GÜLCEMAAT DİYARINA HOŞGELDİNİZ
   
  Yeni islami Portaliniz
  PEYGAMBERİMİZ (SAV) HAKKINDA ÖNEMLİ KONULARIMIZ.
 

Peygamberimizin Edep ve Ahlâka Önem Vermesi

Peygamberimizin Güzel Edep ve Ahlâkı

Peygamberimizin Konuşması ve Gülmesi

Peygamberimizin Yemek Edepleri

Peygamberimizin Giyim Edepleri

Peygamberimizin Affediciliği

Peygamberimizin Hoşlanmadığı Şeyleri Yüze Vurmaması

Peygamberimizin Cömertliği

Peygamberimizin Cesareti

Peygamberimizin Tevazuu.

Peygamberimizin Vücud ve Fizik Yapısı

Peygamberimizin Mucizeleri

PEYGAMBERİMİZ

Geçen bölümlerde edeplerle ilgili nazarî bilgiler ver­dik. Burada, onların tatbik edilmiş örneklerini Allah Rasûlü’nün hayatında göstereceğiz. Çünkü, onun hayatında, tatbik edilmiş edeplerin, ahlâkın ve disiplinin en güzelleri bir araya gelmiştir.

Bunu gösterdikten sonra, imanımızı tazelemek ve bağ­lılığımızı kuvvetlendirmek için onun hak peygamber oldu­ğunun delilleri olan mucizelerinden bir nebze zikredeceğiz ve bu bahsin misk-i hitamı olarak da, onun ahlâkı gibi gü­zel olan fizikî güzellik ve şemailini açıklayacağız.

Peygamberimizin Edep ve Ahlâka Önem Vermesi

Peygamberimiz, devamlı surette Allah Teâlâ'dan ken­disini güzel edep ve yüksek ahlâk hasletleriyle süslemesini ister ve şu lafızlarla duâ ederdi:

"Allah'ım! Yaradılışımı (fizikî yapımı) ve ahlâkımı güzelleştir." (Ahmed)

"Allah'ım! Yaradılışımı güzelleştirdiğin gibi, ahlâkımı da güzelleştir." (Ahmed, İbnu Hibban)

"Allah'ım! Beni ahlâkın kötü hasletlerinden uzaklaş­tır." (Tirmizî, Hâkim)

"Allah’ım! Ahlâkın kötüsünden sana sığınırım." (Tirmizî)

Hz. Aişe (ra)’a, Allah Rasûlü’nün ahlâkını soranlara şöyle demiştir:

"Kur’ân okumuyor musunuz? Onun ahlâkı, Kur’ân'ı yaşamaktan ibaretti." (Müslim, Hâkim)

Onun ahlâkı şu ilâhî emirlerin canlanmış şekilleriydi:

"Kolaylık yolunu tut; affet; güzel olanı emret ve câhil­lerden yüz çevir." (Araf, 199)

"Onları affet ve hoş gör. Muhakkak ki Allah iyilik edenleri sever." (Mâide, 13)

"En güzel olan tepkiyle karşılık ver." (Fussilet, 34)

"Başına gelene sabret." (Lokman, 17)

"Zannın çoğundan (sû-i zandan) sakının... Tecessüs etmeyin; birbirinizi gıybet etmeyin..." (Hucurât, 12)

"Allah adaleti, iyilik etmeyi, akrabaya yardımı emre­der; hayâsızlığı, çirkin işleri ve zulmü nehyeder." (Nahl, 90)

Uhud savaşında, kendisine saldıran müşrikler tarafın­dan dişi kırılmış ve yüzü yaralanmıştı. Kendisi bir taraftan akan kanları silmeye çalışırken, bir taraftan da "Allah'ım! Kavmimi hidâyet et. Onlar, ne yaptıklarını bilmiyorlar." diye duâ etmiştir.

Hz. Ali (ra) şöyle demiştir:

"Bazı insanlara şaşarım. Müslüman kardeşleri, bir ihti­yaç için kendilerine başvururlar. Fakat onlar, iyilik yapıp bu ihtiyacı gidermeye yanaşmıyorlar. Halbuki, farz-ı mu­hal, iyilik yapmak sevabı bulunmayan bir iş bile olsa, o bir ahlâk yüceliğidir. Onun için, bu insanlar sevaba talip olma­salar bile, bu yüceliğe talip olmalıdırlar.

Nitekim, Hâtim Tâî gibi kimseler de buna talip olmuş­lardır. Kendileriyle yaptığımız savaş sonunda Tayy kabile­sinin ganimeti getirilince, bu ganimette bulunan genç bir kadın Allah Rasûlü’ne hitap ederek, 'Ya Muhammed! Beni köleleştirmeyip serbest bırakırsan, bana iyilik etmiş olur­sun. Ben Hâtim Tâî'nin kızıyım. Benim babam, himayesine sığınanları korur, esirleri bırakır, açları doyurur, ihtiyaçları giderirdi.’ dedi.

Peygamberimiz, 'Ey kadın! Bu söylediğin hasletler müslümanların ahlâkıdır. Baban da müslüman olsaydı ona rahmet okurduk. Sen de serbestsin.’ buyurdu."

Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:  "Allah Teâlâ, ahlâkın yüce olanını sever, düşük olanını sevmez." (Beyhakî)

"Allah Teâlâ, İslâm dinini ahlâkın yücelikleri ve amelin güzellikleriyle çerçeveletmiştir."

"Cennete ancak güzel ahlâka sahip olanlar girer."

Enes (ra) şöyle demiştir: "Allah Rasûlü bize güzel ve yüce olan her çeşit amel ve ahlâkı emretti, bizi çir­kin ve aşağılık olan her türlü amel ve ahlâktan da nehyetti."

Onun emrettiği şeyler; insanlarla iyi geçinmek, iyilik yapmak, yumuşak olmak, hayır ve hasenatta bulunmak, açları doyurmak, selâm alıp vermek, ayırım yapmadan hastaları ziyaret etmek, cenazeye katılmak, güzel komşu­luk yapmak, büyüklere saygı duymak, davetlere icâbet et­mek, iyiliğe karşılık vermek ve sahibine duâ etmek, kızgın­lığını yutmak, kin ve intikam gütmemek, bağışlamak, müslümanların arasını bulmak, cömert, şerefli ve müsamahakâr olmak gibi yüceliklerdir.

Onun nehyettiği şeyler ise, bu hasletlerin zıtları ve eğ­lence düşkünlüğü, zararlı alışkanlıklar, faydasız meşguli­yetler, çalgı çalıp dinlemek, gıybet etmek, yalan söylemek, cimri olmak, mala düşkünlük göstermek, merhametsiz, hi­lekâr ve iki yüzlü olmak, kötü söz taşımak, müslümanlarla iyi geçinmemek, akrabalığı çiğnemek, kibirli olmak, kendi­ni beğenmek, üstünlük taslamak, lüks ve israf düşkünü ol­mak, ağzını bozmak, çirkin iş yapmak, intikam peşinde ol­mak, hased etmek, fala inanmak, haksızlık ve zulüm yap­mak, hakkına razı olmamak gibi aşağılıklardır.

Allah Teâlâ, bütün bu hasletleri şu âyette özetlemiştir: "Allah adaleti, iyilik etmeyi, akrabaya yardımı emreder; hayâsızlığı, çirkin işleri ve zulmü nehyeder."

Peygamberimiz da, bunları Muâz İbni Cebel'e yaptığı nasihatte bir araya getirmiştir. O, bu sahabiye şöyle demiş­tir: "Ey Muâz! Sana Allah Teâlâ’nın haram ettiği şeylerden sakınmayı, emrettiği şeyleri yapmayı, doğru konuşmayı, sözüne sâdık olmayı, adâlet gözetmeyi, emaneti sahibine vermeyi, hâinlik etmemeyi, komşuluk hakkını tanımayı, yetim ve düşküne merhamet etmeyi, yumuşak sözlü olma­yı, selâm vermeyi, mütevazi olmayı, güzel iş ve amel yap­mayı, ölümü yakın görmeyi, imanı muhafaza etmeyi, Kur’ân'ı anlamaya çalışmayı, ahireti sevmeyi, hesap endi­şesi taşımayı, her yerde ve her zaman Allah'ı düşünüp O'ndan korkmayı, açık günah için açıkça, gizli günah için gizlice tevbe etmeyi tavsiye ederim. Buna mukabil, âlime saygısızlık etmekten, doğru konuşanı yalanlamaktan, gü­nahkâra inanmaktan, sefihe uymaktan, âdil olan imama (âmire) karşı gelmekten, bitkiyi, ağacı, toprağı bozmaktan uzak durmanı isterim."

