GÜLCEMAAT DİYARINA HOŞGELDİNİZ
   
  Yeni islami Portaliniz
  İMAN VE İSLÂM...
 

İMAN VE İSLÂM...

İman ve İslâm’ın Lügat Mânaları

İman ve İslâm’ın Şer’î Mânaları

İman ve İslâm’ın Şer'î hükümleri 
 "Ben Müminim" Demek

Bazı âlimler iman ve İslâm'ın aynı şeyler olduklarını, bazıları ayrı şeyler olduklarını, bazıları da birbirinin içine girip çıkan şeyler olduklarını söylemişlerdir. Biz, bu farklı görüşlerin hakikatini ortaya çıkarmak için, bu kelimelerin önce lügat mânalarını, sonra şeriatta kasdedilen mânaları­nı, en sonunda da dünya ve âhiretteki hükümlerini açıkla­yacağız.

İman ve İslâm’ın Lügat Mânaları

İman, lügatte, tasdik etmek ve doğrulamaktır. Şuayb (as)'ın oğulları kendisine, "Biz doğru söylesek bi­le, sen bize iman etmezsin." (Yûsuf, 17) demişlerdir. Demek istedikle­ri, "Bizi doğrulamazsın; "Doğru söylediniz." demezsin."

İslâm ise, teslim olmak, boyun eğmek, kabul etmek, inat ve serkeşliği terk etmektir.

Tasdik etmenin yeri kalptır; dil kalpteki tasdike tercü­mandır. Teslim olmak ise, kalb, dil ve diğer organların hep­si için söz konusudur. Bu sebeple, kalpteki tasdik de teslim olmanın üç şeklinden biridir. Bunun diğer iki şekli ise, dil ve fiil halinde teslim olmaktır. Lügatteki bu mânalara göre, İslâm, imanı da içine alan daha geniş bir kapsama sahiptir. Üç kısımdan oluşan bu kapsamın en şerefli kısmı ise kalp­teki tasdik ve imandır.

Bu duruma göre, iman her zaman İslâm kavramına da­hildir ve onun bir çeşididir. Fakat İslâm her zaman iman kavramına dahil değildir. Çünkü, yalnız dil ve fiil halinde­ki teslimiyette kalan bir İslâm iman değildir.

İman ve İslâm’ın Şer’î Mânaları

Şeriatta, bu kelimeler bazen aynı mânada, bazen ayrı mânalarda, bazen de biri diğerine dahil olan mânalarda kullanılmışlardır.

Birinci kullanış için misâller. Allah Teâlâ şöyle buyur­muştur:

-"O yerde bulunan müminleri oradan çıkarıp azaptan kurtardık. Orada bir ev halkından başka müslümanlar bul­madık." (Zâriyât, 35, 36) Bu âyette geçen müminlerle müslümanlardan ay­nı kimseler kasdedilmiştir.

-"Ve Musa dedi ki: Ey kavmim! Allah'a iman etmişseniz, müslüman olmuşsanız O'na tevekkül ediniz." (Yûnus, 84) Bu âyette şarta konu edilen iman etmekle müslüman olmaktan aynı mâna kasdedilmiştir.

Allah Rasûlü (sa) da, "İslâm beş te­mel üzerine kurulmuştur." (Müttefekun aleyh) demiştir. Fakat bunları aynı za­man da imanın temelleri de saymıştır. (Müttefekun aleyh)

İkinci kullanış için misâller. Allah Teâlâ şöyle buyur­muştur:

-"Bedeviler "İman ettik." dediler. De ki: Siz iman etme­diniz. Sadece, "Müslüman olduk." deyin. Çünkü, iman he­nüz kalplerinize girmemiştir." (Hucûrât, 14) Bu âyette, imandan kalb tasdiki, İslâm’dan ise dil ve fiil halinde, yani görünürde tes­lim olmak ve boyun eğmek kasdedilmiştir.

Cibril hadisinde, Cebrail (as), "İman nedir?" diye sormuş; Allah Rasûlü (sa), "İman; Allah'a, O'nun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, hesaba, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna inanmaktır." şeklinde cevap vermiş. Cebrail (as)’in, "İslâm nedir?" sorusuna ise, İslâm'ın beş temel iba­detlerini sayarak cevap vermiştir. (Müttefekun aleyh)

Sa'd İbni Ebi Vakkas (ra) şunu rivayet et­miştir: "Allah Rasûlü (sa), bir ganimet malından bir adama bir şey verdi; oradaki ikinci adama ise, bir şey vermedi. Ben:

"-Ya Rasûlullah! Bu adam da mümindir; ona bir şey vermediniz." dedim. Allah Rasûlü (sa), bu sözüme:

"-O müslümandır." karşılığını verdi." (Müttefekun aleyh) Burada müslüman sözünden, görünürde teslimiyet gösteren, fakat kal­biyle tasdik etmeyen kimse, yani münafık kasdedilmiştir.

