Yeni islami Portaliniz
  KUR'AN OKUMANIN FAZİLETİ VE EDEPLERİ...
 

Kur'ân Okumanın Fazileti

Kur'ân Okumanın Edepleri

Kur'ân Tefekkürü ile İlgili Edepler.

Kur'ân'ı Re'y İle Tefsir Etmek

Kur'ân Okumanın Fazileti

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Kur’ân aziz bir kitap­tır; ona hiçbir cihetten bâtıl bulaşmaz; o hakîm ve hamîd olan Allah'ın indirdiğidir." (Fussilet, 42), "Kur'ân'ı biz indirdik ve onu biz koruruz." (Hicr, 9)

Kur'ân, verdiği kıssa ve haberlerle akıl sahiplerine te­fekkür kapısını açmış, getirdiği hükümlerle de doğru yolu göstermiştir. O, ışık ve nurdur; aldanıştan kurtuluş vesilesidir; kalb ve dimağlardaki hastalıkların (kalpleri bozan ki­bir, hırs, kin, kıskançlık ve dimağları hasta eden inançsız­lık, şüphe ve istikrarsızlık gibi şeylerin) ilâcı ve şifasıdır; ona karşı geleni Allah Teâlâ ezer; ondan başka yerde ilim arayanı Allah Teâlâ saptırır; o en sağlam kulp ve en metin güvencedir; o ilimleri kuşatıp ihata etmiştir; onun ilimleri bitimsiz ve marifetleri sonsuzdur; inceleyenler her zaman onda yeni mânalar bulur, okuyanlar her seferinde ondan yeni zevk ve lezzet alırlar. O, eskiden de şimdi de insanla­rı irşâd eden kitaptır. Ona sadece insanlar değil, cinler de hayrandır. Bunlar, onu duydukları zaman dönüp kavimle­rine şöyle demişlerdir: "Biz, hidayete erdiren harika bir ki­tap dinledik ve ona iman ettik." (Cin, 1-2) Bu harika kitaba iman eden doğruya iman eder; ona göre konuşan doğru konu­şur, ona göre hareket eden doğru hareket eder, ona uyan doğru yolda yürür, ona göre amel eden kazanır.

Kur'ân'ı muhafaza etmenin ve ondan yararlanmanın yolu onu okumaktır. Bu sebeple, Kur'ân'ı okumak âyet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde emr ve teşvik edilmiştir. Bu konudaki bazı âyetler şöyledir: "Sana vahyedilen Rabbinin kitabını oku. Bu kitabın sözlerini kimse değiştiremez. Sen onun dışında sığınak bulamazsın." (Kehf, 27), "Kendilerine ki­tap verdiğimiz kimseler onu, lâyık olduğu şekilde okurlar. Bunlar, ona gerçekten iman ederler. Ona iman etmeyenler ise hüsrana uğrayanlardır." (Bakara, 121), "Allah'ın kitabını okuyanlar, namaz kılanlar ve kendilerine verdiğimiz maldan gizli ve açık yollarla infak edenler, zararı olmayan bir ticaret yapı­yorlar. Çünkü Allah, hakettikleri ücreti verir ve kendi fazlından da ilâveler yapar. O, bağışlayıcı ve iyiliğe karşılık vericidir." (Fâtır, 29, 30) "İstikamet sahibi topluluk, Allah'ın âyetlerini gece saatlerinde okur ve secde ederler. Bunlar Allaha ve âhiret gününe inanırlar. İyiliği emreder, kötülüğü nehyeder ve hayırlarda yarışırlar. Bunlar sâlih kimselerdir. Yaptıkları iyi ameller boşa çıkarılmaz. Allah takva sahiplerini bilen­dir." (Âl-i İmran, 115)

Bazı hadisler de şöyledir:

"Kur'ân, Allah Teâlâ’nın nazarında büyüktür. Bu se­beple, Kur'ân okuma nimetine erip de kendini en mutlu in­san görmeyen bir kimse, bu büyük nimeti küçümsemiş olur." (Taberanî), "Allah Teâlâ’nın yanında en büyük şefaatçi Kur'ân'dır." (Abdulmelik İbni Habib), "Kur'ân okuyun. O, kendisini okumuş olanlara kıyâmet gününde şefaat eder." (Müslim), "Ümmetimin en efdal ameli Kur'ân okumaktır." (Ebu Nuaym), "Melekler Kur'ân'ı dinleyince; 'Üzerlerine bu Kur’ân’ın indiği ümmete ne mutlu! Bu Kur'ân'ı hıfzında tutan dimağlara ne mutlu! Bu Kur'ân'ı okuyan dillere ne mutlu!’ demişlerdir." (Dârimî), "En hayırlınız Kur'ân okuyan ve onu okutandır." (Buharî), "İhlâs ile Kur'ân oku­yanlar, kıyâmet gününde hâlis misk tepelerinde ağırlanır­lar. Bunlar mahşerin dehşetinden ve hesap korkusundan emindirler." (Daha önce geçti), "Kur'ân ehli (onu okuyanlar ve ilmine sahip olanlar), Allah Teâlâ'ya en yakın olanlardır." (Nesaî/El-Kübrâ, İbnu Mâce, Hâkim), "Kalpler de demir gibi pas tutarlar. Onların cilâsı Kur'ân okumak ve ölümü düşünmektir." (Beyhakî), "Allah Teâlâ Kur'ân okuyanları dinler." (İbnu Mâce, İbnu Hibban, Hâkim)

Abdullah İbni Mes’ûd (ra) şöyle demiştir: "İlim istiyorsanız Kur’ân'ı okuyun. Çünkü onda öncekile­rin ve sonrakilerin ilimleri vardır. Sevap istiyorsanız yine Kur'ân'ı okuyun. Çünkü onun her bir harfine on sevap ve­rilir.", "Kur'ân Allah Teâlâ sevgisinin mihengidir. Kur'ân'ı seven Allah Teâlâ'yı da sever; Kur’ân'ı sevmeyen Allah Teâlâyı da sevmez." Amr İbni Âs (ra) şöyle de­miştir: "Kur’ân’ın her bir âyeti cennette bir derece ve mer­tebe, evinizde de bir ışık ve lâmbadır. Kur'ân okuyan bir kimse, peygamber olmadığı halde peygamberlik ilmine sa­hip olur." Ebu Hureyre (ra) şöyle demiştir: "İçinde Kur'ân okunan ev, (ruhların dinlenebileceği şekil­de) genişler ve bereketi çoğalır. Bu eve melekler iner ve ora­dan şeytanlar çıkar."

Fudayl İbni İyâd (ra) şöyle demiştir: "Kur'ân hâmili (Kur'ân'ı ezberleyen, onu okuyan, ilmini bilen kim­se), İslâm bayrağını taşır." Sufyân es-Sevrî (ra) şöyle demiştir: "Mümin Kur'ân okuduğu zaman, melekler onu ağzından öperler." Hasan el-Basrî (ra) şöyle demiştir: "Kur’ân'ı bilmekten daha büyük bir zenginlik, onu bilmemekten de daha büyük bir fakirlik yoktur."

Ebu Umame (ra) şöyle demiştir: "Kur’ân’ın hakkını vermek ve onun bereketine ermek için onu oku­yun. Onu kılıflara sokup asmak sizi aldatmamalıdır."

Kur'ân ünsiyet kaynağıdır; onu okumak vahşet, sıkıntı ve stresi giderir. Bir zata, "Bu yalnızlıkta sıkılmaz mısın?" diye sormuşlar. Kendisi, Kur’ân'ı alıp bağrına basmış ve, "Bunun olduğu yerde yalnızlık yoktur." demiştir.

