GÜLCEMAAT DİYARINA HOŞGELDİNİZ
   
  Yeni islami Portaliniz
  ALLAHIN VARLIĞI--BİRLİĞİ--SIFATLARI VE FİİLLERİ..
 

Allah Teâlâ'nın Varlığı ve Birliği

Allah Teâlâ'nın Sıfatları

Allah Teâlâ’nın Fiilleri

Allah Teâlâ'nın Varlığı ve Birliği

1- Allah Teâlâ'nın varlık ve birliğinin en güzel delilleri­ni Kur'ân-ı Kerim vermiştir. Bu deliller, ilâhî kelâmın her tarafına serpilmiştir. Fiilde Fail'i, eserde Müessir'i, sanatta Sâni'i (Sanatkârı), mahluk'ta (yaratılmışta) Hâlik'i (Yarata­nı) gösteren bu deliller münasebet düştükçe yenilenmiş ve tekrarlanmıştır. Bu deliller, başka türlü delillere ihtiyaç bı­rakmayacak kadar ikna edici; akıl, kalb ve vicdanı tatmin edici mahiyettedirler. Bunun birkaç örneği şöyledir:

-"Biz yeryüzünü beşik, dağları (ona çakılmış) kazıklar yapmadık mı? Biz sizi çift yarattık. Uykunuzu dinlenme (vasıtası) kıldık. Geceyi (üstünüzde) bir örtü yaptık. Gün­düzü çalışıp kazanma zamanı eyledik. Üstünüzde sağlam yedi gök bina ettik. (Güneşi) alev saçan bir lâmba haline getirdik. Yığılıp sıkışan bulutlardan şırıl şırıl su akıttık. Bu suyla hububat, bitkiler ve ağaçları sarmaş dolaş olan bah­çeler çıkarttık." (Nebe' 6-16)

-"Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ve gündüzün değişmesinde, insanlara fayda veren şeyleri taşıyıp deniz­de yüzen gemide, Allah’ın yukarıdan su indirip onunla öl­müş olan toprağı diriltmesinde, buna her çeşit canlıyı serp­mesinde, rüzgarı dolaştırmasında, bulutu yerle gök arasın­da tutmasında akıllarını çalıştıranlar için (Allah’ın varlık ve birliğine dâir) deliller vardır." (Bakara, 164)

-"Görmediniz mi, Allah nasıl yedi kat göğü birbiriyle ahenkli olarak yaratmış? Nasıl Ayı onlar için bir ışık, Güne­şi de bir lâmba etmiş? Allah, sizleri de yerden ot gibi bitir­miştir. Sonra sizleri ona iade eder ve sonra tekrar (mahşerde ortaya) çıkarır. Allah, yeri de sizin için bir sergi yapmıştır. Onda geniş yollar açıp dolaşmanıza imkân sağlamıştır." (Nûh, 15-20)

-"Sizi biz yarattık; bunu niçin tasdik etmiyorsunuz?! Döktüğünüz meniyi görmüyor musunuz? Onu siz mi yara­tıyorsunuz, yoksa biz mi yaratıyoruz? Aranıza ölümü so­kan da biziz ve bizimle baş edilmez. Sizi öldürüp yerinize benzerlerinizi getiriyoruz, sizi de bilmediğiniz şekilde (ka­bir ve mahşerde) diriltiyoruz. İlk yaratılışı gördünüz; bu­nun üzerinde düşünüp ibret almanız gerekmiyor mu? Ektiğiniz tohumları görmüyor musunuz? Onları siz mi yeşer­tiyorsunuz, yoksa biz mi yeşertiyoruz? Dilesek, onları ku­ru çöp yaparız da, şaşırıp kalırsınız ve (kendi aranızda) "Zarar ettik. Hayır! Hayır! Tamamen mahrum kaldık!" der, sızlanırsınız. İçtiğiniz suyu görmüyor musunuz? Onu bu­luttan siz mi indiriyorsunuz, yoksa biz mi indiriyoruz? İs­tesek, onu tuzlu yaparız (da içemezsiniz). O halde, neden şükretmiyorsunuz?! Tutuşturduğunuz ateşi görmüyor mu­sunuz? Onun ağacını siz mi yetiştiriyorsunuz, yoksa biz mi yetiştiriyoruz? Biz onu bir ibret vesilesi ve soğuğa karşı bir çare eyledik." (Vakıa, 57-73)

Biraz aklı olan bir kimse, bu ve benzeri âyetlerin mâna­larını düşünür ve Allah Teâlâ’nın yerde ve göklerde yarat­tığı varlık çeşitlerini, acayip hayvan ve bitki türlerini zih­ninden geçirirse, kesin bir şekilde anlar ki, bu uçsuz bucak­sız âlem, içindeki sayısız mahluklar ve bunların yönetimin­deki harika intizâm ve düzen Yaratıcısız olamaz. Bir kimse kendi kendine baksa, kendi varlığı ve öz yaratılışı da Yara­tıcıyı gösterir. Bundan dolayı Allah Teâlâ: "Gökleri ve yeri yaratan ve yöneten Allah'ın varlığında şüphe olabilir mi?" buyurmuş ve O'nun varlığını kabul etmenin aklın gereği olduğuna işaret ederek "Onlara, "Gökleri ve yeri kim ya­rattı?" diye sorsan, mutlaka "Allah yarattı." diyecekler­dir." (Lokman, 25) buyurmuştur.