Peygamberimizin Güzel Edep ve Ahlâkı

Peygamberimiz insanların en halimi, en cesuru, en adili, en iffetlisiydi; kendisine helâl olmayan bir kadına eli değmemiştir. (Müttefekun aleyh)

O, insanların en cömerdiydi; yanında altın ve gümüş durmazdı. Bunların hepsini gündüz elden çıkaramadığı zaman, kalanı gece dağıtırdı.

Toprak mahsulü olarak gelen gelirinden de ev halkının bir senelik ihtiyacını ayırır, fazla kalanı fakir ve muhtaçlara verirdi. Sene içinde ihtiyacı olanlara bu ev zahiresinden de verir, bazen evde hiçbir şey bırakmazdı. Böyle durumlarda ev halkı ile birlikte sadece hurma ve su ile idare ederlerdi. Hurma da bulamazsa karnına taş bağlardı. Bir ihtiyaç için kendisine başvuranı boş çevirmez, verecek hazır bir şey bulamazsa borç ederdi. Bu türlü sebeplerle, bazen yahudilerden de borç alırdı. (Müttefekun aleyh)

Ayakkabılarını tamir eder, elbisesine yama diker, ev iş­lerinde hizmet ederdi. O, hayâ ve utanması en çok olan in­sandı. Bu yüzden, günah olmasa bile çirkin kaçan söz ve davranışlardan şiddetle sakınırdı. (Müttefekun aleyh)

Köle ve fakirlerin davetini kabul eder ve onlarla birlik­te oturup yemek yerdi. Az ve önemsiz de olsalar hediyele­ri kabul eder ve mutlaka karşılığını verirdi.

O, muhtaç da olsa zekât ve sadaka almazdı. Bunları yalnız kendisine değil, bütün zürriyetine yasaklamıştır. (Müttefekun aleyh) O, Allah için kızar, fakat kendi nefsi için kızmazdı. (Tirmizî)

Çok önem vermesine rağmen, hakkın önüne geçtikleri zaman hatır ve gönül dinlemezdi. Onun için, ne pahasına olursa olsun, hakkı gerçekleştirmeye çalışırdı.

Savaşlarda müslüman olmayan kimseleri kullanmaz­dı. Çünkü onun savaşları Allah içindi. Allah'a iman etme­yenler de tabiatıyla Allah için savaşmazlardı.

Helâl olan her türlü yemeği yerdi; yerken de kibirlile­rin yaptıkları gibi, bir yere yaslanmazdı. Nübüvvet dönemi boyunca üç gün üst üste yememiştir. "Bir gün yer, Rabbime şükrederim, bir gün aç kalır, duâ ederim." demiştir.

Düğün ziyafetine gider, hastaları ziyaret eder, cenaze­lerde hazır bulunurdu. (Müttefekun aleyh)

Düşmanları arasında korumasız dolaşır ve Allah'tan başka hiçbir şeyden korkmazdı. (Tirmizî, Hâkim)

Medine’de bir müddet sahâbiler, gönüllü olarak onun kapısında gece nöbeti tutmuşlar. Fakat, "Allah seni düş­manlarının şerrinden koruyor." (Mâide, 67) âyeti indirilince, onlara, "Kendi işinize bakın, Rabbim beni koruyor." demiştir. (Tirmizî, Nesâî)

Peygamberimiz, tevazuu en çok olan insandı. Söz ve hareketlerinde kibirden iz ve eser yoktu.

O, kibir taşımaksızın az konuşurdu. (Nesaî)

Konuşurken de çok mânaları az kelimelere sığdırırdı. (Müttefekun aleyh)

Tebessümü çoktu, içtendi ve kendisine çok yakışırdı. (Tirmizî)

Dünyaya ait hiçbir şeyi önemli görmez ve olmazsa ol­maz derecesine çıkarmazdı. Helâl olmak şartıyla ne bulur­sa giyerdi.

Sağ veya sol serçe parmağında mühür olarak kullandı­ğı gümüş bir yüzük bulundururdu. Altın yüzüğü nehyet­miş, demir yüzüğü de mekruh saymıştır. Çünkü demir el­biseler cehennem ehlinin giysileridir.

Yolculuk yaptığı zaman, döneminde âdet olduğu üzere, ata, deveye, katıra, kısa mesafelerde de merkebe binerdi. Ba­zen de yaya olarak kısa yolculuklar yapardı. Güzel kokuyu sever ve kullanırdı. Kötü kokudan şiddetle sakınırdı. (Nesaî)

Fakir ve kölelerle oturmaktan, onların davetine icabet etmekten ve onlarla yemek yemekten çekinmezdi. Fazilet sahibi kimselere derecelerine göre ikramlarda bulunur ve onları hoş tutardı. (Tirmizî)

Akrabalığa önem verir ve akrabalarını gözetirdi. (Hâkim)

Kimseye karşı kırıcı davranmaz, hatasını yüzüne vur­mazdı. (Tirmizî)

Özür dileyenin ileri sürdüğü mazereti kurcalamadan kabul ederdi. (Müttefekun aleyh)

Mizah yapar, fakat yalnızca doğru şeyler söylerdi. (Ahmed)

Güler, fakat sesli kahkaha atmazdı. (Müttefekun aleyh)

Düğün, bayram gibi özel günlerde mubah olan oyun ve çalgılara göz yumar, eğitim amaçlı müsabaka düzenlerdi. (Müttefekun aleyh)

Vaktini boş geçirmez, her zaman ya ibadetle veya ge­rekli olan bir işle meşgul olurdu. (Tirmizî)

Peygamberimiz, câhil kalmış ve son derecede bozuk huy ve âdetler edinmiş bir toplum içinde anne ve babasız olarak büyümüş, okul ve eğitim görmemiştir. Fakat Allah Teâlâ, ona fıtrî olarak kimseye vermediği üstün meziyetler vermiş ve bu meziyetleri Kur’ân’ın eğitim ve talimi ile ge­liştirip mükemmelleştirmiştir. Bu sebeple, kendisi, "Beni Rabbim terbiye etti ve en güzel şekilde eğitti." demiş, Al­lah Teâlâ da onu tasdik ederek, "Hiç şüphe yoktur ki, sen en güzel ahlâk üzerindesin." (Kalem, 5) buyurmuştur.

Bir savaşta, kendisine, "Ya Rasûlullah! Şu kudurmuş kâfirlere beddua et." dediklerinde, "Hayır! Ben bedduâcı olarak değil, rahmet vesilesi olmak için gönderildim." (Müslim) de­miştir. Bu sebeple, belli bir kimseye beddua etmesi istendi­ği zaman, ona beddua yerine, duâ ederdi. (Müttefekun aleyh)

Kimseyi dövmezdi; savaşta da her zaman ön safta bu­lunmasına rağmen silâh kullanmazdı.

(Yalnız, Bedir savaşında Umeyye İbni Halef, ille de kendisiyle dövüşmek isteyince, peygamberimiz, ona karşı silâh kullanmış ve onu gırtlağından vurup öldürmüştür.)

Dinî hüküm bakımından aynı olan iki işten birini yap­mak durumunda kaldığı zaman, kolay olanını tercih ederdi.

Enes (ra) şöyle demiştir: "Ben çocukken sekiz sene Allah Rasûlü’ne hizmet ettim. Yapmam gereken bir işi yapmadığım veya yanlış yaptığım zaman kızmazdı. Evden birisi kızınca da, kendisi, 'Bırakın, kaderde bu iş böyleymiş.’ derdi." (Müttefekun aleyh)

Battaniye, post, aba gibi şeyler üzerinde yatardı. Hasır üzerinde ve çıplak yerde yattığı da olurdu. (Müttefekun aleyh)

Karşılaştığı kimselere kendisi selâm verirdi. Tokalaştığı kimse elini çekmedikçe kendisi elini çekmezdi.

Ona derdini anlatan veya şikâyette bulun kimseyi il­giyle dinlerdi. (Taberanî, Ebu Nuaym)

Ziyaretine gelenin hâl ve hatırını sorar, bir ihtiyacının olup olmadığını öğrenmeye çalışırdı. Kendisini bekleyen olursa, vaktini almamak ve onu sıkmamak için namazını hafif kılardı. Hiçbir meclis ve sohbetini Allah Teâlâ’nın zik­rinden hâli bırakmazdı. (Tirmizî)

Meclisten kalktığı zaman da şöyle derdi: "Allah'ım! Seni takdis eder ve seni överim. Şâhidlik ederim ki, senden başka ilâh yoktur. Senden bağış diler ve sana tevbe ederim." (Nesaî, Hâkim)

Meclisteki yeri belli değildi. Çünkü, boş olan her han­gi bir yerde otururdu. (Tirmizî)

Kıbleye karşı oturmayı severdi.

