsü bulunduğunun en açık bir delili odur ki, taassup sahibi fikirlerini tatlılık ve ik­nâ yoluyla neşretmeye çalışsa, daha iyi sonuçlar alabildiği hâlde, bu yola girmez; kısır bir yol olan, kalb kırıp günah kazandırmaktan başka bir işe yaramayan ve fakat elhak nefse zevk ve lezzet veren, kırıcılık ve sertlik yolunu tercih eder. Halbuki, muhalif fikirde olanlar müminler değil, kâ­firler bile olsalar, onlara karşı uygulanması gereken tebliğ ve irşat yöntemi yumuşaklık ve inandırıcılıktır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:  "Rabbinin yoluna hikmet ve güzel mev'ize ile davet et ve muhalif olanlarla en güzel bir şekil­de mücâdele et." (Nahl, 125) Fiilî cihad ve kavga ise, ancak tecavüz hâlinde olan dış kâfirlere karşı yapılır. Allah Teâlâ şöyle bu­yurmuştur: "Allah yolunda ancak sizinle savaşanlarla sa­vaşın ve bu sınırı aşmayın." (Bakara, 190) Dahilî kâfirlere gelince, bir ülkede eğer müslümanlar ekseriyette ve dinlerine bağlı şu­urlu ve uyanık kimseler ise, bu kâfirler onlara düşmanlık yapmaktan çekinirler. Fakat onlar böyle değillerse, o za­man da kavga onların lehine değil, aleyhine sonuçlanır. Bu sebeple, bunlarla kavga etmeye, kalkışmak, bile bile zararı davet etmek ve kendilerini kendi elleriyle perişan etmektir. Bu da sefihlerin işidir.

Doğru fikirleri neşretmenin en güzel yolu, onları biz­zat kendi hayatında ve işlerinde tatbik etmek ve bu suretle bunların güzelliğini ve güzel sonuçlarını gözler önüne sermektir. Sadece laf ile, söz ve tartışma ile doğru fikirleri yay­maya çalışmak, İslâm dininin tasvip ettiği bir yöntem de­ğildir. Allah Teâlâ bu yöntemi kullanmak isteyenleri şu âyetlerle uyarmıştır: "Yapmadığınız şeyleri niye söylüyor­sunuz? Yapmadığınız şeyleri söylemeniz, Allah yanında si­ze büyük kızgınlık doğurur." Rivayet edildiğine göre Allah Teâlâ Hz. İsa'ya şunu vahyetmiştir: "Ey insan! Önce kendi­ne va'zet ve va'zını kendin tut. Bunu yaparsan, başkasına da va'zet, Aksi takdirde benden utan."

Mezhep taassubu da bu cümledendir. Bu taassubun se­bebi de, doğruya sevdalı olmak ve hakkın güzelliğine âşık olmak değil; halkı kendi etrafında toplamak, bununla şöh­ret ve itibar kazanmak ve bazı vakıfların gelirlerine el koy­mak gibi maddî mülâhazalardır.

Mezhepler hak, mezheplere uymak da hak, fakat belli bir mezhep için taassup göstertmek bâtıldır. Çünkü bu ta­assup, fitne, tefrika ve düşmanlık gibi şeytanî maksatlara hizmet etmekten başka bir işe yaramaz.

Hasan el-Basrî (ra) şöyle demiştir: "Duydu­ğuma göre İblis şunu söylemiştir: 'Ben Muhammed’in üm­metini günahlara teşvik ettim. Onlardan teşviklerime uyup günah işleyenler oldu. Fakat, bunlar hemen sonra pişman olup istiğfar ettiler ve bu suretle çabalarımı sonuçsuz çıka­rıp ümidimi kırdılar. Bunu görünce ben yöntem değiştir­dim ve bazı günahları onlara sevap ve ibadet şeklinde gös­terdim. Artık onlar, bu günahları işleyince ne pişman olur, ne de tevbe ve istiğfar ederler." (Bu günahların başında da taassup yüzünden müslümanlara düşmanlık ve husumet etmektir.)

12- Siyasî kavga ve çekişmeleri takip etmek. (Bu, özellikle zamanımızda şeytanın en büyük fitne kapısı hâline gelmiştir. Parti ve siyaset adamlarının söz ve çekişmelerini hiç kaçırmadan günde birkaç kere radyo ve televizyonlar­dan büyük bir dikkat ve merakla dinleyen günümüzün in­sanları, zihin ve kalplerini ceviz kabuğunu doldurmayan bu karanlık, nursuz ve bereketsiz dedikodularla doldurur­lar. Ondan sonra da bunlar üzerinde delilsiz ve ilimsiz yo­rumlar yapmaya, haklı ve haksız taraflar bulmaya çalışır ve bir tarafı tutup diğer tarafı cerh ve tenkit etmeye ve ken­di aralarında kavga ve çekişmeye girişirler. Bu abes meşgu­liyetle zaman geçer, ömür erir, zihin bulanır, kalb kirlenir, haklıya haksız, haksıza haklı denir, zâlim alkışlanır, maz­lum mahkûm edilir. Ve bu günahlar işlenirken, herkes ken­di hâlinden memnun ve hasmını mağlup etmenin sevinciy­le mağrurdur. Hasan el  Basrî'den biraz önce naklettiğimiz şeytan sözü bu insanların hâline ne kadar da uygundur.)

13- Allah Teâlâ’nın mahiyeti üzerinde tefekkür etmek veya söz söylemek. Bu, en tehlikeli iştir. Çünkü beşer ilim ve aklının yeterli olmadığı bu yüceler yücesi, inceler incesi, derinler derini konuda hataya düşmek küfre sebeptir. Bu sebeple Allah Rasûlü (as) ümmetine şu talimatı vermiştir: "Allah Teâlâ’nın zatında tefekkür etme­yin. (O sizin idrâk edemeyeceğiniz kadar büyüktür.) Fakat O'nun nimetlerinde tefekkür edin ve bunlardan dolayı O'na hamd ve şükredin." Bir hadiste de şöyle buyurmuş­tur: "Şeytan sana gelir ve 'Seni kim yaratmış?’ der. Sen, 'Beni Allah yaratmış.’ dersin. Bu sefer o, Allah'ı kim yarat­mış?’ diye sorar. O bunu sorunca, sen ondan yüz çevir ve imanını tazeleyip 'Allah'a ve Rasûlü’ne iman ettim.’ de!" (Müttefekun aleyh)

 (Allah Rasûlü’nün emir ve tavsiyesi bu iken, dinsiz fi­lozoflar, sapık kelâmcılar ve sufî görünüşlü bir takım kimseler, Allah Teâlâ’nın zâtı hakkında ileri geri konuşmuş­lardır. Bunlar bu suretle, Allah Rasûlü’nün talimatı dışına çıkmış ve hadlerini aşmışlardır. Allah Teâlâ, bu tiynette olan kimseler hakkında şöyle buyurmuştur: "Onlar kendi içlerinde kendilerini çok büyütmüşler ve azdıkça azmış­lar." (Furkan, 21) Bu azgınların Allah Teâlâ hakkında bulup söyledik­leri sözler de onları ve onlara uyanları küfre düşürmekten başka bir yarar sağlamamıştır. Hakikî sufîler ise, bunların Allah Teâlâ’nın büyüklüğü karşısında dilleri tutulmuştur. Bunlar konuştukları zaman da yalnızca şeytanın ortağı ve kötülüğün ikinci kaynağı olan nefsi şerh ve tahlil etmiş ve onun şer ve gailelerini ortaya çıkarmışlardır.)