Eşya ve mahlukların Allah Teâlâ’nın varlığına delil ol­ması şundandır: Önce yokken sonra var olan bir şey (ha­dis), onu yokluktan varlığa çıkaran bir güce muhtaçtır. Âlem, bütünüyle bu türlü şeylerden ibaret olduğuna göre, bunların varlık kazanmaları büyük bir gücün varlığını za­rurî kılmaktadır. Bu büyük güç, bir ilâhın gücüdür. Bu ilâh da Allah Teâlâ'dır. Eşyanın oluşumunda etkisi görülen sebepler de eşyanın kendileri gibi sonradan var olmadırlar. Bu sebepler bir müddet ve birkaç hâdisede zincirleme bir­birini takip etseler de, bir yerde tükenmeye mahkûmdur­lar. Kaldı ki, onları etkili kılan ve güçle donatan da Allah Teâlâ'dır. Çünkü onların kendiliğinden güç ve etki sahibi ol­maları veya bunu kazanmaları imkânsızdır. Örneğin, bir parmak ucu kadar hacmi olan ve iki parmak arasında eziliveren zavallı bir arının hem hayat verici bal, hem de öldü­rücü zehir yaratan büyük bir kudret ve maharete kendili­ğinden sahip olmasını akıl kabul etmez. Böyle bir şeyi ka­bul etmek, aklın tabiî prensiplerine aykırıdır. (Yine, incecik bir kablo telinin içinden geçen elektriğin tonlarca ağırlıkla­rı pamuk gibi kaldırıp indirmesi, yerine göre sıcaklık, yeri­ne göre soğukluk vermesi, yerine göre ışık vermesi, ses ta­şıması, suret iletmesi öyle bir güç gerektirir ki, akıl bu gü­cün o telin içinden nefes gibi geçen elektriğe âit olmasına ihtimal vermez.)

2- Allah Teâlâ kadîm ve ezelîdir; O'nun varlığının baş­langıcı yoktur. O her şeyden öncedir ve var olmanın en uç noktasındadır. Çünkü, kendisinden önce bir varlık bulun­saydı, o ilâh olurdu ve varlık onunla başlardı. Halbuki böy­le bir varlık sabit değildir. Sabit olmayan bir şeyi farz etmek abestir. İman konusunda ise küfürdür.

3- Allah Teâlâ ebedîdir. O'nun başlangıcı bulunmadığı gibi, sonu da yoktur. Başlangıcın bulunması sonlu olmanın işareti olduğu gibi, başlangıcın bulunmaması da sonsuzlu­ğun delilidir. Çünkü yok iken sonradan var olan şeylerin varlığı geçicidir; bu şeylerde asıl olan yokluktur. Bu sebep­le, bunlar ancak ilâhî kudret ve meşiyetle ayakta durabilir­ler. Ezelden beri var olanın varlığı ise devamlı ve süreklidir. Çünkü bunun için asıl olan da var olmaktır. Bu sebep­le, onun yok olması için daha üstün bir kudretin varlığına ihtiyaç vardır. Böyle bir kudret de mevcut değildir.

4- Allah Teâlâ, mekâna yerleşen madde cinsinden de­ğildir. Çünkü böyle olsa, mekâna muhtaç olur ve mekânın kendisinden önce var olması ve bir başka güç tarafından yaratılması lâzım gelir. Kendisinden önce bir yaratıcı ve bir varlık bulunmadığı için, O'nun mekâna muhtaç bir madde olması mümkün değildir. Allah Teâlâ’nın Arş'ın üstünde ol­ması da Arş'a yerleşmesi ve ona temas etmesi anlamında değildir. Bu sebeple, çoğu âlimler bu olayı Arş'a hükmet­mesi şeklinde tefsir etmişlerdir. Allah Teâlâ, bir mekânda olmadığı gibi, bütün mekânlarda da değildir. O'nun her yerde hâzır ve nazır olması ise, ilim ve kudretiyle her yere ulaşması anlamındadır.

5- Allah Teâlâ, muhtelif unsurlardan ve parçalardan oluşan mürekkep bir varlık değildir. Çünkü böyle bir ter­kip, onun oluşturan daha evvelki bir güce ihtiyaç gösterir. Halbuki böyle bir güç sabit değildir. Ayrıca, mürekkep olan her hangi bir şey parçalanıp dağılmaya mahkûmdur. Allah Teâlâ ise, ebedî olduğu için parçalanıp dağılmaz. Bu da O'nun mürekkep olmadığını gösterir.

6- Allah Teâlâ, cisimle kaim olan bir araz değildir. Çün­kü böyle olması halinde, kendisi de cisim gibi hadis ve mahluk olur. Hadis ve mahluk olan ise, ilâh olamaz. Çün­kü hudûs, yani yok iken var olmak ve tekrar yok olabilmek ilâh kavramına ters düşen bir kusurdur. İlâh olmak, her yönden kusursuz olmayı gerektirdiği için, şu veya bu şekil­de kusur taşıyan bir varlık ilâh olamaz. Kaldı ki, araz var­lık türlerinin en zayıf ve en çaresiz olanıdır.

7- Allah Teâlâ cihetlerden münezzehtir. Çünkü cihetler maddenin özellikleri ve bir mekâna yerleşmenin sonuçları­dır. Allah Teâlâ madde olmadığına ve bir mekâna yerleşme­diğine göre, O'nun cihetleri de yoktur. Bu sebeple, Kur'ân-ı Kerim'de, "Doğu ve batı Allah'ın mülkleridir. Siz bunlar­dan hangisine yönelirseniz, Allah'ın yüzü (rızası, güç ve kudreti) oradadır." (Bakara, 115) Allah Teâlâ’nın her tarafta olması O'na göre değil, bize ve bizim gibi maddî olan şeylere göredir. Çünkü doğuda veya batıda olan bizleriz. Dua halinde elle­rin semaya doğru açılması da Allah Teâlâ’nın o cihette ol­masından dolayı değildir. Bu bir tazim ifadesidir ve Allah Teâlâ’nın güç ve kudretiyle her şeyin üstünde ve yukarısın­da olduğu manasını taşır. Namazın kıblesi Kabe olduğu gibi, niyaz ve duanın kıblesi de semâ cihetidir. Bu sebeple, namazda Kabe'ye dönmek ne ise, duada semaya yönelmek de odur.

