GÜLCEMAAT DİYARINA HOŞGELDİNİZ
   
  Yeni islami Portaliniz
  SABIR VE ŞÜKÜR İNCELİKLERİYLE...
 

Sabrın Fazileti

Sabrın Hakikati ve Mânası

Sabrın İmanın Yarısı Olması

Sabır Açısından İnsanların Taksimi

Her Zaman Sabra İhtiyâç Vardır.

Sabrın Çeşitleri

Sabır Kazanmanın İlacı

Şükrün Fazileti ve Hakikati

Şükür Niçin Gereklidir?.

Vücud (Var Olmak) Nimeti

Nimetin Hakikati ve Kısımları

Allah Teâlâ'yı Sevmek Nimeti ve Bu Açıdan Kalplerin Çeşitleri

Dünya ve Ahiret Nimetleri Arasındaki Farklar.

İnsanları Şükretmekten Çeviren Sebepler.

Belâ ve Musibete Şükretmek.

Nimetin Musibetten Üstün Olması

Sabır mı, Şükür mü Efdaldir?

SABIR VE ŞÜKÜR

Hadis-i şeriflerde belirtildiği gibi, iman iki yarımdan (parçadan) oluşur. Bu yarımlardan birisi sabır, diğeri de şü­kürdür. Bu itibarla, gerçekten mümin olan bir kimse, aynı zamanda sâbir (sabreden) ve şâkir (şükreden) dir. Sabır ve şükür etmeyen bir kimse de, gerçek anlamda iman da et­memiş olur. Sabır ve şükrün mübalağa sığaları Allah Teâlâ’nın da güzel isimlerindendir. Çünkü o kendi zâtını "sabûr" ve "şekûr" diye adlandırmıştır. Sabreden bir kimse, aynı zamanda Allah Teâlâ ile bu sıfatlarda ortak olmanın şeref ve yüceliğini de kazanır.

Sabrın Fazileti

Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim'in yetmiş kadar âyetinde sabırdan bahsetmiş, onu övmüş, onun hayır ve faziletleri kazanmanın vesilesi olduğunu bildirmiş ve sabredenlere sevaplar ve dereceler va'detmiştir. Bu âyetlerden birkaç ta­nesi şöyledir:

-"Onlar sabredip âyetlerimize yakîn derecesinde iman edince kendilerini imam ve önder tayin ettik." (Secde, 24) Bu ayet-i kerimede, Allah Teâlâ tarafından imamlık ve önderlik rüt­besinin ancak sabır ve yakîn sahibi olan kimselere verildi­ği ve bunun kendilerindeki sabır ve yakîn'in bir mükâfatı olduğu bildirilmiştir.

-"Rabbin İsrailoğulları'na sabırlarından dolayı (düş­manlarına karşı) zafer verdi." (Araf, 127) Bu ayette, müminlere veri­len zaferin onların sabırlı olmalarının karşılığı olduğu ve zafer bulmak için sabrın şart olduğu bildirilmiştir.

-"Erkek veya kadın, kim iman etmiş olarak sâlih amel işlerse, ona temiz bir hayat yaşatırız ve böylelerine yaptık­larının en iyisi üzerinden mükâfat veririz." (Nahl, 97)

-"Ancak sabredenlere hesapsız bir şekilde mükâfat ve sevap verilir." (Zümer, 10) Bu âyetin ifadesine göre, diğer amel ve ha­yırların sevapları çok da olsa hesap ve ölçüye tâbidir. Sab­retmenin sevabı ise hesapsız ve ölçüsüzdür.

Oruç da bir çeşit sabır olduğu için, Allah Teâlâ onun hakkında da şöyle buyurmuştur: "Oruç benim içindir ve onun sevabını ben ölçmeden veririm."

Ölçmeden vermek, çok vermek ve amelin karşılığın­dan daha fazla vermek demektir.

-"Sabredin; Allah sabredenlerle beraberdir." (Enfâl, 46)

-"Allah sabredenleri sever." (Al-i İmrân, 146)

-"Sabredenlerin üzerinde Allah'tan salavât ve rahmet vardır ve onlar doğru yoldadır." (Bakara, 157)

Bu âyette salavât ve rahmet kelimeleriyle ifade edilen sevaplar ve mükâfatlar, sabra karşılık olarak va'dedilmiştir.

Allah Rasûlü (sa) da şunları söyle­miştir:

-"Sabır imanın yarısıdır." (Ebu Nuaym, Hâtib)

-"İnsanlarda en az bulunan şeyler yakîn ve sabırdır. Bir kimseye yakîn ve sabır verilmişse, onun için bir kayıp söz konusu değildir." (Geçti)

-"Sabır cennet hazinelerindendir."

-"En faziletli amel, nefse zorla yaptırılan ameldir." (Hafiz İrakî, bu sözün hadis değil, Ömer İbni Abdulaziz'in sözü olduğunu söylemiştir)

-"İmanın alâmeti varlıkta şükretmek, darlıkta sabret­mek ve kadere rıza göstermektir." (Taberanî)

-"Sabırda çok hayır vardır." (Tirmizî) Bu son hadisi teyid eden bir âyette şöyle buyurulmuştur:

-"Muhtemeldir ki, hoşlandığınız bir şey sizin için şerdir ve muhtemeldir ki, hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırdır." (Bakâra, 216; Nisa, 19)

Allah Teâlâ Dâvûd (as)’a şunu vahyetmiştir: "Benim ahlâkımla ahlâklan. Sabırlı olmak da benim ahlâkımdandır."

Sabrın Hakikati ve Mânası

Bil ki, bir amel üç unsurdan oluşur. Bunlar bilmek, duy­mak ve yapmaktır. Bilmek duymayı, duymak da yapmayı doğurur. Bu üçlüdeki bir kopukluk ve bozukluk ameli önler veya onu kalitesiz ve eksik hâle getirir. Sabırda da bu üç un­sur söz konusudur. Bu sebeple, önce neye sabretmek gerek­tiğini bilmek, sonra sabrın gerekliliğini duymak, bundan sonra da sabrı fiil ve amel hâline getirmek lâzımdır.

Sabır, yaratıklar içinde yalnızca insanlarda bulunan ve onlara mahsus ve özel olan bir sıfattır. Çünkü meleklerde sadece ibadet iştiyakı vardır ve onlar bu iştiyakın şevkiyle ibadet ederler. Hayvanlarda da yalnızca şehvet ve ihtiyaç vardır ve onlar bu şehvet ve ihtiyacın kamçılarıyla hareket ederler. Bu sebeple, bunlar için hayır ve şer ayırımı yoktur. Melekler mutlak hayır içindedirler. Hayvanlar ise sorumlu değildirler. Fakat insanların durumu bunlardan farklıdır. Çünkü onlarda hayır ve şer hisleri vardır ve bu hisler de­vamlı çekişme ve mücadele halindedirler. Sabır ise bu çe­kişme ve mücâdelede din ve aklın emrine göre tavır almak ve iyi hislerin tarafını tutmaktır.

Ancak insan doğduğu anda sadece beslenme iç güdüsüne sahiptir. Onun bütün hareket ve tepkileri bu iç güdü­ye bağlıdır. Daha sonraki çocukluk döneminde, onda oyun ve eğlence zevki de gelişir. Büluğ yaşına geldiği zaman ise, onda hayır ve şer hisleri belirgin hâle gelir. Bu sebeple, bu yaştan itibaren mükellef tutulur ve sabır gibi meziyetler kazanmaya çalışması istenir.

Sabrın kuvveti, kötü hislere uymanın dünya ve ahiret­teki zararlarına inanmanın kuvvetiyle orantılıdır. İnanma­nın kuvveti ise, ilim, marifet ve samimî bağlılık (Allah ve Rasûlü’ne itâat duygusu) ölçüsündedir. İnanmak kuvvetli ise, kötü hislerin ve zararlı şehvet ve isteklerin sonuçlarını görmek ve onlardan soğuyup vazgeçmek kolaylaşır.

Sabrın İmanın Yarısı Olması

Bil ki, iman ismi bazen dinin temel prensiplerini tasdik anlamında, bazen bu tasdikin gereği olan sâlih ameller mâ­nasında, bazen de bunların ikisinin toplamı karşılığında kullanılır. İman ismi ayrıca, bu prensiplerden ve sâlih amellerden her birisi için de istimal edilir. Bu sebeple, ha­dis-i şerifte imanın yetmiş üç şube olduğu bildirilmiştir. Ancak bu şubeleri tasdik ve amel şeklinde iki ana bölüme ircâ edildiği zaman, marifet birinci bölümün, sabır da ikin­ci bölümün özünü oluşturur. Çünkü marifet olmadan tas­dik, sabır olmadan da amel olmaz.

İman isminden yalnızca sâlih ameller kasdedildiği za­man ise, onun bir bölümü şükür, bir bölümü de sabır ol­muş olur.

Çünkü sâlih ameller aktif (yapmak şeklindeki) ve pasif (yapmamak şeklindeki) olmak üzere ikiye ayrılır.

Aktif ameller şükür, pasif ameller ise sabırdır. Sabır da kendi içinde iki kısımdır. Bunlardan birisi şeh­vet hissine karşı durmak, diğeri de kızgınlığı yutmaktır. Oruç da yalnız şehvet hissine karşı durmak şeklinde tutulduğu zaman sabrın yarısı, kızgınlığı yutmayı da içerdiği zaman sabrın tamamı olur.

Sabır, mahiyeti aynı olmakla birlikte konusuna göre değişik isimler alır. Örneğin, haram şehvete karşı sabır if­fettir; tehlikeye karşı sabır cesarettir ve o (sabır), yerine gö­re sır saklamak, vefa göstermek, kendini taşımak, geniş kalpli olmak, hoş görmek ve beklemektir. Fazla şeyleri terk etmek şeklindeki sabır zühd'tür; az şeyle yetinmek kanaat­tir. Musibete karşı sabır dayanıklı olmak ve tahammül et­mektir. Bu isimler de gösteriyor ki, iman şubelerinin çoğu sabırdadır. Bu sebeple, sabra iman ismi de verilmiştir.

Sabır Açısından İnsanların Taksimi

Sabır açısından insanlar üç kısımdır. Bir kısım insanlar, hiç sabretmezler. Bunlar, nefis ve şeytana bütünüyle ve şartsız bir şekilde teslim olmuşlardır. Allah Teâlâ bunlar için şöyle buyurmuştur:

"İnsanların çoğunu duyan ve düşünen mi sanıyorsun? Onlar hayvanlar gibidirler; hatta hayvanlardan daha beter­dirler." (Furkan, 44), "Eğleniyorlar ve hayvanlar gibi yiyorlar. Bunların yeri ateştir." (Muhammed, 12), "Onlar dünya hayatını ahiret hayatından daha tatlı bulurlar. Onlar açık bir yanılgı ve dalâlet içinde­dirler." (İbrahim, 3), "Onlar hidayeti bırakıp dalâlete talip olmuşlar­dır. Onlar doğru olan tercihi yapmamış ve kârlı çıkmamış­lardır." (Bakara, 16), "Zikrimizden yüz çeviren ve yalnızca dünya ha­yatını isteyenlerden yüz çevir. Onların bilgi seviyesi bu­dur." (Necm, 29, 30)

Bu insanlar, haram ve yasak olan işlere karşı direnmez ve mücadele etmezler. Bunlar sabır göstermemek yönün­den çocuklar ve hayvanlardan farksızdırlar. Bunlar, yeryü­zündeki en değerli şey olan akıllarını en değersiz şey olan nefis ve heveslerine hizmetçi etmişlerdir. Onun için, iman hakikatlerini ve din gerçeklerini düşünüp anlamayan bu insanlar, hile ve günahların inceliklerini ve bunlara ulaşma yollarını çok iyi bilirler. Bu insanlar iyi şeyler konusundaki zaaf ve iradesizliklerini gizlemek için bazen inkâr cihetine giderler, bazen de "Allah affedicidir." derler.

Allah Rasûlü (sa) bunları uyarmak için şöyle buyurmuştur:

"Akıllı insan nefsini dizginler ve ölümden sonrası için çalışır. Akılsız olan ise nefsine uyar ve Allah'tan boş temen­nilerde bulunur." (Geçti)

Buna mukabil, bir kısım insanlar mutlak surette sabır­lıdırlar. Bunlar nefis ve şeytanı kesin bir şekilde yenmiş ve susturmuşlardır. Onun için, sabırları devamlı ve kesintisizdir. Allah Teâlâ bunlar hakkında şöyle buyurmuştur:

"'Rabbimiz Allah'tır.’ diyen, ondan sonra da dümdüz yürüyen (istikamet gözeten) kimselerin üzerine (ölürken ve tekrar dirilirken) melekler iner ve onlara, 'Korkmayın, üzülmeyin ve size va'dedilen cennetle müjdelenin. Biz dünya hayatında da, ahirette de sizin dost ve yardımcıları­nız. Size cennette canınızın çektiği ve istediğiniz her şey vardır.’ derler." (Fussilet, 30, 31), "Ey itminan ve istikrar bulmuş nefis! Ra­zı olmuş ve razı edilmiş olarak Rabbine dön; kullarımın arasına gir ve cennete dahil ol." (Fecr, 27) Bu kimseler sıddıklar ve mukarrablardır.

Bir kısım insanlar da bazen sabırlı, bazen sabırsız dav­ranırlar veya bazı haram ve günahlara karşı tam sabır gös­terirken, diğer bazılarına karşı aynı sabrı göstermezler. Bi­rinci kısım insanlar nefis ve şeytanlarla yapılan mücadele­yi tam kazanmış, ikinci kısım insanlar bunu bütünüyle kaybetmişken, bu üçüncü kısım insanlar bu mücadeleyi kâh kazanarak, kâh kaybederek sürdürürler. Birinci du­rumda Allah Teâlâ'ya tevfik ve inayetinden dolayı minnet ve şükürlerini arz ederler; ikinci durumda da pişmanlık duyup tevbe ve istiğfar ederler. Bunlar hakkında da şöyle buyurulmuştur:

"Bir kısım insanlar da sâlih amellerle sâlih olmayan amelleri karıştırırlar. Bunlar günahlarını itiraf eder ve tevbede bulunurlar. Umulur ki, Allah bunların tevbesini kabul eder." (Tevbe, 102)

Bazı şeylere karşı sabır kolayken, diğer bazılarına kar­şı zordur. Ancak sabrın güzel olan akıbetine ve büyük olan sevabına kuvvetle iman etmiş olanlar için bu zor olan sabır türü de kolaylaşır. Hatta bunlar sabır derecesini aşarak rıza ve muhabbet derecelerine de ulaşırlar. Rıza, sabretmekle birlikte razı olmak ve kalbinde burukluk duymamaktır. Muhabbet ise, Allah Teâlâ'nın takdirini sevmek ve acı da ol­sa ondan haz ve lezzet almaktır. Rıza derecesi sabırdan, muhabbet derecesi de rızadan daha yüksektir. Allah Rasûlü (sa) bir hadiste şöyle buyurmuştur:

"Allah Teâlâ'ya rıza derecesinde kulluk et. Bunu yapamazsan sabır göster. Çünkü hoşlanmadığın şeye sabır gös­termekte de çok hayır vardır." (Tirmizî)

Her Zaman Sabra İhtiyâç Vardır

İnsan bu dünya hayatında iki hâlde bulunur.. Birincisi, onun arzusuna uygun olan nimet ve rahatlık hâlidir. Bu hâlde sabır göstermeye ihtiyaç vardır. Çünkü sabır gösteril­mezse rahatlık batar, nimet şımartır, imkânlar kötülüklerin ve günahların kapılarını açar. Bu durumda insan, dünyaya geliş gayesini unutur ve ahiret için hazırlık yapmayı terk eder. Bunun yanında, kibir ve gurura kapılır ve tuğyan et­meye başlar. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"İnsan kendisini zengin ve refah hâlinde görünce azıp tuğyan eder." (Alâk, 6, 7) Ariflerden bir zat şöyle demiştir:

"Belâya karşı mümin olan herkes sabreder; afiyete karşı ise ancak sıddık olan sabreder." Sehl de şunu söylemiş­tir: "Afiyete sabretmek, belâya sabretmekten daha şiddetli­dir." Buradaki sabrın mânası şımarmamak ve haddini aş­maya kalkışmamaktır. Bu sabır zor olduğu için, Allah Teâlâ, kullarını mal, evlat ve eş fitnesine karşı uyarmış ve şöyle buyurmuştur:

"Ey iman edenler! Mallarınız ve ehl-u iyâliniz sizi oya­layıp Allah’ın zikrinden uzaklaştırmasın. Bunlara aldanıp Allah’ın zikir ve ibadetinden uzaklaşanlar zarar edenler­dir." (Munâfikûn, 9), "Ey iman edenler! Bir kısım eş ve çocuklarınız size düşmandırlar." (Tegâbûn, 14) Düşman, zarar veren kimsedir. Eş ve ço­cuklar da kişinin iman ve ibadetine zarar verdikleri zaman onun düşmanı olmuş olurlar.