Yanına gelene iltifat eder, fazilet sahiplerine, varsa, minder ve yastık uzatırdı.

Ashâbına şunu tenbih ederdi: "Bir kavmin büyüğü si­ze geldiği zaman, ona ikramda bulunun."

Herkese, en güzel ismiyle hitap ederdi.

Onun bulunduğu bir mecliste utanma, tevazu, sessiz­lik, tefekkür ve emânet havası hâkimdi.

Peygamberimizin çok açık bir vasfı onun merhametli ve yumuşak olmasıdır.

Allah Teâlâ, onun bu vasfına şâhidlik ederek, "Allah'­tan bir merhametle onlara yumuşadın." (Al-i İmrân, 159) buyurmuştur.

O, geç kızar, çabuk yatışırdı. (Tirmizî)

Peygamberimizin Konuşması ve Gülmesi

Peygamberimiz, insanların en fasih (fesâhatli) ve en tatlı sözlü olanıydı. Düzgün konuşmanın önemini belirtir ve kendisini örnek göstererek, "Ben Arapların en fasih ko­nuşanıyım." derdi. (Taberanî)

Aişe (ra)’a şöyle demiştir:

"Peygamberimiz, sizin gibi uzun ve fasılasız konuş­mazdı. O kısa ve aralıklı konuşurdu; kelimeleri ipliğe dizi­len inciler gibi tane tane söylerdi. (Müttefekun aleyh) Bu sebeple, isteyen onun sözlerini rahatlıkla ezberleyebilirdi." (Taberanî)

Sesinin tonu yüksek, vurgusu kuvvetli, nağmesi güzel­di. (Tirmizî, Nesaî) Uzunca susar ve ihtiyaç olmadıkça konuşmazdı. (Tirmizî) Ko­nuşunca da günah veya çirkin olan bir söz söylemezdi. Ra­zı olduğu veya kızdığı kimseler hakkında abartılı konuş­mazdı. Ne kimseyi fazla över, ne de haksızca eleştirirdi. (Ebu Dâvûd, Hâkim) Eleştirilerini şahıslara yöneltmez, prensipler ve usûller şek­linde açıklardı.

Konuşmaları dinler, fakat onlara yalan veya gıybet ka­rıştırılırsa yüz çevirirdi. Söylediklerini duyarak ve ciddî bir tavırla nasihat ederdi. (Müslim)

Başına bir musibet geldiği zaman havl ve kuvvetinden teberri ederek Allah Teâlâ'ya sığınırdı.

Her hangi bir konuda hakkın dışına çıkmaktan şiddet­le çekinir ve şöyle duâ ederdi:

"Allah'ım! Bana hakkı hak olarak göster ve ona uyma­yı nasip et. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan sakınma­yı nasip et. Senin hidayetinden mahrum kalıp bunları bir­birine karıştırmaktan ve bu konularda nefis ve hevesime uymaktan beni koru. Nefis ve hevesimi kendine itâat ettir. Beni imtihan etmeksizin razı olduğun şeyi benden al. İhti­lâf edilen konularda hak olana izninle beni hidayet et. Hiç şüphesiz sen, dilediğini doğru yola hidayet edersin." (Müslim)

Peygamberimizin Yemek Edepleri

Peygamberimiz, hazır bulduğunu yerdi. Yemek seç­mez ve sipariş vermezdi.

En çok sevdiği yeme şekli ise, en çok kimsenin birlikte yemesiydi. Çünkü Allah Teâlâ, topluluk hâlinde yemek ye­nilmesini severdi. (Ebu Ya'lâ, Taberanî)

Yemeğe başlarken Besmele okurdu ve bunu herkese önemle tavsiye ederdi. Çünkü Besmele okumak, nimeti tü­ketirken onun sahibi olan Allah Teâlâ'dan izin istemektir.

Yemeğin sonunda da Allah Teâlâ'ya şükrü ifade eden, nimetin devam etmesini ve ziyadeleşmesini dileyen kısa duâlar yapardı.

Yeme tarzı sade ve mütevaziydi.

Bu konuda şöyle derdi: "Ben bir abdım. Onun için abd gibi oturur ve abd gibi yerim." (Abdurrezzak, Ebu Ya'lâ)

Peygamberimiz, o dönemdeki Arapların âdetine uya­rak parmaklarıyla yerdi. Yerken elini tabakta gezdirmez, lokmayı önünden alırdı.

Elenmemiş arpa unundan yapılan ekmeği de, Hz. Os­man'ın kendisine ikram ettiği paluze'yi de yemiştir. (Paluze, buğday unu, yağ ve bal karıştırılarak yapılan bir ye­mektir.)

Fakat çevrenin çoğunluk nüfusu gibi, en çok hurma, süt ve su ile geçinmiştir. Bu gıdalara "tayyibler" derdi. Bulunan sebze ve meyveleri de yerdi. Kavunu iyice tatlan­dırmak için, şeker ve hurmayı ona katık yapmıştır. Kabak yemeğini sever ve, "Kabak ağacı, kardeşim Yûnusu örten ağaçtır." derdi. (Müslim, Nesaî) Bazı rivayetlere göre, kabağın kalbe fay­dası olduğunu da söylemiştir.

Bir gün sağ avucundaki hurmaları yer, çekirdekleri sol avucunda toplarken, yakından bir keçinin geçtiğini gör­müş ve çekirdekleri göstererek onu yanına çağırmıştır. Ke­çi gelince de, kendisi sağ avucundan hurmaları, keçi de sol avucundan çekirdekleri yemiştir.

Câbir (ra) şöyle demiştir: "Peygamberi­miz, birkaç ashabıyla birlikte evimize gelmişti. Biz kendisi­ne bir keçi kestik. Eti önüne koyduğumuzda, bize duyura­cak şekilde, yanındakilere: 'Bunlar sanki et sevdiğimizi bil­mişler. Dünya ehlinin de, cennet ehlinin de en üstün yeme­ği ettir.’ buyurdu." (Tirmizî, İbnu Mâce)

Sakatatı sevmezdi. Av etini yerdi, fakat (merhameti el vermediği için) kendisi avlanmazdı. (Tirmizî)

Soğan, sarımsak ve pırasa yemezdi. (Mâlik)

Haram, zararlı ve kötü kokulu olmayan her hangi bir yemeği, yemese de, kötülemezdi. Bir gün kendisine kızar­tılmış keler ikram edilince şöyle demiştir: "Ben buna ha­ram demem. Fakat bizde bunu yemek âdet değildir. Onun için ben kendim yemem." (Müttefekun aleyh) Yemekten geriye az bir şey ka­lırsa, onu yer ve "Yemeğin bereketi son lokmasındadır." derdi. (Beyhakî)

Parmakları yağlanmışsa, onları iyice yalar, sonra elleri­ni yıkardı. (Ebu Ya'lâ)

Su ve sütü üç nefeste içerdi. Her nefesin başında Bes­mele okur, sonunda da hamd ederdi. (Müslim, Taberanî)

Kabın içine teneffüs etmezdi. (Hâkim)

İçtiğinden yanındakilere de verince, önce sağında ola­na verirdi. Solundaki ikrama daha lâyık ise, sağdakinden izin ister, ondan sonra buna verirdi. (Müttefekun aleyh)

Evde, gerekirse yemeğini kendisi alıp getirirdi. (Ebu Dâvûd)

Peygamberimizin Giyim Edepleri

Peygamberimiz, kavminin giydiği çeşitli elbiseleri gi­yerdi. Elbiselerinin çoğu beyaz renkliydi. Ve bu konuda; "Elbisenin en iyisi beyaz olanıdır. Onun için, beyaz elbise giyin, ölülerinize de beyaz kefen giydirin." derdi. (İbnu Mâce, Hâkim)

Tek katlı elbise gibi, içi pamuklu olanı da giyerdi. Ken­disine hediye edilmiş yeşil renkli bir kaftanı vardı. Kuma­şın yeşilliği yüzünün beyazlığıyla çok güzel uyuşurdu.