(Ancak Selef âlimleri, Allah Teâlâ’nın gök cihetinde olduğuna inanmayı sakıncalı görmemişlerdir. Çünkü cisim olmak ve bir mekâna yerleşip oturmak şeklinde anlaşılmadığı sürece, bir cihette olmak Allah Teâlâ için bir kusur değildir. Onun için nasslar Allah Teâlâ için cihet ifade ediyorlar. Bu sebeple, bu konuda gereksiz bir hassasiyet gösterip nassları te'vile kalkışmaya, ciheti inkâr etmeye ve hatta ciheti kabul edenleri tekfir etmeye gerek yoktur. Ne gariptir ki, tekfir nassları inkâr edenlere yöneltilmesi gerekirken, bu gibi konularda nasslara iman edenlere yöneltilmiştir. Bu kuralsız ve tutarsız bir keyfiliktir. Ehl-i Sünnet ekolleri olan Eş'arî ve Maturidî âlimlerinin Allah Teâlâ için ciheti nefyetmeleri ise, bunu ispat etmenin küfür olması sebebiyle değil, avam halkın bundan Allah Teâlâ’nın cisim olduğu ve bir cihette yerleş­tiği manasını çıkarmalarından korkmaları sebebiyledir. Bu âlimlerin Allah Teâlâ’nın diğer bazı sıfatlarını (el, yüz, göz gibi) te'vil etmeleri de bu endişeye mebnidir. Fakat, bu endişelerinde ne kadar haklı ve bun­dan dolayı bunu yapmaları ne kadar doğrudur, ona biz karar vere­meyiz.)

8- Allah Teâlâ, kendisinin bildiği bir keyfiyetle Arş'ın üzerindedir. Kur'ân-ı Kerim'in altı âyetinde "Allah Arş üzerine çıktı." buyurulmuştur. Allah Teâlâ’nın Arş üzerine çıkması, insanların tasavvur edebilecekleri bir şekilde de­ğildir. Çünkü, kelimeler Allah Teâlâ için kullanıldıkları za­man, onların mânaları farklıdır. Nitekim "Siz nerede olur­sanız, Allah da sizinle beraberdir." (Hadîd, 4) âyetinde ifade edilen 'birliktelik' de tasavvur edilebilen her türlü maddî ve beşe­rî birliktelikten ayrı bir şeydir. Geçen âyetlerde kasdedilen mâna, Allah Teâlâ’nın her şeye hükmetmesi, ilim ve kudre­tiyle her yerde hâzır ve nazır olmasıdır.

(Selef âlimlerine göre Allah Teâlâ Arş’ın üzerindedir. Çünkü Kur'ân-ı Kerim bunu açıkça ve birkaç yerde (A'râf, 54; Yûnus, 3; Ra'd, 2; Tâhâ, 5; Furkan, 59; Secde, 4 âyetlerinde) tekrarlayarak bil­dirmiştir. Ancak, bu durum İmam Malik ve diğer imamların söyledik­leri gibidir. Bunlar şöyle demişlerdir: "Allah Teâlâ’nın Arş üzerinde ol­duğu malumdur ve buna iman etmek vaciptir. Ancak, bunun keyfiyeti ve nasıl olduğu meçhuldür. Bunu kurcalayıp anlamaya çalışmak da bid'attır.")

9- Allah Teâlâ maddî suret ve şekilden, mekân ve cihetten münezzeh olmakla birlikte, âhirette müminler tarafın­dan görülecek ve bu onlar için mutluluğun en nihayeti ola­caktır. Kur'ân-ı Kerim'de: "O gün bazı yüzler şendir; bun­lar Rablerine bakarlar." (Kıyame, 22, 23) buyurulmuştur. Dünyada ise gö­rülmez. Çünkü, Kur'ân-ı Kerim'de "Gözler O'nu idrâk et­mezler." (En'âm, 103) buyurulmuştur. Hz. Musa (as)m ken­disini görme isteği de geri çevrilmiştir. (A'râf, 143) Hz. Musa (as), Allah Teâlâ'yı görmenin mümkün olduğunu bilmiş, ancak bunun dünyada değil âhirette olacağını düşünmedi­ği için bu talepte bulunmuştur. Bu sebeple, onun talebi bir muhalin talebi değildir. Çünkü muhali talep etmek cehalet­tir. Peygamberler ise, cehaletten münezzehtirler.

10- Allah Teâlâ birdir; O'nun ortağı, şerîki, benzeri, zıd­dı ve rakîbi yoktur. Mahlukları tek başına yaratmıştır ve onları tek başına yönetmektedir. Bunun delilini bildiren bir âyette, "Yerde ve gökte Allah'tan başka ilâhlar bulunsaydı, bunların (yer ve göğün) düzeni bozulur ve fesada uğrarlar­dı." (Enbiyâ, 22) denilmiştir. Çünkü birden fazla ilâh ve yöneticilerin bulunması durumunda, bu ilâhlar arasında çekişme olur ve bu çekişmenin etkisiyle dünya yıkılırdı. Kaldı ki, iki ilâ­hın bulunması prensip olarak da muhaldir. Çünkü, bunlar­dan birisi bir şey yapmak istediği zaman, ikincisi buna mâ­ni olamazsa aczi sabit olur ve ilâh olmaktan çıkar. Bu iste­ğe mâni olabilirse, o takdirde de istek sahibinin âciz oldu­ğu sabit olur ve kendisi ilâh olmaz. Çünkü ilâh, her şeye gücü yeten ve O'nun emri ve izni olmadan hiçbir şey yapılamayan en yüce varlıktır. Kelime-i Şehadette "Allah'tan başka ilâh yoktur" denilirken, ilâh sözcüğünden bu mâna kasdedilir. Bu mükemmellikte olmayan diğer şeylere "ilâh" demek ise ilâh isminin mânasını bilmemenin veya bu ismi kasıtlı olarak yanlış kullanmanın sonucudur. Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur: "İlâh deyip taptı­ğınız şeyler ilâh mânasını taşımayan ve bu yönden anlam­sız olan isimlerden ibarettirler. Bu isimleri siz ve babaları­nız uydurmuşsunuz." (Yûsuf, 40)

Allah Teâlâ'dan başka bir varlığa ilâh demek veya ona ilâh sıfatlarını vermek küfürdür.

Allah Teâlâ'nın Sıfatları

Allah Teâlâ'nın varlığı ve birliği bahsinde O'nun bazı sıfatları da anlatıldı. O'nun diğer bazı sıfatları da şunlardır.