Varlık ve nimetlere karşı sabır, onlara aldanıp gevşe­memek, geçici olan şeyleri kalıcı zannedip onlara bel bağ­lamamak, fâni ve değersiz şeylerle gururlanıp büyüklük taslamamak, onlara takılıp kalmamak, zevk ve keyf buda­lası hâline gelmemektir. Şâirin şu sözü akıldan çıkarılma­malıdır:

"Mal ve evlâd birer emanettir

Emanetler bir gün geri verilir."

Yokluk ise bir çeşit masumluk ve korunmuşluktur. "Gücün yetmemesi ismetin bir türüdür." denilmiştir.

İkincisi ise, insanın arzusuna uygun olmayan hâldir. Bu hâl yokluk ve musibet hâlidir. Bu hâlde de ister istemez sabr etmeye ihtiyaç vardır.

Sabrın Çeşitleri

Sabır dört çeşittir.

Birincisi, haram ve günah olan şeylere karşı sabırdır. Bu sabır, sakınmak şeklindedir.

İkincisi, ibadet ve tâatin meşakkatine karşı sabırdır. Bu sabır, meşakkate aldırmadan bu amelleri yapmak şeklindedir.

Üçüncüsü, musibet ve acılara tahammül etmektir.

Dördüncüsü, nefsin istediği şekilde intikam almaya ve kötülüğe kötülükle karşılık vermeye kalkışmamaktır.

Bütün bu işler sabır isterler. Çünkü bu işler nefsin hoş­lanmadığı ve yapılmaması için direndiği işlerdir.

Nefis öncelikle ibadet etmekten hoşlanmaz. Bundan hoşlanmamasının sebepleri ise, kibir, tembellik ve cimri­liktir.

Allah Teâlâ'ya karşı kibirlenen bir nefis, Firavun gibi, "Rab benim." der ve ibadet etmeyi reddeder. Onun rablik iddiası her zaman sözlü olmasa bile, ibadeti reddetmekte kendisini gösterir. Bu nefis ve kibre sahip olan bir kimse Allah Teâlâ'ya karşı eğilmez, O'nun kullarına karşı da ha­şin, zâlim ve ceberut merhametsiz davranır. Bu kimse ken­disine rakip tanımaz ve emsal kabul etmez; emri altındaki­lerden de, Allah Teâlâ’nın hakkı olan mutlak itaati ister. Kendisine karşı bir itaatsizlik gördüğü zaman da, bunun haklı veya haksız olduğuna aldırmadan kızıp küplere bi­ner ve acımasız davranır.

Nefis bu ölçüde azmamış ise, o zaman da namaz gibi masrafsız ibadetlere karşı tembellik, zekât gibi masraflı ibadetlere karşı da cimrilik gösterir.

İbadetlerde üç yerde sabır gereklidir.

Birincisi, niyet aşamasındaki sabırdır.

Çünkü nefis, yapılmak üzere olan ibadete riya karıştır­mak ister, bu suretle kendisine bundan bir hisse ve pay çı­karmaya çalışır. Nefsin bu istek ve çalışmasına karşı gel­mek ve yapılacak olan ibadeti yalnız Allah Teâlâ’nın rızası için yapmaya niyet etmek sabır ister.

İkincisi, edâ aşamasındaki sabırdır.

Çünkü nefis, ibadetin eksik yapılmasını, usûl ve adabı­na uymadan çabuk bitirilmesini ister. O, ibadet içinde bile insana hükmetmeye ve onu yönlendirmeye çalışır. Nefsin bu şımarıklığına karşı koymak, ibadeti kalb ve zihin huzu­ruyla yapmak, şart ve edeplerine riâyet etmek ve acele et­mekten sakınmak sabır gerektirir.

Üçüncüsü, ibadet sonrası aşamadaki sabırdır.

Çünkü nefis, yapılmış olan hayır ve ibadeti ifşa etmek, onunla kendisini tatmin etmek, ondan kendisine yönelik bir çıkar elde etmek ve ondan dolayı büyüklük taslayıp minnet etmek ister. Bunlardan sakınmak da sabırla müm­kündür.

Nefis, helâl-haram kavramlarından ve bunları birbirin­den ayırmaktan da hoşlanmaz. Bu sebeple, bunları birbi­rinden ayırmak ve haram olan şeylerden sakınmak için de kuvvetli bir sabır lâzımdır. Bu sabır, hoşnutsuzluk gösteren nefse karşı yapılan mücadelede sebat ve kararlılık göster­mektir. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyur­muştur:

"Muhacir, kötülükleri terk edendir. Mücâhid de kendi nefsiyle mücâdele edendir." (İbnu Mâce, Nesaî/ el-Kübra)

Nefse karşı verilen mücadelede en zor olan sabır, alışıl­mış günahları terk etmektir. Çünkü alışkanlık ikinci bir ta­biat ve yaratılış hâline gelir. Bu sebeple, günahlara alışmış olan bir kimse, onları terk etmeyi kendi yaratılışını ve ya­pısını değiştirmek kadar zor bulur.

Bunun içindir ki, alışkanlık hâline getirilen ve aynı za­manda kolayca işlenebilen gıybet, yalancılık, riyakârlık, ki­birlenmek, açık veya kapalı bir şekilde kendini övmek gibi günahlar bir türlü terk edilmezler. Bu yüzden, örneğin bir kimse gün boyu ölü ve dirileri gıybet edip çekiştirmenin günahından çekinmez. Fakat alışmadığı takdirde, haram olan ipekli bir gömlek giymenin günahından çekinir. Hal­buki bazı gıybet çeşitlerinin zina kadar günah oldukları ri­vayet edilmiştir. Riyakârlık ise gıybetten, kibirlenmek de riyakârlıktan daha büyük günahtır.

Eziyetlere karşı sabır da nefsin ağırına gider. Çünkü o, intikam almaktan hoşlanır. Halbuki burada da sabır bazen vacip, bazen de fazilettir. Ashaptan bir zat şöyle demiştir:

"Eziyetlere karşı sabretmedikçe, biz kişinin imanını iman saymazdık." Kur'ân-ı Kerim'de, geçmiş bütün pey­gamberlerin müşriklere şöyle dedikleri nakledilmiştir:

"Bize verdiğiniz eziyetlere karşı kesinlikle sabredece­ğiz." (İbrahim, 12) Allah Teâlâ, bizim peygamberimize ve onun ümmetine de şunları emretmiştir:

"Onların eziyet veren sözlerine karşı sabret ve onları güzellikle terk et. Nimetle şımaran inkârcıları bana bırak ve onlara biraz mühlet ver. Bizim yanımızda (onlar için hazır­lanmış) boyunduruklar, ateşler, boğazda kalan yiyecekler ve elemli azaplar vardır." (Müzzemmil, 10,13)

"Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden (yahudi ve hıristiyanlardan) ve müşriklerden (diğer dinsizlerden) çok eziyet işiteceksiniz. Bunlara karşı sabredip kendinizi zaptederseniz en doğru işi yapmış olursunuz." (Al-i İmrân, 186)

"Eğer karşılık verirseniz, size yapılanın misliyle karşı­lık verin. Ve eğer sabrederseniz, bu, sabredenler için daha hayırlıdır. Sabret, senin sabrın Allah içindir. Onların yap­tıklarından dolayı üzülme ve kendini sıkma. Allah takva sahipleri ve iyilik yapanlarla beraberdir." (Nahl, 126, 128)

Allah Rasûlü’nün ve ashâbının müşriklerden gördük­leri türlü eziyetlerin anlatımı uzun sürer. Onun için, biz bu­rada o bahsi açmayacak, Allah Rasûlü’nün sabrından bir örnek zikretmekle yetineceğiz. Bir gün Allah Rasûlü (sa) bir ganimeti taksim etmişti. Beklediğini bulamayan bir bedevî (münafık), "Bu taksimde Allah’ın hatırı gözetilmemiştir." dedi. Bu söz Allah Rasûlü’ne ulaştırıldı. Bunun söylenmiş olması onu çok üzdü. Çünkü, onun her işteki yegâne himmet, gayret ve niyeti Rabbinin hatırını gözetmek ve onu aziz ve yüce tutmaktı. Fakat bu­na rağmen adama kızmadı, sadece kırılmış bir hâlde şunu söyledi:

"Allah kardeşim Musa'ya rahmet eylesin. Ona bundan daha fazla eziyet edilmiş, kendisi de sabretmişti."

Allah Rasûlü (sa) ümmetine şunla­rı tavsiye etmiştir:

"Seninle olan akrabalığını kesene sen sıla-i rahim yap; seni mahrum bırakana sen ver; seni gözetmeyeni sen gözet ve sana zulmedeni sen affet."

Musibetler de tabiî olarak nefsin hoşuna gitmezler. Bu sebeple, onlara karşı da sabır göstermek lâzımdır. Bu sabır, sevabı en çok olan sabır türüdür. Abdullah İbni Abbas (ra) şöyle demiştir:

"Kur'ân'da emredilen sabır üç çeşittir. Birincisi, ibadet­lerin ifâsında gösterilen sabırdır. Bu sabrın üç yüze kadar sevabı vardır. İkincisi, haramlara karşı durmakta gösterilen sabırdır. Bu sabrın altı yüze kadar sevabı vardır. Üçüncüsü, musibetlere tahammül ederek gösterilen sabırdır. Bu sabrın dokuz yüze kadar sevabı vardır." Musibetlere karşın sabrın en yüksek sabır çeşidi olması şundandır: Diğer sabır çeşit­leri nefsin uydurduğu sun'î zorluklara karşıdır. Bu sabır ise, gerçek olan zorluk, acı ve elemlere karşıdır. Onun için bu sabır hakikaten zordur. İbadetlerin en efdali da en zor olanıdır. Bu sabırda ayrıca ihlâs-ı tâm (riya karışmayan ih­lâs) vardır. İhlâs da ibadetin derecesini arttırır. Bu sabra bu şekilde inanmak onun acısını da azaltır. Onun için, Allah Rasûlü (sa) şöyle dua etmiştir:

"Allah'ım! Senden öyle bir yakîn (iman kuvveti) iste­rim ki, onunla dünya musibetlerinin acısı hafiflesin." (Hâkim, Tirmizî) Ve şöyle buyurmuştur:

"Musibete sabretmek ibadettir." (Kudaî, İbnu Ebid-Dünya), "Bir musibete uğra­dığınız zaman, 'Allah'ım! Beni bundan dolayı mükâfatlan­dır.’ diye dua edin." (Müslim)

Ömer İbni Abdulaziz şöyle demiştir:

"Bir nimetin gitmesine karşı gösterilen sabır, o nimet­ten daha büyük bir nimettir." Çünkü Allah Teâlâ, "Yalnızca sabredenlere hesapsız sevap verilir." (Zümer, 10) buyurmuştur.

Musibet çeken arif bir zat, her saat başı cebinden bir kağıt çıkarır ve ona yazmış olduğu, "Rabbinin hükmüne sabret. Sen gözlerimizin önündesin. Ve Rabbini takdis edip O'na hamd et." (Tûr, 48) âyetini okurdu.

Feth el-Musilî'nin ayağına taş çarpmış ve bir tırnağını koparmıştı. Yanındakiler ona acırken kendisi gülüyordu.

-  "Acımıyor mu?" diye sordular.

-  "Onun sevabı bana acısını unutturmuş." dedi.

Şöyle denilmiştir:

"Üç şey imanın kuvvetine delildir. Bunlar gelecek ko­nusunda Allah Teâlâ'ya tevekkül etmek, O'nun takdirine razı olmak ve meydana gelen olumsuzluklara karşı sabret­mektir."

Musibete karşı sabır, Allah Teâlâ'ya kızmamak, O'nun takdirini haksız bulmamak ve bağırıp çağırmamaktır. Ses­sizce göz yaşları dökmek veya duydukları acıları anlatmak sabırsızlık değildir. Ancak, musibetleri ketmetmek, yani gizlemek ve dışarıya hiç yansıtmamak daha iyidir.

Yukarıdaki açıklamadan anlaşıldı ki, sabır hem nimet­te, hem ibadette ve hem de musibette gereklidir.

Vesveseleri (gereksiz veya zararlı düşünce ve hatırala­rı) def edip kalb ve zihni onlara karşı korumak da sabır is­ter. Vesveseler de haram şehvetler gibi, şeytanın dürtüleri, kalb ve zihnin duruluğunu bulandıran lüzumsuz meşguli­yetlerdir. Bunları defetmenin yolu ise sürekli zikir ve tefek­kürdür. Zikir Allah Teâlâ ile ünsiyeti, tefekkür O'nu tanıma­yı (marifeti), bu da O'nu sevmeyi (muhabbeti) meyve verir.

Sabır acı, meyvesi tatlıdır. Sabırla koruk helva olur.

Sabır Kazanmanın İlacı

Bil ki, hastalığı yaratan Allah Teâlâ, onun ilacını da ya­ratmış ve ilaç bulununca şifâ vereceğini va'detmiştir. Acı olan sabrı kazanmanın ve onun acılığını gidermenin de ila­cı vardır. Bu ilaç, bütün kalb hastalıkları ilaçlarında oldu­ğu gibi, ilim ve amelden mürekkeptir. Buradaki ilim, önce sabrın niçin gerektiğini ve faydalarının neler olduğunu bil­mektir. Sonra da hangi konuda nasıl sabır gösterileceği, bu­nun yol ve yönteminin ne olduğu hakkında bilgi sahibi ol­maktır. Amel ise, bu yolu takip etmek ve bu yöntemi uygu­lamaktır. Prensip olarak bir hastalığı tedavi etmenin yolu, o hastalığı doğuran ve ağırlaştıran sebepleri yok etmektir. Bu prensibe göre, sabır gösterilmesi istenen şey şehvet ise, bu sabrın yolu önce şehveti zayıf düşürmektir. Şehveti zayıf düşürmek ise üç şeyi yapmakla gerçekleşir. Bunlardan birincisi, kanı kızıştıran gıdaları azaltmak ve az yemektir. İkincisi, şehveti uyandıran ve azdıran şeylerden (nâmahrem kadın, açık resim, bazı müzik türleri vs.) uzak dur­maktır. Üçüncüsü, şehveti helâl yoldan gidermektir. Bu yol da evlenmek ve kendi eşiyle tatmin olmaktır. Şu bilinmeli­dir ki, insan fıtratının istediği her hangi bir şey cinsinden çok helâller vardır. Bunlar harama ihtiyaç bırakmazlar.

İlaçları bu örnekte gösterildiği şekilde uygularken, sabrın güzel sonuçlarını da akılda tutmak lâzımdır. Çünkü sabır sayesinde kayıplar kazançlara, hüzünler sevinçlere dönüşür. Onun vasıtasıyla, kısa olan dünya hayatında çeki­len az bir sıkıntıya karşılık, ahiret hayatında büyük ve sü­rekli mutluluklar kazanılır. Sabır, tıpkı kıymetsiz bir şeyi çok kıymetli bir şeyle (meselâ, bir şişeyi elmasla, bir tene­keyi altınla) değiştirmek gibidir. Böyle bir mübadeleyi ya­pan insanın da üzülmesi değil, sevinmesi lâzımdır. Ancak bu mübadelenin bir tarafı ahirette ise buna ancak mümin olan sevinir. Çünkü ahirete yalnız o inanır. Onun bu sevin­ci de imanının kuvveti ölçüsündedir.

Sabır alıştırmaları da sabır gücünü arttırır. Ağır yük kaldırmak veya güreş yapmak, kas ve pazıları güçlendirdi­ği gibi, sabırlı davranmak da iradeyi güçlendirir. Çünkü sa­bır, nefsin arzularıyla mücadele etmek ve güreşmektir. Bu mücadeleyi yapmak iradeyi ve din hissini kuvvetlendirir. Teslimiyet göstermek ise, iradeyi gevşetir ve din hissini za­yıflatır. Bu sebeple, kendilerini nefsin hevesleriyle mücade­le etmeye alıştıranlar, onları kolayca bastırırlar. Baştan beri teslimiyet ve mağlubiyet gösterenler ise onlara karşı daya­namazlar.

Kalb ve zihni meşgul eden vesveseler (endişeler, kor­kular vs.), dünya işlerini çoğaltmanın ürünleridir. Bu se­beple, vesveselerden kurtulmak için, bu işleri normal sevi­yesine indirmek ve Allah Teâlâ'ya tevekkül etmek lâzımdır. Dünya iş ve meşguliyetini çoğaltıp bataklık hâline getiren­ler ise, sivrisinek hükmünde olan vesveselerden kurtula­mazlar.

Dünya işlerine aşırı ilgi duymak ve içinde boğulacak derecede bunların içine girmek, şeytanın çağrısına icabet etmenin sonuçlarıdır. Çünkü şeytan, güçlü bir sesle insanı dünyaya çağırır. O insanın düşmanı olduğuna göre, bu çağrıyı insanın yararı için yapmaz. O bilir ki, insan kendi çağrısına uyup dünyaya balıklama dalarsa, içinde boğulur ve artık ne ahireti arama gücü kalır, ne de dünyada rahat­lık bulur. Şeytan bilseydi ki, ahireti kaybetmek pahasına da olsa, insan dünyada rahatlık bulur ve onunla mutlu olur, bu takdirde onu dünyaya da çağırmazdı. Çünkü şeytan, hem insanı kıskanan, hem de ona zarar vermeye yeminli olan habis bir düşmandır. Bu sebeple, onun durmadan in­sanı dünyaya çağırması, dünyayı ona güzel göstermeye ça­lışması ve ona hırs, tamah ve doymazlık aşılaması da, dün­yaya aşırı ilgi duymanın kendisi için yararlı olmadığına açık bir delildir.