Kur'ân'ı dinlemek de onu okumak gibidir. Bunun için, Allah Teâlâ, "Kur'ân okunduğu zaman onu dinleyin ve su­sun. Ta ki size merhamet edilsin." (A'râf, 204) buyurmuş ve onu din­leyenleri överek şöyle buyurmuştur: "Gerçek müminler onlardır ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir ve ken­dilerine O'nun âyetleri okunduğu zaman imanları ar­tar..." (Enfâl, 2), "Kendilerine Rahmân'ın âyetleri okunduğu zaman ağlayıp secdeye kapanırlar." (Meryem, 58)

Tevrat'ta Allah Teâlâ'ya nisbet edilen bir sözde şöyle denilmiştir: "Ey insan! Sevdiğin bir dostun sana bir mek­tup gönderse, her işi bırakıp onu okur ve ne yazdığını an­lamaya çalışırsın. Ben de Rabbin olarak sana bir kitap gön­derdim. Niçin benim kitabımı o mektup gibi açıp okumu­yor ve dediklerimi anlamaya çalışmıyorsun? Yoksa, benim kitabım senin gözünde dostunun mektubundan daha az mı önemlidir?" Kim, bu soruya "Evet." diyebilir?

Ancak, Kur'ân okumanın bazı edepleri ve şartları da vardır. Bu edepler ve şartlar çiğnendiği takdirde, Kur'ân okumaktan yararlanmak mümkün değildir.

Enes İbni Mâlik (ra) şöyle demiştir: "Nice insan Kur'ân okurken, Kur'ân onlara lanet eder."

Bir âlim de şöyle demiştir:  "Kötü insanlar, Kur'ân okurken aslında kendilerine lanet okurlar. Çünkü kendile­ri zâlim veya yalancı oldukları halde, Kur'ân'daki "Allah'ın laneti zâlimlerin üzerinedir.", "Allah'ın laneti yalan­cıların üzerinedir." gibi âyetleri okurlar."

Meysere (ra) şöyle demiştir: "Kur'ân, fâsık insanın kalbinde gariptir."

Ebu Süleyman Dâranî (ra) şöyle demiştir: "Cehennem zebanileri, Allah Teâlâ'ya karşı günah işleyen Kur'ân hâmillerini puta tapanlardan daha önce yakalar."

Abdullah İbni Mes’ûd (ra) şöyle demiştir: "İnsanlar gece uyurken ve gündüz dünya işleriyle uğraşır­ken, Kur'ân hâmillerinin uyanık olup ibadetle meşgul olmaları gerekir. Kur'ân hâmillerinin vakar sahibi, ağır başlı ve yumuşak huylu olmaları lâzımdır."

Fudayl (ra) şunu söylemiştir: "Kur'ân hâmi­linin, Kur'ân'a saygı hakkının gereği olarak gafillerle birlik­te gaflete düşmemesi, eğlenenlerle birlikte eğlenmemesi ve abesle iştigal edenlerle beraber boş şeylerle uğraşmaması lazımdır."

Hasan (ra) şöyle demiştir: "Siz şimdi sadece Kur'ân okumakla işinizin bittiğini sanıyorsunuz. Halbuki sizden öncekiler, onu gece okuyup emir ve yasaklarını öğrenir, gündüz de bunları tatbik ederlerdi."

Abdullah İbni Mes’ûd (ra) şunu söylemiş­tir: "Kur'ân, kendisiyle amel edilmek için indirilmiştir. Hal­buki bazıları ameli bırakıp onu okumakla yetinmişlerdir."

Abdullah İbni Ömer (ra) da şöyle demiş­tir: "Ashâb döneminde biz Kur'ân'la amel etmenin zarure­tine inanırdık. Bunun için, bir sûre indikçe biz onun helâl, haram, emir ve yasaklarını öğrenir ve tatbik ederdik. Şim­di ise, bazı kimseler onunla amel etmenin lüzumuna inan­mıyorlar. Bunlar, onu baştan başa okuyorlar, fakat onun helâl, haram, emir ve yasakları üzerinde durmuyorlar." İslâm’da meydana gelen ilk büyük sapma budur, yani, Kukanı okumak, bilmek ve fakat onun emir ve yasaklarına, helâl ve haramına aldırmamaktır.

(Zamanımızda bazı Kur'ân okuyanlar gibi, bazı Kur'ân ilmi ile meşgul olanlar da onunla ameli sıfırlamış, bunlar namazı bile terk etmişlerdir. Bu durumda, bunların Allah Teâlâ'ya kulluk için Kur'ân okuduklarını veya O'nun rızası için Kur'ân ilmiyle uğraştıklarını zannetmek safdillik olur.)

Kur'ân Okumanın Edepleri

Kuran okumanın diğer bir kısım edepleri daha vardır. Bunlar da şöyledir:

1- Kurân'ı namazda iken okumak; namaz hâricinde ise, abdestli bir halde, kıbleye doğru diz üstünde oturarak okumak. Ayakta, uzanarak ve ona dokunmamak şartıyla abdestsiz olarak da okunabilir; ancak bunun sevabı önceki­ne göre azdır. Kur'ân okumanın en efdal şekli ise, onu gece namazında okumaktır.

2- Her gün bir miktar okumak. Bu miktarı tayin işi okuyana bırakılmıştır. Ancak doğru okumak, okuduğunu anlamak ve ondan etkilenmek önemli olduğu için, üç gün­den daha az bir sürede hatim indirmek mekruh sayılmıştır. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Kur'ân'ı üç günden daha az bir zamanda okuyup bitiren onu anlamaz." (Sünen sahipleri) Abdullah İbni Amr (ra) Kur'ân'ı bir günde bitirmek istediğini söyleyince, Allah Rasûlü (sa) ona, "Hayır! Haftada bir kere bitir." (Müttefekun aleyh) diye emretmiştir. Ashabın bir kısmı da cumadan cumaya hatim indirirlerdi.

Kur’ân'dan her gün okunan miktara "hizb" denir. Bu­nun en azı bir cüz'ün dörtte biridir.

3- Okumaya, Eûzu, Besmele ve şu âyetlerle başlamak: "Ve kur-Rabbi eûzu bike min hemezâtiş-şeyâtini ve eûzu bike Rabbi ey-yehdurûn." (Mu’minûn, 97, 98) Mânası: "De ki: Rabbim! Şeytanların dürt­melerinden sana sığınırım. Rabbim! Onların bana yaklaşmalarından da sana sığınırım." Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Kur'ân okuduğun zaman, recmedilmiş şeytandan Allah'a sığın." (Nahl, 98)

4-Tertil ve teenni ile okumak. Kur'ân'ı bu şekilde okumak, hem güzel okumayı, hem de okunanı anlamayı sağlar. "Allah Rasûlü (sa), Kur'ân'ı harflerin ses ve mahreç özelliklerine riâyet ederek ve acele etmeksizin okurdu." (Ebu Dâvûd, Nesaî, Tirmizî) Abdullah İbni Abbas (ra) şöyle de­miştir: "Ben iki kısa sûreyi tertil ile ve mânalarını düşünerek okumayı bütün Kur'ân'ı hezr ile okumaya tercih ederim."

(Tertil ve teenni ile okumak, tecvid kurallarına göre ve acele et­meksizin okumaktır. Bu okuyuş tarzında harfler mahreçlerinden çıkarılır, onların kalınlık, incelik, şiddet, yumuşaklık, kalkale gibi özel­likleri seslendirilir, med ve uzatmalar yapılır. Tertilin aksi "hezr" dir. Hezr, harflerin özlükleri seslendirilmeden acele ile okumaktır. Kur'ân'ı bu şekilde okumak mekruhtur. Hz. Âişe (ra)’a, bir adamın Kur'ân'ı bu şekilde (hezr halinde) okuduğunu görünce,"Bu adam, ne Kur'ân okuyor, ne de susuyor." diyerek onu eleştirmiştir.)

Tertil ve teenni ile okumak, Kur'ân'a saygı duymanın gereğidir. Ondan faydalanmak ve etkilenmek de ancak bu suretle mümkündür.

5- Duygulu ve ağlamaklı bir sesle okumak. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Kur'ân oku­yun ve (onu okurken) ağlayın. Ağlayamazsanız hüzün du­yun." (İbnu Mâce) Kur'ân okurken ağlamanın ve hüzün duymanın se­bebi ise, onun emir, yasak, ahlâk, takva ve fazilet içeren âyetlerine karşı kişinin kendi kusur ve ihmallerini hatırla­ması, nefis muhâsebesi geçirmesi ve Allah Teâlâ'ya lâyık bir kul olmayı başaramadığının farkına varmasıdır. Kur'ân, kâ­inatın Rabbi ve büyük sultanı olan Allah Teâlâ tarafından söylenmiş, en büyük melek olan Cebrail (as) tara­fından en büyük peygambere vahyedilmiş, bu peygamber tarafından okunup insanlara tebliğ edilmiş ve o günden bu ­yana gelip geçen bütün müminler, velîler, âlimler ve salihler tarafından okunup tekrarlanmıştır. Ancak Kur'ân'da gerçekleşebilen bu özellikleri düşünmek de ağlama sebebidir.