Bir müddet siyah bir cübbe de giymiş, sonra onu birisi­ne hediye etmiştir. Bunu rivayet eden sahâbi, "O cübbenin siyah rengiyle Allah Rasûlü’nün beyaz yüzü birbirine çok yakışırdı." demiştir. (Müslim, Ebu Dâvûd, İbnu Sa'd)

Alt elbisesi dizlerinin aşağısına kadardı; üst elbisesi ise ayak bileklerine inerdi. Cuma gününe mahsus bir elbisesi vardı. (Taberanî)

Genelde, alt ve üst olmak üzere iki elbise giyerdi. Ba­zen ve özellikle evde bir tek elbise ile yetinirdi. Bu elbise ile de yatardı.

Rum sultanına (Bizans imparatoruna) dine davet mek­tubu gönderdiği zaman, Rumların âdetini bilenler, "Ya Rasûlullah! Onlar mühürlü olmayan mektupları okumazlar." dediler. Bunun üzerine, bir gümüş yüzük yaptırdı ve onu parmağına taktı. Ancak, Abdullah İbni Ömer'in rivayetine göre, o bu yüzüğü giymemiş, sadece mühür olarak kullan­mıştır. (Nesaî, Tirmizî)

Peygamberimiz, kavminin giyim âdetine göre, takke giyer, onun üstüne de sarık bağlardı. Bazen de yalnız tak­ke giyer veya onun üstüne mendil gibi bir şey bağlardı. Ba­zen de açıkta namaz kılarken, takkesini çıkarıp önünde sütre yapardı. Bu durumda başında yalnızca sarık veya men­dil kalırdı.

Peygamberimizin, şiddetli beyazlığından dolayı "Sehap" adı verilen bir sarığı vardı. (Sehap, bulut demektir.) Bunu bir müddet giydik­ten sonra Hz. Ali'ye verdi. Hz. Ali bu sarıkla geldiği za­man, kendisi (peygamberimiz) latife ve iltifat maksadıyla, "Ali sehapta geldi." derdi. (Ebu Nuaym, İbnul-Cevzî'ye göre bu rivayet zayıftır.)

Hz. Ali'nin bulutlarda olduğu, gök gürlemesinin de onun sesi olduğu hurafesi bu olaydan üretilmiştir. Pey­gamberimiz, elbiseyi sağ tarafından giyer ve sol tarafından çıkarırdı.

Özellikle yeni bir elbise giydiği zaman şöyle derdi: "Kendisiyle vücudumu örttüğüm ve insanların gözünde süslendiğim şeyi bana giydiren Allah'a hamd olsun." (Tirmizî)

Alimlerin ittifakıyla namazda takke üstüne sarık giymek sünnet­tir. Fakat, sarığı dinin temel rükünlerinden sayıp onu çarşıda pazarda ve iş yerinde giymekte ısrar etmek de doğru değildir. Öbür yandan, de­mokrasilerde, herkes zevkine göre yaşamak ve giymek hakkına sahip olduğu için sarık giyenleri de hoş görmek lâzımdır. Bir husus da şudur: sarık diye pejmürde ve görenlerin içine sıkıntı ve kasvet sokan ucube şeyler bağlamaktan sakınmak, ona biraz zevk ve estetik katmak gere­kir. Çünkü sarığın diğer elbiselerden farklı bir yönü vardır. Ona bu yö­nüyle itina göstermek nefis hesabına olan bir hizmet değildir.

Bir elbise giyince, ondan öncekini hediye veya sadaka olarak birisine verirdi.

Genellikle içi hurma lifi, astarı deri olan bir döşek üze­rinde yatardı. Bazen de altında sadece aba veya hasır bulu­nurdu.

Peygamberimiz, binek hayvanlarını, silâhlarını ve kul­landığı eşyayı isimlendirirdi. Bunlar, isimleriyle bilinirler­di. Örneğin, savaşlarda açılan bayrağının ismi "Ukab"tı; Bedir savaşından sonraki savaşlarda taşıdığı kılıcın adı "Zülfikar"dı; katırının ismi "Düldül", devesinin adı "Kusvâ", merkebinin ismi "Ya'fur"du.

Peygamberimizin Affediciliği

Peygamberimiz, intikam ve öç almaya muktedir ol­makla birlikte affetmeyi çok severdi. Onun affediciliğinin bazı örnekleri şöyledir:

Kendisi bir savaşın ganimetini taksim ederken, bir be­devî ayağa kalkıp: "Ey Muhammed! Adalet gözet." dedi. Peygamberimiz (büyük bir savaşı yeni kazanmış muzaffer bir başkumandan pozisyonunda iken) hilim göstererek ada­ma; "Sana yazıklar olsun! Ben adalet gözetmezsem, kim adalet gözetir?! Ben adalet gözetmezsem helâk olur, hüsrana uğrarım." dedi. (Fakat, adamın haksız ve nezaketsiz çıkışı ashâbı rencide etmişti. Onun için) Ömer (ra) kı­lıcını çekti ve: "Ya Rasûlullah! İzin ver, bu münafıkı öldüre­yim." dedi. Peygamberimiz, buna da izin vermedi. (Müslim)

Diğer bir rivayete göre, adaletsizlik isnadı karşısında Peygamberimiz, şöyle demiştir: "Allah, kardeşim Musa'ya merhamet etsin. Ona bundan daha fazla eziyet edilmiş, fa­kat kendisi sabretmiştir." (Müttefekun aleyh)

Peygamberimiz, bir savaş esnasında bir ağacın altında uzanıp dinlenirken, yanına bir düşman sokuldu ve kılıcını kaldırarak, "Seni öldüreceğim, kimse de seni benden kur­taramaz." dedi. Peygamberimiz, "Hayır, Allah beni sen­den kurtarır." dedi ve uzandığı yerden doğruldu. Adam paniğe kapıldı ve kılıcını yere düşürdü. Peygamberimiz kı­lıcı yerden alarak, "Şimdi, ben seni öldürürsem, seni kim benden kurtarır?" dedi. Adam yalvararak, "Ben kötü ol­dum, sen iyi ol." dedi. Peygamberimiz, "Peki, git öyleyse; fakat dönüp bizimle savaşma!" dedi. Adam gitti ve karşı taraftakilere, "Ben artık savaşmayacağım. Çünkü savaştığı­nız adam insanların en iyisidir." dedi. (Müttefekun aleyh)

Bir savaş (Hayber savaşı) sırasında yahudi bir kadın, bir keçi etini zehirleyip ikram diye peygamberimize getir­di. Peygamberimiz, ondan bir lokma yedi ve etin zehirli ol­duğunu anladı. Bunun üzerine, kadını getirtip kendisini ve ashâbını öldürebilecek olan bu sû-i kasdı niçin yaptığını sordu. Kadın, niyetini gizlemeyerek: "Seni öldürmek istedim." dedi. Diğer bir rivayette ise, "Senin ne olduğunu an­lamak istedim. Çünkü gerçekten peygamber olsan, bu ze­hir seni öldürmezdi. Peygamber değilsen, senden kurtu­lurduk." dedi. Ashâb, kadını öldürmek için izin istediler, fakat Peygamberimiz buna izin vermedi. (Müttefekun aleyh)

Bir yahudi sihirbaz ona büyü yaptı. Büyünün etkisi onda belirmeye başlayınca, Cebrail (as) inip onun büyülenmiş olduğunu, büyü malzemelerinin de bir kuyu­nun altında gizlendiğini söyledi. Peygamberimiz, Hz. Ali'­yi gönderip bu malzemeleri imha ettirdi. Ondan sonra da kendisi düzeldi. Fakat, bu yahudiyi çağırıp sorgulamadı ve ona her hangi bir ceza vermeyi düşünmedi. (Müttefekun aleyh)

Peygamberimiz, Mekke fethi için gizli hazırlık yapı­yordu. Bunu öğrenen Hâtib İbni Ebi Beltaa, Mekkelileri bu hazırlıktan haberdar etmek için onlara gizlice bir mektup göndermek istedi.

Olayın bundan sonraki kısmını Hz. Ali (ra) şöyle anlatmıştır:

"Peygamberimiz, beni, Zübeyir ve Miktat'ı çağırıp "Hah bahçesi denilen yere kadar gidin. Orada Mekke'ye gitmekte olan bir kadına yetişeceksiniz. Onun üstünde bir mektup vardır, kendisinden alıp getirin." buyurdu.

Üçümüz binip süratle o yere kadar gittik ve orada git­mekte olan kadını gördük. Kendisinden mektubu vermesi­ni istedik. Fakat kadın inkâr edip onu vermek istemedi.