Dünya işlerine girmek, çekişmeli başlar ve insanın önüne uğraşılması gereken çeşitli zorluklar ve engeller çı­karır. Uzun ve yorucu bir uğraşmadan sonra bu engeller aşılıp rahat bir nefes almak anı yaklaşınca da ömür biter.

(Hafız Şirazî bu durumu şöyle ifade etmiştir: "İnsan nihayet dünyayı yakalayıp kucaklamaya çalıştığı dakika­da sefer borusu çalınır ve, "Yükleri vurup yola çıkın!" denir.") Allah Teâlâ da bu hâli şu anlamlı ve hazin misâl ile tasvir etmiştir:

"Dünya hayatı şuna benzer: Biz gökten su indiririz. Bu su ile yerde insanların ve hayvanların yediği bitkiler yeti­şir. Bu suretle bahçe ve tarlalar mahsul ve bitkilerle bezenip süslenir. Sahipleri artık bunları hasat edip toplamanın za­manı geldiğine inanınca da, gece veya gündüz bir fırtına gönderir ve o yerleri biçilmiş bir hâle getiririz. Artık oralar­da dünkü manzaralardan hiçbir iz görülmez. Biz düşünenler için gerçekleri böyle misâllerle açıklarız." (Yûnus, 24)

Dünyanın geçici olmasının yanında, şu da önemli bir gerçektir ki, dünyayı bulmak kendini kaybetmektir. Dün­yayı kaybetmek ise kendini bulmaktır. Çünkü dünyayı bul­mak, ona köle ve hizmetçi olmak ve onunla ilgili korku, en­dişe, dert ve meşguliyetler içinde kaybolmak demektir. Dünyayı kaybetmek ise, hürriyet ve özgürlüğe kavuşmak denektir. Bir sultan bir zâhid'e:

"Benim saltanatımı beğendin mi?" diye sormuş, zâhid:

"Benim saltanatım seninkinden daha büyüktür." diye karşılık vermiş. Sultan şaşırıp:

"Nasıl olur?" deyince de, zâhid şöyle demiştir: "Sen şehvetinin, kızgınlığının, arzu ve korkularının esirisin; bense bütün bunların efendisiyim."

Dünya varlığının mahiyeti bu olduğu için, onun yok­luğuna sabretmek kolaydır. Sabrı kolay olmayan şey ise, Allah Teâlâ'yı kaybetmektir. Bir adam Şiblî'ye, "En zor olan sabır hangisidir?" diye sormuş. Şiblî, "En zor olan sabır, Al­lah Teâlâ'yı kaybetmeye karşı sabırdır." demiş. Adam bu sözü duyunca, "Allah!" diye bağırmış ve düşüp ölmüştür. Bir şair de şöyle demiştir:

Her işte sabır kolaydır, lâkin

Seni kaybetmenin sabrı çetin.

Şöyle denilmiştir: "Allah'ı kaybeden neyi bulur, O'nu bulan da neyi kaybeder?"

Sabır sayesinde huylar, mizaçlar ve istekler de değişir. Bu sebeple, önce sevilen şeyler sevilmez olur ve önce sevil­meyen şeyler sevilir. Örneğin çocuk, önce okumayı değil, oynamayı sever. Fakat okuma zahmetine sabredip onun lezzetine varınca, bu sefer oynamayı değil, okumayı sever.

Şükrün Fazileti ve Hakikati

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Beni anın, ben de sizi anayım ve bana şükredin, nan­körlük etmeyin." (Bakara, 152)

"Biz şükredenleri mükâfatlandıracağız." (Al-i İmrân, 145)

"Rabbiniz bildirdi ki, eğer şükrederseniz, (size nimeti­mi) arttırırım, eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphe etmeyin ki azabım şiddetlidir." (İbrahim, 7)

"Şükredip iman ederseniz, Allah neden size azap etsin! Çünkü Allah iyilikleri değerlendiren ve kimin ne yaptığını bilendir." (Nisa, 146)

Şükretmek cennet ehlinin ibadetidir. Allah Teâlâ, bunlardan şöyle haber vermiştir:

"Onlar (cennet ehli) 'Bize verdiği sözü gerçekleştiren ve bizi dilediğimiz yerde oturacağımız bu cennete vâris ve sahip kılan Allah'a hamd olsun.’ derler." (Zümer, 74)

"Onların cennetteki duaları, 'Allah'ımız! Seni takdis ederiz.’ sözüdür; dualarının hatimesi (son cümlesi) (Yûnus, 10) de, 'Alemlerin rabbi olan Allah'a hamd olsun!’ şeklindedir." (Yûnus, 10)

Şeytan, ta ilk günden itibaren insanları şükürden me­netmeyi aklına koymuştur. Çünkü, kendisi Allah Teâlâ tara­fından gökten kovulunca şöyle demiştir:

"Madem ki, beni kovdun, ben de senin doğru olan yo­lunun üzerinde kullarına tuzak kuracağım ve dört taraftan sokulup onları yoldan çıkarmaya çalışacağım. Sonuçta, sen onların çoğunu sana şükredenlerden görmeyeceksin." (A'râf, 16,17)

İnsanların çoğu gerçekten de şeytana uydukları için şükredenlerin sayısı azdır. Allah Teâlâ bunu, "Kullarımdan şükredenler azdır." (Sebe', 13) ayetiyle bildirmiştir.

Allah Rasûlü (sa) şunları söylemiştir: "Yiyip şükreden bir kimse, oruç tutup sabreden kimse gibidir." (Tirmizî, İbnu Mâce)

"Kıyâmet gününde cennete en önce gidenler, dünyada iken her vaziyette (olumlu ve olumsuz hâllerde) şükredenlerdir. (Taberanî, Ebu Nuaym)

"Dilinizi zikre, kalbinizi şükre alıştırın." (Geçti)

"Zikrin efdali, 'lâ ilâhe illallah.’ sözüdür; duanın efda­li de, 'el-hamdu lillâh' sözüdür."

Allah Teâlâ'nın kendisine yaptığı iyilikleri düşünüp ağ­lamak da şükürdür. Hz. Aişe (ra)’a şunu anlat­mıştır:

"Allah Rasûlü (sa), bir gece ezan vaktine kadar namaz kılıp ağladı. Ben, 'Ya Rasûlullah! Al­lah Teâlâ seni affettiğini bildirmişken, neye ağlıyorsun?’ de­dim. Bana şu karşılığı verdi: 'Allah Teâlâ'nın beni affetmiş olmasına karşı O'na şükretmeyeyim mi?’."

Rivayete göre, bir peygamber bir abid'in yanından geçmiş ve onun ağladığını görmüş. Ağlamasının sebebini sorunca, abid, "Cehenneme atılmaktan korkuyorum." de­miş. Peygamber onun için dua etmiş ve Allah Teâlâ onu cehenneme atmayacağını bildirmiştir. Fakat abid, bu müjdeli haberi alınca da ağlamış. Peygamber, bu sefer niçin ağladı­ğını sormuş; abid şöyle cevap vermiştir: "Şimdi de Allah Teâlâ'nın bu iyiliğine şükretmek için ağlıyorum." Peygam­ber, onun marifetini (Allah Teâlâ hakkındaki bilgisini) be­ğenmiş ve kendisini takdir etmiştir.

Bil ki, şükür de sabır gibi, müminlerde bulunması ge­reken bir sıfattır. Şükür üç şeyden oluşur:

Birincisi, nimeti Allah Teâlâ'dan bilmektir. Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur: "Sizde olan her türlü nimet Allah'tandır." (Nahl, 53)

İkincisi, Allah Teâlâ'nın ihsan ve ikramına (kendisine iyilik yapmasına) sevinmektir. Kur'ân-ı Kerim'de şöyle bu­yurulmuştur: "Onlara de ki: Allah’ın fazl ve rahmetiyle se­vinin." (Yûnus, 58)

Üçüncüsü, Allah Teâlâ'nın nimeti vermesindeki gaye ve maksadı gerçekleştirmeye çalışmaktır. Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Biz gökleri, yeri ve aralarındaki şeyleri gayesiz yarat­madık. Gayesizlik, inkâr edenlerin zannıdır. (İçinde yana­cakları) ateşten dolayı inkâr edenlerin vay hâline!" (Sâd, 27) "İn­kârcılar, kendilerine verdiğimiz mal ve evlâd ile mutluluk­larını arttırmak istediğimizi mı zannediyorlar? Hayır; far­kında değiller." (Mu’minûn, 56, 57) "Ey Dâvûd ailesi! Şükretmiş olmak için sâlih amel işleyin." (Sebe', 13)

Nimetleri yaratıp taksim eden Allah Teâlâ'dır. Getirip teslim edenler ise, maddî vasıtalardır. Bu vasıtalar da O'nun hizmetçileridir ve O'nun emriyle hareket ederler. Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Güneş, ay ve yıldızlar O'nun emrine musahhardırlar. Yaratmak ve emretmek O'na mahsustur. Âlemlerin Rabbi olan Allah çok yücedir." (A'râf, 54)

Şükretmek, imanın üçüncü aşamasıdır. Onun birinci aşaması Allah Teâlâ'yı takdis etmek, ikinci aşaması da O'nu tevhid etmektir. Bu şu demektir: Zihin planında insan önce Allah Teâlâ'nın mukaddes ve yüce olduğuna iman eder; bundan sonra O'nun bir ve ortaksız olduğuna ve her şeyi O'nun yaratıp yönettiğine inanır; bundan sonra da O'na döner ve kendisine şükreder. Allah Rasûlü (sa), bu üç aşamanın sevaplarını şöyle bildirmiştir:

"Kim 'Subhânallâh.’ dese (yani, Allah Teâlâ'yı takdis etse, O'nun yüce olduğunu söylese), kendisine on sevap verilir. Kim, lâ ilâhe illallah.’ dese, (yani, O'nu tevhid et­se, bir olduğunu söylese), kendisine yirmi sevap verilir. Kim, 'el-hamdu lillâh.’ dese (yani, O'na hamd etse), kendi­sine otuz sevap verilir." (Geçti)

Nimete sevinmek üç türlüdür:

Birincisi, yalnızca nimeti bulduğuna ve ona sahip ol­duğuna sevinmek, onun kimden geldiğini düşünmemek ve bunu umursamamaktır. Bu sevinmek türü, nimeti veren Allah Teâlâ'ya karşı saygısızlık ve nankörlüktür. Bu türlüsü inkârcıların sevinme şeklidir. Bunun bir örneği de Karun­'da görülmüş ve malıyla birlikte helâk olmasına sebep ol­muştur. Kur’ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Onun kavmi, daha önce kendisini uyarmış ve, 'Sevin­me! Allah bu şekilde sevinenleri sevmez.’ demişlerdi." (Kasas, 70)

İkincisi, Allah Teâlâ’nın vergisi olduğu ve kuluna ilgi­sini gösterdiği için nimete sevinmektir. Sevinmesi bu se­bepten olan bir kimse, nimetin Allah Teâlâ’nın kendisine il­gi göstermek anlamında olmadığını bildiği durumlarda, nimete sevinmez. Bu kimse, Allah Teâlâ'dan gelen belâ ve musibetlere de, kendisine ilgi göstermek anlamında olduk­ları zaman sevinir. Çünkü bu durumda bunlar da nimettir­ler. Onun için, Allah Rasûlü (sa), Tâif se­ferinde uğradığı haksızlık karşısında Allah Teâlâ'ya şöyle yakarmıştır:

"Eğer uğradığım bu kötü muamele, senin bana kızgın­lığının sonucu değilse aldırmam."

Nimete bu türlü sevinmek orta dereceli bir şükürdür.

Üçüncüsü ise, hem nimetteki bu mânadan dolayı, hem de onunla Allah Teâlâ’nın rızasını kazandıracak bir iş yap­mak imkânı doğduğu için sevinmektir. Çünkü her bir ni­metle, bir hayır ve hizmet kapısı açılır. Dünya nimetleri ahiret nimetlerini kazanmak için birer vasıtadırlar. Allah Teâlâ buna işaret ederek şöyle buyurmuştur:

"Allah’ın sana verdiği şeylerle ahiret yurdunu kazan­maya çalış." (Kasas, 77) Nimete bu türlü sevinmek en üstün şükürdür.

Fiil ve amel şeklindeki şükür ise, herkese benzer nimetlerin verilmesini istemek, dille hamd etmek, her nimeti veriliş gayesine göre kullanmak, onu bir ibadet ve hayırda değerlendirmektir. Nimeti mubah işlerde tüketmek serma­yeyi boşa harcamaktır. Onu günahta kullanmak ise su-i is­timal, emânete hıyanet ve nankörlüktür.

Buna göre, örneğin gözlerin şükrü, onunla Allah Teâlâ’nın yerde ve gökte sergilediği kudret ve rahmetinin eserlerini görmek ve "mâşâallah!", "bârekellah!" deyip tak­dir ve tahsin etmektir. (Bir şeyi takdir etmek, onun değerini anlamak ve değerli oldu­ğunu söylemektir; onu tahsin etmek ise, ondaki sanat güzelliğini bul­mak ve onun güzel olduğunu söylemektir.) Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Bakın, göklerde ve yerde neler vardır. (Yûnus, 101)

"Buralarda nice âyetler ve deliller vardır. Fakat onlar (inkârcı ve gâfil kimseler) bunları görmekten yüz çevirip geçerler." (Yûsuf, 105)

"Ey göz sahipleri! Bakıp ibret alın!" (Haşr, 2)

(Bir şâir ne güzel söylemiştir:

Bak kitab-ı kâinatın safha-i rengînine

Hâme-i zerrîn-i kudret gör ne tasvir eylemiş

Kalmamış bir nokta muzlim çeşm-i dil erbabına

Sanki ayatın Hudâ nur ile tahrir eylemiş.)

(Bu mısraların şimdiki Türkçesi şöyledir: "Bir kitap olan kâina­tın renkli sayfalarına bak. Gör ki, ilâhî kudretin altın kalemi bu sayfa­ları nasıl çizmiş, ne güzel resimler yapmıştır. Gönül sahiplerinin gö­zünde bu sayfalarda tek bir karanlık nokta (eksiklik, kusur) kalmamış­tır. Sanki Allah Teâlâ, âyetlerini ve yazılarını (mürekkep yerine) nur ve ışıkla yazmıştır.")

Kulakların şükrü, onlarla Allah Teâlâ'nın kelâmını (Kur'ân-ı Kerim'i) dinlemek, hak olan söz ve nasihatlere kulak vermektir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Kur’ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun. Umulur ki, bunu yaparsanız size merhamet edilir." (A'râf, 204)

"Kullarımı müjdele. Onlar ki, sözü dinler ve onun en güzeline uyarlar. Allah bunları hidâyet etmiştir ve onlar akıllarını kullanan kimselerdir." (Zümer, 17)

Dilin şükrü, zikretmek ve hakkı söylemektir.

Bu organların şükrünü bu şekilde ifâ etmeyen bir kim­se, hakikatte kör, sağır ve dilsizdir. Allah Teâlâ şöyle buyur­muştur:

"Onlar sağır, dilsiz ve kördürler." (Bakara, 18,171), "Kıyâmet günün­de onları kör, dilsiz ve sağır bir hâlde ve yüz üstü yerde haşrederiz." (İsrâ, 97)

Hâl hatır sorulduğu zaman, Allah Teâlâ'ya hamd et­mek müstehabtır; hâlinden kullara şikâyet etmek ise mek­ruhtur. Şikâyet, yalnızca Allah Teâlâ'ya yapılmalıdır. Çün­kü, dert ve musibetleri veren de, kaldıracak olan da O'dur. Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Allah sana bir zarar dokundurursa, onu ancak kendi­si kaldırabilir. O sana bir hayır ve iyilik isterse, onu da ken­disi gerçekleştirebilir." (En'âm, 17) Bu sebeple, Yakup (as) çok sevdiği oğlu Yûsuf u kaybedince, "Ben gam ve kederimi yalnızca Allah'a arz ediyorum." (Yûsuf, 86) demiştir. Allah Teâlâ'yı insanlara şikâyet etmek ise küfür derecesinde büyük bir günahtır.

Şükrün çok tarifleri yapılmıştır. Bu tariflerden her biri­si şükrün bir çeşidine işarettir. Bunlardan bazıları şöyledir:

"-Şükür nimeti değil, onu vereni görmektir."

"-Şükür, Allah Teâlâ'nın nimetlerini O'nun adına anlat­maktır."

"-Şükür, Allah Teâlâ'nın yaptığı iyiliği söyleyip kendi­sini övmektir."

"-Şükür, nimette Allah Teâlâ'nın büyüklük ve cömert­liğini görmek ve kendisine karşı saygı hâlinde olmaktır."

"-Şükür, kendini nimete lâyık görmemektir."

