GÜLCEMAAT DİYARINA HOŞGELDİNİZ
   
  Yeni islami Portaliniz
  ALLAHU TEALA MUHABBETİ--SEBEBLERİ VE İŞTİYAK DUYMAK İNCELİKLERİ.
 

Muhabbet

Muhabbetin Sebepleri

Allah Teâlâ Muhabbeti

En Büyük Lezzet Allah Teâlâ'yı Bilmekte ve Görmektedir.

Allah Muhabbetini Arttıran Sebepler.

Allah Teâlâ Sevgisinin İnsanlarda Farklı Olmasının Sebepleri

Çoğu İnsanların Allah Teâlâ'yı Tanımakta Acze Düşmesinin Sebepleri

Allah Teâlâ'yı Görmeye İştiyak Duymak.

Allah Teâlâ'nın Kulunu Sevmesi

Kulun Allah Teâlâ'yı Sevdiğinin Alâmetleri

Allah Teâlâ ile Ünsiyet Etmek.



Muhabbet.

Bil ki, Allah Teâlâ muhabbeti (sevgisi) kulluğun en son makam ve en üstteki derecesidir. Bundan önceki tevbe, sa­bır, zühd gibi makamlar bu son makama ulaşmak için ba­samaklardır. Ondan sonraki şevk, üns ve rızâ gibi makam­lar da onun meyveleri ve sonuçlarıdır. Bazı âlimler, Allah Teâlâ'yı sevmek, O'na itâat etmek ve O'nun hatırını yüksek tutmaktan ibaret olduğunu söylemişlerse de, doğru olan odur ki, itâat ve hatırı yüksek tutmak sevginin kendisi de­ğil, onun ürünleridir. Sevmek ise, kalbin bir şey için çarp­ması, maddî veya manevî mânada ona yakın olmak için is­tek ve iştiyak duymasıdır. Nitekim buğz da, bunun aksine, kalbin bir şeye karşı gerilemesi ve ondan uzak olmak ihti­yacını duymasıdır. Mahlukları sevmek, genellikle birinci tür sevgidendir. Onun için, seven sevdiğine maddî mâna­da yakın olmak ister. Bu mümkün olmadığı takdirde de sevgisi azalır ve giderek tükenir. Bunu ifade etmek için, "Gözden uzak olan, gönülden de uzaktır." denilmiştir.

Allah Teâlâ'yı sevmek ise, ikinci tür sevgidendir. Çün­kü maddî mânada ve mekân bazında Allah Teâlâ'ya yakın olmak tarzında bir olay yoktur. Cennete müminlerin O'nun mukaddes ve benzersiz cemâlini görüp seyretmele­ri de O'na maddî olarak yakın olmak anlamında değildir. Bu sebeple, Allah Teâlâ'ya sadece ibadet, tefekkür ve zikir yoluyla yakın olmak söz konusudur. O'nun emirlerini ye­rine getirmek ibadet, büyüklüğünü düşünmek tefekkür, te­fekkürü lafız kalıbına dökmek de zikirdir.

Allah Teâlâ'yı bizzat, O'nun Rasûlü’nü da O'nun hatırı için sevmek farzdır. Bu hususta İslâm ümmeti görüş birliği ve ittifak halindedir. Çünkü çok sayıda ayet-i kerime ve ha­dis-i şerifler bunu açıkça bildirmişlerdir. Örneğin, Allah Teâlâ bir âyette bir kavimden bahsederken şöyle buyurmuştur: "Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler." (Mâide, 53) Bir âyette bütün mü’minleri kapsayan bir ifade ile şöy­le buyurmuştur: "İman edenler Allah'ı her şeyden daha çok severler." (Bakara, 165) Bir âyette de muhabbetin bulunmaması ve­ya az olması hâlinde beklenen kötü sonuçlara dikkat çeke­rek şöyle buyurmuştur:

"De ki: Eğer babalarınızı, evlatlarınızı, kardeşlerinizi, eşlerinizi, aşiretinizi, kazandığınız mallarınızı, kesada uğ­ramasından korktuğunuz ticaretinizi, hoşlandığınız mes­kenlerinizi Allah'tan, O'nun Rasûlü’nden ve O'nun yolun­da cihad etmekten daha çok seviyorsanız, Allah’ın azabını bekleyiniz. Allah fâsık bir kavmi hidayet etmez." (Tevbe, 24) Bu âyete göre, bu kimseler başka şeyleri daha fazla sevdikleri için azaba müstahak olmuşlardır. Bunlar, bu yanlış tercihle doğru yoldan sapmışlar ve bu sebeple Allah Teâlâ’nın hida­yetinden ve doğruya yönlendirmesinden mahrum kalmış­lardır.