Üçüncü kullanış için misâller:

"Allah Rasûlü’ne:

"-Hangi amel efdaldir?" diye soruldu. Kendisi:

"-İslâm (yani, müslüman olmak) efdaldir" dedi.

"-Hangi İslâm efdal'dir?" diye soru tekrarlandı. Ken­disi:

"-İman efdaldir" dedi." (Ahmed, Taberanî) Bu hadis, İslâm’ın imandan da­ha geniş bir kavram olduğunu, imanın ise, onun bir çeşidi­ni oluşturduğunu göstermektedir.

İman ve İslâm’ın birbirine karşı durumları şöyledir: İs­lâm, teslim olmaktır. Bu teslimiyet de, kalple, dille, organ­larla veya bunların bütünüyle olabilir. Lügatte, bu çeşitler­den her biri İslâm iken, Şeriatta sadece son kısmı İslâm’dır. İman ise kalple olan teslimiyettir. Bu teslimiyet, sadece dil­le veya organlarla olan teslimiyetten üstün ve fakat bunla­rın hepsiyle olan teslimiyetten aşağıdır. Çünkü bu ikinci teslimiyette, kalple teslimiyetin yanında dille ve uzuvlarla teslimiyet de vardır.

İman sadece kalple tasdik, İslâm da sadece uzuvlarla teslimiyet anlamında kullanıldıkları zaman, bu iki terim birbirinden tamamen ayrılırlar. Ancak, İslâm’ın bu anlamda kullanılması daha önceki kullanışa göre daha azdır. Kaldı ki, iman, kalpteki tasdik iken, ona mutlak olarak İslâm de­mek de caizdir. Çünkü dil ve uzuvlarla gösterilen teslimiyet, kalpteki tasdik ve teslimiyetin sonuç ve semeresidir. Bir ağacın meyvesi kendisinden sayıldığı gibi, imanın se­meresi de ondan sayılabilir.

İman ve İslâm’ın Şer'î hükümleri

Şer’i mânadaki iman ve İslâm’ın âhiretteki hükümleri, cehennemde ebedî bırakılmamaktır. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Kalbinde zerre kadar iman olan bir kimse ateşten çıkar." (Müttefekun aleyh) Bazı yorumcular, bu hadiste söz konusu edilen imanın sadece kalb tasdiki oldu­ğunu, bazıları onun kalb tasdiki ve dil ikrarı olduğunu, ba­zıları da onun kalb tasdiki, dil ikrarı ve uzuvlarla amel üç­lüsü olduğunu söylemişlerdir.

Bu ihtilâftan da anlaşıldığı gibi, konunun üç şıkkı vardır.

Birinci şık; kalb tasdiki, dil ikrarı ve uzuvlarla ameli birleştirmektir. Bu üçünü birleştiren bir kimsenin cennette olacağı tartışmasızdır.

İkinci şık; amelde eksiklik bulunmasıdır. Mutezile fır­kasına göre, büyük günah işleyen ve bundan tevbe etme­yen bir kimse fâsıktır ve cehennemde ebedî kalıcıdır. İleri­de açıklayacağımız gibi, bu görüş bâtıldır.

Üçüncü şık; kalb tasdiki ve dil ikrarı bulunduğu halde, amelin hiç bulunmamasıdır. Bazı âlimler, amel az ve eksik de olsa hiç bulunmadıkça imanın sahih olmadığını söyle­mişlerdir. Bunlara göre, amel imanın bir cüz'üdür. Ancak bu görüş zayıftır. Çünkü Allah Teâlâ, sâlih amelleri imandan ayrı olarak zikretmiştir. "İman eden ve sâlih amel işle­yenler" sözüyle başlayan çok âyet-i kerimeler vardır. Allah Rasûlü (sa) da: "Bir kimse, tasdik ettiği şeyi inkâr etmedikçe küfre düşmez." buyurmuştur. (Taberânî) Bu hadisin bir rivayet şekli de şöyledir: "Tasdik ettiği şeyi in­kâr etmedikçe kimseyi tekfir etmeyin." (Taberânî) Cibril hadisinde de, amel imanın bir cüz'ü veya şartı olarak gösterilmemiş­tir. Dil ile ikrar etmek ise, imanın bir cüz'ü olduğu için de­ğil, kişinin mümin olduğunun bilinmesi için gereklidir. Çünkü, bir kimsenin kalbinde tasdik bulunduğu onun ta­rafından dille ikrar ve itiraf edilmedikçe başkası tarafından bilinmez. Kalbiyle tasdik etmediği halde, yalnızca diliyle, "Allah bir, Muhammed resul." diyen bir kimse, Allah ya­nında kâfirdir. Ancak, kalbindekini bilmek mümkün olma­dığı için, bu kimse dünya hükümleri itibarıyla mümin sa­yılır.