6- Harfleri bozmamak ve mânayı değiştirmemek şar­tıyla sesini güzelleştirmek.

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur:

"Kur'ân okumayı sesinizle güzelleştirin." (Ebu Dâvûd, Nesaî, İbnu Mâce, İbnu Hibban, Hâkim), "Allah, Kur'ân'ı güzel sesle okuyanı dinlediği kadar kimseyi dinle­mez." (Müttefekun aleyh), "Kur'ân'ı sesini güzelleştirerek okumayan bizden değildir." (Buharî) Bu hadisteki "bizden değildir." sözü, "bizim gi­bi okumuyor." demektir. Çünkü, Allah Rasûlü (sa) ve onun ashabı seslerini güzelleştirirlerdi. O bir gece, Kur'ân'ı güzel bir sesle okuyan Sâlim'i dinlemiş ve, "Ümmetimde Kur'ân'ı böyle güzel okuyucuları bulun­duran Allah Teâlâ'ya hamd olsun." demiştir. (İbnu Mâce) Bir gece Ab­dullah İbni Mes’ûd'u dinlemiş ve okuyuşunu beğenerek, "Kim Kur'ân'ı indiriliş halindeki tazelik ve tatlılıkla oku­mak isterse, İbni Mes’ûd gibi okusun." buyurmuştur. (Tirmizî, İbnu Mâce) Bir gece de Ebu Musa'yı dinlemiş ve, "Buna Dâvûd'un güzel sesi verilmiş." (Müttefekun aleyh) demiştir.

7- Dinleyen yoksa, az seslice okumak. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Namazını (namazdaki Kur'ân'ı) ne yüksek sesle, ne de gizli okuma, bunların arasında bir yol tut." (İsrâ, 110) Alimler şöyle demişlerdir: "Riyadan korkanlar için en iyisi, sadece kendilerinin duyacağı bir sesle okumaktır. Böyle bir endişesi olmayanlar için ise en iyisi daha seslice okumaktır. Çünkü bu şekilde okumak okuyanı daha çok etkiler ve oku­duklarını anlamasını da kolaylaştırır. Geceleyin bu şekilde okumak uykuyu da dağıtır. Ancak sesli okurken, ibadet edenleri ve diğerlerini rahatsız etmemek lâzımdır.

8- Rahmet âyetleri geçtikçe Allah Teâlâ'dan rahmet di­lemek, azap âyetleri geçince de O'na sığınmak.

10- Secde âyetlerinde secde yapmak. Kur'ân-ı Kerim'de on dört secde âyeti vardır.

Şafiî mezhebine göre, Sâd sûresinin 24. âyeti secde âyeti değil, şükür âyetidir. Onun için, bu âyetten dolayı na­mazda secde yapılmaz. Namaz haricinde ise, şükür secde­si yapılır. Buna mukabil, Hanefî mezhebinde de Hac sûre­sinin 77. âyeti secde âyeti değildir. Secde yapmak Şafiî mezhebine göre sünnet, Hanefî mezhebine göre ise vacip­tir. Şafiî mezhebine göre, secde âyeti okunduğu zaman sec­de yapılmazsa daha sonra kaza edilmez. Hanefî mezhebi­ne göre ise, anında yapılmazsa kaza edilmesi vaciptir. An­cak, namazda okunan âyetlerin secdelerini namazda yap­mak lâzımdır. Şafiî mezhebine göre, tilâvet secdesi denilen bu secdeyi yapmak; namazın başında yapıldığı gibi, elleri kaldırıp niyet ve tekbir getirmek, ikinci bir tekbir getirip secdeye gitmek, secdeden tekbir getirerek kalkmak ve se­lâm vermek şeklindedir. Hanefî mezhebine göre ise, bu secde tekbir getirerek secdeye gitmek ve tekbir getirerek kalkmaktan ibarettir. Secdede iken duâ edip Allah Teâlâ'ya kulluk ve teslimiyetini, fakirlik ve miskinliğini arz etmek de sünnettir.

Allah Rasûlü (sa) tilâvet secdesinde genellikle şöyle derdi: "Yüzüm onu kendi güç ve kudretiy­le yaratan, onu şekillendiren, onda göz ve kulak açan Al­lah'a secde etmiştir. Allah (düşünülebilen) yaratanların en güzelidir."

Secde âyetleri sırasıyla şunlardır:

-"Rabbinin yanındakiler (melekler), kibirlenip O'na kulluk etmekten geri durmazlar. Bunlar O'nu tesbih eder ve yalnız O'na secde ederler." (A'râf, 206)

-"Göklerde ve yerde olanlar, isteseler de istemeseler de Allah'a boyun eğip secde ediyorlar; onların gölgeleri de sa­bah akşam O'na boyun eğip secde ediyor (O'nun emriyle yerde uzayıp kısalıyor)." (Ra'd, 15)

-"Göklerde ve yerde bulunan canlılar ve melekler Al­lah'a secde ediyorlar. Melekler (ayrıca) O'na karşı kibirlen­miyorlar, O'nu üzerlerinde Rableri bilip O'ndan korkuyor­lar ve O'nun tarafından emredilen işleri yapıyorlar." (Nahl, 49, 50)

-"Kendilerine Kur’ân okunduğu zaman, yüz üstü sec­deye kapanırlar ve 'Rabbimizi tesbih ederiz, O'nun va'dettiği şey mutlaka gerçekleşir.’ derler. Bunlar, ağlayarak sec­de ederler ve Kur'ân onların imanını arttırır." (İsrâ, 107-109)

-"Onlara Rahmân'ın âyetleri okunduğu zaman, ağlar ve secdeye kapanırlar." (Meryem, 58)

-"Görmüyor musun ki, göklerdekiler, yerdekiler, gü­neş, ay, yıldızlar, ağaçlar, hayvanlar ve çok sayıda insanlar O'na secde ediyorlar? Çok sayıdaki insanlara da azap hak olmuştur. Allah bir kimseyi küçültürse, onu büyüten bu­lunmaz. Allah istediğini yapar." (Hac, 18)

-"Ey iman edenler! Rükû' edin, secde edin, Rabbinize kulluk edin ve hayır yapın ki, iflah olasınız." (Hanefî mez­hebine göre, bu âyet secde âyeti değildir.)

-"Kendilerine, 'Rahmân'a secde edin.’ denildiği za­man, onlar, 'Rahman da kimdir? Biz senin emrettiğin Rah­mân'a mı secde edeceğiz?!’ derler ve kendilerine verilen bu emir onların kızgınlığını arttırır." (Furkan, 60)

-"Niye göklerde ve yerde gizli olanı ortaya çıkaran, kendilerinin de gizli ve açıklarını bilen Allah'a secde etmi­yorlar?" (Neml, 25)

-"Âyetlerimize ancak o kimseler iman ederler ki, bu âyetlerle kendilerine öğüt verildiği zaman, kibirlenmezler ve boyun eğip secdeye kapanırlar, Rablerini tesbih eder ve O'na hamd ederler." (Secde, 15)

-"Dâvûd, kendisini denediğimizi zannetti, istiğfar etti, rukûa kapandı ve doğruya yöneldi." (Sâd, 24)

(Şafiî mezhebine göre, bu âyet secde âyeti değildir.)