Allah Teâlâ’nın dini hakkında da yeterli bilgiye sahip olmadan konuşmak câiz değildir. Müslümanların görevi, bilir bilmez bir hâlde dini tefsir etmeye ve yorumlamaya kalkışmak değildir. Onların görevi "müsellemât-ı diniyye" ve "zarurât-ı diniyye" denilen ve herkesin malûmu olan amel ve ibadetleri yapmak, açık olan haram ve yasaklardan kaçmak, bunun yanında, "nazariyyât" denilen, ilim ve ihti­sâs gerektiren konulan da âlimlere bırakmaktır. Büyük gü­nahlardan olduğu kesin olan zina etmek ve hırsızlık yap­mak bile, ilmi iyice sağlamlaştırmadan helâl ve haram ko­nularında konuşmaktan, dinin hükmü ve görüşü diyerek lafazanlıklar yapmaktan daha ehven günahlardır.

14- Müslümanlar hakkında su-i zan etmek. Bu, Kur’ân'ın açık ifadesiyle haramdır. Allah Teâlâ şöyle buyur­muştur: "Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının. Çün­kü zannın çoğu günahtır." (Hucurât, 12) Bu ayet-i kerimede sakınılma­sı emredilen ve günah olduğu bildirilen zan, ortada ispat­layıcı kanıt ve delil yokken, tahmin üzerine müslümanlar hakkında kötü şeyler düşünmektir. Kâfirler hakkında ise su-i zan câizdir ve bazen de vaciptir. Allah Teâlâ, bunlar hakkında şöyle buyurmuştur: "Onlara nasıl güvenirsiniz ki, fırsat bulsalar ne size ettikleri yeminlere, ne de verdik­leri taahhütlere aldırmazlar. Sizi dilleriyle memnun etmeye çalışırlar, fakat kalpleri buna razı değildir. Onların çoğu fâ­sık kimselerdir." (Tevbe, Hâl bu iken, kâfirleri bırakıp müslü­manlar hakkında su-i zan eden bir kimse, dinin bu konu­daki hükmünü alt üst ve ters yüz etmiş olur. Şeytanın ves­vese ve dürtüsüyle bir müslüman hakkında su-i zanda bu­lunan kimse, yine şeytanın tahrik ve dürtmesiyle ona karşı soğuk ve olumsuz bir tavır takınır, onun haklarını çiğner, ona ikramda kusur gösterir, onu kendi gözünde küçük gö­rür ve gıybet yaparak onu başkalarının da gözünden dü­şürmeye çalışır. Bütün bu davranışlar da helâk edici gü­nahlardır.

Öbür yandan müslümanları kendisi hakkında su-i zan etmeye sevk edip bu helâk edici günahları işlemelerine se­bep olmamak için, herkesin de şüphe ve töhmet uyandırıcı hâl ve hareketlerden sakınması vaciptir. Allah Rasûlü (sa), "Şüphe uyandıran durumlardan sakı­nın!" buyurmuş ve bu konuda kendi hayatından bir örnek vermiştir. Eşi Safiyye binti Huyey (ra)'a şöyle anlatmıştır:

"Bir akşam Allah Rasûlü (as) ile bir­likte eve giderken, iki sahâbi ile karşılaştık. Bunlar kendisi­ne karşı duydukları şiddetli edep ve saygı ile gözlerini ye­re dikip selâm verdiler ve geçmek istediler. Fakat Allah Rasûlü (as), onları durdurdu ve kendileri­ne, 'Bu yanımdaki hanım eşim Safiyye'dir.’ dedi. Onlar, 'Ya Rasûlullah! Senin hakkında bizim aklımıza kötü bir şey gel­mez.’ dediler. Allah Rasûlü (as), 'Doğ­rudur. Fakat şeytan insanların damarında ve kanında dola­şır. Elinizde olmaksızın sizi su-i zanna itmesinden kork­tum.’ dedi." (Müttefekun aleyh)

İnsanlar, genelde başkalarını kendi nefislerine kıyas ederler. Onun için, en çok su-i zanda bulunanlar fâsık kim­selerdir. Bu fâsıklar, kendi niyet ve amellerine kıyas ederek müslümanların iyi amellerini de kötü yorumlar ve altında kötü niyet bulmaya çalışırlar.

Bu sebeple, örneğin, müslümanlar namaz kılsalar, fâ­sıklara göre gösteriş için kılmışlardır; hacca gitseler bunla­ra göre riya için gitmişlerdir; bir muhtaca yardım etseler, bunlara göre bunu bir garaz ve çıkar için yapmışlardır. Bu huyları eskidir. Allah Rasûlü (as), cihad masrafı ve fakir fukara ihtiyacı için gerektikçe ashâbından yardım isterdi. Onlar da esirgemeden bulabildiklerini geti­rip verirlerdi.

Münafıklar ise, yardım etmemekle kalmaz, yardım edenleri de eleştirirlerdi. Çok getirenler için, "Riyakârlık emişler." derler; az getirenlerle de alay ederlerdi. Allah Teâlâ, bunlar hakkında şöyle buyurmuştur: "Sadaka verenle­ri eleştiren ve bulabildiklerini verenlerle alay eden o kim­selerle Allah alay eder ve alay etmelerinin cezasını elemli bir azap şeklinde verir." (Tevbe, 79)

Buraya kadar zikredilenler gibi, şeytanın insan kalbine girmek için kapı olarak kullandığı pek çok yanlışlar ve za­aflar vardır. İnsanın her bir yanlışı ve her bir zaafı şeytanın onun kalbine girmesi için bir kapıdır. Bu kapılardan giren şeytan insana daha başka yanlışlar yaptırır ve onda daha başka zaaflar oluşturur. Onun için, ahlâkî zaaflardan ve fi­ilî yanlışlardan korunmaya çalışmak ve bunlarla şeytanın eline bir ip ucu vermekten sakınmak lâzımdır. Çünkü şey­tan, eline geçirdiği küçük fırsatlardan büyük tahribatlar çı­karmak ve önemsiz görülen kusurlarla insanı büyük gü­nahlara ve hatta küfre sürükleyip götürmekte mahirdir.