Mürcie taifesi, Mutezilenin aksi istikametinde ifrat ederek, ameli ne olursa olsun, imanı olan bir kimsenin ate­şe atılmayacağını söylemişlerdir. Bu görüş de bâtıldır.

Mutezile ve Mürcie, bu yanlış ve bâtıl görülerini Kur’ân-ı Kerim'in âmm olan âyetlerine dayandırmışlardır. Halbuki, âmm olan âyetler başka âyetlerle tahsis ve tayin edilmiş ve böylece asıl mânalarının ne olduğu belirtilmiş­tir. Örnek vermek gerekirse, Mutezile şu âyetleri delil gös­termişlerdir:

"Kim Allah ve Rasûlü’ne isyan ederse, ona cehennem ateşi vardır ve kendisi orada kalıcıdır." (Cin, 23), "Haberiniz olsun, zâlimler devamlı olan bir azap içindedirler." (Şûra, 45), "Kim bir kötülük getirirse, yüz üstü cehenneme atılır." (Neml, 90)

Ehl-i Sünnet âlimlerine göre, geçen âyetlerdeki isyan, zulüm ve kötülükten maksat küfürdür. Çünkü, küfrün dı­şında kötü amelleri olan müminlerin cehennemde ebedî kalmadıklarını bildiren çok sayıda âyet ve hadisler vardır. Örneğin bir âyette, "Allah, kendisine ortak koşulmasını af­fetmez. Bunun dışında kalan (günah)ları dilediği kimseler için affeder." (Nisa, 116), bir âyette, "Kim zerre kadar hayır işlese, onun karşılığını görür." (Zelzele, 7), bir âyette de "Biz iman eden ve sâlih amel işleyenlerin ücretini zayi etmeyiz." (Kehf, 30) buyurulmuştur. Bu âyetlerden birincisiyle, küfrün dışındaki gü­nahların affedilebileceği bildirilmiş, ikinci ve üçüncü âyet­lerle de günah işleyen bir müminin hayırları ve sâlih amel­leri varsa, bunların zayi edilmeyeceği taahhüt edilmiştir. Sahih bir hadiste de, "Kalbinde zerre kadar iman olan bir kimse cehennemden çıkar." (Müttefekun aleyh) diye bildirilmiştir. Ancak, amel imanın bir cüz'ü ve rüknü değilse de, onun koruyucusu, tamamlayıcısı, süsü, ışığı, hayatı, neticesi ve gayesi olduğu ve onun değer ve sevabını arttırdığı kesindir.

Mürcie de şu âyetleri delil göstermişlerdir: -"Kim Rabbine iman ederse, o kimse ücretinin kesil­mesinden ve zillete uğratılmaktan korkmaz." (Cin, 13), "Allaha ve Rasûlü’ne iman edenler sıddıklardır; onlara ücret ve nur vardır." (Hadîd, 19), "Cehenneme bir topluluk atıldıkça, oranın gö­revlileri kendilerine, "Size bir uyarıcı gelmedi mi?" diye sorarlar. Onlar, "Bize uyarıcı geldi. Ancak biz yalanladık ve, "Allah bir şey (bir din ve peygamber) göndermemiştir."dedik, derler." (Mülk, 8, 9), "Cehenneme ancak, yalanlayan ve yüz çeviren en şakî kimseler girerler." (Leyl, 15), "Kim bir iyilik ge­tirirse, kendisine ondan daha hayırlısı verilir ve böyleleri o gün azap korkusundan emindirler." (Neml, 85)

Ancak, bu âyetlerin hepsi âmm âyetlerdir. Âmm âyet­leri ise başka âyetler tahsis ve tayin ederler. Bu sebeple, on­ların geçerli olan mânaları bu tahsis edici âyetlerin göster­diği mânalardır. Ebul-Hasan el-Eş'arî ve kelâmcılardan bir taife, umum ifade eden âmm nasslardan hüküm çıkarıla­mayacağını, bunlardan neyin kasdedildiğini anlamak için, tayin edici nass ve karinelere baş vurmak gerektiğini söyle­mişlerdir. Kaldı ki, yukarıda geçen âyetlerin yukarılarına veya devamlarına bakıldığı takdirde ve hatta bir kısmının kendi kayıtları incelendiğinde, bu âyetlerin Mürcie'nin an­ladıkları mânayı taşımadıkları rahatlıkla görülebilir.