Biz, "Ya mektubu çıkarıp verirsin, ya da seni soyup onu ararız." dedik. Bunun üzerine kadın, mektubu gizledi­ği yerden çıkarıp verdi. Biz de onu Allah Rasûlü’ne getirip teslim ettik.

Mektup açılıp okunundu ve Hâtib'in Mekkelilere fetih hazırlığından bahsedip bilgi verdiği görüldü.

Peygamberimiz, Hâtib'i çağırtıp getirtti ve bu mektu­bu niçin yazdığını sordu. Hâtib şöyle dedi:

"Ya Rasûlullah! Beni bağışla. Ben hicret edip buraya gelince, çoluk çocuğum Mekke'de kimsesiz ve sahipsiz kal­dılar. Çünkü benim orada akraba ve aşiretim yoktur. Bu se­beple, ben müşriklerin aileme kötülük yapmasından kor­kuyorum. Bu mektubu, onların şerrini ailemden defetmek için yazdım. Bunu içimde küfür taşıdığım veya küfre mey­lettiğim için yapmadım."

Fakat, onun bu ifadesine rağmen ashâb arasında Hâtib'e karşı gergin bir hava oluşmuştu. Böyle bir olayın dün­ya savaş hukukundaki cezası da idamdı.

Onun için Hz. Ömer (ra), "Ya Rasûlullah! Bırak, bu münafıkı öldüreyim." dedi. Fakat Peygamberi­miz, "Hayır, ya Ömer! Bu adam bizimle birlikte Bedir sava­şına katılmıştır. Sen ne bilirsin, ihtimal ki, Allah Teâlâ o gün o savaşa katılanlara bakıp kendilerine:

"Bu fedakârlığınıza karşı, bundan sonra ne günah işlese­niz bağışlarım." demiştir?" dedi ve Hâtib'i serbest bıraktı. (Müttefekun aleyh)

Peygamberimiz şunu söylerdi: "Ashabımdan her han­gi birisinin benim hakkımda kırıcı bir söz ve davranışı olursa, onu bana iletmeyin. Çünkü ben, hepsine karşı sıcak, içten ve dostça kalmak istiyorum." (Müttefekun aleyh)

Peygamberimizin Hoşlanmadığı Şeyleri Yüze Vurmaması

Peygamberimiz, son derecede hassas yapılıydı. Hoş­lanmadığı en ufak bir şeyden etkilenir Ve bu onun yüzün­de fark edilirdi. Bu durumda elini de sık sık sakalına götü­rürdü. Fakat buna rağmen, tahammül eder ve karşısındaki­ni utandıracak şekilde onu azarlamaz ve eleştirmezdi.

Örneğin, bir gün yanına bir adam gelmişti. Adam, çok miktarda "sufre" kullanmıştı. (Sufre, sarılık demektir. Bu kelime, ciltte sarı bir renk bırakan bir koku türüne isim olmuştur.) Peygamberimiz bundan ra­hatsız olduğu halde, adamın yüzüne karşı bir şey söyleme­di. O çıktıktan sonra, yanındakilere: "Ona söyleseniz de bu şekilde sufre kullanmasa!" dedi. (Ebu Dâvûd, Tirmizî, Nesaî)

Bir bedevî mescidin bir köşesinde işedi. Ashâb (haklı olarak), üstüne yürüyüp onu dövmek istediler. Fakat, Pey­gamberimiz (onun mescid âdabını bilmediğini düşünerek) kendisine yumuşak bir şekilde, "Bu mescidler, işemek veya çöp dökmek için yapılmış yerler değildir." dedi. Ondan sonra da öfkeli ashâbına: "İnsanları kaçırmayın, kazanın; bu dini sevdirin, onu menfur hale getirmeyin." buyurdu. (Müttefekun aleyh)

Bir bedevi gelip fakir olduğunu söyledi ve kendisin­den bir şey istedi. Peygamberimiz, üstünde bulunan bir miktar parayı ona verdi. Fakat bedevi memnun olmuş gö­rünmedi. Ona, "Memnun olmadın mı?" diye sordu. Bede­vî, verilen parayı küçümseyerek, "Ne verdin ki, memnun olayım?" dedi. Ashâb, onun bu nankörlük ve küstahlığına kızdılar. Fakat, Peygamberimiz onlara, "Adama dokunma­yın." buyurdu ve kalkıp eve gitti. Evde bulduğunu da ge­tirip ona verdi ve, "Şimdi memnun oldun mu?" diye sordu. Bedevi memnun olduğunu söyledi ve "Allah, sana ve senin âl ve aşiretine hayırlar versin!" diye duâ etti. (Bezzâr, Ebu'ş-Şeyh)

Peygamberimizin Cömertliği

Peygamberimiz, insanların en cömerdiydi. Ramazan ayında ise, cömertlikte esen rüzgârı geçerdi. (Müttefekun aleyh)

Hz. Ali (ra), Peygamberimiz'i tarif derken şöyle demiştir:

"O; eli en açık, göğsü en geniş (sabır ve tahammülü en çok), dili en doğru, huyu en yumuşak, ahdine en sa­dık, soyu en şerefli olan insandı. Onu ilk gören, kendisin­den heybet duyardı; onu yakından tanıyan ise onu çok severdi." (Tirmizî)

Peygamberimiz, dünya malı olarak kendisinden iste­nen hiçbir şeyi vermekte tereddüt etmezdi.

Bir defasında, kendisine doksan bin dirhem gelmişti. Bu büyük parayı bir hasırın üstüne döktü ve gelip isteyen­lere verip bitirdi. (Buharî)

Bir adam, iki dağ arasında otlayan çok miktardaki sü­rüyü istedi.

Peygamberimiz: "Al, götür." dedi.

Adam, sürüyü köyüne götürdü ve kavmine, "Gidin müslüman olun. Çünkü bu zatın maksadı mal ve zenginlik değildir. Demek ki, gerçekten peygamberdir." dedi.

Huneyn savaşını kazanıp büyük bir ganimetle döner­ken, bedeviler bağış istemek için etrafını sardılar ve onu di­kenli bir ağacın üstüne sürdüler.

Kendisi, abasını dikenlerden kurtarmaya çalışırken, onlara:

"Sabırlı olun. Allah'a yemin ederim, bu ağacın yaprak ve dikenleri kadar altınlarım olsa, hepsini size veririm. Siz hiçbir zaman beni cimri, yalancı ve korkak göremezsiniz." dedi. (Buharî)

Peygamberimizin Cesareti

Peygamberimiz, insanların en cesuruydu; o, yapılması gerekli olan bir işi yapmak için hiçbir tehlikeden korkmaz ve sakınmazdı. (Dârimî)

Savaşların korkusuz ve rakipsiz kahramanı Hz. Ali (ra) şöyle demiştir: "Bedir savaşında hücumların artması karşısında biz Allah Rasûlü’nün arkasına sığınır­dık. Kendisi ise, düşmana en yakın yerde dururdu. O gün, onun ne kadar korkusuz olduğunu bir kere daha gördük. Bu savaştan sonraki savaşlarda da, çarpışmalar şiddetlen­diği zaman o en önde, biz onun gerisinde olurduk." (Müslim, Ebu'ş-Şeyh)

Berâ İbni Azib (ra) şöyle deniştir: "Savaş­larda en korkusuz olanlarımız, Allah Rasûlü’nün durduğu yere kadar gidebilirlerdi." (Müslim)

Huneyn savaşının başında ashâb, pusu kuran düşma­nın anî taarruzu karşısında çekilmek zorunda kalmışlardı. Fakat Peygamberimiz, vardığı yerden hiç gerilemedi

Düşman askerleri onu kuşatıp ablukaya alınca da bi­neğinden indi ve yerden bir avuç çakıl alarak, "Ben Al­lah'ın peygamberiyim, bunda yalan yoktur!" dedi ve onla­rın üstüne saçtı.

Bu bir avuç çakıl, binlerce gülle olup düşman askerle­rinin üzerine yağdı ve onları darmadağın etti.

Bu mucizeyi haber veren ayet-i kerimede Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "O gün o çakılları atarken, onları sen değil, Allah atmıştır." (Enfâl, 17)

Peygamberimizin Tevazuu

Peygamberimiz, yüce makam ve mertebesine rağmen son derecede mütevâziydi. Bu sebeple, ayırım gözetmeden bütün hastaları ziyaret eder, bütün cenazelerde hazır bulu­nur, bütün davetleri kabul ederdi.