Kalpte kötü huylar ve kirli duygular bulunduğu tak­dirde, şeytanın oraya girmesini önlemek imkânsız hâle ge­lir. Kötülüklerden arındırılmış bir kalbe girmesini önlemek ise oldukça kolaydır. Bunun için, eûzu ve besmele okumak ve bir zikir yapmak yeterlidir.

O hâlde, öncelikle yapılması gereken şey, kalbi kötü duygu ve sıfatlardan (kibir, hased, hıyânet, hırs, tamah, dünya sevgisi gibi şeylerden) arındırmaktır. Çünkü şeytan aç bir köpek gibidir. İnsanın zaaf ve kusurları ise onun gı­dasıdır. O, bu gıdayı bulduğu yere saldırır ve ona ulaşma­ya çalışır.

Muhammed İbni Vâsih (ra) şöyle duâ ederdi: "Allah'ım! Sen bize bir düşman musallat etmişsin. Bu düşman bizim zaaflarımızı iyi bilir ve onlarla kalbimize girmek için yol bulur. Allah'ım! Onu kendi rahmetinden uzaklaştırdığın gibi, bizden de uzaklaştır ve onu kendi af­fından ümitsiz ettiğin gibi, bizi aldatabilmekten de ümitsiz et. Hiç şüphe yoktur ki, sen her şeye karşı güçlüsün." Allah Teâlâ’nın şeytanı insanlara musallat etmesi, onu yaratması anlamındadır. Fakat hakikî mânada onu kendine musallat eden insanın kendisidir. Bu yüzden Allah Teâlâ şöyle bu­yurmuştur: "Kim şeytanı kendine musallat ederse, şeytan onu saptırır ve cehennem azabına çarptırır." (Hac, 4) Şeytanı ken­dine musallat etmek; ona kalbinin kapılarını açmak, kötü huylar ve amellerle onu kendine çekmek demektir.

Zikretmenin, şeytan vesveselerini kalpten kovması, ila­cın hastalıkları gidermesi gibidir. İlacın bu özelliği vardır, fa­kat onun bu özelliği göstermesi için perhiz yapmak da şart­tır. Perhiz yapılmadığı takdirde ise, ilacın etkisi olmaz. Tıp­kı bunun gibi, zikrin vesveseleri defetmesi için de, kalbin te­miz olması ve takva taşıması şarttır. Bu şart gerçekleştiği za­man zikrin etkisi kesindir. Hatta bu durumda zikredenin kendi varlığı bile şeytanı uzaklaştırır. Bundan dolayı, Allah Rasûlü (as) Hz. Ömer hakkında şöyle buyurmuştur: "Ömer bir yolda gidince, şeytan o yolu terk edip başka bir yola gider." (Müttefekun aleyh) Bu şart gerçekleşmediği takdir­de ise, zikrin etkisi azalır ve hatta bazen hiç etkisi olmaz. Bu durumda, zikre rağmen şeytanın kalpten uzaklaştırılmaması, kabul edileceği va'dedilmesine rağmen, duânın kabul edilmemesi gibidir. Bilindiği gibi, Allah Teâlâ, "Bana duâ edin, duanızı kabul edeyim." (Gâfir, 60) buyurmuştur. Fakat, diğer âyetlerden öğreniyoruz ki, bu va'din bazı şartları vardır. Onun için, bu şartlar yerine getirilmediği zaman, duânın ka­bul edilmesi va'dedilmiş olmaktan çıkar.

Bu sebeple, İbrahim İbni Edhem'e, "Niçin Allah Teâlâ duâmızı kabul etmiyor?" dediklerinde, o şöyle demiş­tir: "Siz devamlı surette Allah Teâlâ'yı kızdırıyorsunuz. Bu durumda O sizin duanızı kabul eder mi? Siz, kendisine iman ettiğinizi söylüyorsunuz, fakat O'na itâat etmiyorsu­nuz; Kur'ân okuyup ne dediğini anlıyorsunuz, fakat anla­dıklarınızı uygulamıyorsunuz; Allah Rasûlü’ne uyduğu­nuzu söylüyorsunuz, fakat onun sünnetini bir kenara atı­yorsunuz; ahiretin hak olduğunu söylüyorsunuz, fakat onun için hazırlık yapmıyorsunuz; cenneti sevdiğinizi, ce­hennemden de korktuğunuzu söylüyorsunuz, fakat ne sizi cennete götürecek amelleri işliyor, ne de cehennemden uzaklaştıracak işlerden sakınıyorsunuz."

Zikrin bereketiyle şeytanın uzaklaştırılması, ayrıca şeytanı düşman bilme ve ona karşı düşmanca davranma şartına bağlanmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Şey­tan size düşmandır. Siz de ona düşman olun!" (Fâtır, 6)

Vehb İbni Münebbih şöyle demiştir: "Sen ahlâk ve amelinle şeytanın dostu iken, dilinle ne diye ona lanet oku­yorsun?"

Soru ve Cevaplar

Soru: Melek ve şeytan asıl suretleriyle görülebilirler mi?

Cevap: Melek ve şeytan maddî varlıklar olmadıkları için, sadece maddî şeyleri görme yeteneğine sahip olan dünya gözüyle onların asıl suretlerini görmek mümkün değildir. Bu sebeple, Cebrâil (as), Peygamberimi­zin yanına genel olarak güzel yüzlü bir genç sahâbi olan Dıhye el-Kelbî suretinde gelirdi. Fakat, peygamberin gözle­rine mucize gözlükleri takıldığı zaman o, bu meleği de, başka melekleri de asıl suretlerinde görürdü. Kur'ân-ı Ke­rim onun Cebrâil (as)’ı iki kere asıl suretiyle gör­düğünü haber vermiştir. İlgili âyetler şöyledir: "Onu açık ufukta gördü." (Tekvir, 23), "Onu bir kere de Sidret'ul-Muntehâ önünde gördü." (Necm, 13)

Peygamber dışındaki insanlar ise, meleği de, şeytanı da ancak maddî bir suret içinde görebilirler. Onun için, Cebrâil (as), Meryem'in kendisini görebilmesi için, bir surete bürünmüştür. (Meryem, 17) Bazı velîler de, şeytanı köpek, domuz, maymun suretlerinde görmüşlerdir.

Soru: İnsanları ifsat edip bozan şeytan bir tane midir?