Mutezile'nin görüşünü çürüten yukarıdaki âyetler ve sahih hadis, Mürcie'nin de görüşünü çürütüyorlar. Çünkü, "Allah Teâlâ’nın dilediği kimselerin günahlarını affetmesi", dilemediği kimselerin günahlarını affetmediğini gösterir.

"Kalbinde zerre kadar iman olanın cehennemden çıkma­sı" da, imanı olanlardan bir kısmının cehenneme atıldığı anlamını taşır. Çünkü, cehenneme girmeden oradan çık­mak olmaz.

Ayetlerden mâna ve hüküm çıkarmaya kalkarken, on­ların nüzul sebeplerini bilmek de lâzımdır. Meselâ, Mutezi­lemin kendi görüşlerine delil olarak ileri sürdükleri "Kim bir mümini bile bile öldürürse, onun cezası cehennemdir; orada ebedî kalır; Allah buna gazap ve lanet etmiş ve ken­disine elemli bir azap hazırlamıştır." (Nisa, 93) âyetiyle Mürcie’nin dayandıkları "Ateşe ancak yalanlayan ve yüz çeviren en şakî olan girer." (Leyl, 15,16) âyeti, o dönemdeki belli kâfirler hakkın­da indirilmiştir. Nüzul sebebinin lâfzın ifade ettiği mâna­nın umumiliğini etkilemediği bir usûl kuralı ise de, umumî mananın dinin sabit olan genel prensipleriyle çatışmaması da şarttır. Onun için bu çatışmanın olduğu yerde, sözü edi­len kural geçerli değildir.

Bazı Selef âlimlerinin imanı, kalb tasdiki ve amel top­lamı şeklinde tarif etmeleri şu sebeplerden dolayıdır:

1- Bunlar ya hakikî imanın, sahibini amel etmeye sevk ettiği gerçeğini göz önünde tutmuşlardır. Çünkü, örneğin, ateşin yakıcı olduğuna gerçekten inanan bir kimse, kendi­sini onun içine atmaz ve ondan kaçar. Bunun gibi, nefsinin istediği günahları işlemesinin kendisini cehennem ateşine atacağına iman eden bir kimse de günah işlemez ve emre­dilen farzları ihmal etmez. İman ile amel arasındaki bu şiddetli iltizam ve bağlılıktan dolayı, Seleften bazıları, ameli de imandan saymışlardır. Bunların, imanı aynı zamanda hadis olarak da rivayet edilen "O, kalbe yerleşip ağırlığını koyan ve amel tarafından tasdik edilen şeydir." sözüyle ta­rif etmeleri de, onların ameli imanın bir parçası değil, onun delili olarak gördüklerini gösterir. Çünkü, delil medlûl'dan (kendisine delil olduğu şeyden) ayrıdır.

2- Bunlar, ameli imandan sayarken, kalpteki tasdik olan imanı değil, ameli de içine açan İslâm anlamındaki imanı kasdetmişlerdir. İman ve İslâm terimlerinin birbiri­nin yerinde kullanılabildiği de bilinmektedir.

3- Ya da bunlar, dünya hükümleri için de geçerli olan imanı kasdetmişlerdir. Çünkü, amel tarafından teyid edil­meyen bir iman, kalpte gizli kaldığı için, dünya hükümleri için geçersizdir. Bu sebeple, gizli imana sahip olan bir kim­se, İslâm toplumu ve devleti nazarında kâfirdir ve kâfir mu­amelesine tâbidir. Şeriatın yürürlükte olduğu ilk dönemler­de iman ve amelin bir bütün olarak düşünülmesi tatbikatta­ki zorunluluktan doğmuştur. Nitekim Hz. Ömer (ra), bir hutbesinde şöyle demiştir: "Allah Rasûlü (sa) hayatta iken vahiy iner ve bizi gizli hal­lerinizden haberdar ederdi. Fakat şimdi artık vahiy yoktur. Bu sebeple, biz zahirinize (dışınıza, ameline) bakarız. Kim zahirini bize iyi gösterirse, biz onu iyi biliriz ve kim zahiri­ni bize kötü gösterirse onu da kötü biliriz. Sizin iç yüzleri­nizi (kalbinizdeki imanı) ise Allah'a havale ederiz."