Kendi ayakkabılarını tamir eder, elbisesini yamar, ev­deki işlerde yardımcı olurdu.

Her gördüğüne selâm verir, herkesle ilgilenirdi.

Bir gün yanına bir adam geldi ve ona karşı duyduğu heybetten dolayı titremeye başladı. Peygamberimiz ada­ma, "Sakin ol, ben kral değilim. Ben, güneşte kurutulan et yiyen fakir bir Kureyş kadınının oğluyum." dedi. (Hâkim)

Ashabıyla birlikte otururken veya yürürken onlardan biri gibi davranırdı. Ne meclisin başında olma, ne de önle­rinde yürüme gibi bir hevesi yoktu. Bu sebeple, bir yaban­cı onun bulunduğu bir topluluğa geldiği zaman, kendisini ayırt etmez ve sormak zorunda kalırdı.

Tevâzuunun şiddetinden dolayı, kendisine karşı göste­rilmesi gereken saygı hakkından feragat ederek, "Beni gördüğünüz zaman, acemlerin büyüklerine karşı yaptıkları gi­bi, ayağa kalkmayın." derdi. (Tirmizî)

Meclisinde bulunanların seviyesine iner, haram bir şey konuşmadıkları sürece onları dinler ve onlar güldükleri za­man kendisi de tebessüm ederdi. (Tirmizî)

Peygamberimizin Vücud ve Fizik Yapısı

Peygamberimiz, siyret ve huy bakımından olduğu gi­bi, suret ve şekil bakımından da insanların en mükemmeli ve en güzeliydi. Vücudu, eksiklik ve fazlalık arasındaki öl­çülü dengeye sahipti.

O, tek başına olduğu zaman orta boyluydu; fakat uzun boylularla bir arada olduğu zaman, onlardan daha uzun görünürdü. Onun vücud rengi süt beyazıydı. Yüz rengi ise, pembelik karışmış beyazdı. Ebu Talip, onun hakkındaki şi­irinde şu beyti söylemiştir:

Yağmur onun beyaz yüzüyle istenir

Dul sığınağı, yetim koruyanıdır

Sıcak havada alnında biriken ter taneleri, inci gibi saf, misk gibi kokuluydu. Onun saçları düz ile kıvırcık arası bir kıvamdaydı. Kendisi saçlarını genellikle, kulak memeleri­ne kadar uzatırdı. Bundan daha fazla uzattığı veya daha kı­sa kestiği zamanlar da olurdu.

Altmış iki sene üç ay (570-632) süren bereketli ömrünü tamamlayıp vefat ettiği zaman, saç ve sakalında sadece on yedi tane beyaz kıl oluşmuştu.

Peygamberimizin yüzü beyazdı ve üzerinde bir nur hâlesi vardı. Bu sebeple, yüzünü vasfeden sahâbiler, onu beyaz aya benzetmişlerdir. Örneğin, Hz. Ebu Bekir (ra) onu kasdederek şöyle demiştir:

Hayra davet eder, seçkin ve emindir

Karanlıksız bir ay ışığı gibidir

Alnı genişti; kaşları siyah ve dolgundu, araları da açık­tı. Bu aralık, hâlis gümüş gibiydi. Gözleri büyük, göz be­bekleri siyah, göz beyazları kırmızımtıraktı. Kirpikleri uzun ve gürdü. Burnu düzdü. Dişleri inci gibi beyazdı. Te­bessüm ettiği zaman, dişlerinin beyazlığı şimşek beyazlığı gibi ışık saçardı. Dudakları tarif edilemeyecek kadar biçim­li ve bir ilâhî mühür gibiydi.

Yüzü ne uzun, ne de kısaydı. Şakak kemikleri görün­meyecek şekilde etliydi. Yanakları yumuşak, fakat gergindi (sarkık değildi).

Sakalı gür ve orta uzunluktaydı. Bundan fazla uzama­dığı için, üstünü almazdı.

Bıyıklarını, burun deliklerini tıkamayacak ve dudakla­rının üstüne inmeyecek şekilde kısaltırdı. Boynu, Allah Teâlâ'nın bu dünyada yarattığı en biçimli boyundu; ne uzun, ne kısaydı, ne ince, ne de kütük gibi kalındı. Siyah saçları­nın altında parlak gümüş gibi dikkati çekerdi.

Peygamberimizin göğsü geniş, omuzları uzundu. Göğsünden göbeğine doğru ince bir kıl şeridi inerdi. Göğsü normal kıllıydı. Göğsü ile karnı aynı seviyedeydiler; gö­beği yoktu. Omuz, kol ve bacak kemikleri ve bunların maf­salları (eklemleri) iriydi.

Sırtında sağ omuzuna yakın yerde nübüvvet mührü vardı. Önceki semavî kitaplarda onun peygamberlik alâ­met ve işareti olarak haber verilen bu mühür, büyükçe bir bendi ve üstü kıllıydı.

Pazuları kalın, kolları uzundu. El ayaları genişti, par­makları uzun ve gümüş çubuklar gibiydi. Elleri yumuşak ve kuvvetliydi. Hem güzel koku sürer, hem de vücudu ta­biî olarak güzel kokardı.

Peygamberimiz zayıf veya şişman değildi. Son dönem­de öncesine oranla biraz kilo almıştı. Fakat bu kilolar onun vücud dengesini ve güzelliğini bozmamış, etinde sarkma meydana getirmemişti.

Kendisi kendi hakkında şöyle demiştir: "Adem (as)’a en çok benzeyen insan benim. Ben, babam İbra­him (as)’a da hem şekil, hem de huy bakımından en çok benzeyen kimseyim."

O, sürate yakın bir tempo ile yürür, yürürken önüne bakar, adımlarını kuvvetli ve dinç atar ve fakat kibirden eser taşımazdı.

Senin vasfın anlatılmakla bitmez Seni tasvir etmeye lafız yetmez Hakkın kudretisin, seni kim ne şekil tarif edip övse, mübalağa etmez.

Peygamberimizin Mucizeleri

Peygamberimiz'in çok olan mucizeleri, onun hak pey­gamber olduğunun delilleridir.

Peygamberimizin hâllerini müşahede eden, onun ahlâk, ef’al (fiil ve davranışlar), âdet ve seciyyelerini gören, onun değişik insanları idare etme, eğitme, irşâd etme ve yönetmedeki siyaset ve maharetini bilen, onun dağınık in­sanları toplama, itâat altına alma ve çatışan menfaatleri müşterek noktalarda birleştirme, zor işleri kolayca yapma, müzmin sorunları en rahat bir şekilde çözme, çok büyük bir din ve şeriatı tek başına tesis, tanzim, tebliğ, tamim ve tatbik etmekteki üstün ve benzeri görülmemiş yetenek ve başarısını düşünen bir kimse, bu kadar işlerin ve başarıla­rın yalnızca beşerî bir kuvvetle gerçekleştirilmesinin müm­kün olmadığını, bunların arkasında bir hak peygamberin mazhar olduğu semavî ve ilâhî teyid ve desteğin bulunma­sının zorunlu olduğunu kesin olarak kabul eder.

Onun başardığı bu işler yanında, başka bir beşerde bu­lunmayan, bulunması mümkün de olmayan şahsî ve özel vasıf ve meziyetlerini, suret ve siyret güzelliklerini bilen bir kimse, onun kesin olarak Allah Teâlâ’nın hak peygamberi olduğunu, Allah Teâlâ’nın hususî teveccüh ve inayetlerine mazhar bulunduğunu, sözlerinde doğru, peygamberlik davasında sâdık olduğunu, yalan söyleme, hile peşinde ol­ma, abesle iştigal etme gibi kusurlardan uzak bulunduğu­nu kat'î olarak anlar.

Onun hak peygamber olduğu her hâlinde belliydi. Kendisini ilk defa görüp yalnızca yüzüne bakanlar, "Valla­hi, bu yüz bir yalancı yüzü değildir." demekten kendileri­ni alamamışlardır.

Sadece yüzünün masumiyet, ciddiyet ve nûraniyeti onun sâdık ve doğru olduğunu gösterirse, buna onun üs­tün ahlâk, ahvâl, fiil ve işleri de eklendiği zaman, bunların toplamından nasıl kuvvetli bir delil ve sarsılmaz bir ispat oluştuğunu anlamak zor değildir.