Cevap: Şeytan bir tane değildir. Şeytan ismi insan ismi gibi (bir cins ismi)dir. Onun için, nasıl ki, insan bir tek kişi değilse, şeytan da tek bir varlık değildir. İlk şeytan İblis'tir ve onun zürriyeti vardır. Bunların sayısı, insanların sayı­sından çok daha fazladır. Allah Teâlâ şeytandan bahseder­ken, onun ismini bazen tekil, bazen de çoğul olarak kullan­mıştır. Onun tekil hâlinde kullanılması, bütün şeytanların mahiyet itibarıyla aynı şey olmalarından dolayıdır. Hatta bu habis mahiyeti taşıyan insanlar da şeytan olarak isim­lendirilmiştir. (En'âm, 112; Nâs, 6)

Melekler de çoktur. Allah Teâlâ, bunlar hakkında şöyle buyurmuştur: "Rabbinin askerlerinin sayısını ancak O bi­lir." Bu âyetteki "Rabbinin askerlerinden" maksat, melek­lerdir. Çünkü onlar, bir askerî disiplin içinde Allah Teâlâ'ya itâat eder ve emirlerini uygularlar. (Tahrim, 6)

Meleklerin vazifeleri, Allah Teâlâ'ya ibadet etmenin ya­nında, kâinatta olup biten işleri Allah Teâlâ'nın emir ve di­rektifleri istikametinde gerçekleştirmektir. Onların önemli bir görevi de, insanları şeytanların zarar verme teşebbüsle­rinden korumaktır. Kur’ân-ı Kerim'de buna şöyle işaret edilmiştir: "İnsanın önünde ve arkasında Allah’ın emriyle onu koruyan melekler vardır." (Ra'd, 11)

Kur’ân-ı Kerim, ilk insan olan Adem'in topraktan, ilk şeytan olan İblisin de ateşten yaratıldıklarını bildirmiştir. (A'râf, 12; Rahman, 14, 15)

Adem (as) yeryüzüne indirildiği zaman, Allah Teâlâ'ya duâ ederek, "Rabbim! Benimle arasına düş­manlık soktuğun şeytana karşı, eğer beni ve zürriyetimi korumazsan onun vesveseleri bizi helâk edecektir." demiş, Allah Teâlâ'da ona şu karşılığı vermiştir: "Sana ve zürriyetine, hayrı ilhâm eden ve sizi koruyan melekler vereceğim; kötülüklerinizi bir, iyiliklerinizi on olarak kabul edeceğim; ruhlarınız cesette olduğu sürece de size tevbe kapısını açık tutacağım."

Her şeyin, melekût âleminde bir veya birkaç sureti vardır. Bu suretler o şeyin hakikatine uygun ve münasip bir keyfiyettedirler. Şeytanın sureti bu âlemde onun haki­katine uygun olarak köpek, domuz, maymun, yılan, akrep suretleridir. Onun için şeytan şekillendiği zaman bu ve benzeri suretlere girer.

Rüyada görülen şeyler de, melekût alemindeki suretleriyle görülürler.

Sorumluluğa Tâbi Olan ve Olmayan Vesveseler

Allah Rasûlü (as) şöyle buyurmuş­tur: "Biriniz, içindeki vesveseyi konuşmadıkça veya onun­la amel etmedikçe onun günahından muaftır (affedilmiş­tir)." (Müttefekun aleyh), "Allah Teâlâ, amelleri yazan meleklere şunu emret­miştir: 'Kulum bir günahı içinden geçirdiği zaman bir şey yazmayın; onu işlediği zaman da bir günah olarak yazın. Kulum bir iyiliği içinden geçirdiği zaman, kendisine bir sevap yazın. Onu işlediği zaman da kendisine on (bir rivayet­te de, yedi yüz) sevap yazın." (Müttefekun aleyh) Bu ve benzeri hadis-i şerif­ler, insanın kendi kalbine gelen vesveselerden dolayı so­rumlu tutulmadığını ve muâheze edilmediğini ifâde et­mektedir. Buna mukabil, bazı ayet-i kerimeler ise, onun bunlardan sorumlu olduğunu ve muâheze edildiğini bil­dirmektedirler. Örneğin, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Siz içinizdekini açılasanız da, gizleseniz de Allah onun hesabını sizden soracaktır. Ondan sonra dilediği kimse için onu affedecek, dilediği kimseyi de onunla cezalandıracak­tır. Allah her şeye kadirdir." (Bakara, 284), "Fakat Allah, sizi kalpleri­nizin kazandıklarıyla muâheze eder." (Bakara, 225), "Hiç şüphesiz, kulak, göz ve kalple neler yapıldığı sorulacaktır." (İsrâ, 36)

Bize göre, farklı hükümler ifade eden bu nassların (âyet ve hadislerin) konuları da farklıdırlar. Çünkü, kalbe gelen vesvese (kötülük arzusu) iki türlüdür. Bunlardan bi­rincisi, gelip geçen bir anlık vesveselerdir. Bu vesveseler, vücudun kendisi için çekici gelen şeylerle karşılaşmasın­dan hâsıl olan ve şeytan tarafından kalbe taşınan etkilerdir. Kalb, kendisine aksettirilen bu etkileri değerlendirip onla­rın şer olduğunu anladığı zaman Allah korkusu ve O'na itâat duygusuyla onları reddettiği takdirde, buraya kadarki gelişmelerden dolayı her hangi bir sorumluluk doğmaz. Hatta, kalb bu vesveseleri Allah korkusu ve O'nun emirle­rine saygı duygusuyla reddettiği için, sâlih bir amel ortaya çıkmış olur ve kul, bundan dolayı sevapla mükâfatlandırı­lır. Hadis-i şeriflerde sözü edilen vesveseler bu türlü olanlardır. Bunların ikinci türlüsü ise, sabit huy ve sıfat hâline gelen vesveselerdir. Bu türlü vesveseler (kötü arzu ve istek­ler), birincilerin aksine, vücudun dışarıdan aldığı geçici et­kiler değildir; kalpte mekân kurmuş, yerleşmiş hastalıklar ve zaaflardır. Bu hastalık kabilinden olan kötü arzu ve is­tekler cesedi de harekete getirir ve kötülük yapmaya sevk ederler. Bu türlü vesveseler (şer ve günah arzuları) sorum­luluğa tabidirler. İlgili âyetlerde kasdedilen vesveseler de bunlardır. Allah Teâlâ, değişik münasebetlerle münafıklar­dan bahsederken, "Kalplerinde hastalık vardır.", "Kalple­rinde hastalık olanlar", "Kalplerinde hastalık bulunduğu için" gibi ifadeler kullanmıştır.

Daha değişik bir ifade ile izah etmek gerekirse, bir ves­vesenin kalpte doğmasından fiil hâline gelmesine kadar dört aşaması vardır.

Bu aşamalardan birincisi, "akla gelme" aşamasıdır. ikincisi, kalpte heyecan oluşmasıdır. Bu iki aşamadaki ves­veseler sorumluluğa tâbi değildir. Çünkü bunlar, irade dı­şında oluşan ve irade ile önlenemeyen hâllerdir. Üçüncü aşama, kalpte oluşan heyecanı istek hâline getirmektir. Dördüncü aşama da, bu isteği fiil hâline getirmeye karar vermektir.