Selefin "İman amelle artar, günahlarla da azalır." de­meleri de bu zikrettiğimiz üç sebeplerden dolayıdır. Ayrıca, bunların sözünü ettikleri artma ve azalma kemiyyet ve ha­cim itibarıyla değil, keyfiyet ve kuvvet itibarıyladır. Bu o demektir ki, beraberinde amel bulunan iman kuvvetlenir, nurlanır; onun kalb, dimağ, duygular ve beden üzerindeki etkisi artar. Günahlar yüzünden de bunun tersi olan sonuç­lar doğar. İmanın bu anlamda artıp eksilmesi ise, anlaşıl­mayan bir şey değildir. Çünkü, iman etmiş iki kimseden bi­risi, dünya verilse veya başı kesilse, imanından taviz (ödün) vermediği halde, diğeri beş paralık bir heves veya asılsız bir korku yüzünden din ve imanını bırakabilir. Hiç şüphe yoktur ki, bunların tutumları arasındaki baş döndü­rücü fark, imanın birinci kişide fazla, yani kuvvetli, ikinci kişide az, yani zayıf olmasından dolayıdır. İmanın ilmel-yakîn, aynel-yakîn ve hakkal-yakîn mertebeleri de onun kuvvet dereceleridir.

İmanın artıp azalmasının diğer bir anlamı da şudur: Nasıl ki, ilim malûmat sayısının artmasıyla artarsa, iman da tasdik edilen meselelerin çoğalmasıyla artar. Vahiy dö­neminde, dinin hükümleri ve meseleleri aralıklarla indiri­lirdi. Bu sebeple, yeni bir hüküm indirilince, kâfirler onu inkâr ettikleri için küfürleri, münafıklar onu şüphe ile kar­şıladıkları için nifakları, müminler de ona iman ettikleri için imanları artardı. Böylece, kâfirin küfrüne yeni bir kü­für, münafığın nifakına yeni bir nifak, müminin imanına da yeni bir iman ve tasdik eklenirdi. Gerçek müminlerin imanları bu şekilde artıp çoğalırdı. Bu mânayı şu âyetler­den de çıkarmak mümkündür: "Bir sûre indirildiği zaman, münafıklar birbirlerine, "Bu, hanginizin imanını arttırdı?" derler. Doğrusu, bu, iman edenlerin imanını arttırır ve on­ları sevindirir. Kalplerinde (küfür veya nifak) hastalığı olanların da murdarlıklarını arttırır ve bunlar artan murdarlıklarıyla kâfir olarak ölürler." (Tevbe, 124,125)

İslâmiyeti yeni öğrenen bir delikanlı veya mühtedi, ilk başta üstü kapalı olarak imanın esaslarını ve İslâm’ın rü­künlerini öğrenir ve bunlara iman eder. Daha sonra gide­rek bunların içeriklerini tafsilatlı bir şekilde öğrenir ve me­selâ, önce Kur’ân'ın Allah kelâmı olduğuna iman etmişken, daha sonra onun altı yüz atmış altı âyetinin ihtiva ettiği şer'î ve ilâhî hükümleri birer birer öğrenir ve her öğrendi­ğine tekrar iman eder ve hepsinin hak olduğunu tasdik eder. Hiç şüphe yoktur ki, bu tafsili ve açıklamalı iman ic­mali ve özet halinde olan ilk imandan daha fazladır.

İman, kuvvet itibarıyla artar ve azalır; sevap itibarıyla artar ve azalır ve hatta mahiyet itibarıyla da artar ve azalır. Çünkü iman ilim ve duygudan oluşan bir terkiptir. Onun ilim yönü, diğer ilim çeşitleri gibi, konularının artmasıyla artarken, duygu yönü de diğer duygular gibi, amel ve uygu­lamalarla güçlenir. Duyguların ruhu ve hayatı ameldir. Bu sebeple, amel olmadığı zaman duygular zayıflar, amel olun­ca da kuvvetlenirler. Bu sebeple, amel ve ibadeti olmayan bir kimse, ilim ve aklın zorlamasıyla iman etse de, o kimse­de Allah korkusu, O'nun sevgisi, İslâm taraftarlığı, iyilikten hoşlanmak, kötülükten nefret etmek gibi his ve duygular gelişmez. Bu hal, iman ile amel, diğer bir ifade ile kalpla vücut ve organlar arasında şiddetli bağlılık, iletişim ve etkileşim bulunmasından dolayıdır. Hz. Ali (ra) şöyle de­miştir: "İman, parlayan bir nokta halinde kalbe yerleşir. Kul, sâlih amel işledikçe bu nokta hem daha çok aydınlanır, hem de büyüyüp etrafına yayılır. Böylece giderek bütün kalb ay­dınlanır ve yanan bir avize haline gelir. Münafıklık (dinin hak olduğunda tereddüt ve şüphe etmek) ise, siyah bir leke gibi kalbe yapışır. Kul, günah işledikçe bu nokta hem daha kararır, hem de etrafına yayılır. Sonunda bütün kalb kapka­ranlık bir kömür vaziyetini alır."

Kısacası; iman kelimesi bazen yalnız kalpteki tasdik karşılığında, bazen de tasdik ve amel bütünlüğü için kulla­nılır. İdeal olan iman da bu ikinci imandır. Çünkü, bu iman dünyada ve âhirette çeşitli hayırlara vesile olurken, amelsiz iman yalnızca cehennemde ebedî kalmanın önüne geçe­bilir.