1- Allah Teâlâ, sonsuz bir kudrete sahiptir ve "O, her şeye kadirdir." (Mâide, 120)  Bunun delili ise, âlemin son derecede muhkem, kusursuz, tertipli ve düzenli yaratılmasıdır. Böy­le bir eserin Müessir'inin kudretine delâlet etmesi ve delil olması tabiî ve tartışmasızdır.

2- Allah Teâlâ, nihayetsiz bir ilme sahiptir ve "Ne yer­de, ne de gökteki bir zerre bile O'nun ilminden hariç değil­dir." (Sebe' 3), "O, her şeyi bilendir" (Bakara, 29), "Yaratan (yarattığını) bil­mez mi? O, ilmiyle her şeye nüfuz eder ve en küçük şeyler den haberdardır." (Mülk, 14)

Bu ilâhî sıfatın delili de, âlemin eksiksiz bir şekilde ya­ratılması ve en mükemmel kanunlarla idare edilip yönetil­mesidir. Bir eser, bütün yönleriyle müessirinin sıfatlarına ölçü ve aynadır. Varlık âlemi de Allah Teâlâ'nın sıfatları ve ilmi için bir ölçü ve aynadır. Bu sebeple, sonsuz bir ilim ve kudret olmadan bu âlemin her tarafından fışkıran güzellik ve mükemmelliklerin ortaya çıkmasının mümkün olmadı­ğı aklın kesin hükümlerindendir.

3- Allah Teâlâ hayy, yani diridir. O'nun kudret ve ilim sahibi olması, hayy ve diri olmasının delilidir. Çünkü ne ölünün, ne de cansızın bu sıfatları yoktur. Alemdeki sürek­li tasarrufu da O'nun diri ve hayat sahibi olduğunun açık kanıtlarındandır. Allah Teâlâ için ölmek muhaldir. Çünkü, ölmenin sebepleri O'nda yerleşmez. Ölüm, maddî yoru­muyla, canlı organizmanın yıpranması ve onda gizli olan zaaf ve kusurların güçlenip ortaya çıkması ve onu dağıtmasıdır. Bu zaaf ve kusurlardır ki, mahlukların ilim ve kudretlerini de bir çizgide durdurmuşlardır. Allah Teâlâ'da ise zaaf ve kusur yoktur. O'nun varlığı yıpranma, çürüme ve dağılmaya müsait olan madde ve terkip olmadığı gibi, kendisinden üstün başka bir kudretin tasarrufuna da ma­ruz değildir. Bunun için, ebediyyen yaşamak O'nun için ta­biî ve kaçınılmazdır. O'nun baştan beri hayat sahibi olma­ması ise, muhallerin en büyüğüdür. Hayat denizi olan bu âlemin hayatsız bir ilâhın eseri olmasına en basit akıllar bi­le ihtimal vermezler.

4- Allah Teâlâ yarattığı ve yaptığı her şeyi kendi serbest irade ve meşiyetiyle yaratır ve yapar. O, hiç bir işi bir mecburiyet, baskı ve dış müdâhale sonucu yapmaz. Çünkü, O'nun dışında O'nu zorlayabilecek bir güç ve kudret yok­tur. Bu sebeple, her şey O'nun irade ve meşiyetinin eseri ve sonucudur. O, istediğini istediği şekilde ve zamanda yara­tır veya yok eder. Bu hakikati ifade etmek için, "O'nun is­tediği şey, zor da olsa, olur; O'nun istemediği şey, kolay da olsa, olmaz." denilmiştir.

İlim, bir şeyin bilinmesidir. İrade, bu şeyin yapılması­na karar verilmesidir. Kudret ise, bu karardan sonra o şe­yin ilme uygun bir şekilde ortaya çıkarılmasıdır. Bu üç sıfat böylece birbirini tamamlarlar ve onlardan birinin eksik ol­ması halinde söz konusu şeyin ortaya çıkması gerçekleş­mez. Ancak, Allah Teâlâ’nın bu sıfatları, insanların aksine, birlikte ve beraber işlerler. Bu sebeple, O'nun yapmak iste­diği bir iş ve yaratmak isteği bir şey bir anda, gözün kırpıl­ması sür'atiyle ortaya çıkar. Yaratma fiilinin diğer fiillerden ayrıldığı bir cihet de budur. Çünkü yaratmak, gelişi güzel bir fiil değildir; o en mükemmel ve hiç kusursuz fiil de­mektir. Bu yüzden de o Allah Teâlâ'ya mahsustur.

5- Allah Teâlâ, işiten ve görendir. Pek çok âyetlerin so­nunda "O işiten ve bilendir.", "O, yaptıklarınızı görendir." cümleleri yer almıştır. Allah Teâlâ, görülebilen her şeyi gö­rür ve işitilebilen her sesi işitir. Uzaklık, yakınlık, büyük­lük, küçüklük, açıklık, gizlilik O'nun görmesi ve işitmesi için sorun değildir.

Görmek ve işitmek kemâl (mükemmel olmak) sıfatlarındandır. Her türlü kemâle sahip olan ve olması gereken Allah Teâlâ’nın bu sıfatlara da sahip olmaması mümkün değildir. Kendisinde bu sıfatlar ve yetenekler bulunmadığı takdirde, yarattığı sayısız canlı türlerini bunlarla donatabilmesi ve güzelleştirip mükemmelleştirebilmesi aklın kabul edebileceği bir ihtimâl değildir. Çünkü mahluk, Hâlık'tan daha mükemmel olamaz. O, ancak Hâlık'ın bir kısım sıfat­larının sayısız derecede küçültülmüş, kırılmış ve bozulmuş kopyasına sahip olabilir.

İbrahim (as), putlara tapan babasına şöyle demiştir: "Babacığım! Niye işitmeyen, görmeyen ve sana bir fayda veremeyen şeylere tapıyorsun?" (Meryem, 42) Bu âyet, gerçek ilâhta bulunması gereken temel sıfatlardan üç tanesini ihti­va etmektedir. Bundan dolayı, bu sıfatlar, bâtıl ilâhlara ta­pan müşrikleri uyarmak için Kur'ân-ı Kerim'in pek çok âyetlerinde tekrarlanmıştır. Gerçek ilâh, fayda ve zarar ve­rebilendir. Bunun için de hedefi görmesi, onun fayda ve za­rarına olan şeyleri bilmesi ve onun duâ ve niyazlarını işit­mesi lâzımdır.