Bu aşamalardaki vesvese, irade altına girdiği ve onun tarafından oluşturulduğu için, sorumluluğa tâbidir. Ancak, bu aşamalarda kul Allah korkusu duyup vesveseyi siler ve­ya en azından onu ilk iki aşamaya geri iterse sâlih bir amel işlemiş olur ve sevap kazanır. Çünkü Allah korkusu ve O'na itâat düşüncesiyle kalbin vesveselerine, nefsin arzula­rına ve cesedin dürtülerine karşı koymak bir cehd ve çaba gerektirir. Bu cehd ve çaba, bütün sâlih amellerdeki cehd ve çabanın aynısıdır. Vesvese bu son aşamalarda iken, elde olmayan bir sebep onların gerçekleştirilmesini önlerse, gü­naha teşebbüs sorumluluğu ortadan kalkmaz. Çünkü gü­naha teşebbüs, Allah Teâlâ’nın hakkına taalluk eden yönüy­le günahı işlemek gibidir. Günahın fiilen işlenmesi şartı ise, kul haklarıyla ilgilidir. Onun için Allah Rasûlü (as), bir hadiste şöyle buyurmuştur: "insanlar, ni­yetleri üzerinde haşredilirler." (İbnu Mâce) Bir hadiste de, "Kendi ira­deleriyle birbirini öldürmeye kalkışan iki müslümanın iki­si de ateştedirler." buyurmuş ve sahâbilerin, "Katil tamam da, maktul niye ateştedir?" sorularına karşı da şöyle de­miştir: "Çünkü o da arkadaşını öldürmeyi niyet eder." (Müttefekun aleyh) Ve bu niyetle Allah Teâlâ’nın yasakladığı bir fiile teşebbüs suçunu işler. Bu hadis-i şeriflerden anlaşılıyor ki, bir kimse gece içinde, sabahlayınca bir müslümanı öldürmek, içki iç­mek, faiz yapmak gibi bir günah işlemeye niyet etse, fakat sabahlamadan ölürse, niyet ettiği günah üzerinde haşredi­lir. Bir sâlih amel işlemeyi niyet ettiğinde de durum bunun aynısıdır.

Rivayet edildiğine göre, "Siz içinizdekini açıklasanız da gizleseniz de Allah onun hesabını sizden soracaktır." ayet-i kerimesi indiği zaman, ashâbtan bazı zatlar, Allah Rasûlü’ne gelip, "Bu âyetle bize gücümüzü aşan bir sorum­luluk yüklenmiştir. Çünkü kalbimize, irademizin dışında hatıralar ve vesveseler gelir." dediler. Allah Rasûlü (as), onlara, "Siz de yahudiler gibi, Allah Teâlâ’nın emirlerini tartışmaya mı kalkıyorsunuz? Onları ka­bul edin ve, 'Duyduk, uyduk.’ deyin." buyurdu. Onlar da, "Duyduk, uyduk." dediler. Bundan sonra, şu ayet-i kerime indirildi: "Allah, kimseye güç ve iradesi dışında teklifte bu­lunmaz, sorumluluk vermez." Bu ikinci âyet birinci âyeti bir anlamda tahsis, bir anlamda da tefsir etti. Buna göre, vesvese irade dışında ise, sorumluluk yoktur. Fakat, irade­ye tâbi ise, sorumluluk vardır.

Kalbin sabit sıfatları olan nifak, kibir, ucub, riya, hased, buğz, şirretlik, iffetsizlik gibi kötü hasletlerle; takva, mer­hamet, hayâ, ihlas, tevazu, iffet gibi iyi hasletler en mühim günah ve sevap kaynaklarıdır. Nitekim, Allah Rasûlü (as), takvadan bahsederken, kalbini göster­miş ve "O buradadır." (Müslim) demiştir.

Bu sıfatlar, irade ile benimsenmiş huy ve duygulardır.

Zikir Esnasında Vesvese Kesilir mi?

Bil ki, kalplerin arifi olan ve onların sıfat ve acaipliklerini bilen âlimler, bu meselede beş görüş ileri sürmüşlerdir.

Birinci görüşe göre, Allah Teâlâ’nın zikriyle vesvese bü­tünüyle kesilir. Çünkü Allah Rasûlü (as), "Kul, Allah Teâlâ'yı zikredince şeytan ondan uzaklaşır (diğer bir tercüme ile, şeytan susar.)" (Geçti) buyurmuştur.

İkinci görüşe göre, vesvese kesilmez. Fakat, kalb zikir ile meşgul olduğu için, onu duymaz veya az duyar.

Üçüncü görüşe göre, kalb zikir esnasında da vesveseyi duyar, fakat diğer zamanlara göre ondan daha az etkilenir.

Dördüncü görüşe göre, zikir ve vesvese nöbetleşe ve sıra ile kalbi işgal ederler. Bu, tıpkı ışığın yanıp sönmesi gi­bi bir olaydır. Çünkü burada da ışık ve karanlık nöbetleşirler. Onun için, zikir yapılırken kalb aydınlanır ve o zaman vesvese kaybolur. Zikir arasındaki susmalarda ise, aydınlık kaybolur ve vesvese ortaya çıkar.

Beşinci görüşe göre ise, kalb zikir ve vesvesenin etkile­rini birlikte hisseder. Bu, tıpkı bir insanın aynı anda hem Kur'ân sesini, hem de haram olan müzik âletinin sesini duyması ve bunlardan ayrı ayrı etkilenmesi gibidir. Veya bunlar, tatlı ile ekşinin birbirine karışması gibi karışırlar ve kalpte ikisinin karışımı bir his duyulur.

Bu görüşler, mistik tecrübeler ve iç müşâhedeleriyle tesbit edilmiştir. Onun için de bir anlamda doğrudurlar. Ancak bize göre, zikir esnasında vesvesenin tamamen kesi­lip kesilmemesi vesvesenin türüyle alâkalıdır. Bu açıdan bakılınca, vesveseler şu türlere ayrılırlar:

1- Bâtılın hak suretinde gösterilmesi. Meselâ, şeytan in­sana vesvese vererek der ki: "Sen lezzetleri (lezzetli şeyleri, zevkli işleri, tatlı günahları) ne diye terk edersin? Halbuki, ömrün uzundur ve böyle uzun bir ömür boyunca nefsin ar­zusu olan lezzetlerden uzak durmak çok elem vericidir." Bu vesvese karşısında, eğer insan, Allah Teâlâ'ya imanını tazeler ve O'nun bu konudaki söz ve vaadlerini hatırlayıp, "Ömür uzun değildir. O, bir saniye içinde bitebilecek kadar kısadır. Uzun olan ise, ahiret ömrüdür. Haram zevklerden uzak durmak, bu saniyelik dünya ömründe elem vericisi ise, onun cezası olan cehennem ateşi de, uzun ve hatta son­suz olan ahiret ömründe elem vericidir. Bu durumda akıl ve mantığa göre, hangi eleme katlanmak ve hangisinden kaçmak lâzımdır? Olması ile bitmesi bir olan geçici zevkler için, asırlarca ateşte yanmaya razı olmak, hangi hesaba gö­re doğru olabilir? Bütün akıl sahipleri tarafından yanlış bi­linen ve pek çok insanları elemle kıvrandıran kumar bile, az koyup çok kazanma ümidine dayanırken, çok koyup az kazanmak gerçeğine dayanan günahları doğru bulmak mümkün müdür?" derse; yapılan vesvesenin bâtıl olduğu ortaya çıkar ve şeytan susmak zorunda kalır. Bunun için, Allah Rasûlü (as), "Şeytana direnme açısından bir âlim, bin âbid'ten daha güçlüdür." buyur­muştur. Çünkü, âlim, şeytanın vesvese ettiği yanlışların iç yüzünü ortaya çıkarır ve onları kirli paçavra gibi onun (şeytanın) suretine fırlatır.

Câhil olan ise, vesveselerin zahirine aldanır ve onları doğru zannedip şeytanın tuzağına düşer. Meselâ, şeytan ibadet eden bir insana ucub (kibirlenmek, kendi kendini beğenmek, amelini çok görmek) vesvesesini verip ona, "Kim senin kadar Allah Teâlâ'yı tanımış ve O'na canla baş­la ibadet ve tâat etmiştir?" der. Eğer insan bu yanlış ve bâ­tıl vesveseye karşı, "Allah Teâlâ'yı tanımak ve O'na ibadet ve tâat etmek O'nun önemli nimetlerindendir. Çünkü bu­na, ancak O'nun lütuf ve inayetiyle muvaffak olunabilir. Bu sebeple, bunu kendine mal edip onunla kibir ve gurura ka­pılmak yersiz ve yanlış bir iştir. Bunun hakkı şükürdür, şü­kür de hiçbir zaman tam olarak ifâ edilemez. Onun için, Dâvûd (as) şöyle demiştir: 'Allah'ım! Ben senin şükür hakkını nasıl ifâ edeyim ki, her ibadet ve tâat için şükrettikçe, bu şükür de şükretmeyi gerektirir.’ Kaldı ki, tartışmasız olarak Allah Teâlâ'yı en çok bilen ve O'na en çok ibadet ve şükreden insan Allah Rasûlü iken, kendisi, Al­lah'ım! Seni gerektiği kadar tanıyamadık ve sana gerektiği kadar ibadet ve şükredemedik.’ demiştir. Kendine ait ol­mayan meziyetleri kendine mal etmek veya kendi kusurlu işlerini mükemmel görmek himmet ve basiret erbabının huyu değildir. Bu duruma karşı, ben kendime ait olmayan iman ve itaate muvaffakiyeti nasıl kendime mal edebili­rim? Hem, eksik olan marifetim ve kırık dökük olan ibadet­lerim yüzünden kibir mi duymalıyım, yoksa mahcubiyet ve eziklik duyup tevbe ve istiğfar mı etmeliyim?" derse, vesvese kesilir ve şeytan çekilir.

İşte, bu iki örnekte olduğu gibi, bâtılı doğru gibi göste­ren vesveseler, Allah'ı Teâlâ'yı zikretmek ve O'nun büyük olan hakkını düşünmekle kesilir.

2- Şehvetin (isteğin) tahrik edilmesi ve heyecan uyandırılması. Bu vesvese, kulun haram olduğunu bildiği ve buna kesin olarak inandığı şeylere karşı ise, zikir onu keser. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Takva sahiplerine şeytan­dan bir dürtü geldiği zaman, bunlar Allah'ı zikreder ve he­men gerçeği görürler." (A'râf, 201) buyurmuştur. Hakikî mümin, Al­lah Teâlâ’nın yasakları önünde, tıpkı mayınlı bir arazi çizgi­sinde veya bir ateş çukurunun kenarında durduğu gibi du­rur. Kendisi bu hassâsiyetle dururken, şeytanın vesvesele­ri, onu yasakların içine itebilecek kadar güçlü olamazlar. Allah Teâlâ, hakikî müminleri tarif ederken, "Onlar, Al­lah’ın sınırlarını koruyanlardır." (Tevbe, 112) buyurmuştur. Allah’ın sınırları ise, haram ve yasakların önündeki sınırlardır.

3- Geçmiş, gelecek veya şimdiki zamanla alâkalı olan bazı şeylerin hatırlatılması ve düşündürülmesi. Her hangi bir fiile sevk etme durumu bulunmayan ve mücerret tasavvur planında kalan bu vesveseler, genel olarak zikirle aza­lır, fakat bütünüyle kesilmezler. Nitekim, en büyük zikir olan namazda bile, bu vesveselerin izleri görülür. Buna rağmen, bunların bütünüyle kesilmesi de mümkündür.

Bundan dolayı, Allah Rasûlü (as), "Kim iki rekât namaz kılar ve onun içinde dünyaya ait her hangi bir şeyi aklına getirmezse, onun geçmiş günahları af­folunur." (Geçti) buyurmuştur. Ancak bu durum, zikirde istiğ­rak bulan ve bütün dikkatleriyle ona yönelen kimselerde görülebilir. Bu kimseler şeytan vesveselerini duymak bir yana, zikir ve ibadet esnasında vücutlarından bir parça koparılsa onu da duymazlar. Allah Teâlâ’nın sevgi ve marife­tinde derinleşenlerin zikir ve ibadet hâllerinde enteresan örnekler görülmüştür. Bunlardan kimisinin kangren olmuş bacağı kesilmiş, kendisi duymamış; kimisinin evi yanmış, ateş ve duman içinde kalmış, fakat kendisi hissetmemiştir.

Ancak ara sıra ve özellikle zikir ve ibadet esnasında vesveseler tamamen kesilseler bile, bunların nihaî bir su­rette ve bir daha dönmemecesine kesilmeleri mümkün de­ğildir. Çünkü, insanlar bu dünyaya şeytanla devamlı bir surette mücâdele etmek için getirilmişlerdir. Ömür boyu devam eden bu mücâdele, onların cenneti hak etmelerini veya cehenneme müstahak olmalarını sonuç veren yegâne etkendir.