Bu kadar mükemmel ve güzel vasıf ve sıfatların, başa­rı ve muvaffakiyetlerin dünyadan kopuk bir çölde ve yetim olarak büyüyen, okul ve tahsil görmeyen, âlimlerle oturup kalkmayan ve okur yazarlığı bulunmayan bir insanda top­lanması, böyle bir insanın gelip geçmiş bütün idare ve hu­kuk sistemlerinin en mükemmel, en âdil ve en geniş olanı­nı ortaya koyması, daha önceki semavî kitaplardaki bütün doğru bilgileri öğretmesi, gayb âlemi hakkında akıllara ta­kılan bütün soruların cevaplarını vermesi, melekler âlemi­ni, ahireti, cenneti, cehennemi ve ebediyeti mufassal bir şe­kilde anlatması, Allah Teâlâ hakkında bilinmesi ve inanıl­ması gereken gerçekleri hatasız ve eksiksiz bir şekilde teb­liğ ve talim etmesi dünyanın bilinen kanun ve kuralları dı­şına çıkan ve nev'i şahsına münhasır olan mucizelerdir.

Bu sebeple, Allah Rasûlü’nün hak peygamber olduğu­nu ispat etmek için bunlardan başka delil ve mucizelere ih­tiyaç yoktur.

Fakat, tarihî bir gerçektir ki, Allah Teâlâ bu peygambe­rin şerefini daha da yükseltmek ve onun haklılığını daha da netleştirmek için, kendisine daha başka mucizeler de vermiş ve onun hatırı için bir çok kere tabiat âleminde câri olan fıtrî kanunları kırmıştır.

Sayısı binleri bulan bu mucizelerden her birinin bize intikali tevatür yoluyla değilse de, hepsinin toplamı teva­tür derecesindedir.

Bütün menkıbeleri tevatür yoluyla gelmediği halde, anlatılanların çokluğundan dolayı Hz. Ömer’in âdil ve Hz. Ali’nin cesur oldukları sabit görüldüğü gibi, Allah Resulü­nün mucizeleri de anlatılanların çokluğuyla sabittir.

Kaldı ki, bunlardan bir kısmının rivayetleri mütevatir, meşhur ve sahih türündendir. Bir kısmı da Kur'ân ayetle­riyle bildirilmiştir. Biz de, bu bahsin sonunda bu mucizelerin meşhur (mütevatire yakın) olanlarından birkaç tanesini zikredeceğiz.

1. Mekkeliler, Peygamberimizden açık bir mucize iste­yince, kendisi parmağıyla aya işaret etmiş ve ay ikiye bö­lünmüştür. Fakat, iman etmeyen müşrikler buna da "sihir" demişlerdir.

Allah Teâlâ bu olayı şöyle bildirmiştir: "Kıyâmet yak­laştı ve ay yarıldı. Bunlar bir âyet görünce, "Devam eden bir sihirdir." derler. Böyle­ce (ay yarılması mucizesini de) yalanladılar ve nefislerine uydular. Ama her şeyin varacağı bir yer vardır." (Kamer, 1-3)

2. Peygamberimiz, Câbir ve Ebu Talha'nın evlerinde ve Hendek savaşında çok sayıdaki insanları bir iki kişilik ye­mekle doyurmuştur. (Müttefekun aleyh)

3. Üç yüz kişiyi dört avuç arpa ve bir keçi yavrususun etiyle doyurmuştur. (Beyhakî)

Enes'in koltuğunun altına sokup getirdiği bir parça ek­mekle seksen kişiyi doyurmuştur. (Müslim)

Beşir kızının avuçlarında getirdiği az bir hurmayı or­duya yedirmiş, hepsi doymuş ve bir miktar hurma da faz­la kalmıştır. (Beyhakî)

4. Bir kaba koyduğu parmaklarından sular akmış ve bir ordu bu sudan hem içmiş, hem kaplarını doldurmuş, hem de abdest almışlardır. (Müttefekun aleyh)

5. Tebuk'te ve Hudeybiye'de abdest aldığı suyu kuru­muş kuyulara dökmüş, kuyular dolup taşmış ve binlerce sahâbi bu sulardan içip ihtiyaçlarını gidermişlerdir. (Müslim)

6. Onun emriyle Hz. Ömer, bir hasır üstüne yığılmış hurmadan kalabalık bir topluluğa (dört yüz kişiye) birer yük hurma vermiş ve bunlar yüklerini hayvanlarıyla evle­rine götürmüşlerdir. (Ahmed)

7. Huneyn savaşında düşman ordusunun üzerine bir avuç çakıl atmış ve bu onların kaçıp uzaklaşmasına yetmiş­tir. Allah Teâlâ, bu hârika mucizeyi şöyle haber vermiştir: "Onların üstüne çakıl attığın zaman, onu sen değil, Allah attı." (Enfâl, 17)

8. Kendisine vahiy gelmeye başlayınca cinlere gök ka­pıları kapatılmış ve bu suretle cincilik önlenmiştir.

Allah Teâlâ, cinlerin ağzından bu olayı şöyle haber ver­miştir: "Biz daha önce, göklere doğru çıkıp dinlemek için pusuya girerdik. Şimdi ise, dinlemeye çalışan, kendisine atılmak için hazırlanmış bir ateşle karşılaşıyor." (Cin, 9)

9. Kendisine dayanmaktan vazgeçtiği kuru hurma kü­tüğü, ağlar gibi ses çıkarmış ve kendisi dönüp onu okşayınca susmuştur. Bu mucize Cuma günü ve bütün asha­bın huzurunda meydana gelmiştir. (Buharî)

10. Geleceğe ait pek çok haberler vermiş ve ifşaatta bu­lunmuştur. Örneğin, Ömer, Osman ve Ali'nin şehid edile­ceğini, Ammar İbni Yâsir'in müslümanlar arasındaki savaş­ta haksız olarak öldürüleceğini, torunu Hasan'ın bu sava­şı barışla bitireceğini bildirmiştir.

Fizik ve tabiat kanunları dışına çıkan maddî mucizeler, Allah Teâlâ’nın kudretiyle meydana gelmişler; geleceğe da­ir verilen sağlıklı ve şaşmaz bilgiler de O'nun ilham ve vahyinden kaynaklanmışlardır.

11. Hicret sırasında Suraka İbni Mâlik, onu yakalayıp Mekkelilere teslim ederek yüz develik ödülü almak için pe­şine düşmüş, fakat kendisine yaklaştığı anda atının ayakla­rı yere batmış, kendisi de dehşetli bir şekilde yere yuvar­lanmıştır. Daha önce hiç yaşanmamış bu olayın bir mucize olduğunu anlayarak Peygamberimizden özür dilemiş ve dönmüştür. Ve kendisi dönerken, Peygamberimiz ona, "Gün gelecek, sen Kisrâ'nın bileziğini takacaksın." demiş­tir. Hz. Ömer dönemindeki fetihlerde bilezik bu adama ve­rilmiş ve kendisi onu bileğine takmıştır. (Müttefekun aleyh)

12. Yemen'de ikamet eden yalancı peygamber Esved el-Ansî'nin öldürüldüğü gece bunu ashâbına haber ver­miştir. Rumlarla savaşmaya gönderdiği ordunun kumandanları olan Zeyd, Cafer ve İbni Ravâha’nın birer birer şe­hid edildiklerini anında ashabına bildirmiştir.