İbrahim el-Havvâs şöyle demiştir: "Yemek, içmek ve giymekle ilgili nimetler gibi, kalb ve zihindeki güzel duy­gu ve düşünceler de şükür gerektirirler." Çünkü bunlar da çok insanlardan esirgenen önemli nimetlerdir.

Şükür Niçin Gereklidir?

Allah Teâlâ şükretmeyi emretmiştir. Bu yüzden o ge­reklidir. Ancak bu emrin sebebi, diğer bütün ibadetlerde de olduğu gibi, Allah Teâlâ'nın şükredilmeye muhtaç olması değildir. Çünkü, Kur’ân’ın ifadesiyle, "O, bütün âlemler­den zengin ve müstağnidir." (Ankebût, 6; Al-i İmrân, 97)

Bu emrin sebebi, dünyanın imtihan yeri olması ve in­sanların burada emir ve yasaklarla imtihan edilmeleridir.

Onların bu emir ve yasaklara karşı tepki şekli, imtihanı ka­zanmalarını veya kaybetmelerini netice verir.

İyiliğe karşı şükrün emredilmesi, aynı zamanda iyili­ğin hakkıdır. Bu hakkın kendisine tanınmasıyla iyilik kötü­lükten ayrılmıştır. Bir başka sebep de nankörlüğün aklen de çirkin olmasıdır. Allah Teâlâ, kullarını çirkinlikten koru­mak için, iyiliğe şükretmelerini emretmiştir.

Şükretmekten de, Allah Teâlâ’nın diğer emirlerine uy­maktan da yararlanan insanın kendisidir. İnsan, bunlardan hâsıl olan faydalara hem dünyada, hem de ahirette muh­taçtır. Bir baba, çocuğunun ihtiyaçlarını bilmesinden ve onu güzelce terbiye etmek istemesinden dolayı ona bazı şeyleri emreder ve zorunlu olarak yaptırırsa, bu onun ken­di ihtiyacından dolayı olmadığı gibi, -teşbihte hata olma­sın- Allah Teâlâ’nın da kullarını emir ve yasaklarla yönetip yönlendirmesi O'nun kendi ihtiyacından dolayı değildir. O, kullarına emirler verip yasaklar koyarken şöyle buyur­muştur: "Bazen bir şeyden hoşlanırsınız, fakat o sizin için zararlıdır; bazen de bir şeyden hoşlanmazsınız, halbuki o sizin için yararlıdır. (Bunları) Allah bilir, siz bilmezsiniz." (Bakara, 216)

Bundan başka elbette ki, Allah Teâlâ’nın da tazim edil­mesi hakkı vardır. O, "Ben cinleri ve insanları bana ibadet etsinler diye yarattım." (Zâriyât, 56) buyurmuştur. Hak sahibi olmak ve hakkını istemek her zaman muhtaç olmak anlamına gel­mez. Ayrıca, her nimetin maddî fiyatı ve bedeli olduğu gi­bi, manevî fiyatı ve bedeli de vardır. Bu ikincisi de birinci­si kadar tabiidir. Nimetin manevî bedeli ise, onu yaratıp or­taya çıkaran Allah Teâlâ'ya şükretmektir.

Kaldı ki, kimse şükrünü gözünde büyütmemeli ve bil­melidir ki, kulun yaptığı şükürdeki hissesi son derecede cüz'î ve azdır. Çünkü kulda şükretme duygusunu uyandı­ran, ona şükretmeyi sevdiren ve kendisine şükretme güç ve kudretini veren Allah Teâlâ'dır. Hâl bu olunca da şükret­mek de Allah Teâlâ’nın bir lütuf ve inayeti olmuş olur. Bun­dan dolayı, Allah Teâlâ, Peygamberimize şu emri vermiştir:

"Onlara de ki: Müslüman olursanız, bunu bana minnet etmeyin. Aksine, size iman etmeyi nasip ettiği için Allah si­ze minnet eder." (Hucurât, 17) Bu gerçeği bilen Allah’ın peygamberi Dâvûd (as), yakarışında şöyle demiştir:

"Allah'ım! Sana şükretmem de senin nimetindir. Bu durumda sana nasıl şükredebilirim?" Allah Teâlâ ona şu ce­vabı vermiştir:

"Bunu böyle bilince şükretmiş olursun." Diğer bir ri­vayette de, "Her türlü nimeti benden bilmen şükürdür."

Vücud (Var Olmak) Nimeti

Hiç şüphe yoktur ki, en büyük nimet vücud nimetidir. Diğer bütün nimetler derece itibarıyla bundan sonra gelir­ler. İman etmek de ancak vücut, yani, var olmak sayesinde mümkündür. Bu sebeple, başka hiçbir maddî nimete sahip olmayanlar da, sadece vücut, yani var olmak sebebiyle Al­lah Teâlâ'ya hamd ve şükretmek durumundadırlar. Çünkü, hasta ve çileli de olsa vücut, iman etmek şartıyla ahiret sa­adetini kazanmayı mümkün kılar.

Bu münasebetle deriz ki, vücud iki kısımdır. Birincisi,

Allah Teâlâ'nın vücudu, yani varlığıdır. Allah Teâlâ’nın var­lığı kendi zâtından ileri gelmiştir. Mükemmel olan varlık O'nun varlığıdır. Bu varlık, hem ezelî, hem de ebedîdir. Ya­ni, ne başı ve başlangıcı, ne de bitimi ve sonu vardır. O her şeyden önce vardı ve her şeyden sonra olacaktır.

İkincisi ise, diğer varlıkların vücûdudur. Bu vücud, Allah Teâlâ’nın yaratmasıyla olmuştur. Bu vücud hâdistir ve hem başı, hem de sonu vardır. Allah Teâlâ şöyle buyur­muştur:

"İnsan düşünmez mi ki, o daha önce hiçbir şey değil­ken, biz kendisini yarattık?" (Meryem, 67), "İnsanın üzerinden onun hiçbir şey olmadığı bir dönem geçmedi mi? Sonra biz onu karışık bir sudan yarattık." (İnsan, 1, 2), "Yerdeki herkes fânidir. Celâl ve ikram sahibi (yüce ve saygın olan) Rabbin ise bâkî ve ka­lıcıdır." (Rahman, 26), "Allah'tan başka ilâh yoktur ve O'ndan başka her şey yok olacaktır." (Kasas, 88)

(Allah Teâlâ'dan başkasının vücudu, yani varlığı geçici ve eksik olduğu için, bazı sûfiler onu yok saymışlardır. Ka­naatimizce bu doğru değildir. Çünkü, geçici ve eksik de ol­salar başka şeyler de vardır. İslâm dini bunların varlığını inkâr etmeyi telkin etmemiş, yalnızca onların ilâhlaştırılmamasını ve onlarla oyalanıp ahiret hazırlığının ihmâl edilmemesini istemiştir. Onun için, bazı kimseler karanlık bir yere girip veya başlarına bir şal geçirip kendi kendileri­ne, "Bir şey göremiyorum." diyebilirler; fakat Allah'tan başka varlık bulunmadığını iddiâ etmek ve bunu İslâm’a mal edip onun hakikî tevhid olduğunu ileri sürmek yanlış­tır. Hakikî tevhid, Allah Teâlâ’nın tek ilâh ve tek mabud ol­duğuna iman etmek, O'nun ne zâtında, ne de sıfat ve fiil­lerinde yaratıklara benzemediğini, bütün güzellik ve mü­kemmelliklere sahip olduğunu kabul etmek ve yalnızca O'na itâat ve ibadet etmektir.

İslâm’da tevhid formülü "lâ ilâhe illallah" tır. Yani, Al­lah'tan başka ilâh yoktur. Kur’ân’ın tesbit ettiği bu formülü, "lâ mevcûda illallah.", yani, Allah'tan başka mevcut yok­tur, sözüyle değiştirmek Kur’ân’ın en büyük hakikatini tah­rif etmek ve bozmaktır. Kaldı ki, Allah Teâlâ için "mevcûd" ismini kullanmak sakıncalıdır. Çünkü mevcûd, ism-i mefûldur ve var edilmiş şey demektir. Allah Teâlâ ise var edilmemiştir, O kendi zâtıyla vardır. Bu sebeple, bu isim (veya sıfat), Esmâ-i Hüsnâ içinde yer almamıştır. Onların içinde yer alan isim, "el-Vâcid"‘ tir. Bu isim vücud, yani varlık sa­hibi demektir. Mahluklar ise, yaratılmış şeylerdir. Bu se­beple, onlara mevcudat, yani yaratılmışlar denir.

Allah Teâlâ’nın doksan dokuz isminden birkaç tanesi zatî isimlerdir. Bunlar O'nun zâtını tarif eder. Bunların dı­şında kalan diğer isimlerin hepsi O'nun varlıklarla olan ilişkilerini belirtir. Yaratan, Rızk Veren, Dirilten, Öldüren, Terbiye Eden, Bağışlayan, Cezalandıran anlamında olan isimler bunun örnekleridir. Buna göre, şayet varlıklar yok iseler, o zaman Allah Teâlâ’nın bu isimleri mânası olmayan mücerred lâfızlar olmuş olur. Bundan başka, Allah Teâlâ, Kur’ân’ın başından sonuna kadar yüzlerce yerde göklerin, yerin ve aralarındaki her şeyin kendi mülkü olduğunu söy­lemiş ve bunları yaratıp yönetmesini kendi kudretine delil olarak göstermiştir. Hâl bu iken birilerinin kalkıp, "Ortada mülk diye bir şey yoktur, sadece zat vardır." demeleri Al­lah Teâlâ'yı açıkça tekzip etmek ve O'nu hayalcilikle itham etmektir. Bunun hükmünün ne olduğunu da herkesin bil­mesi lâzımdır.

Vücudu bir saymak da iki türlüdür. Bir türlüsü, Allah Teâlâ'nın dışındaki varlıkları yok saymaktır. Bunun yanlış olduğunu kısaca belirttik. Diğer türlüsü ise, başka varlıkla­rı da Allah Teâlâ'nın birer parçası saymak ve böylece hepsi­nin bir tek vücud olduğunu söylemektir. Bazı dinsiz filo­zoflar ve sufî kisvesi altındaki bazı felsefeciler de vücudu bu şekilde bir saymışlardır. Bu ise, kesin olarak küfürdür. Allah Teâlâ, çok sevdiği ve değer verdiği İsâ (as)’ı ve melekleri kendisine ortak edenleri, O'nun evladı sayan­ları ve O'ndan bir parça kabul edenleri açıkça tekfir ve tel'in etmişken, bazıların velilik, hakikî tevhid, keşf ve şühûd, basiret, kalbin açılması, ilhâm gibi parlak isimlere sı­ğınarak âlemde mümin, kâfir, tâhir ve necis olarak ne var­sa hepsini O'nun bir parçası veya bu anlama gelebilen bir şey saymaları cidden garip bir dalâlet ve sapıklıktır. Şu ke­sin bir hakikattir ki, Allah Teâlâ'nın velîleri vardır. Ancak O'nun velîleri herkesten ziyade O'nu takdis ve tazim eden, O'nun Kur'ân'daki sözlerine titizlikle uyan ve bunlara hem inanç, hem de amel ve ahlâk yönlerinden bağlı olan müba­rek insanlardır. Onların Allah Teâlâ'yı takdiste kusur etme­leri, Kur'ân'dan farklı görüş beyan etmeleri veya ona aykı­rı tavır içine girmeleri katiyetle mümkün ve mutasavver değildir. Keşif ve şühûd da Allah Teâlâ'dan ise, yalnızca Kur’ân’ın beyanlarını teyid eder ve bunların mânalarını da­ha açık ve daha etkili bir hâle getirir. Allah Teâlâ'nın bazı velîlerine ihsan ettiği keşif ve şühûd, Kur’ân’ın ışıklarını daha muhteşem bir şekilde görmekten ibarettirler.)

Bu münasebetle, şu hususların bilinmesinde zaruret vardır:

1- Allah Teâlâ ile yarattığı şeyler arasındaki ilişki, hâlıkıyet ve mahlukıyet (yaratıcılık ve yaratılmış olmak) ilişki­sinden ibârettir. Bunun dışında aralarında, ne cüz'iyet (bir parçası olmak), ne de müşabehet (benzerlik) ilişkisi yoktur. Ruhun da Allah Teâlâ ile bu türlü bir ilişkisi mevcut değil­dir. Bu husustaki evhamı dağıtmak için Allah Teâlâ, ruh mevzuuna açıklık getirmiş ve şöyle buyurmuştur:

"Senden ruhun ne olduğunu soruyorlar. De ki: Ruh Rabbimin emridir." (İsrâ, 85), "O'nun emri şöyledir: O bir şey ya­ratmak istediği zaman kendisine, 'Ol!’ der ve o şey oluve­rir." (Yasin, 82) Ruhun mahiyeti bu olduğu için, "ruhun üfürülmesi" ve "kendi ruhundan" gibi müteşâbih ifadeleri bu muhkem âyetin mânasına göre anlamak lâzımdır. Çünkü, Kur'ân-ı Kerim, müteşâbih âyetlerin muhkem âyetlerle tefsir ve izah edilmesini emretmiştir. (Bkz: Al-i İmrân, 7) Allah Teâlâ'nın ruhu kendisi­ne izafe etmesi ise, onun önemini ve büyük değerini vur­gulamak içindir. Çünkü, cesedin topraktan olması, bir sürü illetlerle mübtelâ bulunması ve sonra dağılıp gitmesine karşılık, ruh Allah Teâlâ'nın bir emri olarak vücut bulur, illetsizdir ve ebedidir. Bütün ruhî melekeler, zekâ, akıl ve duygular da ruhun fonksiyonlarıdır.

Allah Teâlâ’nın bir şeye ve bir şeyin de O'na benzeme­diğini yine Kur'ân-ı Kerim açıklamıştır. İlâhî beyan şöyledir:

"O'nun hiçbir benzeri yoktur. (Veya, hiçbir şey O'nun benzeri değildir.) O, işiten ve bilendir." (Şûra, 11) Bu âyet muhkem­dir. Bu sebeple, "Allah Âdem'i suretinde yarattı." gibi müteşâbih sözleri buna göre anlamak lâzımdır. Onun için, bu söz sahih bir hadis ise, mânası şöyledir: "Allah Teâlâ, Adem'i diğer insanlar gibi nutfeden, alâkadan yaratıp aşa­ma aşama büyütmemiştir. Onu, kendi suretinde ve boyu atmış zira olarak bir defada yaratmıştır." Bu da O'nun kud­retinin göstergelerindedir ve insanları bu şekilde diriltebi­leceğinin delillerindendir.

2- Kur'ân-ı Kerim, insanların alışık oldukları konuşma tarzında ve onların akıl ve anlama seviyelerine göre ifade edilmiştir. Fakat buna rağmen, ifadelerinde taklid edileme­yen bir i'câz, üstünlük ve güzellik vardır. Bunun yanında, Kur'ân-ı Kerim'de bütün dinî hakikatler tam ve eksiksiz olarak açıklanmıştır. Onun için, bunlardan bazı şeyleri Kur’ân’ın ifadeleri dışında, keşif, şühud gibi ne oldukları belirsiz ve güvensiz, ya da akıl ve ilim gibi eksik ve yeter­siz olan yollarda aramak dalâlettir.

3- İslâm dininde bazı kimselerin dikkatinden kaçırıl­mak istenen gizli hakikatler ve hükümler yoktur.

4- Kur'ân-ı Kerim, akılları oyalamak için değil, onları uyandırmak ve aydınlatmak için indirilmiştir.

5- Şükür, nimetleri (bütün imkânlar ve varlıklar birer nimettir), yaratılış ve veriliş gayelerini gerçekleştirecek şekilde kullanmaktır. Yaratılış gayesi ise, genel prensip ola­rak, Allah Teâlâ'ya kulluk etmek ve hayra hizmet etmektir. Ayrıntılı olarak her şeyin özel gayesi ise, Allah ve Rasûlü'nün sözlerinde açıklanmıştır.

6- Allah Teâlâ’nın sevdiği kullar, O'nun sevdiği işleri yapanlardır. O'nun sevdiği işler ise, emrettiği ve vacip kıl­dığı işlerdir. O'nun sevmediği kullar ise, O'nun sevmediği işleri yapanlardır. O'nun sevmediği işler ise, başta küfür ve nankörlük olmak üzere O'nun yasakladığı ve haram kıldı­ğı işlerdir.

7- Allah Teâlâ, insanları da, onların fiillerini de yaratan­dır. Ancak, onların fiillerini onların kendi tercih, istek ve ta­lepleriyle yaratır. Örneğin, bir kimseyi öldürmek için silâ­hını ona doğru tutan bir katil, "Allah'ım! Ben bunu öldür­meni istiyorum. Vebali bana ait olmak üzere onu öldür." der ve kendisinin bu talebi üzerine Allah Teâlâ öldürme olayını gerçekleştirir. Hayır işlerinde de durum böyledir. Bu sebeple, hayır ve şerrin yaratıcısı Allah Teâlâ olmakla birlikte, kul bunlardan dolayı sevap ve günah kazanır. Bu onun hayrı veya şerri istemesinin karşılığıdır.