Ancak, Allah Teâlâ’nın görmesi ve işitmesi için, insan­lar ve diğer canlılar gibi maddî ve terkibin bir cüz'ü olan, arızalanabilen ve bozulabilen gözlere ve kulaklara ihtiyacı yoktur. Çünkü O, madde değildir ve yarattığı şeylere ben­zemez.

6- Allah Teâlâ konuşandır. Ancak O'nun zâtı ve diğer sıfatları farklı oldukları gibi, konuşması da konuşan varlık olan insanların konuşmasından farklıdır. O'nun konuşma­sı dil hareketi ve gırtlak oynamasıyla değildir. Bu sebeple O, bütün mahluklarla bir anda konuşabilir. Hesap yerinde ve cennette aynı anda herkesle ayrı ayrı konuşması bunun örneklerindendir. Nitekim, Kur'ân-ı Kerim'de, "De ki, de­niz Rabbimin söz ve kelimeleri için mürekkep olsa, onlar bitmeden deniz biter; bir deniz (diğer bir âyette: yedi deniz) daha mürekkep olsa, bu (bunlar) da önce biter." (Kehf, 109, Lokman, 27) buyurulmuştur.

İnsanın gözü aynı anda bir çok şeyi gördüğü halde, di­linin aynı anda bir çok şeyi konuşamaması bu iki uzvu ara­sındaki kapasite ve kabiliyet farkından dolayıdır. Aynı şe­kilde, dimağı bir çok bilgiyi depoladığı halde, hepsini aynı anda düşünememesi de, dimağının zaafından kaynaklanır. Allah Teâlâ’nın bilmesi, görmesi ve konuşması ise, kapasite ve özellikleri farklı olan uzuv ve organlarla olmadığı için, hepsinin özelliği aynıdır. Bu sebeple O, her şeyi bir anda bi­lir, her şeyi bir anda görür ve her şeyi bir anda konuşur.

7- Allah Teâlâ’nın bütün sıfatları kadîm ve ezelîdirler. Bunlar, sonradan kazanılmış yetenekler değildir. Bu sıfatlar aynı şekilde, zâtla birlikte ebedîdirler. Onlar için değişmek, artmak veya eksilmek söz konusu değildir. İnsanların sıfat­ları ise, zâtları gibi hadistirler; yani, sonradan kazanılmış­lardır. Bu sebeple, onlar her türlü değişmeye müsaittirler ve son bulmaya da mahkûmdurlar.

Sıfatlar, zâtın hükmüne tabidirler. Allah Teâlâ’nın zâtı ezelî, ebedî ve değişmez olduğu için sıfatları da öyledirler.

Allah Teâlâ’nın Fiilleri

1- Alemde olup biten her şey, Allah Teâlâ’nın fiili, ya­ratması ve icadıdır. O'ndan başka yaratıcı ve varlıklarda ta­sarruf edici yoktur. Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur: "Allah her şeyin yaratıcısıdır ve O her şeyi bilendir." (Ra'd, 16), "Allah sizleri de, işlerinizi de yaratmıştır." (Sâffât, 96), "Sözlerinizi ister gizleyin, ister açığa vurun, Allah sinelerde olanı bilir. Yaratan bilmez mi? O, en ince işleri bilir ve hepsinden ha­berdardır." (Mülk, 13,14)

Allah Teâlâ’nın her şeyi yarattığının bir delili, âlemdeki bütün varlıklar arasında mevcud olan temel benzerliklerdir.

Allah Teâlâ, mahlûkları yarattığı gibi, onların fiil, hare­ket ve kudretlerini de yaratmıştır. Bu sebeple, mahlûkların bütün fiilleri de O'nun mahlûklarıdır ve O'nun kudretine bağlıdırlar. Mahlûkların kendi fiillerinin yaratıcısı olma­dıklarının en açık bir delili, onların yaptıkları işlerin mahi­yetini veya ayrıntılarını bilmemeleridir. Örneğin, mahlûkların en gelişmiş türü olan ve şuuru bulunan insan bakınca görür, isteyince konuşur; fakat görmesinin ve konuşması­nın nasıl oluştuklarını bilmez. Yemek yerken, çenesi hare­ket eder, fakat bunun bile nasıl olduğunu bilmez ve bir lok­mayı çiğnemek için çenesinin kaç kere inip çıktığından haberi yoktur. Halbuki, kendisi bunların yaratıcısı olsaydı, onları bilmesi lâzımdı. Çünkü, yaratan, yarattığı şeyi bil­mek zorundadır. Bazı insanların bu işleri merak edip öğrenmesi de neticeyi değiştirmez. Çün­kü, kendileri öğrenmeden önce de bu işleri aynı şekilde ya­parlardı. Bu demektir ki, yaratan başkasıdır.

İkinci bir delil de odur ki, mahluklar kapasitelerinin çok üstünde işler yaparlar. Örneğin, küçücük bir böcek bal gibi harika bir gıdayı yapar, bir başkası ipek gibi harika bir ipli­ği yapar ve hiç birinin aklı olmadığı halde, çoğu hayvanlar (ve hatta cansız unsurlar, ağaç, su, toprak ve hava) insanla­rın yapamadıkları veya ancak taklitlerini yapabildikleri mü­kemmel işler yaparlar. Hayvanların ve cansızların hareketle­rini yaratıp tanzim eden kudret, insanların hareketlerini de yaratmak ve tanzim etmekten âciz değildir. Üstelik, yaratıcı­lığının mutlak ve sonsuz olması, bütün fiil ve işlerin O'nun eseri olmalarını gerektirir. Bu aynı zamanda, O'nun saltanat ve egemenliğinin ihtişam ve büyüklüğünün de gereğidir. Bi­lindiği gibi, bir sultanın büyüklüğü, memleketinde olup bi­ten işlere müdâhalesi ve onlara hâkim olması, onları yönlen­dirmesi ve belirleyici rol oynaması ölçüsündedir. İşlere müdâhale edemeyen bir sultan âcizdir. Allah Teâlâ, mutlak ve sınırsız büyüklükteki sultan olduğu için, mülkünde olup bi­ten büyük ve küçük her işin ve her şeyin O'nun müdâhale­si, tasarrufu, kontrolü ve hükmü altında olması lâzımdır. Bu işlerin büyük çoğunluğu doğrudan doğruya O'nun istemesi üzerine yaratılırken, insanların fiilleri onların kendi istek ve talepleri üzerine yaratılır.