-"Gece, gündüz, güneş ve ay O'nun varlık delillerindendir. Eğer kendisine şirk koşmak istemiyorsanız, gü­neş ve aya secde etmeyin, onları yaratan Allaha secde edin." (Fussilet, 37)

-"Allah'a secde edin ve kulluk edin." (Necm, 62)

-"Bunlara ne oluyor ki, iman etmiyorlar ve kendilerine Kur’ân okunduğu zaman secde etmiyorlar?!" (İnşikak, 20, 21)

-"Hayır! Ona (Kur'ân'ı yalanlayıp sırtını dönen kimseye) itaat etme; (Allah'a) secde et ve (Allah'a) yakın olmaya çalış." (Alâk, 19)

11- Okumaya son verince, "Sadakallahul azîm ve bel­leğe Rasûluh'ul-kerim" (Kur'ân'ı Allah söylemiş ve doğru söylemiş, O'nun şerefli elçisi de tebliğ edip bildirmiştir) demek ve kısa bir duâ yapmak. Şu dua güzeldir: "Allah'ım! Beni (Bizi) Kur’ân'dan fayda­landır ve onun bereketine erdir. Allah'ım! Kur'ân hatırı için bana merhamet et ve onu bana rehber, ışık ve kılavuz et. Allah’ım! Ondan unuttuğumu bana hatırlat, ondan bilme­diğimi bana öğret, gece ve gündüz onu okumayı bana nasib et ve onu bana hüccet ve delil yap. Allah'ım! Onu bana dünyada arkadaş, kabirde enîs (ünsiyet veren), kıyâmet gününde şefaatçi, Sırat üzerinde nur ve ışık, cennette dost, ateşe karşı örtü ve zırh, hayırlara götürücü kılavuz ve reh­ber eyle."

12- Kur’ân'ı güzel bir yazıyla ve kaliteli bir kâğıda yaz­mak (veya basmak). Kur'ân'a bu özeni göstermek onu ta'zim etmenin gereğidir. (Kur'ân, en güzel yazılarla Osmanlı döneminde yazılmıştır. Bu sebeple, haklı olarak, 'Kur'ân Hicaz'da indi, Mısır'da okundu ve İstanbul'da yazıldı.’ de­nilmiştir.) Önceleri Kur'ân âyetleri harekesiz, noktasız ve fasılasızdı. (Fasıladan maksat, âyetleri birbirinden ayırmak için sonlarına konulan yuvarlaklardır.) Emevîler döneminde, okumayı kolaylaştırmak ve hatadan korumak için bu işaretler eklendi. Bu işa­retlerin eklenmesini doğru bulanlar da, bid'at sayanlar da olmuştur. Bunların olumlu tarafı herkesin rahatça Kur'ân okumasını sağlamaları; olumsuz tarafı ise, okuma şeklini bire indirmeleridir. Halbuki Kur'ân yedi vecihle okunabilir. Şimdiki durumda bu vecihler kıraat ve tefsir kitaplarında kalmıştır.

Kur'ân Tefekkürü ile İlgili Edepler

1- Kur'ân'ı okurken, onun büyüklük ve yüceliğini ve Allah Teâlâ’nın bu yüce kelâmını, yücelik Arş'ından anlaya­bilecekleri bir üslupla insanların üzerine indirmekteki lü­tuf ve iyiliğini düşünmek. Allah Teâlâ, kendi yüce kelâmını insanların anlayış ve kabiliyet seviyesine göre sadeleştirip hafifletmeseydi, bunların onu anlaması ve ağırlığına ta­hammül etmesi mümkün olmazdı. Arif bir zat, Allah kelâ­mının hakikat-i haldeki azametini temsil için şöyle demiş­tir: "Kur’ân’ın her bir harfi, Levh'ul-Mahfûz'da dünyanın en büyük dağından daha büyüktür."

Vaktiyle bir padişah, "Kur'ân Allah'ın kelâmı ise, niçin insan üslubuna sahiptir?" diye sormuş, karşısındaki hakîm zat şu karşılığı vermiştir: "Siz bir padişahsınız, üslubunuz da padişahçadır. Fakat, çocuklarla konuştuğunuz zaman, ağırlık duymamaları ve anlamaları için kendi üslubunuzla değil, onların üslubuyla konuşursunuz. Allah Teâlâ’nın ke­lâmı olan Kur'ân da, aynı sebeple uluhiyet üslubuyla değil, insan üslubuyla indirilmiştir." Ancak Kur'ân üslubu, beşe­rin (insanların) anlayış seviyesine göre hafifleştirilip sade­leştirilmiş olmasıyla birlikte, kalite ve sanat yönünden be­şer üslubunun pek çok üstündedir. Onun bir yandan beşer üslubuna benzerliği, bir yandan da ondan ayrılığı ve üs­tünlüğü onun beşer kelâmı değil, Allah kelâmı olduğunun delil ve ispatıdır. Bu sebeple Allah Teâlâ, Kur’ân’ın kendi kelâmı olduğunda şüphe edenlere şöyle seslenmiştir: "Eğer kulumuza indirdiğimiz kitapta her hangi bir şüphe­niz varsa, siz de onun ayarında (aynı belagat, sanat ve ilmi kapsayan) bir sûre getirin ve bunu başarabilmek için, ister­seniz bütün bilginlerinizi yardıma çağırın. Şüphenizi haklı çıkarmak için bunu başarmanız lâzımdır. Fakat, bunu ya­pamadığınız takdirde -ki, yapamayacaksınız- inkarcılar için hazırlanmış ateşten kendinizi koruyun. Bu ateşin yakı­tı inkarcılar ve taşlardır." )Bakara, 23, 24)

Kur'ân beşerin anlayış seviyesine göre indirilmiş olma­sına rağmen, o yine Allah kelâmıdır ve onda beşerin taklid edemediği lahutî üstünlükler ve ilâhî özellikler vardır. (Üs­tün bir edip, çocuklarla konuşmak için üslubunu ne kadar sadeleştirirse sadeleştirsin, bu üslup yine onun özellikleri­ni taşır ve çocuklar onun sözlerini anlasalar bile, onun gibi söz söyleyemezler.)

Kur'ân, bir incisi bile Karunların servetlerinden daha değerli olan bir mânalar hazinesi, bir damlası bile ebediyyet bahşeden bir hayat suyu denizi ve bir dirhemi bile ebe­dî şifa kazandıran bir ilâç madenidir.

Kur'ân bir güneştir, ondan ışık almayan bâtıl sözler ise, gölgelerdir. Güneş karşısında gölge duramadığı gibi, Kur'ân karşısında da bâtıl sözler duramaz. Bunun için Al­lah Teâlâ, "De ki, Hak geldi, bâtıl silinip gitti. Bâtıl, (hakkın karşısında) erimeye mahkûmdur." (Kur'ân karşısında du­ramayan ve erimeye mahkûm olan bâtıl, onu iftiralarla ka­rartmaya çalışır. Fakat, güneş balçıkla sıvanmaz. Onun için bu gayret de beyhudedir.)

2- Kurân'ı okurken Allah Teâlâ’nın azamet ve büyük­lüğünü düşünmek. Kur'ân Allah Teâlâ’nın kelâmı ve sözü olduğuna göre, bu vesile ile O'nu düşünmek lâzımdır. O'nun büyüklüğünü düşününce, Kur’ân’ın büyüklüğünü anlamak da daha kolaylaşır. Çünkü herkes, Kur’ân’ın bü­yüklüğünü ilmî yollarla anlayamaz. Hatta hiç kimse, onun bütün mânalarını ve inceliklerini ihata edip kavrayamaz. Onun için, her sözün kıymeti sahibinin kıymetiyle ölçüldü­ğü gibi, Kur’ân'ın kıymetini de öncelikle Allah Teâlâ’nın bü­yüklüğüyle ölçmek lâzımdır. Bunu yapmaya çalışınca da Kur’ân’ın sonsuz büyüklüğü ortaya çıkar. Çünkü sözü ol­duğu Allah Teâlâ, sonsuz büyüklüğe sahiptir.

O halde, Kur'ân okuyan bir kimse, onun Allah Teâlâ’nın kelâmı olduğunu, Allah Teâlâ’nın da Arş, Kürsi, gökler, yer, melekler, insanlar, hayvanlar, ağaçlar ve daha bin bir çeşit canlı ve cansız varlıkların yaratıcısı, sahibi, hükmedeni, ve rızk vereni olduğunu düşünmelidir. Ve dü­şünmelidir ki, uçsuz bucaksız kâinatı dolduran bütün şey­ler, bu kelâmın sahibinin avucundadırlar. Bunlar O'ndan lütuf ve merhamet görseler var olup şâd olurlar, azap ve kahır görseler yok olup helak olurlar. O bir kısım insanlara "Cennetlik olun!", diğer bir kısmına da "Cehennemlik olun!" demiş ve hiçbir kuvvet ve tedbir O'nun bu takdir ve taksimini bozamamıştır.