Allah Rasûlü (sa), Allah ve Rasûlü’nün sevgisini imanın şartı sayıp şöyle buyurmuştur: "İman, Allah ve Rasûlü’nü diğer her şeyden fazla sevmek­tir." (Ahmed), "Biriniz Allah ve Rasûlü’nü her şeyden fazla sevme­dikçe iman etmiş olmazsınız." (Muttefekun aleyh), "Kul beni canından, malın­dan, aile halkından ve bütün insanlardan daha fazla sev­medikçe iman etmiş olmaz." (Muttefekun aleyh), "Allah Teâlâ'yı sizi yaratıp beslediği için, beni de O sevdiği için sevin." (Tirmizî) Allah Rasûlü (sa) şöyle dua etmiştir: "Allah'ım! Bana seni sevmeyi, seni sevenleri sevmeyi ve sevgini kazandıran şeyleri sevmeyi nasip et ve bendeki sevgini susamış insa­nın soğuk su sevgisinden daha şiddetli kıl." (Geçti)

"Bir bedevî:

-Ya Rasûlullah! Kıyâmet ne zamandır? diye sordu. Allah Rasûlü (sa):

-Kıyâmete ne hazırladın? diye karşı bir soru sordu.

Bedevî:

-Ona Allah ve Rasûlü’nün sevgisini hazırladım, dedi. Bunun üzerine Allah Rasûlü (sa):

-(Güzel şey hazırlamışsın.) Çünkü (kıyâmette) kişi sev­dikleriyle beraberdir, buyurdu." (Muttefekun aleyh)

Enes (ra) şöyle demiştir:

"Müslüman olduğumuz günden beri bu habere sevin­diğimiz kadar hiç sevinmemiştik. Çünkü, biz de Allah'ı ve O'nun Rasûlü’nü seviyoruz. Bu yüzden, kıyâmet gününde sevdiklerimizle beraber olmayı umuyoruz."

Hz. Ebu Bekir (ra) şöyle demiştir:

"Allah Teâlâ'yı samimî ve hâlis bir şekilde sevenler, dünyanın peşinde olmazlar."

Ebu Süleyman (ed-Dârânî) şöyle demiştir: "Allah Teâlâ’nın öyle kulları vardır ki, O'nun sevgisi onlara yalnız dünyayı değil, cenneti bile unutturmuştur."

Hasan el-Basrî şöyle demiştir: "Allah'ı ve ahireti tanı­yan, onları sever; dünyayı ve onun ehlini tanıyan ise onlar­dan soğur."

Rivayet edildiğine göre, İsâ (as) üç adamla karşılaşmış; zayıflamış ve renkleri değişmiş olan bu adam­lara:

-Sizi bu hâle düşüren nedir? diye sormuş. Adamlar:

-Cehennem korkusu, demişler. İsâ (as):

-Bu derecede korktuğunuz şeyden sizi emin kılmak Allah Teâlâ üzerinde bir haktır, demiş.

Sonra üç adamla daha karşılaşmış; daha çok zayıflamış ve renkleri uçmuş olan bu adamlara:

-Sizi bu hâle düşüren nedir? diye sormuş. Adamlar:

-Cennet iştiyakı, demişler. İsâ (as):

-Bu ölçüde iştiyak duyduğunuz şeyi size vermek Al­lah Teâlâ üzerinde bir haktır, demiş.

Ondan sonra yine üç adamla karşılaşmış; öncekilerden daha fazla zayıflamış ve renkleri gitmiş olan bu adamlara:

-Sizi bu hâle getiren nedir? diye sormuş. Adamlar:

-Allah sevgisi, demişler. İsâ (as):

-Allah Teâlâ'ya en yakın olanlar sizlersiniz, demiştir."

Abdulvahid İbni Zeyd şöyle demiştir:

"Bir adam buz üzerinde oturup zikrediyordu.

Ben ona:

-Üşümüyor musun? dedim. Adam:

-Allah sevgisinin hararetini duyan üşümeyi duymaz, dedi."

Yahya İbni Muâz şöyle demiştir:

"Allah Teâlâ’nın lütfu affından, rızası lütfundan, sevgi­si rızasından daha üstündür. O affıyla bütün günahları si­ler, lütfuyla bütün nimetleri verirse, rıza ve sevgisiyle neler yaptığını düşünmek bile mümkün değildir."