Mücâdelenin bu öneminden dolayıdır ki, peygamber­ler bile ondan bütünüyle muaf tutulmamışlardır. Bu sebep­le, onlar da zaman zaman ufak çaplı ve özellikle üçüncü türden olan vesveselere maruz kalmış ve bunlarla mücade­le etmişlerdir. Örneğin, Peygamberimiz bir gün nakışlı bir elbise giymiş ve onunla namaz kılmıştır. Fakat selâm verin­ce, "Bu elbisenin nakışları dikkatimi dağıttı." buyurmuş ve onu çıkarıp eski ve sade bir elbise giymiştir. (Geçti) Bir gün de parmağına altın bir yüzük takmış ve onunla minbere çık­mıştır. Hutbe okurken aniden, "Bu yüzüğe mi bakayım, si­ze mi bakayım?!" deyip onu çıkarmış ve fırlatmıştır. (Buharî)

Allah Rasûlü (as), bu olaylarla hiç kimsenin vesveselerden ve dünyanın tabiî çekicilik ve cazi­belerinden tamamıyla kurtulamadığı dersini vermiş ve bunlardan bir ölçüde kurtulmanın yolunu göstermiştir. O da vesvese veren şeylerden uzak durmak veya onları ken­dinden uzaklaştırmaktır. Vücudunu yağa batırmışken si­neklerin üstüne konmamasını beklemek ne kadar yersiz bir beklenti ise, dünyanın süs ve ziynetlerini kullanmışken şeytandan kurtulacağını zannetmek de öylesine yanlış bir zandır.

Hakimlerden birisi şunu söylemiştir: "Şeytan, insana önce günahları süslü ve lezzetli gösterir. Şayet o, bunlara il­tifat etmezse, bu sefer ona bid'atları doğru gösterir. O bunlara da takılmazsa, o zaman da ona dinde aşırılık telkin eder. O bundan da kendisini kurtarırsa, ona ucub ve kendini be­ğenmişlik telkin eder. Bu, şeytanın son tuzağıdır. Ondan da kurtulabilen bir kimse cennete gider. Fakat şeytan, son ümidi olan bu son tuzağı çok iyi kurar."

Kalbin Süratle Dönmesi

Bil ki, insan kalbi fırıldağa benzer. Fırıldak, rüzgârın esmesiyle döndüğü ve yön değiştirdiği gibi, kalb de mane­vî rüzgârlar olan ilham, vesvese ve diğer etkenlerle döner ve yön değiştirir. Bu sebeple, inanmışken birden inkâr eder, sevmişken birden nefret eder, yönelmişken birden sırt çevi­rir. Kalbin bu dönekliğinden dolayı, Allah Rasûlü (as), duasında, "Ey kalpleri çeviren Allah'ım! Kalbimi dinin üzerinde sâbitleştir." derdi ve bu duanın mâ­nasını şöyle açıklardı: "Kalb, Allah Teâlâ’nın iki parmakları arasındadır; onu istediği şekilde döndürür. İsterse onu doğru tarafa çevirir; isterse eğri tarafa çevirir." (Müslim, Tirmizî, Hâkim)

Allah Rasûlü’nün kullandığı yemin sözlerinden birisi de "Kalpleri çevirene yemin ederim." sözüdür. (Buharî) O, kalbin dönüşü için şu misâlleri de vermiştir: "Kalb bir kuş gibidir; zıplayıp durur." (Hâkim), "Kalb, kaynayan bir tencere gibidir. Fı­kırdayıp durur." (Ahmed, Hâkim), "Kalb, rüzgâr önündeki bir tüy gibidir; esintiye göre gidip gelir." (Taberanî)

 Bu son hadislerin rivayet yö­nünden sıhhatleri tartışılsa bile, ifade ettikleri mâna doğrudur. Bu mâna, kalbin değişik etkiler altında dönüp değişmesidir. Bu etkilerin kaynağı ise duruma göre ya melekten gelen bir ilhamdır, ya şeytandan gelen bir vesvesedir, ya in­sanın kendi yaratılışıdır, ya da bir dış faktördür.

Kalpler Üç Sınıftır

Kalpler, sebat etmek veya dönmek açısından üç sınıf­tırlar.

Birinci sınıf kalpler, hayır ve tâat üzerinde sebat eden ve sabit duran kalplerdir. Allah Teâlâ bu kalpler için şöyle buyurmuştur: "Bilin ki, kalpler Allah’ın zikriyle itminan ve sebat bulurlar." (Ra'd, 28), "Allah, gerçekten iman edenleri dünya­da da, ahirette de değişmez gerçek olan iman sözü üzerin­de sâbitleştirir." (İbrahim, 27), "Allah onları takva kelimesi üzerinde sâbitleştirdi. Onlar bunun ehli ve lâyıkıdırlar." (Feth, 26), "Mümin­ler, birleşmiş düşmanı görünce, 'Bu, Allah ve Rasûlü’nün bize va'dettikleri şeydir. Allah ve Rasûlü doğru vazetmiş­lerdir.’ dediler ve düşmanı görmek yalnızca onların iman ve teslimiyetlerini arttırdı. Müminlerden öyle adamlar var­dır ki, Allah'a verdikleri sözde sebat ettiler. Bunlardan bir kısmı O'nun yolunda canlarını verdiler; bir kısmı da bunun için bekliyorlar. Onlar, sözlerini değiştirmediler." (Ahzâb, 22, 23)

Bu kalpler, Allah Teâlâ tarafından teyid ve takviye edi­lirler. Onun için, zorluklar karşısında da sarsılmaz ve dönmezler. Bu ilâhî teyid, onların takvasına, samimiyet ve te­mizliğine karşı bir mükâfattır. Bu ilâhî teyid sayesinde bu kalplerde şükür, sabır, korku ve ümit, tevazu, zühd, sevgi, rızâ, tevekkül, tefekkür ve muhâsebe sabit duygular ve de­ğişmez sıfatlar hâline gelirler. Allah Teâlâ, bu kalplere ve sa­hiplerine şöyle seslenmiştir: "Ey itminan ve sebat bulmuş kalb (ve kalbin sahibi)! Razı olmuş ve kendisinden razı olunmuş bir hâlde Rabbine dön; benim kullarımın arasına dâhil ol ve cennetime gir." (Fecr, 29)

İkinci sınıf kalpler, şer ve masiyet üzerinde ısrar eden ve kötülüklerde sâbitleşen kalplerdir. Bu kalpler, nefis ar­zularıyla dolmuş, kötü huylarla kirlenmiş ve kötü duygu­larla mühürlenmişlerdir. Bu kalpler, bütün kapılarıyla şey­tana açıktırlar. Allah Teâlâ’nın nuru ve meleklerin ışıklı ilhamı bu kalplerden çekildiği için, onlar gece gibi karanlık ve zift gibi siyahtırlar. Bu kalplerde dolaşan sadece şeytan­lardır. Şeytanlar, bu kalplerde mekân tutmuş ve onların üs­tünde mutlak hâkimiyet kurmuşlardır. Bu kalplerde oluşan fikirler şer, duygular kirli, vesveseler zehirlidirler. Doğru düşünceler ve temiz duygular bu kalplerde yeşermez ve barınmazlar.