13. Hicret edeceği gece, onu öldürmek için evinin kapı­sında toplanan yüz müşrikin üzerine bir avuç toprak atmış ve onlar bununla uyuşup dalmışlar, kendisi de aralarından geçip gitmiştir. (İbnu Murdeveyh, İbnu İshak)

14. Ashâbın huzurunda yanına bir deve gelip sahibini kendisine şikâyet etmiş ve kendisi onun ne dediğini anla­mıştır. Ondan sonra sahibini çağırıp şikâyetini ona anlat­mış ve sahibi bunu doğrulamıştır. (Müslim)

15. Bir arada oturan birkaç kişiye hitaben, "Biriniz ce­hennemliktir." demiş ve bir zaman sonra onlardan birisi dinden dönüp mürtedleşmiştir. (Darekutnî)

16. Kendi safında hararetle savaşan bir adamın ateşte olacağını söylemiş ve adam daha sonra aldığı yaraya da­yanmayıp intihar etmiştir. (Müttefekun aleyh)

17. Bir bedevinin delil istemesi üzerine, karşısındaki iki ağacı yanına çağırmış ve ağaçlar yeri yara yara gelip hu­zurunda durmuşlardır. Sonra onun emretmesiyle tekrar dönüp yerlerine gitmişlerdir. (Ahmed)

18. Kendisi orta boylu olmasına rağmen, uzun boylu­ların yanında onlardan daha uzun görünürdü.

19. Arapların silahşor ve kahramanlarından olan Amir İbni Tufayl ve Erbed İbni Kays, Peygamberimizi öldürmek için anlaşmış ve gelip mescitte onu yalnız bulmuşlardır. Fa­kat, elleri tutulmuş ve kendisine bir şey yapamamışlardır. Bu iki adam çıkıp gittikten sonra köylerine varamamış ve yolda ölmüşlerdir. Amir'e yıldırım çarpmış, Erbed de anî bir hastalıkla (kalb kriziyle) gitmiştir. (Taberanî) Kur’ân-ı Kerim de bu mucizeyi anlatmıştır. (Ra'd, 13)

20. Yıllarca evvel (Mekke döneminin başında), Umeyye İbni Halefi kendisinin öldüreceğini söylemişti. Bedir sa­vaşı olunca, bu müşrik ısrarla onu takip etti ve kendisiyle dövüşmek istediğini söyledi. Bunun üzerine Allah Rasûlü (sa), bu müşrike bir mızrak fırlattı ve gırtlağından vurup onu öldürdü. (Beyhakî)

21. Kendisiyle bir sahâbi (Bişr İbni Berâ) zehirli etten birer lokma yediler. Sahâbi hemen ölürken, kendisi bundan o anda etkilenmedi. (Müttefekun aleyh) Fakat, Allah Teâlâ, ona şehidlik mer­tebesini de kazandırmak istediği için, dört sene sonra bu zehir etkisini gösterdi ve kendisi bununla vefat etti.

22. Bedir savaşı sabahında ordusunu tanzim ederken onlara yaptığı konuşmada, o gün hangi müşrik büyükleri­nin (Ebu Cehil vs.) öldürüleceğini ve nerelere düşeceklerini ayrıntılı bir şekilde söyledi ve bütün söyledikleri aynen doğru çıktı.

23. İçlerinde Ümmü Haram'ın da bulunduğu bir müslüman birliğinin deniz seferi yapacağını söylemişti. Kendi vefatından çok sonra böyle bir birlik deniz yoluyla Kıbrıs'a gidip bu adayı fethettiler. (Bu sefer, müslümanların ilk de­niz aşırı seferidir. Peygamberimizin onu haber vermesi de ilk olmasındandır.) (Müttefekun aleyh)

24. Kendisinden sonra fetihler yoluyla doğu ve batı­nın sonlarına kadar gidileceğini söylemiş. (Müslim) Ve bu sözü ay­nen gerçekleşmiştir. Çünkü, müslümanlar kısa bir dönem içinde doğuda en uzaktaki Türk illerine, batıda da Endülüs deryasına (Atlas Okyanusu kıyısına) kadar olan ülkeleri fethettiler. Fakat, kuzey ve güney yönlerinde fazla açılama­dılar. (Müslim)

25. Kızı Fatıma'ya kendisinin vefat edeceğini, onun da herkesten evvel kendisine kavuşacağını söylemiş ve kendi vefatından altı ay sonra Fatıma da vefat etmiştir. (Müttefekun aleyh)

26. Hanımlarından en evvel ölecek olanın eli en uzun olan hanım olduğunu söylemiş ve bunlardan en evvel Zey­nep binti Cahş vefat etmiştir. Bu hanım, hayır işlerinde ve sadaka vermekte hepsinden ileriydi. Bu anlamda eli açık ve uzundu. (Müslim)

27. Abdullah İbni Mes’ûd'un çobanlık ettiği sürüde sü­tü olmayan bir keçinin kurumuş memelerini okşamış, bunun üzerine keçi süt vermeye başlamıştır. Bu mucizeyi gö­ren Abdullah da hemen müslüman olmuştur. (Ahmed)

27. Ümmü Mabed'in çadırında misafir iken, memeleri kurumuş bir keçiyi okşamış ve keçi bolca süt vermeye baş­lamıştır.

28. Ok isabetiyle bir sahâbinin (Ebu Talha) gözü yuva­sından çıkmıştı. Kendisi bunu eliyle yerine koydu. Sahâbi­nin bu gözü diğer gözünden daha güzel ve daha sağlıklı ol­muştur. (Beyhakî, Ebu Nuaym)

29. Hayber savaşına giderken Hz. Ali (ra) göz ağrısından şikâyetçiydi. Peygamberimiz onun gözüne tükürüğünü sürdü ve okşadı. Bunun üzerine ağrı gitti ve Hz. Ali onun emriyle Hayber kalesine saldırıp fethetti. (Müttefekun aleyh)

30. Bir çok kere ashâb, onun önündeki yiyeceklerin zi­kir ve tesbih seslerini duymuşlardır. (Buharî)

31. Bir sahâbinin bacağı kırılmıştı. Peygamberimiz kı­rık yeri okşamış ve sahâbinin bacağındaki kırık anında dü­zelmiştir. (Buharî)

32. Tebuk seferinde on bin sahâbiden oluşan ordunun erzakı tükenmek üzereydi. Bunu gören Peygamberimiz, ordudaki kırıntı ve kalıntıların bir araya getirilmesini em­retti. Bu yapılınca, kendisi bereket için dua etti ve herkesin gelip torba ve kaplarını bundan doldurmasını emretti. Be­reketlenen bu azıcık erzak çoğalıp hepsine yetti. (Müttefekun aleyh)

33. Hakem İbni As (başka bir rivayette, diğer bir müş­rik), Peygamberimizle alay etmek için kendi vücudunu tit­retti. O bunu fark edince, Hakem'e, "Öyle kal!" diye beddua etti ve Hakem bundan sonra ölünceye kadar titredi. (Beyhakî, Hâkim)

Peygamberimizin mütevatir olarak bize kadar gelen ve kıyâmete kadar da gideceğinde şüphe bulunmayan, onun diğer mucizelerinin de ispatçısı olan bakî ve ebedî mucize­si Kur'ân-ı Kerim'dir.

Lâfız, üslup, yenilik, mâna zenginliği, etki gücü, oku­makla bıktırmamak, geçen uzun zamana rağmen hiç değiş­memek gibi pek çok yönlerden erişilmez ve beşer takatinin üstünde olan bu ilâhî kelâm, Allah Teâlâ tarafından indiril­diği günden itibaren meydan okumuş ve binlerce olan mu­arız ve münkir edip ve hatiplere, "Kulumuza indirdiğimiz bu kitapta şüpheniz varsa, onun bir tek sûresine nazire (benzer) getirin. Küfür ve şüphenizde haklı çıkmak istiyor­sanız bunu mutlaka yapın ve Allah dışındaki herkesi de yardım ve katkıya çağırın. Fakat eğer bunu yapmaz ve ya­pamazsanız, o zaman inatçı kâfirler için hazırlanmış ve ya­kıtı insanlarla taşlar olan cehennem ateşinden kendinizi koruyun." (Bakara, 23, 24) demiştir. Lâkin dem ve damarlara dokunduran ve haysiyetleri kıran bu mubâreze ve meydan okuma­ya karşı, muârizler âciz ve çaresiz kalmışlardır.

Bir tek sûrenin benzeri bir söz üretmekle kendi haysi­yetlerini kurtarmak, küfür ve inkârlarını haklı çıkarmak, düşman kabul ettikleri Peygamberimizin yalancılığını ve Kur’ân’ın boş tafrasını ortaya çıkarmak yerine, âciz, arsız ve haksızların yöntemi olan kavga ve iftira yoluna yönel­mişlerdir. Yaptıkları bu kavgalarda da daima yenilmişler, uydurdukları yalanlar da yüz ve gözlerine bulaşmıştır.

Sözün kısası; Allah Rasûlü’nün beşer seviyesini aşan vasıf ve ahlâkını, söz ve fiillerini, mucizelerini, Kur’ân’ın ilim ve edebiyattaki benzersizliğini görüp de hâlâ onun hak peygamber olduğunda tereddüt edebilen bir kimse olursa, bu kimseden daha geri zekâlı, daha kıt idrâkli ve daha insafsız bir mahluk tasavvur edilemez. Böyle bir mahlukun taş ve ağaçlarla birlikte cehennem ateşinde yan­ması kadar doğru ve uygun bir şey de yoktur.

 
  Bugün 2 ziyaretçi (89 klik) kişi burdaydı! gullerinefendisi1.tr.gg  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=