8- Nimetler Allah Teâlâ’nın lütuf ve rahmeti, musibet­ler ise kulun kendi hata ve ihmallerinin sonucu veya gü­nahlarının dünyadaki cezalarıdır. Allah Teâlâ şöyle buyur­muştur:

"Sana bir iyilik isabet ederse, bu Allah'tandır. Sana bir kötülük isabet ederse, o da senin nefsindendir (nefsinin ih­mali veya cezâsıdır.)" (Nisa, 79) Ancak, nefisle alâkası bulunmayan musibetler ve sıkıntılar da vardır. Bunlar, Allah Teâlâ’nın bazı kullar için dilediği imtihanlardır. Bu imtihanlar iyi de­ğerlendirildikleri takdirde, dünyada ve ahirette çok hayır­lara vesile olurlar.

9- İnsanların bir iyiliğin ve nimetin meydana gelmesin­deki katkıları azdır. Bunlardaki asıl etken Allah Teâlâ’nın iradesi ve kudretidir. Kötülüğün ve musibetlerin oluşma­sındaki katkıları ise çoktur. Bu katkı, ihmal etmek ve yap­mamak şeklindedir. Bu ise güç ve kuvvet gerektirmeyen ve insana yapıcılık ve yaratıcılık sıfatı kazandırmayan bir yok­luktur. Örneğin, insan bahçeyi sulamazsa ağaç ve çiçekleri kurutur. Fakat, büyük bir yıkıma sebep olmakla birlikte, o bu işte bir yaratıcılık ve fonksiyon sahibi değildir. Sadece, ölülerin de yapabildikleri bir şeyi yapmış, yani, bir işi terk etmiştir.

10-  En üstün varlıklar peygamberler, sonra mukarreb melekler, sonra takva ve sâlih amel sahibi insanlardır. Pey­gamberlerin en üstünü Muhammed (sa)'dır. Çünkü o, diğer peygamberlerden daha çok insan­ların hidayetine vesile olmuştur. Onun peygamberliği kıyâmetin kopacağı zamana kadar binlerce sene insanlara yol gösterir ve ışık tutar. Bunun için de kendisine daha faz­la zatî meziyetler ve mucizeler verilmiş ve en mükemmel din ve kitap vahyedilmiştir. Ancak, diğer peygamberler de değişik meziyetler ve mucizelere sahip mübarek şahsiyet­lerdir. En büyük melek ise Cebrail (as)dır. Çün­kü bu melek, Allah Teâlâ'dan insanlara hidayet ve ilim ge­tirmiştir. Hidâyet ve ilim hizmeti ise en üstün hizmettir. En üstün hizmeti yapan da en üstündür. Bu sebeple, Allah Teâlâ, diğer melekleri toplu hâlde, Cebrail (as)’ı ise, tek başına övmüştür. (Necm, 5, 6; Tekvir, 19-21; Şuarâ, 193) O, sâlih amel sahiplerini de sıddıklar, şehidler ve sâlihler diye üç kısma ayırmıştır. (Nisa, 69) Sıddıklar ve şehidler "mukarrablar" diye de isimlendirilmişler (Vakıa, 11-88), di­ğer sâlih kimseler de ashâbul-yemin (sağdakiler) ismiyle anılmışlardır. (Vakıa, 8-9) Mukarrablar hayır ve ibadetlerde önde olan ve önde gidenlerdir. (Bunlar, Allah Teâlâ'ya en yakın olan bahtiyarlardır.) (Vakıa, 10)

Nimetin Hakikati ve Kısımları

Kur'ân-ı Kerim'de, "Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız, bitiremezsiniz." (Nahl, buyurulmuştur. Bu demektir ki, bildiğimiz ve tahmin ettiğimizden daha çok nimetlere mazharız. Kendimizi balık, nimetleri denize benzetirsek, nimetlerin içinde nasıl yüzdüğümüzü bir parça anlama im­kânını buluruz. Bütün bu nimetler, şükür isterler. Ancak ni­metler maddî ve manevî, dünyevî ve uhrevî olmak üzere kısımlara ayrılırlar. Çünkü, ister gözle (ve diğer duyu or­ganlarıyla) fark edilsin, ister fark edilmesin ve ister dünya­da veya ahirette olsun; insana lezzet, mutluluk ve rahatlık veren her şey nimettir. Bunların yanında, şimdiki zamanda veya dünya hayatında mükellefiyet, sıkıntı ve musibet şek­linde görünen ve fakat ileriki bir zamanda veya ahirette ra­hatlık ve saadete dönüşen şeyler de nimettirler. Buna göre nimetler şu kısımlara ayrılırlar:

1- Hem dünyada ve hem de ahirette nimet olan şeyler. İlim ve güzel ahlâk bu kısımdandırlar. Çünkü bunlar hem dünyada, hem de ahirette fayda ve yarar sağlarlar.

2- Yalnız ahirette nimet olan şeyler. Meşakkatli ibadet­ler ve sabredilen musibetler bu kısımdandırlar. Ancak şu vardır ki, ibadetlerde kalb huzuru, vicdan rahatlığı, Allah Teâlâ'ya yakın olmanın üstün mutluluğu vardır. Bu itibarla, ibadetleri birinci kısımdan saymak da mümkündür.

3- Yalnız dünyada nimet olan şeyler. Bunlar şükür yo­luyla sevaba çevrilmeyen ve fakat israf ve günahta da kul­lanılmayan mubah nimetlerdir. Bu nimetleri şükretmek ve hayırda kullanmak yoluyla sevaba çevirmek veya israf ve günahta kullanmak yoluyla harama dönüştürmek de mümkündür.

4- Dünyada nimet, ahirette musibet olan şeyler. Bunlar şükrü ifâ edilmeyen ve günah oluşturacak şekilde kullanı­lan nimetlerdir.

Aslına bakılırsa, bütün nimetler bu dört kısımdan ola­bilirler. Bir nimeti şu veya bu kısım hâline getiren faktör ise, insanın onu kullanma tarzıdır. İnsanların büyük ço­ğunluğu ahirete sağlıklı bir şekilde inanmadıkları için, ni­metleri yalnızca dünyada yararlı olabilecek şekilde kullan­mak isterler. O zaman da bu nimetler ahiretleri için hesap ve azap hâline gelir. Bu nimetler şükürle korunmadıkları için dünyada da türlü musibet ve sıkıntılara sebep olurlar. Böylece bu insanlar, nimetleri kendileri için musibet hâline getirirler. Bu insanlar cehaletleri ve inançsızlıkları yüzün­den, düşmanlarının bile onlara yapamadığı kötülüğü ken­dilerine yapmış olurlar. İnsanların kendilerine zulmetme olayı budur.

Dünya nimetleri ahiret nimetlerine göre daha az önemlidir. Çünkü bunlar hem sınırlı, hem sonludurlar, hem kaliteleri düşüktür, hem de sıkıntıları çoktur. Bundan dolayı, basiret sahipleri, birinci derecede ve öncelikle ahiret nimetlerine talip olurlar ve gerekirse, dünya nimetlerini onlar için fedâ ederler. Bu kimseler, ahiret nimetlerini ka­zandıran musibetleri de yalnızca dünyada kalan nimetlere tercih ederler.

Yararlı, lezzetli ve güzel olan her şey nimettir. Ve bun­ların bir kısmı madde, bir kısmı da mâna halindedirler. Madde hâlinde olan nimetleri herkes bilir; mâna hâlinde olan nimetleri ise ancak ehil olanlar bilirler. Bu sebeple, bü­tün insanlar meselâ vücut ve renk güzelliğinden anlarlar, fakat bunların çoğu ilim, adâlet, şefkat, güzel ahlâk, sada­kat ve şükürdeki güzellikleri anlamazlar. Bunlar yemekte­ki lezzeti duyarlar. Fakat hayır yapmakta, yardım etmekte, ibadet etmekte ve ilim tahsil etmekteki lezzetleri duymaz­lar. Yine bunlar, mal ve servetteki faydayı bilirler. Fakat sâlih amellerdeki faydayı bilmezler. Çoğu insanların bilmedi­ği bu ve benzeri manevî nimetler, hepsinin bildiği maddî nimetlerden daha üstün, daha kalıcı ve daha yararlıdırlar.

Manevî nimetler aziz oldukları için az, maddî nimetler ise, onlara göre daha düşük değerde oldukları için çoktur­lar. Maddî nimetler içinde de en değersiz ve bu yüzden en yaygın olanı, yemek ve cinselliktir. Değerinin düşük olmasın­dan dolayı bu nimetler, hayvanlarda ve hayvanların da en düşük sınıfında daha fazladırlar. Fakat câhil kimseler, maddî nimetlerin de en aşağı kısmı olan bu son nimetleri en üstün nimet olarak görür ve gerekirse onları tahsil et­mek için diğer nimetleri fedâ ederler. Çoğu insanların dün­ya rüsvalığı ve ahiret hüsranı da bu yüzdendir.

Yemek ve cinsellikteki şehvet lezzetinden üstün olan lezzet mal lezzetidir. Bu lezzetten üstün olan lezzet insanlara hükmetme ve onlara baş olma lezzetidir.

Bundan üstün olan lezzet ilim lezzetidir. Bunun da üs­tünde olan lezzet marifet, yani Allah Teâlâ'yı tanımak ve O'nunla ünsiyet etmek lezzetidir. Bu lezzet, cennet lezzet­lerinin de en büyüğüdür. Ancak bu lezzet, dünyada en az sayıdaki insanlar tarafından duyulabilir. Zaten cennete gi­decek olan insanlar da az sayıdadırlar.

Allah Teâlâ'yı Sevmek Nimeti ve Bu Açıdan Kalplerin Çeşitleri

Allah Teâlâ'yı sevmek en büyük nimettir. O'nunla ün­siyet etmenin üstün lezzeti de O'nu sevmenin ürünüdür. Ancak, kalpler Allah Teâlâ'yı sevmek açısından üç çeşittir:

Bazı kalpler sadece O'nu sever ve yalnızca O'nu tanı­mak ve kendisine ibadet etmekle ünsiyet bulurlar. Bu kalp­lerin sahipleri sıddıklardır. "Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler." (Mâide, 54), "İman edip sâlih amel işleyenlere Allah, sevgi verecektir." (Meryem, 96), "Allah', de! Ondan sonra insanları dünya bataklığındaki oyun ve eğlencelerde bırakıp uzaklaş." (En'âm, 91) gibi âyetlerle bunlara işaret edilmiştir.

Bazı kalpler ne Allah Teâlâ'yı sever, ne de O'na ibadet etmekten lezzet alırlar. Bu kalplerin sahipleri kâfirler ve fa­sıklardır. "Onlar Allah'ı unutmuşlar, Allah da onları unut­muştur. Onlar fâsık kimselerdir." (Tevbe, 67; Haşr, 19) ayetiyle bunlar kasdedilmiştir. Allah Teâlâ’nın bunları unutması, onlara değer vermemesi ve bu yüzden onları hidayet edip ıslah etmeme­si demektir. Bu sebeple, bunlar hidayet bulmadan ve ıslah olmadan ölürler. "Allah, kalplerini mühürlemiş, kulakları ve gözleri de perdelenmiştir. Bunlar için elemli azap var­dır." (Bakara, 7), "Onlar karanlıklar içindedirler ve bundan çıka­mazlar." (En'âm, 112)

Bazı kalpler de ne bütünüyle birinciler gibi, ne de ta­mamen ikinciler gibidirler. Bu kalplerin sahipleri savaş hâ­linde olan ve bazen yenen, bazen de yenilen kimselere ben­zerler. Çünkü bunların da bazen dinî duyguları kuvvetle­nir ve kendileri bütün samimiyetleriyle Allah Teâlâ'ya dö­nerler. Bazen de beşerî duygularına yenik düşerler. Bunla­rın hepsi de aynı durumda değildirler. Bazılarının uyanış hâlleri fazla, bazılarının da gaflet hâlleri fazladır. Allah Teâlâ bunlar hakkında, "Onlar sâlih olan ve olmayan ameller işlerler. Umulur ki, Allah onlara tevbe ve dönüş nasip eder." (Tevbe, 102) buyurmuştur. Kendilerine tevbe ve dönüş nasip olup sâlih amelde istikrar ve sebat bulanlar, bunların bah­tiyar kısmıdırlar. Bunlar, uyanış hâlleri gaflet hâllerinden fazla olan kimselerdir.

Dünya ve Ahiret Nimetleri Arasındaki Farklar

Bil ki, dünyada da, ahirette de yararlanılan şeyler ni­mettir. Ancak dünya ve ahiret nimetleri arasında üç önemli fark vardır.

Birincisi; kötü kullanmak yüzünden dünya nimeti mu­sibete dönüşebilirken, ahiret nimeti için bu tehlike söz ko­nusu değildir. Çünkü, cennete gidenler, dünyanın ağır şart­ları altında sınav vermiş seçkin kimselerdir. Bunlar, nimet­leri kötüye kullanmazlar. Ayrıca, cennette nimetleri kötüye kullanmaya öncülük eden şeytan ve şeytanî his ve duygu­lar da yoktur. Allah Teâlâ, şöyle buyurmuştur:

"Biz onların kalplerindeki kötü duyguları çıkarıp ata­rız." (A'râf, 43; Hicr, 47) Bu sebeple, ahiret nimeti her zaman nimettir.

İkincisi; ahiret nimetleri gaye, dünya nimetleri ise va­sıtadırlar. Bu yüzden, dünya nimetleri öncelikle tüketip zevk almak için değil, ahiret nimetlerini kazanmak içindir­ler. Bunun dışındaki kullanım tarzı yanlıştır ve nimetleri musibete çevirir.

Üçüncüsü; ahiret nimetlerinde, dünya nimetlerinde bulunmayan özellikler ve üstünlükler vardır. Bunlar o nimetlerdeki ebediyet, kedersiz sevinç, cehaletsiz ilim ve eksiksiz zenginliktir. Bu farklardan dolayı ahiret nimetleri ha­kikî nimetler vasfını kazanmıştır. Hakikî hayat da hakikî nimetlerle yaşanan hayattır. Onun için, Allah Rasûlü (sa), "Ahiret hayatı dışında hayat yoktur." demiştir. O bu sözü iki önemli münasebette söylemiştir.

Birinci söyleyişte, kendisi az sayıdaki ashabıyla birlik­te zor şartlar altında hendek (siper) kazıyor ve gelmekte olan düşmanla savaşmak hazırlığı yapıyordu.

İkinci söyleyişte ise, kendisi Mekke'yi fethetmiş ve Ka­be avlusunda toplanan şehir halkı ona muzaffer kumandan gözüyle bakıyor ve kendisine hayranlık duyuyorlardı. Onun aynı sözü bu iki farklı yerlerde söylemesi, dünya şartları ne olursa olsun, burada yaşanan hayatın asıl hayat olmadığı, bu hayatın ancak ahirette yaşanabileceği gerçeği­ni vurgulamak içindir.

Allah Rasûlü’nün dünya ve ahiret hayatlarını ve ni­metlerini değerlendirmesi böyle olduğu için, bir adam duâ edip, "Allah'ım! Senden nimetin tam (eksiksiz ve kesinti­siz) olanını isterim." deyince, kendisi adama, "Sen nimetin tam olanını bilir misin? O cennet nimetidir." demiştir. (Tirmizî)

Ahiret nimetini kazandıran ilim ve güzel ahlâktır. İlim, Allah Teâlâ'yı bilmek ve O'na bilerek ibadet etmektir. Güzel ahlâk ise, duygularda ifrat ve tefritten sakınmak ve insan­larla ilişkide hak çizgisini takip etmektir.

Dünya nimetini kazandıran ise, Allah Teâlâ’nın takdiri ve insanın kesb ve çalışmasıdır. İlâhî takdir asıl ve temel fak­tördür, kesb ve çalışmak da onsuz olunmayan bir şarttır.

Dünya nimetinin en önemlileri zenginlik, gençlik, sağlık ve güvendir. Bir hakîm böyle demiş ve sözünü şöyle açıklamıştır: "Çünkü yoksulluk, yaşlılık, hastalık veya gü­vensizlik varsa dünya hayatının tadı ve lezzeti yoktur."

Ancak dünya mutluluğunu kaybettiren bu durumlar, ahiret mutluluğunu kazandırabilirler. Çünkü insanlar, ge­nelde, dünyayı kaybettikleri zaman ahirete döner ve onun için ciddî çalışırlar. Bundan dolayı, dünyayı kaybetmeyi ahiret için çalışmaya çevirenler, dünyayı kaybetmiş olmak­tan kârlı ve kazançlı çıkarlar. Bu sebeple, Allah Teâlâ da, di­lediği zaman, dünya nimetlerine takılıp kalmış olan kimse­lerin önünden bu nimetleri kaldırarak onlara ahiret yolunu açar ve ahireti kazanmaları için bu suretle kendilerine yeni bir fırsat ve imkân yaratır. Bunun için gençleri ihtiyarlatır, sağlamları hasta eder, bu ve benzeri durumlarla kullarını silkeler. Bu durum acı ve elemli de görünse, hadd-i zatında bir rahmet ve lütuf tecellisidir. Bu olaya işaret edilen Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Sizi biraz korku, açlık, mal, can ve ürünlerde eksiklik gibi şeylerle imtihan ederiz. Sabredenlere müjde olsun." (Bakara, 155) Bu imtihan, sınıfta kalmış olanlar için tanınmış bir şans ve fırsattır. Allah Teâlâ bu yeni imtihanı kazananları müjdele­miştir. Bu o demektir ki, bununla onların eski günahları, kusur ve ihmalleri affedilir.