Sahâbî İkrime İbni Ebu Cehil, Kur'ân'ı okumak için eli­ne alıp açtığı zaman, "Bu Rabbimin sözüdür, Rabbimin ke­lâmıdır." der ve sararıp titrerdi.

Allah Teâlâ kelâmını insanlara göndermişse de, ondan faydalanmayı ve hatta onu doğru bir şekilde anlamayı iyi niyet sahibi, nisbeten temiz kalpli, saygı ve hürmet bilen kimselere nasip eder. O, vücudu kirli olanlara (cünüp ve abdestsiz olanlara) kelâmının kılıf ve kâğıdına dokunma izni vermediği gibi (Vakıa, 29), ruh ve vicdanı kirli olanla­ra onun mânalarına dokunma iznini de vermemiştir. Bun­dan dolayı bir çok âyet, "Allah, zâlimlere hidayet ver­mez.", "Allah fâsıkları hidayet etmez." cümleleriyle sonuç­landırılmıştır.

3- Kur'ân okurken, kalb ve zihni onun üstünde tut­mak, fikrin şurada burada dolaşmasını önlemek. "Kitabı kuvvetle al!" âyeti (Meryem, 12), "Kur'ân'ı okurken ciddi­yet sahibi ol, iradene hükmet, tefekkürünü ona hasret." şeklinde tefsir edilmiştir.

Bir zata: "Kur'ân okuduğun zaman, başka bir şeyi ak­lına getirir misin?" diye sormuşlar ve ondan şu cevabı al­mışlardır: "Kur'ân'dan daha çok sevdiğim ve değer verdi­ğim bir şey mi var ki, Kur'ân'ı okurken onu aklıma getire­yim?" (İnsan zihni en mühim, en büyük ve en mükemmel şeye taliptir ve onu buluncaya kadar da hep arayış ve ha­reket halindedir. Onun için, zihin elde edilen ve yapılan şeyler üzerinde uzun zaman durmaz, yoklama ve tanıma faslından sonra tekrar ideâl olan en büyük şeyi aramaya devam eder.

Namaza girerken "Allah en büyüktür." tekbirinin söy­lenmesi, zihne aradığı en büyük ve ideâl varlığın Allah Teâlâ olduğunu ve O'ndan daha büyük bir şey bulunmadığı­nı telkin etmek ve bu suretle kendisini namaza bağlamak içindir. Bu tekbir namazın diğer hareketlerinde de tekrar­lanmak suretiyle zihne yapılan telkin kuvvetlendirilir ve onun bu konuda tam itminana kavuşturulmasına çalışılır. Zihni Kur'ân okumak üzerinde durdurmanın yolu da, Kur'ân okumanın en büyük meşguliyet olduğuna inanmak ve bunu zihne inandırmaktır. Onun için, her hangi bir işi Kur'ân okumaktan daha fazla sevmeyen ve değer verme­yen bir kimse, Kur'ân üzerinde fikir ve zihnini toplayabilir. Kur'ân'ı her şeyden daha çok sevecek kadar onun azamet ve büyüklüğünü bilmeyen veya buna samimî bir şekilde inanmayan kimseler ise, zihin dağınıklığından kurtula­mazlar. Halbuki Kur'ân cidden büyüktür ve en çok sevil­meye lâyıktır. O, kâinat sultanının kelâmıdır, dünya ve âhiret mutluluğunun rehberi ve reçetesidir. Temsilî bir ifade ile söylenirse, o her türlü güzelliğin ve her çeşit meyve ve çiçeklerin bulunduğu İrem Bağı ve sultan bahçesidir. Onu böyle gören ve bu görüş ve anlayışla içine girenler, ondan başka bir şeyi düşünmezler. Çünkü bir şey içinde iken baş­ka bir şeyi düşünmek zihin planında o şeyden kaçmaktır. Bir şeyden kaçmak ise, onu eksik, yetersiz ve kendine uy­gun bulmamak demektir. Bundan dolayıdır ki, her yönüy­le ideâl olan cennete girenler, artık başka bir mekân, başka bir güzellik ve başka bir mutluluk aramazlar. Kur’ân’ın ifa­desiyle, "Onlar orada ebedidirler ve oradan hiç ayrılmak istemezler." (Kehf, 108) Kur'ân ise, dünyadaki manevî cennettir. Bu cennete girmeyi başaran ruh ve zihinler, orada ebediyyen kalmak ve hiç ayrılmamak isterler.)

Kur'ân'ı zihin refakatinde okumak o kadar önemlidir ki, selef-i sâlih (geçen sâlih müslümanlar), zühul halinde (düşüncesiz bir şekilde ve gafletle) okudukları âyetleri okumamış sayar ve onları tekrar okurlardı.

4- Okuduklarını anlamak ve derinliklerine ulaşmaya çalışmak. Kur'ân okumanın en büyük maksadı, hiç şüphe yok ki, onun mânalarını anlamak ve ihtiva ettiği hüküm ve hikmetleri öğrenmektir. Çünkü ses ve lâfız vasıta, içerik ve mâna gayedir. Onun için, gayeye yönelik olmayan bir oku­ma şekli, her şeye rağmen eksiktir. Kur'ân âyetlerinde iç içe girmiş mânalar ve mâna tabakaları vardır. Bu mânaların hepsini bilmek mümkün değildir. Fakat, hiç olmazsa, lâf­zın ifade ettiği ilk mânayı anlamaya çalışmak lâzımdır. Al­lah Teâlâ Kur’ân'ı hiç anlamadan dinleyenleri kaval dinle­yen koyunlara benzetmiştir. (Bakara, 171)

Hz. Ali (ra) şöyle demiştir: "Hikmetini dü­şünmeden ibadet etmek ve mânasını düşünmeden Kur'ân okumak faydasızdır." Bir zat şöyle demiştir: "Dağınık bir zihinle ve mânasını anlamadan okuduğum bir âyetten se­vap beklemiyorum."

Kur'ân âyetlerinde iç içe mânalar ve mâna tabakaları bulunduğu için, bir okuyuşta hepsini kavramak zor ise, okuma gerektiği kadar tekrarlanır.

Allah Rasûlü (sa) bir namazda Bes­meleyi yirmi kere tekrarlamış (el-Herevî/el-Mu'cem), bir namazda da sabaha ka­dar, "Onları cezalandırırsan, onlar senin kullarındır. Onları bağışlarsan, hiç şüphe yok ki, sen aziz ve hakîmsin." (Mâide, 118) âyetini tekrarlamıştır. (Nesaî, İbnu Mâce)

Sahâbi Temim ed-Darî (ra), bütün bir gece "Yoksa, günah işleyenler ölümlerinde ve sağlıklarında kendilerini iman edip iyi amel işleyenler ile bir tutacağımızı mı sandılar? Bu sanıları ne kötüdür?" (Câsiye, 21) âyetini sabaha kadar okuyup tekrarlamıştır. Said İbni Müseyyeb (ra), bütün gece, "Ey mücrimler! Bugün müminlerden ayrılın!" (Yasin, 59) âyetini okumuştur.

Kur’ân-ı Kerim Allah Teâlâ’nın isim ve sıfatlarını, O'nun iş ve fiillerini, peygamberlerin kıssalarını, iman edenlerin ve etmeyenlerin durum ve âkibetlerini, dinin emir ve yasaklarını, ahlâk ve fazilet kurallarını, kıyâmet olaylarını, cennet ve cehennem bahislerini kapsar. Onun her bir cümlesinde, hiç mübalağasız, çok mânalar, hikmet­ler ve işaretler vardır. Bu duruma göre, Kur'ân okuyan bir kimsenin okuduğu âyetler üzerinde durması ve onların içerdiği mânaları mümkün olan en geniş bir çerçeve içinde anlamaya çalışması lâzımdır. Abdullah İbni Mes'ûd (ra) şöyle demiştir: "Öncekilerin ve sonrakilerin ilimlerini öğrenmek isteyen, Kur’ân'ı anlayarak okusun."