Onun için bir kudsî hadiste şöyle buyurulmuştur:

"Sâlih kullarım için öyle şeyler hazırladım ki, onları ne gözler görmüş, ne kulaklar duymuş, ne de kimsenin aklın­dan geçmiştir."

Muhabbetin Sebepleri

Bil ki, muhabbet, yani sevmek ancak bilmek ve tanı­makla mümkündür. Bu yüzden, Allah Teâlâ'yı ancak O'nu bilenler ve tanıyanlar severler. Bunların sevgisi de, O'nun hakkındaki bilgi ve idrâkleri ölçüsündedir.

Muhabbetin sebepleri ise şunlardır:

1- Lezzet. İnsanlar ve hayvanlar beş duyu organlarıyla lezzet aldıkları şeyleri severler. Ancak insanlar, diğer hay­vanlardan (veya onların çoğundan) farklı olarak, kendileri­ne lezzetli şeyleri verenleri de severler. Bu yüzden, örne­ğin, bir çocuk şekeri sevdiği gibi, bu tatlı maddeyi ona ve­ren kimseyi de sever. Özellikle, bu verme işi tekrarlı ve ıs­rarlı olması hâlinde, bu sevgi büyür ve şeker sevgisinden daha güçlü hâle gelir. Lezzet sebebiyle Allah Teâlâ'yı sev­mek, O'nun lezzetli şeyler yaratması ve bunları kullarına devamlı surette vermesinden dolayıdır.

2- Menfaat. Özellikle insanlar kendilerine yarar ve fay­da sağlayan şeyleri severler. Fakat, aynı zamanda onlara faydalı şeyleri verenleri de severler. Bu yüzden örneğin, bir kimse parayı sevdiği kadar, ona para veren ve hatta verme ihtimali bulunan bir kimseyi de sever. İnsanların zenginle­ri fakirlerden daha çok sevdikleri bilinen bir gerçektir. Menfaat sebebiyle Allah Teâlâ'yı sevmek, O'nun faydalı şeyler yaratması ve bunları kullarına cömertçe vermesin­den dolayıdır.

3- Güzellik. Hayvanlar güzellikten anlamazlar. Bu yüz­den, güzel şeyleri sevmek insanlara mahsus bir duygudur. Ancak insanlar yalnız güzel şeyleri değil, bunları yapan ve yaratanı da severler. Bu yüzden, güzel eserler ortaya koyan sanatkârlar da sevilir. Çoğu zaman da esere duyulan sevgi, bütünüyle sanatkâr sevgisine dönüşür ve eserin kendisi unutulurken sanatkâr kalbin sevgilisi hâline gelir.

Allah Teâlâ’nın güzellik açısından sevilmesi iki sebeptendir. Birincisi, O'nun kendisinin güzel olmasıdır. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur:

"Allah Teâlâ güzeldir ve güzelliği sever." (Müslim) Onun isim­lerinden bir tanesi de "Cemil"dir. Cemil çok güzel demek­tir. Ancak Allah Teâlâ madde olmadığı için, güzelliği de maddî güzellik değildir. Bu itibarla, O'nun güzelliği akla gelebilen bir türden değildir. Hem O'nun zâtı, hem de sıfat­ları için geçerli olan kural şudur: "Aklına ne gelirse, Allah ondan başka bir şeydir."

İkincisi ise, Allah Teâlâ’nın güzel şeyler yaratıp insan­ların istifadesine vermesidir. Allah Teâlâ ne yaratmışsa gü­zel yaratmıştır. Ancak çoğu şeylerin güzelliği açık iken, ba­zı şeylerin güzelliği nisbeten gizlidir. Çirkinlikler ise, in­sanların ahlâk ve amellerinin sonuçlarıdır.

4- Mükemmellik. Mükemmellik ve güzellik kavram olarak ayrı da olsalar, sonuçta birleşirler. Çünkü ancak mü­kemmel olan şey güzeldir. İnsanlar da mükemmel olan şeyleri severler. Bu sevgi onların iradesini de dinlemez. Sevmeleri için gerekli olan tek şey, mükemmelliği keşf et­mek ve anlamaktır. Mükemmellik sebebiyle Allah Teâlâ'yı sevmek ise, öncelikle O'nun hayranlık uyandıran zatî mükemmellik ve kusursuzluğundan dolayıdır. O'nun zâtı­nı anlamak akıl ve idrâkimizin çok ötesindedir. Fakat O'nun sıfatlarının ne denli büyük ve baş döndürücü olduk­larını, O'nun tek başına yaratıp tek başına yönettiği bu ko­ca kâinata bakıp bir ölçüde anlamak mümkündür. Bu sev­gi ikinci olarak da O'nun yarattığı mükemmel şeylerden dolayıdır. Çünkü mükemmel eser sevgisi gibi, mükemmel eser ortaya koyanı sevmek de insanlar için tabiî ve vazge­çilmez bir duygudur.