Bu imtihanı da kaybedenler ise daha da kötü bir duru­ma düşerler. Çünkü bunlar bu suretle dünya ve ahireti bir­likte kaybedenlerden olurlar. Bu kimseler, genelde, musi­betlerin insanları hidayete getirebildiğine ve onlarda böyle bir ilâhî maksat ve rahmet bulunduğuna da inanmazlar.

Bunların durumu, âyetlerin inişleri sırasında münafıkların takındıkları tavra benzer. Çünkü âyetler indikçe bunlar iti­raz ederek, "Bu âyetler kimin imanını arttırdı?" diye sorar­lardı. Allah Teâlâ onlara şöyle cevap vermiştir:

"Bu âyetler imanı olanların imanını arttırır. Kalplerin­de küfür, isyan ve şüphe hastalığı bulunanların ise hastalı­ğını arttırır. Ve bunlar (kendilerine gelmeden) kâfir olarak ölürler." (Tevbe, 124, 12)

Allah Teâlâ'ya içtenlikle şükretmek için, önce O'nun ni­metlerini tanımak ve bilmek lâzımdır. Enfüs'te (insanın içinde, vücud ve bünyesinde) ve afâk'ta (dış âlemde, yerde, etrafta) mevcud olan sayısız nimetleri dinî kitaplar gibi, tıp, fizik, kimya gibi ilimler de gösterirler. Dinî kitaplar gi­bi, bu ilimleri okuyunca da, insanın ilâhî nimetler hakkın­daki bilgisi artar ve Allah Teâlâ'ya şükretmek istek ve arzu­su güçlenir. Câhil kimse ise, nimetlerden sadece birkaç ta­nesini bilir; bildiği bu nimetler hakkındaki bilgisi de hay­vanın basit bilgisinden fazla değildir. Çünkü hayvan da onun gibi, acıkınca yemek yer, yorulunca uyur ve şehveti uyanınca çiftleşir. O da bunlardan zevk alır ve bunların ni­met olduğunu bilir. Nimetler hakkındaki bilgileri bu kadar sınırlı ve yüzeysel olan insanlar, Allah Teâlâ'yı tanıyamaz­lar ve O'na gerektiği gibi şükredemezler.

Allah Teâlâ’nın nimetlerini, kudret ve sanatını anlatan ilimleri okumak, O'nu tanımaya, sevmeye ve kendisine iç­tenlikle şükretmeye vesiledir. Bu sebeple, ilim okumak önemli görülmüş ve Peygamberimize indirilen ilk vahiyde, "Yaratan Rabbini tanımak için oku!" emri verilmiştir. Bütün şer’i ve müsbet (pozitif) ilimler Allah Teâlâyı, O'nun ilim, kudret ve rahmetini anlatırlar. Bu ilimler sayesinde in­san vücudunda ve dış âlemdeki ince sanat, harika tanzim ve terkip bilinir ve bu işlerin kendiliğinden veya gayesiz olamayacağı kesin bir şekilde anlaşılır. Bu sonuca ulaşılma­sı Allah Teâlâ'ya karşı sevgi ve muhabbeti de arttırır.

Öbür yandan, bir sanatkârı seven, onun eserlerini ince­lemekten zevk alır. Tıpkı bunun gibi, Allah Teâlâ'yı seven de O'nun eserleri olan eşyayı ve mevcudatı incelemekten zevk ve lezzet alır. İlim Allah Teâlâ'yı ve O'nun işlerini öğ­rettiği için okuyan ve araştırana zevk verir. İlimdeki lezzet ve tatlılık bundandır. Bu lezzet ve zevk, bu hizmeti ifâ etti­ği için ilme derc edilmiştir.

Yerde ve yakın göklerde olan şeyler, insanlara yönelik hizmet verirler. Allah Teâlâ buna işaret ederek, "Allah, gök­lerde ve yerde olan şeylerin hepsini sizin için musahhar kıl­mıştır. Bu teshirde düşünenler için deliller ve ibretler var­dır." (Câsiye, 13) buyurmuştur. Gökteki melekler, güneş, ay, yıldızlar, havadaki bulutlar, rüzgâr, yerdeki toprak ve deniz insanlar için nimet üretmek için seferber edilmişlerdir. Üretilen ni­metlerin hepsi herkes içindir. Dünyada tek bir insan da ol­sa, mevcut mekanizmanın aynı şekilde işlemesi lâzımdır. Bu demektir ki, bu mevcut âlemin hepsi tek tek herkese ve­rilmiş bir nimet ve ayrı ayrı hepsine yapılmış bir ikramdır. Bundan dolayı, basiret sahibi bir kimse gözüyle gördüğü ve ilmiyle bildiği bütün şeyleri kendi şahsına yapılmış ni­metler olarak düşünür, öyle duyar ve bu duygu ve düşün­ce ile Allah Teâlâ'ya dönüp O'na şükreder.

İnsanları Şükretmekten Çeviren Sebepler

Şükretmek için önce nimeti bilmek lâzımdır. Nimeti bilmeyen ve onu nimet olarak görmeyen bir kimse, hâliyle şükretmez.

Ancak nimeti bilmenin yanında, ondan dolayı nasıl şükredilmesi gerektiğini bilmek de lâzımdır. Çünkü bunu bilmeyen, sadece dille, "El-Hamdu lillâh = Allah'a şükür." demeyi şükür zanneder. Halbuki bu, şükrün tamamı değil­dir. Şükrün tamamı ve hatta hakikati, nimeti yaratılış gaye­sine uygun olarak kullanmaktır.

Nimetin kendisi ve ona nasıl şükredilmesi gerektiği bi­lindiği hâlde, şükredilmezse; bunun sebebi, nefsin tuğyan etmesi ve şeytanın insanı yenmesidir.

İnsanların çoğu nimetleri bilmezler. Çünkü bunlar, herkese şâmil olan ve her zaman bulunan şeyleri nimet saymazlar. Bunlara göre, bir şeyin nimet olması için kendi­lerine özel olması ve sürprizlerle gelmesi lâzımdır. Halbu­ki, en büyük nimetler, herkesi kapsayan ve her zaman bu­lunan nimetlerdir.

Bu insanlar, ancak bu nimetlerden birini kaybettikleri zaman, onun ne denli büyük ve önemli bir nimet olduğu­nun farkına varırlar. Bundan dolayı, örneğin sağlığın, vü­cudun eksiksiz olmasının, havanın, ışığın, günlük işlerin yolunda gitmesinin kıymetini bilmezler.

Ancak bir hastalık gelince, vücudlarının bir yerinde eksiklik ve sakatlık oluşunca, havasız bir yerde kalınca, iş­leri bozulunca, kıtlık, zelzele, fırtına, savaş gibi durumlar oluşunca silkinip kendilerine gelir ve, "Eyvah! Biz nimetler denizinde yüzüyormuşuz da fark etmemişiz." derler. Al­lah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Onlara Rabbinin azabından az bir şey dokunursa, 'Eyvah! Biz gerçekten zâlim kimselermişiz.’ deyiverir­ler." (Enbiyâ, 46) Bu o demektir ki, bu insanların nimetleri anlamala­rı için, bu nimetlerin bir kere ve hatta sık sık ellerinden alınmaları gerekir. Halbuki, geri alınan nimetlerin çoğu bir daha verilmez. Gençlik, sağlık, aile bütünlüğü, huzur ve hayat, tekrarı olmayan nimetlerdendir. Bir adam, basiret sahibi bir zâta hâlinden şikâyet edip:

-Fakirim, param, malım yoktur, demiş. O zat, ona:

-Kör olsaydın da, on bin dirhemin bulunsaydı sevinir miydin? demiş. Adam:

-Hayır, gözlerimi on bin dirheme vermem, demiş. Zat:

-Dilsiz olsaydın da, bu kadar paran olsaydı, memnun olur muydun? demiş. Adam:

-Hayır! Dilimi bu paraya vermem, demiş. Zat:

-Ellerin veya ayakların olmasaydı da, bir hazineye sahip olsaydın razı olur muydun? demiş. Adam:

-Hayır! El ve ayaklarımı bir hazineye değişmem, de­miş. Bunun üzerine o zat:

-Öyleyse senin fakirlikten şikâyet etmeye hakkın yok­tur. Çünkü vücut ve organlarının sağlık ve sağlamlığı Ka­run servetinden daha fazla bir servettir. Onun için, sen şi­kâyet etme; sana bu serveti veren Rabbine şükret, karşılığı­nı vermiştir.

İlim nimeti ve iman nimeti de paha biçilmez servetler­dir. Bu servetlere sahip olan bir kimsenin de şükretmemesi için bir neden yoktur. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur:

"Allah Teâlâ bir kuluna Kur'ân ilmi verir de, o kimse buna rağmen mal ve dünyalık sahiplerine gıpta ederse, Al­lah Teâlâ’nın büyük nimetini küçümsemiş olur. (Bir rivayet­te de, azabı hak etmiş olur.)"

İbnus-Semmâk, bir zengine nasihat ederken şöyle de­miştir:

"Sen çok susadığın zaman içecek su bulamazsan, bü­tün malının yarısını bir bardak su almak için verirsin. İçti­ğin bu suyu dışarı çıkaramadığın takdirde de, onu çıkar­mak için geriye kalan malının hepsini verirsin. O hâlde, bil ki, Allah Teâlâ’nın sana içirdiği ve sonra vücudundan çıkar­dığı bir bardak su senin bütün servetine bedeldir." Demek ki, bir bardak su, bir büyük servet kadar değerli ve bir bü­yük servet bir bardak su kadar değersizdir.

Allah Teâlâ’nın umumî nimetlerini nimet saymayan ve bu nimetlerden dolayı O'na şükretmeyenler, aslında kendi­lerine özel olarak verilen nimetlere de şükretmezler. Bu ni­metlerle de kibir, gaflet ve gurura kapılırlar. Bu sebeple, ay­nı nimetlere sahip olmayan kimseleri küçük ve hakîr görür, onlarla alay eder ve onları ezmeye çalışırlar. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"İnsan gerçekten de çok zâlim ve çok nankördür." (İbrahim, 34) Bu zâlim ve nankör mahluk bulunca zulmeder, haddini aşar, haksızlık yapar; bulamayınca da sızlanır ve şikâyet eder. Allah Teâlâ bir başka âyette de şöyle buyurmuştur:

"İnsan yokluk görse şikâyet eder, bolluk görse, cimri ve bencil olur." (Meâric, 20, 21)

Hadd-i zatında, umumî nimetler de herkesteki hâliyle özellik taşır. Onun için, herkes kendi aklını, ilmini ve ahlâ­kını başkalarınkinden üstün görür ve bu sebeple onlarla değiştirmeye razı olmaz. Hâl bu olunca, nimetlere şükret­memek için umumilik bahanesi de geçersizdir.

Nimeti görmemenin bir sebebi de, kendinden yukarı­da olanlara bakmaktır. Bu da insanı kör etmek ve nankör­lüğe itmek için şeytanın kullandığı bir yoldur. Halbuki in­san, ya hiç kendinden yukarıda olanlara bakmamalı ve­ya bunun yanında kendinden aşağıda olanlara da bakma­lıdır. O zaman, kendisinin orta durumda ve hatta bazı ni­metlerde ortanın da üzerinde olduğunu görür ve şükret­mesi gerektiğini anlar.

Çoğu kimseler, diyânet ve dindarlıkta kendilerinden daha kötü durumda olanlara bakıp hâllerinden razı olurlar. O hâlde, bu insanlar, neden dünya işlerinde de daha kötü durumda olanlara bakıp hâllerine razı olmazlar? Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur:

"Allah Teâlâ, dünya işinde.kendinden aşağı, din işinde kendinden yukarı bakan kimseye sabır ve şükür nasip ve­rir. Bunun aksini yapanlara ise ne sabır, ne de şükür nasip eder." (Tirmizî)

Diyânet ve dindarlıkta herkesten daha aşağıda olmala­rına rağmen, dünya işinde çoğu kimselerden yukarıda olan bazı insanların, buna rağmen dünyâ hâllerinden şikâyet et­melerine ne demeli?

Bunlar, nimet olarak bir yudum suyu bile hak etmedik­leri hâlde, dünyanın bütün nimetlerine sahip olmayı ve bu konuda herkesin üstüne çıkarılmayı hangi hak ve hangi yüzle isterler veya beklerler?

Onun için, bu kimselerin ya nimetlerin Allah Teâlâ ta­rafından verildiğine inanmamaları, ya dindarlıklarını ıslah etmeleri, ya da hâllerine bin kere razı olup bulduklarına şükretmeleri lâzımdır. Allah Teâlâ, şöyle buyurmuştur:

"Tek başıma yarattığım, kendisine çok miktarda mal ve yanında hazır duran oğullar verdiğim ve kendisine çok imkânlar tanıdığım o nankörü bana bırak! O hâlâ, kendisi için nimetleri çoğaltmamı işitiyor. Fakat, hayır! O bunu beklemesin. Çünkü o, emirlerimize karşı inatçı ve aldır­mazdır. Ben bundan sonra onu yokuşa süreceğim." (Muddessir, 11-17)

Allah Rasûlü (sa), bir hadiste dün­ya nimetleri içinde temel ve önemli olanlarını şöyle bildir­miştir: "Kim vücud sağlılığı ve can güvenliği içinde sabah­lar ve evinde o günün kut'unu (yiyeceğini) bulursa, ona dünyanın bütün nimetleri verilmiş gibidir." Dünya hayatı ve yaşaması için temel ve asıl nimetler bunlar iken, çoğu insanlar bunları görmeyip gözlerini başka şeylere dikerler. Bu yüzden de şükretmeleri gerektiği hâlde şükretmezler ve razı olmaları lâzım geldiği hâlde şikâyet ederler.

Basiret sahibi kimseler, iman, yakîn ve marifeti bütün nimetlerin üstünde tutar ve şükretmek için bunlara sahip olmayı yeterli bulurlar. Çünkü bunlar ebedî bir hayatın ve büyük bir saadetin sermayesidirler. Bu sebeple, bunlar dünyanın bütün nimetlerinden, servet ve hazinelerinden daha kıymetli ve değerlidirler. Ayrıca, bunlar sahiplerine diğer dünya nimetlerinin veremediği büyüklükte ruhî ve manevî zevk ve lezzetler de verirler.

Gâfil kimseler ise, öncelikle mal isterler. Halbuki malın mihneti, zahmeti ve meşguliyeti lezzetinden kat kat fazla­dır. Bu sebeple, lezzet için mala talip olmak ne dinen, ne de aklen doğru bir davranış değildir. Çünkü mala sahip ola­mamanın bir elemi varken, ona sahip olmanın bir çok ele­mi vardır. Bunun yanında, ona sahip olmayıp sabretmenin ahirette mükâfatı varken, ona sahip olmaktan dolayı çeki­len elemlerin mükâfatı değil, hesabı ve belki de azabı var­dır. Bu o demektir ki, mala sahip olmayan da, sahip olan da ondan dolayı elem çekmekte ortaktırlar. Bu elemin sevap cinsinden karşılığını ise yalnızca mala sahip olmayanlar alırlar. Onun için, Kur'ân-ı Kerim'de müminlere şöyle de­nilmiştir:

"Eğer siz elem duyuyorsanız, onlar da elem duyuyor­lar. Fakat siz Allah'tan sevap ve karşılık beklerken onların böyle bir beklentisi yoktur." (Nisa, 104. Not: Bu ayet-i kerime, birinci etapta kâfirlerle din için savaşan mü’minlere hitaptır. Fakat, mânası geniştir. Şunu da önemle vurgulamak lâzımdır ki, yukarıdaki karşılaştırma, mala nefis hesabına sahip olmak veya olmamaktır. Hayırda kullanmak için ise, mala sahip olmak olmamaktan kesinlikle daha hayırlıdır. Allah Rasûlü (sa) sahih bir hadiste gıpta edilmesi doğru olan iki kimseden birinin mal sahibi olup onu hayırda kullanan kimse olduğu­nu bildirmiş ve "Helâl mal, sâlih insan için ne iyidir!" buyurmuştur.)

Bir zat, Allah Teâlâ’nın kendi üzerindeki nimetlerini görmek için her gün hastahane, hapishane ve kabristanı zi­yaret ederdi. Hastahanedeki çeşitli hastalıklar karşısında sahip olduğu sağlık nimetini düşünür ve şükrederdi. Ha­pishanedeki esaret ve eziyet karşısında, kendisini oraya mahkûm ettirecek bir suç işlemediğini düşünür ve Allah Teâlâ’nın kendisini bu şekilde koruduğuna şükrederdi. Kabristanda ise, ölülerin en büyük ve hatta yegâne arzula­rının bir miktar dünya ömrüne sahip olup onunla sâlih amel işlemek olduğunu düşünür ve kendisin bu ömre sa­hip olmasından dolayı şükrederdi.