Kur’ân’da bildirilen Allah Teâlâ’nın isim ve sıfatlarına misâl, "Allah'ın benzeri yoktur." (Şûra, 11) âyetiyle Haşr sûresinin şu âyetleridir: "O Allah'tır; O'ndan başka ilâh yoktur; gizli ve açığı bilendir; Rahman ve Rahim'dir. O Allah’tır; O'ndan başka ilâh yoktur; O her şeyin sahibi ve sultanıdır; her türlü kusurdan üstün ve münezzehtir; selâmet ve hu­zur O'nun emriyle gerçekleşir; emniyet ve güven O'nun is­teğine bağlıdır; O her şeye hükmedicidir; O azizdir, her tür­lü şerefe sahiptir; gerekirse zor kullanan ve her istediğini mutlaka yaptırandır; büyüklükte eşi olmayandır; O, müş­riklerin uydurma ve iddialarından münezzehtir. O yara­tan, takdir eden, istediği şekil ve sureti veren Allah'tır. En güzel isimler O'nundur; göklerde ve yerde olanlar O'na boyun eğip kendisini takdis ediyorlar; O aziz ve hikmet sa­hibidir." (Haşr, 22-24)

İnsanlar, Allah Teâlâ’nın isim ve sıfatlarını hakikî mahiyetleriyle değil, ancak kendi akıl seviyelerine göre anlaya­bilirler. Onun için, bunları fazla kurcalayıp felsefî tahlillere ve yorumlara tâbi tutmak doğru değildir.

Allah Teâlâ’nın iş ve fiillerine misâl, pek çok âyette dile getirilen göklerin, yerin ve bunlardaki varlıkların yaratıl­ması ile Âl-i İmrân sûresinin şu âyetleridir: "De ki: Ey mül­kün sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve dilediğinden geri alırsın; dilediğini aziz edersiz ve dilediği­ni alçaltırsın. Hayır bütünüyle senin elinde ve emrindedir; sen her şeye kadirsin. Geceyi gündüze katıp kısaltırsın ve gündüzü geceye katarsın; diriden ölü ve ölüden diri çıkarırsız; dilediğin kimseye dilediğin şekilde rızk verirsin." (Âl-i İmrân, 26, 27)

Yaratmayı konu alan âyetler, eşyanın yaratılış hikâye­sini anlatmak yerine, Allah Teâlâ’nın bu işteki kudret ve bü­yüklüğünü göstermeyi amaçlarlar. Çünkü her fiil failine delâlet ettiği gibi, yaratmak da yaratıcı olan Allah Teâlâ ya delâlet eder. Bu sebeple, yaratılan her bir şeyde Yaratanı görmek lâzımdır. O'nu her şeyde görmeyen, O'nun her şeydeki kudret ve rahmetini müşahede etmeyen bir kimse O'nu tanımış olmaz. Bunun için, çeşitli bitki ve ziraî mah­sullerden, su, yağmur ve denizlerden, ateş, güneş ve yıldız­lardan ve insanların temel maddesi olan toprak ve diğer unsurlardan bahseden âyetleri okurken, bunları yaratan ve mevcud vaziyete getiren kudreti düşünmek lâzımdır. Me­selâ basit bir su olan meni nasıl harika bir kudretle et, ke­mik, damar, sinir haline getirilmiş, buna baş, el, ayak, kalb, böbrek ilâve edilmiş, görmek, işitmek ve düşünmek eklen­miştir? Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "İnsan, kendisini bir sudan yarattığımızı görmüyor mu ki, bize karşı müca­deleci kesiliyor? O, kendisini yarattığımızı unutup bizi baş­kalarına benzetiyor ve 'Çürüyüp gitmişken kemikleri kim diriltir?’ diyor? Ona de ki, bunları ilk defa yaratan diriltir. O her türlü yaratmayı bilendir." (Yasin, 79)

Fiili görüp faili görmeyenler, diğer bir ifade ile, sanatı görüp sanatkârı görmeyenler, sonuç itibarıyla sanki fiil ve sanatın varlığını fail ve sanatkârın yokluğuna, fiil ve sanattaki mükemmelliği fail ve sanatkârın kusur ve aczine delil yapmak gibi çılgın bir hataya düşerler. Halbuki aklın da yolu olan gerçek bunun tersinedir. Yani, her zaman fiil fa­ili, sanat sanatkârı, fiil ve sanattaki mükemmellik de fail ve sanatkârın kudret ve hünerini gösterir. Bunun Allah Teâlâ için de böyle olması kaçınılmazdır. Bu sebeple, Allah Teâlâ dikkatleri yarattığı şeylerin üzerine çekmiş ve bunlardaki mükemmellikten kendi kudretinin sonsuz olduğu sonucu­nu çıkarmıştır. Örneğin, Mülk sûresinin başında şöyle bu­yurmuştur: "Mülkü elinde tutan Allah yücedir ve O her şeye kadirdir. O, sizi amelde denemek için ölüm ve hayatı yarattı; O aziz ve hakimdir. O gökleri yedi tabaka halinde yarattı; sen Rahmân'ın yaratmasında her hangi bir kusur göremezsin. Yarattığı şeylerde dikkatle bak, bir kusur göre­bilir misin? Birkaç kere daha bak. Gözlerin bakmaktan yo­rulur, fakat bir kusur bulamaz." (Mülk, 1-4)

Peygamber kıssaları Allah Teâlâ’nın rahmet, adalet, sa­bır ve kudretinin delilleridir. Çünkü O, peygamber gönder­mek suretiyle insanlara gerçekleri bildirmek, hakikatleri öğretmek ve saadet yollarını açmak istemiştir. İyilik ve kötülük konularında yeteri kadar bilgilendirmeden kötülük yapanları cezalandırmak cihetine gitmemiştir. Hatta inkar­cıları, peygamberlere karşı takındıkları düşmanca tavırlar ve çılgınlıklar yüzünden de hemen yakalayıp kahretmemiş, akıllarını başlarına almaları için onlara oldukça geniş bir fırsat ve mühlet vermiştir. Fakat, bu da fayda vermeyin­ce onları çeşitli azaplarla yakalayıp helak etmiştir. O'nun azaplarına karşı ne kendileri karşı koyabilmişler, ne de başka bir güç onları koruyabilmiştir. Kur'ân-ı Kerim bunun bir çok örneklerini zikretmiştir. Âd, Semûd, Hûd, Lût ve Sâlih pey­gamberlerin inkarcı kavimleri, Arapların da bildikleri şekillerde Allah'ın kahır ve gazabıyla yok edilmişlerdir. Firavun olayı ve Nûh tufanı da bunun ibret verici örneklerindendir. Bu örnekleri okuyanlar Allah Teâlâ’nın kahır ve azabından korku duymalı ve ürpermelidirler. Çünkü bunların anlatılmasından maksat, tarih ve hikâye anlatmak değil, okuyan­lara ibret dersi vermektir.

Kur'ân'da söz konusu edilen ve tafsilatlı bir şekilde an­latılan Kıyâmet halleri, cennet ve cehennem bahisleri de edebî tasvirlerden ibaret değildirler. Bunların anlatılmasındaki gaye de iyiliğe (iman ve sâlih amele) teşvik ve kötü­lükten (küfür, nankörlük ve günahtan) sakındırmaktır. Amellerin sonuçları olan cennet ve cehennem, âhiretteki rahatlık ve sıkıntılar birer müeyyidedirler. Çünkü mükâfa­tı olmayan iyilikleri yaptırmak mümkün olmadığı gibi, ce­zası bulunmayan kötülükleri durdurmanın da imkânı yok­tur. Bu sebeple, kıyâmet, cennet ve cehennem bahislerini okurken, bunları amellerle irtibatlandırmak ve amelinin cinsine göre, kendini cennette veya cehennemde tasavvur etmek lâzımdır.

Bu zikrettiklerimiz birer örnektirler. Çünkü Kur'ân'da pek çok konular ve sonsuz mânalar vardır. Allah Teâlâ buna işaret ederek şöyle buyurmuştur: "De ki: Rabbimin kelime­leri için deniz mürekkep olsa, Rabbinin kelimeleri bitmeden deniz biter. Hatta bunun bir misli mürekkep daha getirilse o da yetmez." (Kehf, 109) Bu âyetteki kelimeler yaratma emirleri, yaratılanlara yapılan ilhamlar ve Kur’ân’ın mânalarıdır.