Yaratmak, yalnız Allah Teâlâ'da bulunan ve O'na mahsus olan büyük bir gücü gerektirirken, şu veya bu fiili ter­cih etmek ve onun yaratılmasını istemek ve talep etmek kulda da bulunabilir. Örneğin, kundaktaki eli kolu bağlı bir bebek, bir şey yapamaz, ama ağlaması, jest ve mimikleriyle bir şeyler isteyebilir. Kulların Allah Teâlâ’nın yaratma kudreti karşısındaki durumları da budur. Kullara akıl ve irade verilerek doğru ve yanlış işlerden istediklerini seçme ve isteme hakkı ve özgürlüğü tanınmıştır. Onların Allah Teâlâ önündeki sorumlulukları da bu yüzdendir. Buna göre, Allah Teâlâ bir katili sorgularken ona, "Niçin katl fiilini ya­rattın?" diye sormaz ve onu bu yüzden cezalandırmaz. Çünkü bu onun işi değildir. Ona sorulan şey, "Niye katil olmayı istedin ve bu haram fiile talip oldun?" sorusudur. Ancak kulun istemesi Allah Teâlâ'yı bağlamaz. Bu sebeple, O isterse kulun istediğini gerçekleştirmez. Nitekim, O böy­le istediği için çoğu istek ve dilekler gerçekleşmez. O iste­diği zaman kötülük isteğini hayra da tebdil edebilir. Bunu ifade eden âyetlerde şöyle buyurulmuştur: "Allah onların kötülüklerini iyiliklere tebdil eder." (Furkan, 70), "Allah isteseydi, bü­tün insanları hidayet ederdi." (Ra'd, 31), "Biz isteseydik, herkese hi­dayet verirdik." (Secde, 13)

İnsanların kendi istekleriyle yaratılan fiillerle onların iradesi dışında yaratılan fiiller birbirinden ayrıdırlar. Örne­ğin, bir insanın elini oynatmasıyla onun kendiliğinden tit­remesi ayrı şeylerdir.

Allah Teâlâ, yaptıklarından dolayı sorgulanmaz. Bu se­beple, O'nun her hangi bir işine karşı "Niçin? Neden?" şek­linde çıkış yapmak küfür ve dalâlettir. Bunun yerine, hoşa gitmeyen bir olay karşısında, kul buna sebep olabilmesi mülahazasıyla kendi hatasını aramalı ve kendi kendisini sorgulamalıdır. Kur'ân-ı Kerim'de, "O, yaptıklarından sor­gulanmaz; onlar ise sorgulanırlar." (Enbiyâ, 23) buyurulmuştur. Çünkü, Allah Teâlâ, güç ve kudretine rağmen, kimseye zulmet­mez, haksızlık yapmaz ve hakkını çiğnemez. Ya ona iyilik eder, ya da müstahak olduğu şekilde muamele eder. Bun­lardan birincisi fadl, ikincisi adl'dır. İnsanlar ise, güçsüz ve kudretsiz olmalarına rağmen, sorgulanmayı gerektiren kö­tülükler yapar, günah işlerler. Allah Teâlâ’nın sorumlu ol­mamasının insanlar için geçerli olmayan iki sebebi vardır: Birinci sebep, O'nu sorgulama gücüne sahip olan bir mer­ciin bulunmamasıdır. Çünkü kendisi her türlü gücün üs­tündedir ve bütün güçler, O'nun gücü karşısında âciz ve çaresizdirler, ikinci sebep ise, O'nun sorgulanmayı gerektiren yanlış bir iş yapmamasıdır. Çünkü O'nun yaptığı bü­tün işler doğrudur. Bu sebeple O, her işinden dolayı övül­meye ve hamd edilmeye lâyıktır.

Allah Teâlâ, mutlak surette hür, bağımsız ve her istediği­ni yapabilmesiyle birlikte hakîm, âdil ve cemil'dir. Bu sebep­le, selim akıl tarafından tasvip edilmeyen, adalet ölçülerine uymayan ve hakikat nazarında çirkin görülen işler yapmaz. Ancak, insanların çoğu gerçek hikmet, adalet ve güzelliği bilmedikleri için, O'nun bazı işlerinde bu sıfatları görmeye­bilirler. Lâkin bir şeyi görmemek, o şeyin yokluğu demek değildir. Kur'ân-ı Kerim'de "Allah bilir, siz bilmezsiniz." (Nahl, 74), "Size ilimden az bir şey verilmiş." (İsrâ, 85) buyurulmuştur.

2-  Kulun fiil ve hareketlerinde görülün fiziksel gücü Allah Teâlâ yaratmıştır. Bu sebeple, kulun kendisi bu güce mâlik değildir. Ancak bu gerçek, kulun ilâhî kader ve tak­dir karşısında rüzgâr esince sallanan bir yaprak gibi çare­siz ve mecbur olduğu anlamında da değildir. Çünkü onun kendi fiillerini seçme, hayır ve şerden birini tercih etme yetkisi vardır.

3- Allah Teâlâ'nın kulun seçme ve tercih etme yetkisi üzerinde de mutlak hâkimiyeti vardır. Bu sebeple kul, bu yetkisini ancak O'nun izin ve müsaadesi ölçüsünde kulla­nabilir. "Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz." (İnsan, 30) âyeti bu hakikati bildirmiştir. Bu durum, Allah Teâlâ’nın mutlak hâ­kim ve tasarrufu sınırsız sultan olmasının gereğidir. Çün­kü, insanların dışına hükmettiği halde onların irade, tasavvur, niyet ve fikirlerine hükmedemeyen bir sultan âcizdir, onun tasarrufu sınırlı ve yönetimi eksiktir. Bu sebeple, yer­de ve gökte Allah Teâlâ’nın irade ve meşiyeti olmadıkça ne ağaçta bir yaprak kıpırdayabilir, ne dimağda bir fikir belirebilir, ne de kalpte bir duygu veya niyet oluşabilir.