Fudayl İbni İyad şöyle demiştir:

"Nimetler için şükretmeyi ihmâl etmeyin. Çünkü şükürsüzlük yüzünden elden alınan nimet, bir daha geri ve­rilmez." (Nimet başka sebeplerden dolayı elden çıkmışsa, onu bir daha bulmak mümkündür.)

Ve şöyle denilmiştir: "Nimetler kaçıcıdırlar. Bu yüz­den, onları şükürle bağlayın."

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"İnsanlar kendi durumlarını değiştirmedikçe, Allah onların durumlarını değiştirmez." (Ra'd, 11) Bu ayet-i kerime iki şekilde tefsir edilmiştir. Birincisi; insanlar şükretmeyi terk etmedikçe, Allah Teâlâ onlara verdiği nimetleri geri almaz. İkincisi; insanlar nankörlüğü ve kötülüğü bırakmadıkça Allah Teâlâ onlara nimet vermez." Bu durumda onlara ver­diği şey nimet suretinde de görünse, hakikatte azaptır. Bir kimseye içirilen zehirli bal ne nimettir, ne de o kimseye ik­ramdır. Onun için Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Onların malları ve çoluk çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Al­lah, bunlarla kendilerine azap vermek istiyor." (Tevbe, 55)

Belâ ve Musibete Şükretmek

Bil ki, belâ ve musibetlere karşı sabır emredilmiştir. An­cak bazı zatlar nimet gibi, belâ ve musibetlere de şükretmişlerdir. Bu o demektir ki, basiretleri açık olan kimseler, belâ ve musibetleri de nimet gibi, kârlı ve sevinçli bulurlar. Çün­kü nimet, onu kötü kullananlar için musibet hâline geldiği gibi, musibet de onu doğru algılayan ve ona karşı sabır gös­teren kimseler için nimet hâline gelir. Bu sebeple hakikatte küfür, günahkârlık, kötü ahlâk ve gafletle tüketilen nimetten başka musibet yoktur. Bunların dışında her şey nimettir. Ba­zı nimetlerin musibet zannedilmesi ise, Allah Teâlâ’nın fiil ve takdirlerinin yanlış anlaşılmasından ibarettir.

Ancak nimetler iki kısımdır. Bir kısmı tatlı, bir kısmı acıdır. Sağlık, zenginlik, emniyet gibi nimetler tatlı, hasta­lık, fakirlik, korku gibi nimetler ise acıdırlar. Tatlı nimetle­re karşı şükür emredilmişken, acı nimetlere karşı da önce­likle sabır istenmiştir. Basireti açık ve imanı kuvvetli olan kimseler, acı olan nimetleri de, sevap ve faydalarından do­layı tatlı bulur ve sabırdan sonra şükür de ederler. Böylece bu kimseler bir musibet yüzünden iki sevap kazanırlar. Bunlardan birisi sabır sevabı, diğeri de şükür sevabıdır.

Küfür, masiyet ve kötü ahlâk ise hakikî musibet olduk­ları için, onlara karşı ne sabır, ne de şükür istenmiştir. Ya­pılması istenen şey, bunları acilen terk etmek ve geçmişte­ki izlerinden dolayı tevbe ve istiğfarda bulunmaktır.

Tatlı nimetler şeker gibi lezzeti hazır olan nimetlerdir. Acı nimetler ise, ilaç gibi lezzeti şifâ bulmakla ortaya çıkan nimetlerdir. Acı olan ilaç, hastalar tarafından tatlı olan şe­kerden daha üstün bir nimet olarak kabul edilir; piyasada da ilaç daha pahalıya satılır. Musibetler de ilaç cinsinden acı nimetlerdir. Bu sebeble, derinden bakılınca onların da, diğer nimetler gibi, şükür gerektirdikleri görülür.125 Ancak, herkesin aklı derin işlemediği ve musibetlerdeki faydaları ve sevindirici sonuçları anlamaya yetmediği için, dinen bunlardan dolayı şükür emredilmemiş, sadece acı olan her şeyde olduğu gibi sabır emredilmiştir.

(Acı ilacın tatlı şekerden üstün olduğunu herkes kabul eder; ancak çoğu insanlar hasta olup ilaca muhtaç olduklarını kabul etmez­ler. Bunlar ahlâkî kusurların, iman zaafının, amel ve tâat eksikliğinin, dünyaya ağırlığından fazla değer vermenin, cennet gibi ebedî bir sa­adeti anlayamamanın ve ona talip olma isteğini duymamanın, hepsin­den de önemlisi yer ve göklerin hâkim-i mutlakı, her şeyin yaratıcısı ve bütün kemâlâtın sahibi, varlık âleminin nuru, güzelliği ve sebeb-i kıy­meti, eşsiz ve benzersiz olan Allah Teâlâ'ya itâat arzusunu duymama­mın, O'nu sevmemenin ve O'nun harikalar harikası olan varlığına kar­şı hayranlık duymamanın birer hastalık olduklarını ve tedavi gerektir­diklerini bilmezler.)

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur:

"Allah Teâlâ’nın bütün takdirleri mümin için hayırdır. Çünkü O sevindirici bir şey takdir etse, mümin buna şük­reder ve şükür kendisi için hayır olur. O üzücü bir şey tak­dir etse, mümin buna da sabreder ve sabır kendisi için ha­yır olur." (Müslim)

Ancak, musibetlerin bütün faydalı sonuçlarına rağmen, onlardan kurtulmanın imkânı varsa, bu imkânı kullanmak lâzımdır. Bu sebeple, tehlikelerden sakınmak, hastalıklardan korunmak, fakirlik çekmemek için çalışmak ve her türlü meşru vasıtalardan yararlanmak emredilmiştir. Bu yüzden, bile bile ve isteyerek kendini hastalık, fakirlik ve çaresizliğe terk etmek câiz görülmemiştir. Onun için, Allah Teâlâ, "Ken­dinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın." (Bakara, 195) buyurmuştur. Durum böyle olduğu için, bu olumsuzluklara karşı sabret­mek veya şükretmek sevap değil, günah kazandırır. Sabır ve şükür ancak meşru vasıtalarla defedilmesi mümkün olma­yan musibetlere karşı emredilmişlerdir.

Defedilmesi mümkün olmayan musibetler ise, Allah Teâlâ’nın zorlayıcı takdirinden ileri gelen musibetlerdir. Al­lah Teâlâ, bazı kulları için musibetleri nimetlerden daha ha­yırlı görür, bu sebeple de onlara kendilerine rağmen musi­bet verir. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyur­muştur:

"Siz sevdiğiniz hastanızı zararlı yiyeceklerden uzak tuttuğunuz gibi, Allah Teâlâ da sevdiği bazı kullarını dün­ya nimetlerinden uzak tutar." (Hâkim, Tirmizî) Çünkü, bazı yiyecekler hastaya zarar verdikleri gibi, bazı dünya nimetleri de bazı insanlara zarar verirler. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Allah kullarına bolca rızk verseydi, yeryüzünde azar­lardı. Onun için, ancak dilediği ölçüde verir. O kullarını iyi bilir ve onları görür." (Şûra, 27), "Hayır! İnsan kendisini zengin gö­rünce azar." (Alâk, 6, 7) Bu sebeple, Allah Teâlâ’nın hoşa giden şey­leri vermesi nimet olduğu gibi, onları vermemesi de nimet­tir. (Bu tıpkı şuna benzer: Bir kimseye kullanması için bir taksi vermek iyiliktir. Fakat, o kimsenin bunu kullanıp ka­za yapacağı ve canından olacağı bilinirse, o zaman da bu­nu kendisine vermemek iyiliktir.)

Fakirlik, hastalık gibi dünya musibetlerinde sevinilmesi ve şükredilmesi gereken beş husus vardır.

Birincisi: Başa gelen musibet, olduğundan daha büyük de olabilirdi. Çünkü bu kadarını veren Allah Teâlâ, ondan daha fazlasını da verebilir. Bu sebeple, daha büyüğünü, da­ha fazlasını ve daha kötüsünü vermediği için sevinmek ve bundan dolayı Allah Teâlâ'ya şükretmek gerekir. Her hangi bir musibete uğrayan bir kimse, ciddî bir muhâsebe yapsa (muamele, ahlâk ve ibadetini gözden geçirse), bundan da­ha büyük bir musibet ve cezayı hak ettiğini görür:

Bu durumda o şu suçluya benzer ki, ettiğinden dolayı yüz sopayı hak etmiş, fakat kendisine yalnızca on sopa vu­rulmuştur. Böyle bir suçlunun yapması gereken şey, vuru­lan on sopadan dolayı şikâyet etmek değil, bağışlanan dok­san sopadan dolayı şükretmektir.

Bir zat yoldan geçerken, bir pencereden üzerine bir mangal kül dökülmüş. Kendisi hemen orada secdeye kapa­nıp seslice Allah Teâlâ'ya şükretmiştir. Bunun sebebi soru­lunca da şöyle demiştir: "Rabbime karşı kusurlarım, üzeri­ne ateş dökülmesini gerektiriyordu. Fakat kendisi, merha­met edip ateşi küle çevirince bana da şükretmek düştü." Bir şehir halkı kuraklıktan ve yağmur yağmamasından şi­kâyetçi olunca, basiretli bir zat onlara şöyle demiştir: "Biz taş yağmasını hak etmişiz. Onun için yağarsa taş yağar. Bu durumda yağış yoksa şükredin."

İkincisi: Kişinin dünyasına gelmiş olan musibet onun dinine de gelebilirdi. Dine gelen musibet ise, dünya musibetiyle kıyaslanamayacak kadar büyük ve ağırdır. Hatta hakikatte musibet, yalnızca dine gelen musibetten ibarettir. Çünkü dünyaya gelen musibeti sabır ve şükürle nimete çe­virmek mümkündür. Ahirete gelen musibet için ise hiçbir suretle nimete çevrilemez. Onun için Allah Rasûlü (sa) şöyle duâ etmiştir: "Allah'ım! Benim için bir musibet takdir ettiğin zaman onu dinime koyma."

(Cemel savaşında, ordular birbirine girince, Hz. Ebu Bekir'in oğlu Abdurrahman, ablası olan Hz. Aişe'yi kenara çekmek için onu arkadan yakalar. Hz. Aişe, bunun kardeşi olduğunu ilk yakalayışta fark etmediği için irkilir ve " Sen kimsin? Allah seni ateşte yaksın!" diye beddua eder. Karde­şi Abdurrahman, kabul edildiğinden emin olduğu bu bed­duayı duyunca, "Ablam! Söyle, bu ateş dünya ateşi olsun, ahiret ateşi olmasın!" diye seslenir. O da ok yaydan çıktığı için artık mecburen, "Dünya ateşi olsun!" der ve Abdur­rahman daha sonra ateşte yakılır.)

Bir adam, Sehl et-Tusterî'ye, "Evime hırsız girmiş ve eşyamı çalmış." diye yakınır. Sehl ona şöyle der: "Allah'a şükret. Ya bunun yerine, iman hırsızı olan şeytan yol bulup kalbine girseydi ve tevhidini (imanını) çalsaydı (seni kan­dırıp imansız etseydi), ne yapardın?"

Üçüncüsü: Musibetler genellikle günahların karşılı­ğıdır. Şayet bu karşılık dünyada verilmezse, o takdirde ahirette verilir. Çünkü Allah Teâlâ, kabul ettiği ameller gi­bi, affetmediği günahları da karşılıksız bırakmaz. Hâl bu olunca, amellerin sevabının ahirette, günahların cezası­nın da dünyada verilmesi tercih edilir. Çünkü ahiretin ni­meti gibi, cezası da daha büyük ve daha uzun sürelidir. Allah Teâlâ, "Ahiret azabı daha şiddetli ve daha kalıcı­dır." (Tâhâ, 127) buyurmuştur.

Dördüncüsü: Musibetler günahların karşılığı ve cezası değillerse, o zaman da sevap oluştururlar. Bu da o demek­tir ki, musibetlerin ahirette önemli bir karşılığı vardır. Bir şeyin karşılığı kendisinden daha önemli ve değerli ise, o şey musibet değil, şükredilmesi gereken bir nimettir. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur:

"Musibet görmüş kimselere ahirette göz kamaştırıcı sevaplar verilince, nimet sahipleri dünyada onların yerin­de olmuş olmayı temenni eder ve öyle olmadıkları için dö­vünürler." Bir rivayette de, "Dünyada ciltlerinin kerpeten­lerle kesilip koparılmış olmasını temenni ederler." (el-İsfahanî/et-Tergib vet-Terhib; İbnu Ebid-Dünya) Hâl bu olunca, musibet gören bir kimse Allah Teâlâ hakkında hüsn-i zan etmeli (iyi düşünmeli) ve O'nun kendisi için ha­yırlı olanı yaptığına inanmalıdır. O böyle düşünüp inandı­ğı takdirde, musibetin bütün ağırlığı gider ve ondaki ma­nevî lezzet ve sevinç kendisini gösterir.

Beşincisi: İnsanı Allah Teâlâ’nın rızasına ulaştıran ameller iki türlüdür. Bunlardan birisi tâat ve ibadetlerdir. Diğeri de musibetlerdir. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur:

"Kul, kendisi için takdir edilen manevî makam ve de­receye ibadetleriyle ulaşamadığı takdirde, Allah Teâlâ ken­disine musibet verir ve bu yolla kendisini o makam ve de­receye ulaştırır." (Ebu Dâvûd, Ahmed, Ebu Ya'lâ, Taberanî)

Hz. Ömer (ra) şöyle demiştir: "Uğradığım her hangi bir musibette Allah Teâlâ’nın benim üzerimde dört nimeti vardır. Bunlar; musibetin dinime gelmemesi, olduğundan daha ağır olmaması, ona rızâ göstermem ve ondan dolayı sevap beklememdir."

Kıyâmet gününde, musibet sahipleri musibetin kendi­lerine neler kazandırdığını görünce Allah Teâlâ'ya binlerce teşekkür eder ve memnuniyet göz yaşları dökerler.

Onun için, Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur:

"Senin için takdir ettiği her hangi bir musibetten dola­yı Allah Teâlâ hakkında kötü düşünme." (Ahmed, Taberanî)

Musibetlerin pek çok olan faydalarından birisi de kal­bi dünyadan soğutmasıdır. Çünkü kalb, dünyadan soğumadıkça ciddî ve istikrarlı bir şekilde ibadet ve ahirete dönmez. Dünyanın fâni olduğu, insanı yarı yolda bıraktığı, hatta tekmeleyip boşluğa attığı, en iyi durumunda bile ahi­rete göre değerinin bulunmadığı gibi hususlar bilinse veya telkin edilse bile, kalb kendi önünde hazır bulduğu ve parıltılarına aldandığı dünyayı kendi isteğiyle bırakmaz. Fa­kat musibet ne ilim, ne de telkinin yapamadığı etkiyi yapar ve kalbi dünyadan soğutur. Çünkü musibet yaşamayı acılaştırır ve dünyanın üzerine gam ve kederden örülü siyah bir örtü atar. Bu karanlıkta ışıklar söner, renkler bozulur, genişlikler anlamını yitirir ve her şey yokluğu ve ölümü çağrıştırır. İbadet yoluyla ancak velayet (velî olmak) maka­mında ulaşılabilen bu olgunluk hâline, musibetleri doğru algılayan kimseler az bir amel ve ibadetle ulaşırlar. Onun için, bu kimseler birer velîdirler. Çünkü bunlar, helâk edici hataların başı olan dünya sevgisinden kurtulmuşlardır. Bundan kurtulmak ise, hayra yönelmek ve istikamet bul­mak demektir.

Kişi musibet yoluyla dünyadan soğuyunca, bundan sonra yaşadığı sürece ibadet etmek de, eceli geldiği zaman ruhunu teslim edip ölmek de ona kolay gelir. Halbuki, dünya sevgisi bulundukça ibadet etmek de, ölüp dünya­dan ayrılmak da insana zor gelir. Bu sebepten dolayıdır ki, Allah Teâlâ ölümden önce hastalık verir ve kullarını dünya­dan soğutup ölümlerini kolaylaştırır. Bu da O'nun bütün işlerinde rahmet ve merhamet bulunduğunun başka bir delilidir.

Allah Rasûlü (sa), "Dünya mümi­nin zindanı, kâfirin cennetidir." buyurmuştur. (Müslim) İnsan zin­dana ısınmaz ve onu yurt edinmez. Hep ondan ayrılmayı ister ve ayrılınca da sevinir. Bu, dünyaya doğru bakış ve yaklaşımın temsil ve tasviridir. Ancak dünyanın vasat sevi­yedeki insanlara zindan şeklinde görülmesi, yalnızca mu­sibetlerle, fakirlik, hastalık, ayrılık gibi olumsuzluklarla mümkündür. Musibet görmeyenler ise, dünyayı cennet zannederler. Bunlar dünyayı beğenir ve severler. Onu ya­şarken ne ahireti düşünür, ne de ölmek isterler. Bu durum da onların ahlâk, kalb ve akıllarını ifsat edip bozar. Halkta­ki bu bozulmaları gören sahabî Ebud-Derdâ (ra), onlara şöyle seslenmiştir:

"Unutmayın ki, siz ölmek için doğuyorsunuz ve yap­tığınız binalar da yıkılacaktır. Fakat bu gerçeğe rağmen, fâni olan şeye hırs duyuyor, bâki olan şeyi bırakıyorsu­nuz. Hoşunuza gitmeyen fakirlik, hastalık ve ölüm ne gü­zel şeylerdir!"