İnsanlar iyi niyetleri, temiz kalpleri, safi zihinleri ve günahlardan korunmuşlukları ölçüsünde Kur’ân’ın mâna­larını anlayabilirler. Bu mânaları anlamayı zorlaştıran ve hatta bütünüyle önleyen sebepler ise, doğruları öğrenme niyetinin bulunmaması ve işlenen günahların kalb ve zi­hinleri karartmasıdır. Allah Teâlâ, bu halde olan münafıklar hakkında şöyle buyurmuştur: "Onlar (sen Kur'ân okurken) seni dinlerler. Sonra dışarı çıkınca, (hiçbir şey anlayama­dıkları için) 'Az önce ne diyordu?’ derler. Allah bunların kalplerini mühürlemiş, çünkü onlar nefislerine uymuşlar­dır." (Muhammed, 16) Allah Rasûlü’ne nisbet edilen bir sözde şöyle denilmiştir: "Ümmetim mal ve servete düşkünlük gösterdiği za­man, ondan İslâm heybeti çekilir; emr-i ma'rûf ve nehy-i münker'i terk ettiği zaman da vahyin bereketinden mah­rum edilir."

Fudayl (ra), "Vahyin bereketi Kur’ân’ı anla­maktır." demiştir. Allah Teâlâ, "Sana Rabbinden indirilen (Kur'ân)'ın hak olduğunu bilenler, bunu bilmeyen körler gibi midirler? Onu ancak öz akıl sahipleri anlarlar." (Ra'd, 19) bu­yurmuştur. Öz akıl günahlarla kirlenmemiş, dünya hevesleriyle sulanmamış ve yanlış bilgilerle şartlanmamış akıl demektir.

Kur'ân okumanın önemli bir edebi de, kendini ona muhatap yerine koymak ve onun bütün emir, yasak, hitap, müjde ve tehdidlerini kendi şahsına yönelmiş olarak kabul etmektir. Kur'ân'ı bu şekilde okuyan bir kimse, onu sadece sevap kazanmak için değil, aynı zamanda içindeki direktifleri yerine getirmek ve emredilen işleri yapmak niyet ve ka­rarlığı ile okur. O, bu durumda, yapması istenen işler hak­kında efendisinden yazılı emir alan bir köle gibi davranır. Bu kimse, Kur'ân'ı geçmiş olayları anlatan, meçhul kimsele­re hitap eden ve kendisine her hangi bir sorumluluk yüklemeyen bir kitap gibi okumaz; aksine, ondaki bütün kıssala­rı birer emir, emirleri de kendi şahsına yöneltilmiş olarak gö­rür, ondaki bütün taahhütlerin altına girer ve ondaki bütün duaları kendi adına tekrarlar. Muhammed İbni Kâ'b el-Kurezî şöyle demiştir: "Mümin Kur'ân'ı okuduğu zaman, Allah Teâlâ'ya muhatap olur ve Allah Teâlâ Kur'ân'ı onun şahsına vahyeder." Ancak bu vahiy peygamberlik vahyi değil, mu­hatap ve sorumlu tutulmak vahyidir.

Kur'ân'ı anlayarak okuyan insanda korku galip gelir. Çünkü, ümit verici olan mağfiret ve kurtuluş va'di, yerine getirilmesi gereken bir takım şartlara bağlanmıştır. Bu şart­ların tam olarak yerine getirildiği de şüphelidir. Meselâ, Al­lah Teâlâ bir âyette, "Ben bağışlayıcıyım." dedikten sonra, kimler için bağışlayıcı olduğunu, "tevbe eden, sâlih amel işleyen ve hidâyet üzerinde olanlar için" ifadesiyle belirt­miştir. (Tâhâ, 82) Asır sûresinde de, "İnsanlar hüsrandadırlar." hükmünü koyduktan sonra, "Ancak iman eden, sâlih amel iş­leyen, hakkı söyleyen ve sabrı tavsiye edenler müstesna­dır." demiştir. Böylece, bu âyetlerden birincisinde bağışlan­mak için tevbe etmek, sâlih amel işlemek, esasta hidayet üzerinde olmak şart koşulmuş, ikinci âyette de hüsran ve azaptan kurtulmak için iman etmek, sâlih amel işleme, hakkı tavsiye etme, sabretmek ve sabrı tavsiye etmek ön görülmüştür. Bunun için, Hasan el-Basrî (ra) şöy­le demiştir: "Allah'a yemin ederim, bu kötü zamanda Kur'ân okuyan bir kimsenin hüznü çok, sevinci az, ağlama­sı çok, gülmesi az, ameli çok, istirahatı az olmalıdır."

Kur'ân'ı anlayarak okumak, mümini duygulandırır ve kalbini yumuşatır. Vehb İbni Verd şöyle demiştir: "Bu güne kadar çeşitli vaazlar ve sözler dinledik. Fakat bunların için­de Kur'ân kadar insanı duygulandıran ve onun kalbini yu­muşatan ne bir vaaz, ne bir söz görmedik." Allah Rasûlü (sa), bir gün Abdullah İbni Mes'ûd'a bir aşır okumasını emretmiştir. Abdullah okumaya başlayıp, "Allah zerre kadar zulüm ve haksızlık etmez. (Üstelik), ku­lun getirdiği her bir iyiliği katlandırır, kendi tarafından da ona büyük bir sevap ekler. Her bir ümmetten bir şâhid (pey­gamber) çağırdığımız ve seni de bunlara (bu ümmete) şâhid olarak çağırdığımız gün zor bir gündür. İman etmemiş ve peygambere uymamış olanlar, o gün toprak olmayı temenni edeceklerdir. Çünkü bunlar, suçlarını Allah'tan gizleyemeyeceklerdir." (Nisa, 40-42) âyetine geldiği zaman, başını kaldırıp bakmış ve Allah Rasûlü’nün ağlamakta olduğunu görmüştür.

Özetlersek, Kur'ân sadece dille değil, aynı zamanda zi­hin ve kalple de okunmalıdır. Bu okuyuşta dilin vazifesi, harf ve kelimeleri doğru okumak ve tecvid kurallarına uy­maktır; zihin ve aklın vazifesi, dilin okuduklarını anlama­ya çalışmak ve onları kalbe tercüme etmektir; kalbin vazi­fesi ise, bunlardan etkilenmek ve iradesini hayra ve iyiliğe yönlendirmektir.

Kur'ân okumanın ideâl şekli, onu doğrudan doğruya Allah Teâlâ'dan dinler gibi okumaktır. Cafer İbni Muhammed (es-Sadık) (ra), Kur'ân okurken bazen bay­gınlık geçirirdi. Bunun sebebi sorulduğunda da şöyle der­di: "Kur'ân'ı Allah Teâlâ'dan dinler gibi okuduğum zaman, duyduğun ta'zim hissi altında ezilir ve kendimi kaybede­rim." Kur'ân'ı bu şekilde okumakta, Allah Teâlâ'ya muha­tap olmanın ve O'nu dinlemenin büyük lezzeti ve bayıltıcı tat ve halâveti vardır.

Hakimlerden bir zat şöyle demiştir: "Önceleri Kur'ân'ı kendimden dinleyerek okurdum ve okumasından lezzet almazdım. Bunun üzerine, Allah Rasûlü’nden dinler gibi okudum, sonra Cebrail (as)'dan dinler gibi oku­dum, sonra da Allah Teâlâ'dan dinler gibi okudum ve böy­le okuyunca Kur'ân okumanın eşi bulunmaz lezzet ve tadı­na vardım." Sabit el-Benânî şöyle demiştir: "Ben ilk yirmi senede Kur'ân'ı külfet gibi, son yirmi senede ise nimet gibi okudum."

Kur’ân-ı Kerim'de hem okşayıcı vaadler, hem de ür­pertici tehdidler vardır. Mümin onu okurken, kendi nefsini onun vaadlerine lâyık görüp şımartmamalı; aksine, onun tehdidlerine müstahak görüp terbiye etmeye çalışmalıdır.