İrade etmek veya izin vermek her zaman razı olmak demek değildir. Çünkü, Allah Teâlâ, küfür ve günahlara izin verdiği ve bunların irtikâp edilmesine fırsat ve imkân tanıdığı halde, onların işlenmesine razı değildir. Bunları, sorumluluk kula âit olmak şartıyla yaratır.

4- Allah Teâlâ, kendisine iman ve itaat etmek istemeyen kullarını bilir. Onlar bunu istemeyince kendisi de onlara hi­dayet ve muvaffakiyet vermez. Ancak, buna rağmen, pey­gamber ve kitap gönderip onlara yapmayacaklarını bildiği ve bu sebeple kendisinin de onları muvaffak etmeyeceği iman ve itaat emrini verir. Bundan maksat ise, onların içle­rinde tuttukları küfür ve isyanlarını fiilî olarak ortaya çı­karmak ve bundan sonra onları cezalandırmaktır. Bu yön­tem, Allah Teâlâ’nın âdil olmasının ve adaletinin açık ve tartışmasız olmasının bir gereğidir. Böyle bir adalet, kötü bile olsalar, niyet ve tasavvurları değil, fiilleri cezalandır­mayı gerektirir.

Allah Teâlâ, kulun küfür ve masiyet isteğini iman ve itâate çevirmeye mecbur değildir. Bu sebeple, bazen bir lü­tuf olarak bunu yapar, bazen de kulunu isteğini aynen ger­çekleştirir.

Mutezile, "kulun maslahatını gözetmek Allah Teâlâ’nın üzerine vaciptir" demişlerdir. Bu görüş yanlıştır. Çünkü vacip olmak, sorumlu olmak demektir. Allah Teâlâ kimseye hesap vermek durumunda olmadığına göre, O'nun hak­kında vacip olmanın bir anlamı yoktur. Ancak bu söz, O'nun adaletinin vücub derecesinde kat'î ve şaşmaz oldu­ğunu ifade edebilir. Çünkü O'nun adaleti çok keskin ve in­cedir. Kur'ân-ı Kerim'de buna vurgu yapılarak şöyle buyurulmuştur: "Kim zerre kadar hayır işlese onun karşılığını bulacak ve kim zerre kadar şer işlese onun karşılığını bula­caktır." (Zilzal, 7, 8) Âhirette terazi kurulması ve hesap görülmesi de bu ince adaleti gözler önüne sermek içindir.

Allah Teâlâ, adaletin ötesinde de merhametlidir. Bu sebeple, O'nun rahmeti gazabını aşmış, affı muâhezesini geçmiştir. Bu da O'nun fazlı ve iyiliğidir. Birinci aşamada Peygamberimize hitap eden ve fakat bütün müminlerin de hissesi bulunan bir âyet-i kerimede, "Allah'ın senin üzerindeki fazlı büyüktür." (Nisa, 113)  buyurulmuş; doğrudan doğruya müminlere hitap eden diğer bir âyette de, "Al­lah'ın fazl ve rahmeti olmasa çoğunuz şeytana uyar gider­diniz." (Nisa, 82)  denilmiştir.

5- Allah Teâlâ, kullarına güçlerinin yetmediği dinî mü­kellefiyetler vermemiş ve normal güçlerini kaybettikleri zaman mevcut mükellefiyetleri de af ve ruhsata tâbi tut­muştur. "Allah, herkese ancak gücü nisbetinde mükellefi­yet verir." (Bakara, 286) âyeti bu müjdeli hakikati ilân etmiştir. Bu du­ruma göre, nazarî olarak Allah Teâlâ’nın gücü aşan mükel­lefiyetler vermesinin caiz olup olmadığını tartışmak abesle iştigaldir. Ancak, abesle iştigali meslek haline getiren Mu­tezile, bunun caiz olmadığını söyleyince, Ehl-i Sünnet âlim­leri, Allah Teâlâ’nın iradesini sınırlandıran bu görüşe karşı, "O isterse, bu teklifi yapmak da O'nun için caizdir." demek zorunda kalmışlardır. (Mutezile'nin İslâm dinine verdiği en büyük zararlardan birisi, gerçekçi ve realist olan ve yal­nız hakikat olan ve amelî değeri bulunan işler üzerinde du­ran bu mübarek dine bir sürü farazî ve hayalî konular karıştırmasıdır. Nazarî ve farazî konular, amelde battal ve cid­diyetsiz kimselere caiz gelir, fakat bunlarla uğraşmak za­manı israf etmek, gerçekleri gölgelemek ve kafaları karıştırmaktan başka bir işe yaramaz.)

6- Allah Teâlâ’nın bir elem veya musibet vermesi, her zaman ceza değildir. Bunun daha başka sebepleri ve gerek­çeleri de vardır. Ceza olmayan bir musibet, sonunda rah­met ve nimetle mükâfatlandırılır. Çünkü, zâlim olmamak Allah Teâlâ’nın en temel sıfatlarındandır. Her işin bir baş­langıcı, bir de sonucu vardır. Yalnız başlangıca göre hüküm vermek eksik bir hükümdür ve dolayısıyla yanlıştır. An­cak, şer gibi görünen ilâhî fiillerin sonunda hayra tebdil edilmesi de O'nun lütfudur; Mutezilemin sandığı gibi bir zorunluluk değildir. Çünkü Allah Teâlâ fâil-i muhtâr'dır (her bakımdan serbest bir yaratıcıdır). O'nun irade ve ihti­yarını tahdit etmeye müncer olan (bu sonucu doğuran) her türlü görüş bâtıldır.

7- Allah Teâlâ cemil (güzel) olduğu için bütün işleri gü­zeldir. Lâkin mücrim olan kimse, kendi küfür ve günahla­rının çirkinliğini görmez de, Allah Teâlâ’nın bunlara karşı ona verdiği cezayı (dünya ve âhiret musibetlerini) çirkin bulur. Halbuki, cinayete ceza uygulamak adaletin güzelliklerindendir.