"Ben Müminim" Demek

İman sahibi olan bir kimse, "Ben müminim." diyebilir. Ancak, yalancı olmamak için, "Ben Allah yanında da mü­minim." veya "Ben gerçek bir müminim." dememelidir. Allah yanında mümin olup olmamak insanın bilgisi dışın­dadır. Gerçek mümin olmanın şartları da ağırdır. Bu sebep­le, bu sözleri söylemek isteyen bir kimse, onları "İnşâallah" kaydıyla söylemelidir. Sufyân es-Sevrî şöyle demiştir: "Ben Allah yanında müminim, diyen bir kimse yalancıdır (Çün­kü, bunu bilemez.). Ben gerçek müminim, diyen de bid'at işlemiş olur (Çünkü, ilk müslümanlar, böyle demezlerdi.). Biz elbette ki, kendimize göre, Allah'a, O'nun meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman etmişiz. Ancak, Allah yanındaki durumumuzu ve imanımızın gerçek olup olma­dığını bilmeyiz."

Hasan el-Basrî'ye:

"-Sen mümin misin? " diye sormuşlar. Kendisi:

"-İnşâallah," demiştir.

"-Niye, "İnşâallah" diyorsun?" demişler.

"-Korkarım ki, "Evet!" dersem, Allah Teâlâ, "Ey Hasan! Yalan söylüyorsun." diyerek beni tekzip eder." diye cevap vermiştir.

İman hassasiyeti yüksek olan bu zât şunu da söylemiş­tir: "Nerden bilirim ki, işlediğim bir günahtan dolayı, Allah Teâlâ bana kızıp, "Git! Artık hiçbir amelini kabul etmem." dememiştir?"

İbrahim İbni Edhem şöyle demiştir: "Sana, mümin mi­sin? diye sorulursa, Kelime-i Şehâdeti söylemekle yetin."

Eğer denilse ki, "İnşâallah sözü şüphe ifade eder. Halbuki, imanda şüphe bulunmaması lâzımdır. Çünkü, on­da kesinlik şarttır." Bunun cevabı şöyledir: Bu söz, her za­man şüphe ifade etmez. O değişik mâna ve maksatlarla söylenir. Bunlardan bazıları şöyledir:

1- Soruda denildiği gibi, şüphe ve kararsızlık ifade et­mek. Bir kimsenin "Şu şöyle olmuş." sözüne karşı, "İnşâal­lah öyle olmuş." demek o işin oluşunda ve bu sözün doğ­ruluğunda şüphe bulunduğunu ifade eder. Bir dostun zi­yaret teklifine karşı, "İnşâallah gelirim" demek de kararsız­lık ifade eder. Onun için, bir işe söz verirken, kararsızlık be­lirtmek için "inşâallah" kelimesini katmak o sözü yerine getirme zorunluluğunu ortadan kaldırır.

2- Tevazu ifade etmek. Bir kimseye, "Sen hoca mısın?" diye sorulduğunda, onun "İnşâallah hocayım." şeklinde cevap vermesi, şüphe değil, tevazu ifade eder. Kişinin teva­zu gösterip kendisini övmemesi ise Allah Teâlâ’nın hoşuna gider. Çünkü O, "Kendinizi övmeyin!" (Necm, 32) buyurmuş ve ba­zı kimseleri kötülemek makamında, "Şu kendilerini övenleri görüyor musun?!" (Nisa, 49) diye sormuştur.

3- Olup biten bütün işlerin Allah Teâlâ’nın dilemesi ve takdiri ile olduğunu, O dilemedikçe hiçbir şeyin olamayaca­ğını ifade etmek. Bu maksatla, bu söz bizzat Allah Teâlâ’nın kelâmında da geçmiştir. Örneğin, Peygamberimiz ve ashabı­nın, müşriklerin engellemesine rağmen Mekke'ye girip um­re yapacaklarını müjdeleyen âyette şöyle denilmiştir: "İnşâ­allah, güven duyarak Mescid-i Haram'a gireceksiniz..." (Feth, 27) Bir iş yapacağını söylerken, bunun ancak Allah Teâlâ’nın dile­mesi halinde yapılabileceğini düşünmek ve bu düşünceyi sözlü olarak seslendirmek için, "İnşâallah" demek emredil­miştir. Bunu emreden âyet şöyledir: " İnşâallah' demedikçe, 'Yarın şu işi yapacağım' deme!" (Kehf, 23, 24) Bu ilâhî emre uyan Allah Rasûlü (sa), her hangi bir işi yapacağını söylerken, bu sözü cümlesine eklerdi. Hatta ölüp mezara girmek kat'î ve kesin olmasına rağmen, kabristanı selâmlar­ken şöyle derdi: "Size selâm olsun, ey bu yurdun sakinleri! İnşâallah, biz de ölüp size kavuşuruz." (Müslim)