İlâhî kurbiyet ve yakınlık çizgisinde olanlar, tevazu göste­rip kendilerini uzak görseler, daha çok çaba gösterip kurbiyetlerini arttırırlar. Uzak olanlar da, kendilerini yakın gör­seler, oldukları yerde kalıp çürürler. Bu sebeple, tevazu göstermek ve menfi ihtimali önde tutmak esas alınmalıdır.

Kur'ân'ı Re'y İle Tefsir Etmek

Re'y, görüş demektir. "Kur'ân re'y ile tefsir edilebilir mi?" sorusu, farklı çevrelerce farklı şekillerde cevaplandı­rılmıştır. Kur'ân re'y ile tefsir edilmez diyenler, Allah Resu­lünün, "Kur'ân'ı kendi re'yi ile tefsir edenler, ateşteki yer­lerine hazırlansınlar." (Bu hadis, İlim bölümünde geçti) hadisine dayanmışlardır. O, re'y ile tefsir edilebilir diyenler de Allah Resulünün, "Kur’ân’ın dı­şı, içi, başı ve sonu vardır." (Bu hadis, Akâid bölümünde geçti) sözünü ileri sürmüşlerdir. (Kur’ân’ın dışı, yani dış mânası; içi, yani iç mânası, başı, yani başlangıçtaki mânası; sonu, yani en son varılan mânası.) Bu iki taife, dayandıkları bu iki hadisi birbirinden farklı zannettikleri için böyle farklı sonuçlara varmışlardır. Hal­buki, bu iki hadis arasında bir ayrılık ve farklılık yoktur. Çünkü birinci hadisle nehyedilen şey, dinî nasslardan kay­naklanmayan ve beşerî bir gaye ve maksadın gerçekleştiril­mesine yönelik bulunan bir fikir ve görüşle Kur'ân'ı tefsir etmek ve onu bu fikir ve görüşe uydurmaktır. Hiç şüphe yoktur ki, Kur'ân'ı bu türlü görüşlerle tefsir etmek, Kur’ân’ın kendi mânalarını ortaya çıkarmak değildir; ona yabancı fikirler karıştırmak ve onu bunlarla bozmaktır. İkinci hadiste çokluğundan haber verilen mânalar da, Kur’ân’ın kendi mânalarıdır. Bu mânaları ortaya çıkarmak ve Kur'ân'ı kendi malı olan bu mânalarla tefsir etmek ise, en üstün ibadetlerden ve en yararlı dinî hizmetlerdendir. Hz. Ali (ra) şöyle demiştir: "Ben, Fatiha sûre­sinden yetmiş deve yükü kadar mâna çıkarabilirim."

Ebu’d-Derdâ (ra) şöyle demiştir: "Bir kim­se Kur’ân’ın her bir âyeti için birkaç mâna bilmedikçe âlim sayılmaz." Huzeyfe (ra) şöyle demiştir: "Allah Rasûlü (sa) ileride olacak fitneleri haber verince, ben "Ya Rasûlullah! Bu fitneler dönemine yeti­şirsem ne yapmamı tavsiye edersin?" diye sordum. Allah Rasûlü (sa), "Allah kelâmındaki ilimle­ri öğren ve onlara göre hareket et. Bunu yaparsan, o fitne­lerden kurtulursun." buyurdu. (Ebu Dâvûd, Nesâî/el-Kübrâ) Abdullah İbni Abbas (ra) şöyle demiştir: " 'Kime hikmet verilirse, ona çok hayır verilmiş olur.’ (Bakara, 269)  âyetindeki hikmet, Kur’ân’ın mânalarını anlama kabiliyetidir." Allah Rasûlü (sa), amcası Abbas’ın oğlu Abdullah için dua etmiş ve, "Allah'ım! Bunu dinde bilgilendir ve ona Kur'ân tefsiri­ni öğret." demiştir. (İlim bahsinde geçti)

Bütün bu zikredilenler gösteriyor ki, Kur'ân-ı Kerim'in Allah Rasûlü tarafından yapılan tefsirleri bulunduğu gibi, kişilerin anlama kabiliyetleriyle bulunan tefsir ve yorumla­rı da vardır. Ancak bu tefsir ve yorumların sahih olabilmeleri için, Kur’ân-ı Kerim'in özüne muhalefet etmemeleri, Allah Rasûlü’nün tefsirlerine aykırı olmamaları, bir dava ve iddiayı her şeye rağmen isbat etmek ısrarından ileri gelmemeleri, hak ve doğruyu tarafsız bir şekilde ortaya koy­ma niyetine dayanmaları, ciddî bir çalışmanın ürünü olma­ları şarttır.

Allah Rasûlü’nden Kur’ân tefsiri ile ilgili olarak bize çok sayıda hadis intikal etmemiştir. Bu sebeple, Kur’ân tef­sirini bu hadislere hasretmek, Kur’ân’ın mânalarını çok dar bir çerçeveye sokmak ve onları belli sayılarda dondurmak­tır. Halbuki Allah Rasûlü’nün kendisi, "Kur’ân’ın mânaları bitmez." (Tirmizî) buyurmuştur.

Allah Teâlâ da, Kur'ân'da tefekkür edilmesini ve ondan mâna çıkarılmasını teşvik ettiği âyetlerden birinde, bu işle­vi peygamberin açıklamalarına ilâve olarak zikretmiş ve şöyle buyurmuştur:

"Bu Kur'ân'ı senin vasıtanla indirdik ki, onu kendileri­ne indirdiğimiz insanlara açıklayasın ve umulur ki, kendi­leri de (onda) tefekkür ederler." (Nahl, 44) O halde, Allah Resulü­nün ateşle cezalandırılacağını söylediği ve Hz. Ebu Bekir'in de, "Ben Kur'ân'ı kendi re'yimle yorumlarsam, hangi yer beni üstünde, hangi gök beni altında barındırır." dediği "re'y ile tefsir ve yorum", şartlarına uygun olarak yapılan tefsir ve yorumlar değil, heves ve garaza göre yapılanlar­dır. Nitekim İslâm tarihi içinde (ve hâlen de), siyaset, mez­hep, fırka taassubu ve çeşitli dünyevî gaye ve çıkarlar için ve hatta bazen dini bozmak ve yıkmak maksadıyla bir sürü bâtıl tefsir ve yorumlar yapılmıştır (Hâlen de yapılmak­tadır). Yanlış ve bâtıl tefsirler iyi niyetlerle de yapılabilir. Nitekim, bazı vaizler (ve sufiler), peygamber kıssalarından kulağa hoş gelen mânalar çıkarmaya çalışırlar ve meselâ, "Ey Musa! Firavun'a git, çünkü o taşkınlık içine girmiş­tir..." (Tâhâ, 14) âyetini tefsir ederken, "Musa'dan maksat kalb, Firavun'dan maksat da nefistir."derler. Bâtınîler de, bu türlü bâtıl tefsir yolundan girerek Kur’ân'daki bütün emir ve ya­sakları kendi istedikleri şekilde yorumlamış ve anlamsız hale getirmişlerdir. Meselâ, bunlar, "Kur’ân’da emredilen namaz bizim imamımıza işarettir." demişlerdir. Böylece na­mazı ortadan kaldırırken, canlarının istediği bir kimseye itaat edilmesinin Allah Teâlâ’nın ısrarlı emri ve farzı oldu­ğunu söyleme imkânını bulmuşlardır.

Tefsir ve yorumda hataya düşmemek için, kelimelerin lügat ve ıstılah mânalarını göz önünde tutmak ve Allah Rasûlü’nün sözlü ve fiilî tefsirlerini rehber ve kılavuz olarak görmek zorunludur.

Kur’ân okuma bahsini iki hadis-i şerifle bitirelim. Al­lah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Kur'ân'ı dikkatiniz toplu olduğu sürece okuyunuz. Dik­katiniz dağılınca, ara veriniz." (Müttefekun aleyh), "Kur'ân'ı en güzel okuyan o kimsedir ki, okuyuşundan onun Allah Teâlâ'dan korktu­ğunu anlarsın." (İbnu Mâce)

 
  Bugün 18 ziyaretçi (19 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
gullerinefendisi1.tr.gg