Allah Teâlâ, şifâ verendir. Bundan dolayı O'nun bir is­mi eş-Şâfi'dir. İbrahim (as), O'nu tanıtırken, "Has­talandığım zaman bana şifâ veren O'dur." (Şuarâ, 80) demiştir.

Allah Teâlâ, vücut hastalıklarına acı bitkiler ve maden­lerle (ve bunların terkipleri olan sun'î ilaçlarla) şifa verir.

Kalb, nefis ve ahlâk hastalıklarına ise acı olan musibet­lerle şifâ verir. O hâlde, vücut hastası olan bir kimse ilaç bulunca sevinip şükrettiği gibi, kalb ve ruh hastası olan kimsenin de musibet görünce sevinmesi ve şükretmesi ge­rekir. Vücudun ölmesiyle dünyanın, kalbin ölmesi ile ise ahiretin yıkıldığı düşünülürse, bunun önemi daha da artar. Kalb ve ruhu öldüren ise, dünya sevgisidir.

Dünya sevgisi aynı zamanda gizli şirktir. Çünkü haki­kî tevhid, Allah'tan ve O'nun sevdiği ve sevilmesini emret­tiği şeylerden başkasını sevmemektir.

Allah Rasûlü’nün musibetler hakkındaki bazı sözleri şöyledir:

"Allah Teâlâ bir kuluna hayır (iyilik) dilerse ona musi­bet verir." (Buharî), "Allah bir kulunu severse, ona musibet ve sa­bır verir.", "Allah bir kuluna hayır (iyilik) isterse, günahla­rının cezasını dünyada verir." (Tirmizî, Ahmed, Hâkim, İbnu Mâce)

"Allah Teâlâ buyurdu ki: Kuluma bedeninde, malında veya çocuklarında ciddî bir musibet verdiğim zaman, kendi­si bunu güzel bir sabırla karşılarsa, kıyâmet gününde onun için terazi kurmaktan ve hesap açmaktan hayâ ederim."

"Bir kul musibete uğradığı zaman, 'İnnâ lillâh ve İnnâ ileyhi râciûn.’ der ve 'Allah'ım! Bu musibetten dolayı bana sevap ver ve bu kaybımı daha hayırlı bir şeyle tebdil et.’ di­ye duâ ederse, Allah Teâlâ onun duâsını kabul eder."

"Sizden önceki dönemlerde, mümin olan bir kimse di­ninden dolayı diri diri toprağa gömülür veya testere ile iki­ye biçilirdi. Fakat kendisi bunlara sabrederdi."

"Allah Teâlâ buyurdu ki: Mümin kulumun günahları varsa ona musibet veririm. Ta ki, günahlarından temizlen­sin. Sonra bana geldiği zaman onu sâlih amelleriyle mükâ­fatlandırırım. Kâfirin iyi amelleri varsa ona nimet veririm. Ta ki, yanımda hakkı kalmasın. Sonra bana geldiği zaman onu kötü amelleriyle cezalandırırım."

"Bir kul günahta ısrar ettiği hâlde Allah Teâlâ ona ni­met verirse, bu onun için istidractır." (İstidrac, kâfir ve fasıklara nimet vererek onların kendi kötü­lüklerini anlamalarını ve tevbe edip dönüş yapmalarını engellemektir. Allah Teâlâ, kendilerine kızdığı için tevbe edip dönmelerini istemediği kimseleri bu suretle oyalar ve onları küfür ve günahlarıyla yakalayıp cehenneme atar.)

Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurmuştur: "Onlar, kendilerine yapılan uyarılara aldırmayınca biz yüzlerine her türlü nimetin kapılarını açarız ve kendileri verilen bu şeylerle sevinip oyalanınca onları ansızın yaka­larız. Birden ümitsizleşiverirler." (En'âm, 44)

Lokman şöyle demiştir:

"Hâlis altın ateşle, sâlih kul da musibetle belli olur."

Hâtim el-Asamm şöyle demiştir:

"Allah Teâlâ zenginlere Süleyman (as)’ı, fakir­lere İsâ (as)’ı, esirlere Yûsuf (as)’ı, hastala­ra da Eyyûb (as)’ı örnek yapmıştır."

Bu güzel söze şunu da eklemek lâzımdır: O, Muhammed (sa)’ı da bütün insanlara örnek yap­mış ve " Allah Resûlü’nde sizin için güzel örnek vardır." (Ahzâb, 21) buyurmuştur.

Bu güzel örneğe uyan fakir veya zengin, hasta veya sağlam, sultan veya esir kurtuluş bulur. Ona uymayanlar ise helâk olurlar. Onun için, bu örneğe uymayanlar, kıyâmet gününde ellerini ısırıp şöyle ağıt yakarlar:

"Ah keşke Peygambere uymuş olsaydım!" (Furkan, 27.)

Nimetin Musibetten Üstün Olması

Musibetin burada zikredilen ve zikredilmeyen fayda­larına rağmen, onu Allah Teâlâ'dan istemek ve kendi irade­siyle kendisini musibete maruz bırakmak câiz değildir. İn­sanın yaratılış gayesi musibet çekmek olmadığı için, onun yaratılış ve fıtratı da musibetle uyumlu değildir. Bu sebep­le, o kendisini zorlasa bile, uzun bir müddet musibete ta­hammül edemez. Onun için, Allah yolunda tahammülü en fazla olan Allah Rasûlü (sa) bile, Allah Teâlâ'dan afiyet istemiş, dünya ve ahiret musibetlerinden, darlık ve zorluklardan O'na sığınmıştır. Çoğu zaman da, Kur'ân-ı Kerim'in bize öğrettiği, "Rabbimiz! Bize dünyada iyilik ver, ahirette iyilik ver ve bizi ateş azabından koru." (Bakara, 202) duâsını okumuştur. (Ahmed, İbnu İshak; İbnu Ebid-Dünya)

Ümmetine de şu tavsiyede bulunmuştur: "Allah Teâlâ'dan afiyet isteyin. Çünkü yakîn (kuvvetli iman) den sonra insana verilen en büyük nimet afiyettir." (Nesaî, İbnu Mâce. Not; Bazı rivayetlerde de, "afiyet" yeri­ne, "sabır" denilmiştir. Bu o demektir ki, nimetlerin önemi kişilere göre değişir.)

Hasan el-Basrî (ra) şöyle demiştir: "Şerri ol­mayan hayır, şükredilen afiyettir."

Mutrif İbni Abdullah (ra) şöyle demiştir: "Bana afiyet verilse ve şükretsem, bu musibet görüp sab­retmekten daha çok hoşuma gider."

Semnûn (ra), musibete meydan okurcasına şöyle duâ etmişti: "Allah'ım! Senin rızandan başka isteğim yoktur. Dilersen, beni istediğin gibi imtihan et." Bu sözü üzerine, idrar tıkanıklığıyla imtihan edildi. Fakat buna da­yanamadı ve Allah Teâlâ'dan afiyet istemeye başladı. Baş­kalarından da duâ talep etti ve Kur'ân kurslarına giderek Kur'ân okuyan masum çocuklara, "Yalancı amcanıza duâ edin." dedi.

Bazen şefkatin şiddetinden, insan sevdiği kimselere gelen musibetin kendisine gelmesini ister. Bu istek musibe­te meydan okumak veya onu afiyete tercih etmek anlamın­da değil, bir fedakârlık jestidir. Ancak bu durumda da, doğru olan, musibetin kendisine çevrilmesini istemek de­ğil, Allah Teâlâ'dan herkese afiyet dilemektir. Hiç şüphe yoktur ki, Allah Teâlâ herkese afiyet vermekten de âciz de­ğildir. O bazı sahte ilâhlar gibi, kurban ve fidye istemez.

"O'nun rahmet ve merhameti her şeyi kapsayacak ge­nişliktedir." (A'râf, 156)

Bazen de Allah Teâlâ'ya karşı duyulan sevginin büyük­lüğünü ifade etmek için, musibeti küçümseyen sözler söy­lenir. Özellikle şiirde bu sık sık görülür. Örneğin, bir zat şi­ir diliyle Allah Teâlâ'ya hitaben şöyle demiştir:

"Sevdiğim için lime lime doğrasan beni

Vazgeçmeyecektir hiç kalbim sevmekten seni."

Ancak bu kabil sözleri de dikkatli kullanmak lâzımdır. Çünkü Allah Teâlâ samimiyetsizlikten, doğru olmayan id­dialardan ve ölçüsüz konuşmalardan hoşlanmaz. Bu yüz­den de, insanı kendi sözleriyle imtihan edebilir. O zaman da insan bunun ağırlığı altında ezilir.

Lâkin, her türlü meşru tedbire rağmen musibet gelip oturur ve Allah Teâlâ’nın kulu için muradının bu olduğu anlaşılırsa, o zaman musibeti afiyete tercih etmek ve ona sevinmek fazilettir. Bunu yapmak, imanın kuvvetli oluşu­nun, kulun rıza ve teslimiyetinin ve Rabbini sevdiğinin açık bir delilidir. Çünkü seven sevdiğinin muradını kendi muradından üstün tutar ve hadd-i zatında acı da olsa onu lezzetli bulur.

Sabır mı, Şükür mü Efdaldir?

Bil ki, bazı âlimler yokluğa sabretmenin, bazıları varlı­ğa şükretmenin efdal olduğunu, bazıları da efdal olanın ki­şilere ve durumlara göre değiştiğini söylemişlerdir. Dinî nassların (Kur'ân ve hadis sözlerinin) zahir (ilk okuyuşta akla gelen) mânaları ise, sabrın şükürden efdal olduğunu gösterirler. Bu sözlerde şükrün de üstünlüğü bildirilmekle birlikte, sabrın daha üstün olduğu vurgulanmıştır. Örne­ğin, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Ancak sabredenlere hesapsız mükâfat verilecektir." (Zümer, 10) Allah Rasûlü (sa) da şunu söylemiştir: "Size verilen en üstün şeyler, yakin (kuvvetli iman) ve sa­bırdır." (Geçti) Allah Rasûlü’nün, "Yiyip şükretmek oruç tutup sabretmek gibidir." (Tirmizî, İbnu Mâce) sözü de sabrın daha üstün olduğunu gösterir. Çünkü teşbihte kural, zayıf olanın kuvvetli olana benzetilmesidir. Bu hadiste de şükür sabra benzetilmiştir.

Lâkin şükürde fiil vardır. Bu fiil, nimeti veriliş gayesi­ne göre kullanmaktır. Bu ise hem nefis mücâdelesi gerektir­mesi ve dolayısıyla nefsi terbiye etmesi, hem de bazı fayda­lar ve hizmetler sağlaması açısından şükre üstünlük kazan­dıran bir özelliktir. Bu sebeple, sabrın mutlak olarak (her zaman ve her türlü şartta) şükürden veya şükrün mutlak olarak sabırdan üstün olduğunu söylemek doğru değildir. Doğru olan odur ki, bunlardan hangisi nefsi daha iyi terbi­ye eder ve daha çok yarar sağlarsa üstün olan odur. Bu da şartlara ve şahıslara göre değişir.

Bunun misâli, tıpkı ekmeğin aç olan insan için, suyun da susuz olan için daha üstün olması gibidir. Çünkü bazı insanlar yoklukla terbiye edilmeye muhtaçtırlar. Varlık bu insanları şımartır ve baştan çıkarır. Bu tipler için sabır daha üstündür. Bazı insanlar ise, nimet bulunca ibadet etmek ve hayır işleri yapmak için şevk ve heyecan kazanırlar. Bu tip­ler için de şükür daha üstündür.

Şu bilinmelidir ki, ameller nefsin terbiyesi ve kalbin ıs­lahı ve tasfiyesi içindir. Terbiye ve tasfiye de Allah marifeti ve muhabbeti kazanmak içindir. Çünkü, onlar olmadan bunlar olmaz. Terbiye ve tasfiye gerçekleştirmemiş bir in­sanın, olsa bile marifeti bulanık, muhabbeti karışıktır. Ter­biye ve tasfiye marifete parlaklık, muhabbete arılık kazan­dırır. Sabır ve şükür bu amellerdendir. O hâlde, bunlardan hangisi nefsin terbiyesi ve kalbin ıslahı ve tasfiyesi için da­ha çok etkili ise efdal olan odur. Bu da şahıslara ve hatta bir şahsın değişik hâllerine göre değişir.

Bu, tıpkı bir hastaya veya bir hastanın belli bir hastalığına hangi ilacın daha iyi gelmesi gibidir.

Ancak derine inildiği zaman, sabır ve şükrün çoğu hâl­lerde iç içe ve birlikte oldukları görülür. Çünkü, sabrın bir türü ibadette sebat göstermek, bir türü de günahlara karşı direnmektir. Şükür ise nimetleri günahlarda kullanmamak, ibadet ve hayırda kullanmaktır. Bunları yapmak da sabır ve sebat ister. Böylece, bu iki amel (sabır ve şükür) birbiri­nin içine girmiş olur. Bunların bu şekilde birlikte olması, ayrı ayrı olmalarından daha üstün ve efdal bir durumdur. Şükür sadece nimeti günahta kullanmamak şeklinde düşü­nüldüğü zaman, sabır ondan üstündür. Çünkü bu mânada­ki şükürde nimetten faydalanıp zevklenmek varken, sabır­da bundan mahrumiyet vardır.

Mahrumiyet ise, sevabı olan bir musibettir. Şükür ni­meti hayırda kullanmak şeklinde ele alındığı takdirde ise kendisi sabırdan üstün olur. Çünkü bu durumda nimetin sahibi ondan kendi hesabına yararlanmamak hususunda fakirle aynı durumdadır. Onu hayırda kullanmak, başkala­rını faydalandırmak ve bir hizmet üretmek açısından ise ondan ileridir.

Şükür böyle iki anlamlı ve dolayısıyla iki çeşit olduğu gibi150, sabır da iki ve hatta üç çeşittir. Bunlardan birisi sa­dece Allah Teâlâ'yı şikâyet etmemek ve kaderi suçlama­maktır. İkincisi, olana gönülden razı olmaktır. Üçüncüsü ise musibeti nimet bilip ondan dolayı şükretmektir. Şükrü de kapsayan bu üçüncü sabır sabrın en üstün derecesidir.

(Hadd-i zatında şükrün çok çeşitleri vardır. Nimete layık olma­dığını düşünmek, hakkıyla şükretmediğini bilmek, bundan dolayı Allah Teâlâ'dan af dilemek, nimetin kendi çalışmasının ve kişisel değerinin kar­şılığı değil, Allah Teâlâ'nın mücerret lütuf ve merhameti olduğunu kabul etmek, nimetle şımarmamak, aksine daha çok alçalmak ve tevazu göster­mek, nimeti küçümsememek, ona saygı duymak, nimetin ulaşmasında vasıta olan kimseye teşekkür etmek gibi hususlar da birer şükürdür.)

Tevhid ve marifet hususunda sabır ve şükür aynı dere­cededirler. Çünkü Allah Teâlâ'ya iman edenler, nimeti de, musibeti de O'ndan bilirler. Bu sebeple, ikisi de O'nu hatır­latırlar. Aralarındaki fark ise, nimetin O'nun rahmetini, musibetin ise O'nun azabını hatırlatmasıdır.

Sabırdaki acı şükürde de vardır. Çünkü nimeti nefsin keyfine göre değil, Allah Teâlâ’nın emrine göre kullanmak nefse çok acı gelir. Bu acı bazen sabırdaki acının fevkinde olur.

Bir önemli husus da şudur: Sabır ve şükür kavram ola­rak birbirinden ayrı ve biri diğerinden üstün kabul edilse bile, bundan belli bir konuda sabretmek veya şükretmek durumunda olan bir insanın o konuda aksi durumda yer alan diğer bir insandan mutlak olarak daha üstün veya da­ha aşağı olduğu sonucu çıkmaz. Çünkü herkese hem ni­met, hem de musibet verilmiştir. Ancak, bunların şahıslara göre yerleri ve konuları farklıdır. Bu sebeple, bir konuda kimsenin şükretmesi gerekirken, bir diğerinin sabretmesi, başka bir konuda ise bunların rollerinin değişmesi müm­kündür. Onun için de, herkes nimet gördüğü konuda şük­retmek, musibet gördüğü konuda da sabretmekle mükel­leftir. Onun Allah Teâlâ yanındaki değer ve derecesi de ken­di şartları içinde mükellef olduğu sabır ve şükrün ikisini de ifâ etmesindedir.

Cuneyd (ra) şöyle demiştir:

"Üstünlük ne zenginin varlığında, ne de fakirin yokluğundadır. O, varlık ve yokluk hâllerinin ikisinde de kişinin üzerine düşen görevleri yerine getirmesindedir."

 
  Bugün 7 ziyaretçi (25 klik) kişi burdaydı! gullerinefendisi1.tr.gg  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=