8- Allah Teâlâ'yı tanıma ve kendisine itaat etme mecbu­riyeti tebliğ ile sübut bulur. Kur'ân-ı Kerim'de buna işaret edilerek, "Biz peygamber göndermedikçe (insanları) ceza­landırmayız." (Yûnus, 2) buyurulmuştur. Bu husus da adalet ve rahmetin gereği ve teklif-ı mâla yutak olmamasının (gücü aşan mükellefiyetin bulunmaması) sonucudur. Çünkü, vahiy yoluyla tebliğ yapılmadan insanların kendi akıllarıyla Al­lah Teâlâ'yı tanımaları, O'na ibadet etmenin zorunluluğunu idrâk etmeleri ve bu ibadetin nasıl ve ne şekilde ifâ edilme­si gerektiğini anlamaları güçlerini aşar.

9- Akıl, peygamberin yerini tutamaz. Çünkü akıl Allah Teâlâ’nın varlığını ve sıfatlarını, istediği ibadetin doğru şek­lini, bunun yanında âhireti ve orada geçerli ve yararlı olan amelleri (en azından bunların bir kısmını) kendiliğinden bilmez. Bildiği kadarından da emin ve mutmain olmaz.

Peygamber gönderilmesi bu sebeple bizzat aklın ge­rekli gördüğü bir olaydır. Bunun için bir benzetme yapılır­sa, örneğin her sultan halkın içine elçiler (ve dellâllar) gön­derir. Bu elçiler, onun emirlerini iletir ve kanunlarını bildi­rirler. Allah Teâlâ da sultandır. Bu sebeple, O'nun da emir ve kanunlarını bildiren elçilerinin bulunması tabiidir. Bun­dan dolayı, kâfirlerin peygamber gönderilmesi olayını ga­rip karşılamalarını eleştiren âyet-i kerimelerden birinde, "Kendilerini uyarmaları için peygamber göndermemiz bu kâfirlerin nazarında şaşılacak bir şey midir?!" buyurulmuştur. (Yûnus, 2)

10- Allah Teâlâ, Muhammed (sa)'ı peygamberlerin sonuncusu ve daha önceki şeriatları nesh (iptal) edici olarak göndermiş ve onu açık mucizeler ve ke­sin delillerle teyid etmiştir. Ayın yarılması, avucundaki ça­kıl taşlarının sesli bir şekilde tesbih etmesi, dilsiz hayvan­ların kendisiyle konuşması, parmaklarından suların akma­sı bu mucize ve delillerdendir. Onun en büyük mucizesi ise, kendisiyle bütün Araplara meydan okuduğu Kur'ân-ı Kerim'dir. O dönemin Arapları (bu kavmin şâir, bilgin ve edebiyatçıları) fesahat ve belagatte mümtaz bir durumda oldukları halde, kendilerinden ısrarla Kur’ân'ın bir suresi veya üç âyeti kadar bir metin yazıp ortaya getirmeleri is­tenmiş, fakat kendileri bunu yapmaktan âciz kalmış ve acizliğin acısını çekmişlerdir. Böyle bir metin getirip Kur’ân'ın da onun gibi bir söz olduğunu ve dolayısıyla Peygamberin iddia ettiği gibi Allah Teâlâ’nın vahyi ve kelâ­mı ve mucize olmadığını ispat etmekten âciz kalınca, hakkın sesini susturmak için savaşa kalkışmak yoluna sapmış­lardır. Savaş ise onlara çok zarar vermiş, can ve mallarının telef olmasına yol açmıştır.

Aslında, Kur'ân gerçeği karşısında inkarcıların ya iman etmek, ya da savaşmaktan başka çareleri yoktur. Çün­kü, kendilerinden bir benzerini yapıp yazmaları istenen Kur’ân’ın nazım ve dizgisi mucizedir. O, hiçbir beşerin hiç­bir zaman bir benzerini ortaya koyamayacağı derecede gü­zel, mükemmel bir harikadır. Onun geçmiş, hal ve gelecek­le ilgili olarak verdiği doğru bilgi ve haberler ise, insanları onu taklitten âciz bırakan diğer bir yönüdür.

Mucize, insanların yapmaktan âciz oldukları tabiat üs­tü şeydir. Allah Teâlâ, peygamberlerin doğruluğunu onlara verdiği mucizelerle gösterir. Mucizelerin yaratıcısı kendisi­dir. Mucizelerin çok çeşitleri vardır. Muhammed (sa)'a bütün mucize çeşitlerinden verilmiştir. Kur’ân-ı Kerim ise, söz çeşidinden bir mucizedir. Bu muci­ze daha evvel hiç bir peygambere verilmemiştir. Çünkü bu mucize, sadece kıyâmete kadar geçerliliği devam eden İs­lâm dini için lâzımdır.

Diğer peygamberler gibi, Muhammed (sa)'in de öbür mucizeleri şimdi artık nakil ve rivayet halindedirler. Kur’ân-ı Kerim ise, müşahede edilen bir mu­cize olarak varlığını sürdürmektedir.

Peygamberlerin doğruluğu, kendilerine verilen muci­zelerle ispat edilmiştir. (Mucizelere iman etmek de farzdır. Mucizelere inanmamak peygambere inanmamayı, pey­gambere inanmamak da dine inanmamayı sonuç verir. Mucize, kelime olarak insan gücünü aşan ve tabiatta ben­zeri bulunmayan şey demektir. Dinî bir terim olarak ise, Allah Teâlâ’nın gönderdiği peygamberin gerçek peygam­ber olduğunu ispat etmek için onun eliyle gösterdiği bu türlü iştir. Her bir peygambere kendi kavminin seviyesine göre mucizeler verilmiştir. Bu mucizelerin ilim ve kültür nev'inden olanı ise Kur’ân-ı Kerim'dir. Konunun uzmanı olan âlimler, Kur’ân-ı Kerim'in kırk yönden mucize oldu­ğunu izah ve ispat etmişlerdir

 
  Bugün 17 ziyaretçi (250 klik) kişi burdaydı! gullerinefendisi1.tr.gg  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=