4- Sadece arzu ve rağbet etmek. Bu söz en çok bu mâ­na ve maksatla kullanılır. "İnşallah bu işimiz olur.", "İnşal­lah bugün yağmur yağar.", "İnşâallah o belâsını bulur." gi­bi sözlerde bu mâna kasdedilir. Bu sebeple, yapılacak işle­ri haber verirken, dua ve beddua ederken ve sabit olay şey­leri bildirirken bu söz kullanılır. Ancak bu sözün bereketinden yararlanmak için, onun mânasını düşünmek ve olan işlerin ancak Allah Teâlâ'nın izin ve müsaadesiyle olduğu­nu akla getirmek daha iyidir.

İnşâallah sözünün değişik kullanım alanları ve mâna­ları bulunduğu için, "Ben, inşâallah müminim." demek, her zaman kişinin kendi imanında şüphe ettiği anlamına gelmez. Ancak, bunu kendi imanında şüphe etmek anla­mında söylemek caiz değildir. Bunun dışındaki anlamlar­da, yani, tevazu ifadesi olarak veya her oluşun Allah Teâlâ'­nın irade ve takdirine bağlılığını vurgulamak maksadıyla söylemek ise müstehabtır. Şu da vardır ki, imanın aslında değil, fakat onun makbuliyetinde ve kâmil olup olmadığın­da şüphe etmek caiz ve hatta lâzımdır. Bu sebeple, Seleften bazıları, "Ben müminim." cümlesine "inşâallah" sözünün eklenmesini gerekli görmüşlerdir. Çünkü, iman her zaman kâmil değildir. Onun kâmil olması için, takva ile desteklen­mesi ve ahlâkî zaaflardan uzak tutulması şarttır. Allah Rasûlü (sa) şunları söylemiştir: "İman çıp­laktır (yani, zayıftır); onun libası takvadır." (Daha önce geçti), "İman yetmiş çeşittir." (Müttefekun aleyh), "Dört kötülük vardır ki, bunlar kimde bulunur­sa, o kimse münafıktır. Bu kötülükler; yalan söylemek, sö­zünü yerine getirmemek, emânete hıyanet etmek ve düş­manlıkta hak ve hukuk tanımamaktır." (Müttefekun aleyh) Huzeyfe (ra) şunu söylemiştir: "Öyle sözler vardır ki, Allah Rasûlü döneminde onlardan birini söyleyen münafık sayılır­dı. Bugün ise, onları günde on defa birinizden duyuyorum. Bu o demektir ki, bugün münafıklar Allah Rasûlü’nün döneminde olanlardan daha çokturlar. Ve onun zamanındaki münafıklar kendilerini gizlerken şimdikiler gizlenme ihti­yacını da duymazlar."

Huzeyfe'nin söz konusu ettiği münafıklık, küfür anla­mında değilse, imanın kâmil olmasını önleyen eksikliktir. Çünkü münafıklık iki çeşittir. Bir çeşidi iman nifakıdır. İman nifakı, kalbinde küfür, şüphe ve inançsızlık taşımak­tır. İkinci çeşidi ise, ahlâk nifakıdır. Bu nifak olduğu gibi görünmemek, göründüğü gibi olmamak, iki yüzlü ve karaktersiz olmak ve ahlâkî zaaflar taşımaktır. İman münafığı kâfirlerin en kötüsü olduğu gibi, ahlâk münafığı da mü­minlerin en kötüsüdür. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "İnsanların en kötüsü iki yüzlü olanlardır.", "Dünyada iki dil kullanan kimseye kıyâmet gününde Allah Teâlâ ateşten iki dil takar." (Ebu Dâvûd, Dârimî)

Hasan el-Basrî'ye: "Bugün artık (asr-ı saadette olduğu gibi) münafıklar yoktur." dediler. Kendisi hayret ederek şu karşılığı verdi: "Ne diyorsunuz! Münafıklar yok olurlarsa, sizin şu memleketinizde insan kalmaz.", "Münafıkların kuyrukları bulunsa, yerde ayaklarınızı basacak yer kal­maz.", "Dilin, kalbin, gizli ve açığın, giriş ve çıkışın farklı ve başka başka olması birer nifaktır." Ona, bazı kimselerin münafık olabileceklerinden korkmadıkları söylenince de şöyle demiştir: "Allah'a yemin ederim, bende nifak bulun­madığını bilseydim, yeryüzündeki dağlar kadar altına sa­hip olmaktan daha çok sevinirdim." Huzeyfe (ra) şöyle demiştir: "Münafık olan kimseler, münafık olma­dıklarına emindirler. Allah Teâlâ: "Onlara, hiç ihtimal ver­medikleri şeyler Allah tarafından karşılarına çıkarılır." buyurmuştur." (Zümer, 47) Bu şeyler, onların küfür ve nifakları, önem­semedikleri veya hiç saymadıkları günahları ve kötülükle­ridir.