Allah Teâlâ bu kalpleri ve sahiplerini şöyle tanıtmıştır: "Onlar, küfür ve inkârda süratlidirler. Dilleriyle iman etse­ler bile, kalpleriyle iman etmezler. Yalanı zevkle dinlerler. Gerçekleri saptırırlar. Fitne ve fesattan ayrılmazlar. Allah bunların kalplerini temizlemek istememiştir. Dünyada re­zillik içindedirler. Ahirette de onlara büyük bir azap var­dır." (Mâide, 41. âyetin kısa özeti), "Bunlar doğru yolu görseler onda gitmezler; eğri bir yol bulsalar onda giderler. Âyetlerimizi tekzip eder ve onlardan habersiz yaşarlar." (A'râf, 146), "Dini tekzip ederler. Yetimi itip kakarlar. Miskine yardım etmeyi teşvik etmezler. Na­mazdan yüz çevirirler. Zekât vermezler." (Maun suresinin kısa özeti), "İşledikleri kötü ameller, kalplerini paslandırmıştır. Rablerinin rıza çiz­gisinden uzaklaştırılmışlardır. Onlar cehennemde yanan­lardır." (Mutaffifîn, 14) "Sağır, dilsiz ve kördürler. Hakka dönmezler." (Bakara, 18) "Şeytanın vesveseleri bu kimselerin kalplerinde üst üste yı­ğılan karanlıklar gibidir." (Nur 40)

Üçüncü sınıf kalpler ise, melek ve şeytana, hayır ve şer ilhamlarına eşit bir şekilde açık olan kalplerdir. Bu kalpler­de melekle şeytan, hayır ve şer ilhamları devamlı surette çekişme halindedirler ve birinin arkasından ötekisi gelir. Bu sebeple, meleğin ilham ve teşvik ettiği bir hayrı, şeytan bozmaya çalışır. Şeytanın vesvese ve telkin ettiği bir şerri de melek gidermeye çalışır. Bu çekişmede nefis şeytana ta­raftır; onu tasdik eder ve onun dediklerini benimseyerek tekrarlar. Akıl ise melekten yanadır ve onun ilhamlarını doğru bulup tasdik eder. Bu çekişme bazen ömrün sonuna kadar galip ve mağlup belli olmadan sürer. Bazen de bir müddet sonra bir tarafın galibiyeti ile sonuçlanır. Ve bun­dan sonra o taraf, kalbin hâkimi durumuna gelir. Artık kalpten duyulan ses onun sesi, kalbe gelen emir onun em­ridir. Böylece bu son sınıf kalpler de ya birinci, ya da ikinci sınıfa dâhil olurlar.

Nefis ile Aklın Karşılaştırılması

Nefis, şeytanın vesvese ve telkinlerini aynen kabul edip benimser ve onların haklı ve doğru olduğunu ispatla­mak için de, etraftaki kötü örnekleri misâl ve delil olarak göstermeye çalışır. Ona göre, bu örneklerin varlığı onların doğru ve iyi şeyler olmaları için yeterli delildir. Akıl ise, şeytanın vesvese ve telkinlerini yanlış bulup reddeder ve kötü örneklerin delil olmadığını söyler. Bu sebeple, nefisle­rine uyan kimseler, etrafta gördükleri kötü örneklerden çok etkilenir ve onları hemen taklit etmeye kalkarlar. Akıllarına uyanlar ise, gördükleri şeyleri taklit etmeden önce onları tahkik eder ve doğru olup olmadıklarını incelerler. Nefis insana, "Bu titizlik nedir? Neden lezzetleri terk edip kendi­ne eziyet veriyorsun? Senin gibi titizlik gösteren var mıdır? Herkes kendi keyf ve çıkarı peşinde değil midir? Sen bu hâlinle gülünç oluyorsun? Hangi zamanda yaşadığının far­kında mısın? Herkes cehenneme gidecekse sen de oraya gitmeye razı ol." der. Akıl ise, "Hayır! Bu titizlik boşuna değildir. O, tâbi tutulduğumuz imtihanın gereğidir. Bu im­tihan ancak bu titizlikle kazanılabilir. Bu öyle büyük bir im­tihandır ki, bir tarafında bütün güzellik ve mutlulukların yeri olan cennet, bir tarafında da bütün musibet ve azapla­rın mekânı olan cehennem vardır. (Merhum Bediüzzaman şöyle demiştir: "Her bir insanın başına öyle bir imtihan açılmıştır ki, eğer onun aklı olsa ve dünyanın yedi kıt'asına sahip bulunsa, bu imtihanı kazanmak için bunların hepsini fe­dâ eder.") Bu titizlik ve çekingen­lik, keyf ve lezzetlere karşı değil, onların kaçınılmaz bedeli olan cehennem azabına ve ahiret sıkıntılarına karşıdır. Bazı kimselerin bir şeyler yapması, ne o şeylerin doğru oldukla­rını, ne de herkese yaradıklarını göstermez. İnsanların ço­ğunun cehenneme gitmesi de onun azabını hafifletmez. Onun için Allah Teâlâ, 'Siz zâlim olup cehennemi hak ettik­ten sonra, orada birlikte olmanız size bir yarar sağla­maz.’ (Zuhruf, 39) buyurmuştur. Sıcak bir Temmuz gününde bazı in­sanların güneş altında terlemesi, onun sıcaklığını azaltmaz. Ve serin bir yerde barınma imkânı olan bir kimsenin güneş altında terleyen bu insanları görünce gelip onlar gibi gü­neşte azap çekmeye rıza göstermesi delilikten başka bir şey değildir. (Onlar için de bir şey yapmak gerekirse, bu, onla­rı da serin yere davet etmektir.) Helâk olanların hepsi geçi­ci heveslerin kurbanlarıdır. Cennetin ebedî mutluluğuna talip olanlar, bunun bedelini de vermekten çekinmezler. Bu bedel, fâni heveslerin müptelâsı olmamak ve özellikle ha­ram ve yasaklardan sakınmaktır." der. Allah Teâlâ, "Hayır peşinde olanlar cennette, fısk ve fücur peşinde olanlar ce­hennemdedirler." (İnfitâr, 13-14) buyurmuştur.

Şeytan önce kişiye Allah, ahiret, hesap ve kitabın olma­dığını söyler. Bu korkunç telkini kabul ettiremezse, bu se­fer onun bir gün tevbe edip affa uğrayacağını söyler. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Şeytan insanlara (ileride tevbe edeceklerini) va'deder ve (nasıl olsa, Allah’ın kendilerini affedeceğini) söyler. O, böylece insanları oyalayıp alda­tır." (Nisa, 120) Onun bu telkinle oyaladığı kimseler nefislerine uyan kimselerdir. Akıllarını dinleyenler ise, onun bu oyununu da bozarlar.

 
  Bugün 14 ziyaretçi (108 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
gullerinefendisi1.tr.gg