Bir tefsire göre, bu kimseler bazı ameller işleyip onlar­dan sevap beklerler. Halbuki bu ameller onların günah ha­nelerine yazılır.

İmana nifak karışabildiği için, "İnşaallah müminim." demek, kendisinde nifak bulunmamasını temenni etmek ve bunu Allah Teâlâ'dan dilemek anlamındadır.

"İnşaallah müminim." sözü akibetin belirsizliği sebe­biyle de söylenebilir. Çünkü imanlı ölmek hususunda da kimsenin elinde garanti yoktur. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Kalpler, Rahman (olan Al­lah)ın iki parmakları arasındadır. Onları istediği gibi çevi­rir." (Daha önce geçti), "Bazen, bir kişi cennet ehlinin amelini işler. Ömrünü bununla geçirir ve cennetle arasında yarım metrelik mesa­fe kalmışken, yolu saptırılır ve o kişi cehennem amelinin bir amelini işleyip cehenneme gider. Bazen de, bir kişi ce­hennem ehlinin amelini işler. Ömrünü bununla geçirir ve cehennemle arasında yarım metrelik mesafe kalmışken, yolu doğrultulur ve o kişi cennet ehlinin bir amelini işleyip cennete gider." (Buharî, Müslim, Ebu Dâvûd, Tirmizî. Hiç şüphesiz ki, bu olan­lar keyfî ve sebepsiz bir şekilde böyle olmazlar. Belki, bunların böyle olmalarına sebep ve gerekçeler vardır. Çünkü bir insanın zahiren cen­net ehlinin amelini işlemesi her zaman onun bu işte ihlâslı ve sevaba talip bir kimse olduğunu ve kendisini helak edici günahlarının bulunmadığını göstermediği gibi, zahiren günah işlemesi de bu günahların­dan bizar olmadığı, tevbe edip durmadığı, başka sâlih amellerinin ve sevaplarının bulunmadığı anlamına gelmez.)

İlâhî meşiyet, ezelde bir kimse için neyi takdir etmişse, o kimse dönüp dolaşıp o noktaya gelir. Bu sebeple, kendi­sine iman takdir edilen bir kimse, eninde sonunda iman eder; kendisine küfür uygun görülen kimse de eninde so­nunda kâfir olur. Bir velî şöyle demiştir: "Bazı günahların cezası küfre düşürmektir." Bir diğeri de şunu söylemiştir: "Bir kimseyi elli sene tevhid üzerinde görsem, yine de öl­düğü zaman mümin olarak öldüğüne emin olamam."

İşte, akibetin ne olacağı, kişinin sahip olduğunu zan­nettiği imanın sıhhat şartlarına uyup uymadığı, onun mü­nafıklıkla geçerliliğini yitirip yitirmediği, çürütücü bid'atlarla malûl olup olmadığı, günahlarla delinip delin­mediğinin bilinmediği ve bunlar gibi menfi ihtimaller ve tehlikeler mevcut olduğu için kişinin, "Ben inşaallah mü­minim." demesi doğru ve hatta gereklidir. Bunun için, yap­tıkları amellerin ve meselâ kıldıkları namaz ve tuttukları oruçların kabul şartlarına uymamış olma ihtimalini göz önünde tutan uyanık kimseler, "yaptım, ettim." diye kesti­rip atmak yerine, "İnşaallah yaptım.", "İnşaallah ettim." diyerek yapıp ettiklerini şartlı olarak söyler ve, "Rabbimiz! Bizden kabul et. Sen işiten ve bilensin." (Bakara, 127) diye duâ ederler.

Allah Teâlâ, müminlerin sıfatlarını anlatırken şöyle buyur­muştur: "Onlar, yaptıklarını yaparken, kalpleri korkar hal­dedir." (Mu’minûn, 60)

Bir sahâbî, "Ya Rasûlullah! Bunlar, günah işlerken mi kalpleri korkar?" diye sormuş, Allah Rasûlü (sa) şu cevabı vermiştir: "Hayır! Bunlar, sâlih amel iş­lerken, namaz kılarken, sadaka verirken, iyilik yaparken, yaptıklarının kabul edilmemesinden korkarlar." (Ahmed)

 
  Bugün 9 ziyaretçi (41 klik) kişi burdaydı! gullerinefendisi1.tr.gg  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=