İnsanlar var olmayı ve yaşamayı da severler. Bu sevgi, sadece ölüm sekerâtındaki acıdan veya ölümden sonraki hesap ve azap korkusundan dolayı değildir. Bu sevgi, aynı zamanda insanların yok olmaya karşı duydukları fıtrî nef­retten dolayıdır. Yok olmaya karşı duyulan bu fıtrî nefret, intihar edenlerde de vardır. Çünkü bunlar intihar ederken, yok olmayı düşünmezler, bir şeylerin yokluğuna duyduk­ları tepkilerini ortaya koyarlar.

İnsanların mükemmel olan şeyleri sevmeleri, eksik, çürük ve kusurlu olan şeyleri sevmemeleri de mükemmel olanlarda tam varlık, kusurlu olanlarda ise eksik varlık bu­lunmasından dolayıdır.

Bunun gibi, insanların evlat ve zürriyetlerini kendileri­ne çok emek vermiş olan anne ve babalarından daha çok sevmeleri de, birinciler için varlık ve yaşama ümidinin da­ha fazla olmasından ve kendi varlıklarının bunların varlı­ğında devam etme düşüncesinden dolayıdır.

Hatta insanların yemeyi, içmeyi, güçlü olmayı, şöhret bulmayı sevmeleri de bunların var olmaya ve ayakta kal­maya hizmet etmelerinden dolayıdır.

İnsanlar var olmayı bu derecede sevdiklerine göre, on­ları var eden, varlıklarını sürdürmeleri için gerekli olan her türlü imkânı yaratan ve onları ebedileştireceğini va'd ve ta­ahhüt eden Allah Teâlâ'yı da sevmeleri zorunludur. Çünkü insanlar, kendilerine sevdikleri şeyi vereni de severler. Bu karşı konulmaz bir fıtrattır.

Diğer bir ifade ile, dünyada sevilen bütün şeyler varlı­ğa hizmet eden şeylerdir, sevilmeleri de bu hizmetlerinden dolayıdır. Varlık ise kendiliğinden bulunan bir şey değil, Allah Teâlâ’nın bir vergisidir. Hâl bu olunca, varlığa ve ona hizmet eden bütün şeylere karşı duyulan sevginin toplamı kadar bir sevgi ile Allah Teâlâ’nın sevilmesi lâzımdır. Çün­kü O varlığı vermezse, ne varlığın kendisi olur, ne de ona hizmet edenlerin bir yararı ve mevcudiyeti bulunur. Onun için, ister din, ister akıl, ister fıtrat yönüyle bakılsın, Allah Teâlâ sevgisi varlığı seven insanlar için bir zaruret ve zo­runluluktur. Bu zorunluluk ve zarurete karşı çıkıp Allah Teâlâ'yı sevmeyen veya kalbinde O'na karşı duyduğu sevgi­yi sun'î yollarla öldürmeye çalışan bir kimse hem din, hem akıl, hem de fıtrat ölçülerine göre yanlış ve çirkin bir du­rumdadır.

İnsan, kendisine iyilik edeni fıtrî olarak (elinde olma­dan, yaratılışından gelen bir duygu ile) sever. Bu yüzden, "İnsan iyiliğin kölesidir." denilmiştir. Allah Teâlâ da, "Ara­nızda iyilik yapmayı unutmayın." (Bakara, 237), "İyilik yapın. Allah iyilik yapanları sever." (Bakara, 195) buyurmuş ve kendisinin iyilik ya­panların en iyisi olduğunu bildirmiştir. Bu ölçüye göre de, Allah Teâlâ’nın sevilmesi ve O'na duyulan sevginin diğer iyilik yapanlara duyulan sevgiden O'nun iyiliklerinin faz­lalığı kadar fazla olması lâzımdır.

Huy ve sıfatlarda benzerlik de sevgi oluşturur. Onun için, genelde iyiler iyileri, kötüler de kötüleri severler. Bu husus da Allah Teâlâ'yı sevmenin sebepleri arasındadır. Çünkü, "Allah Âdem'i kendi suretinde yarattı." (Geçti) hadisinin bir mânasına göre, insanda Allah Teâlâ’nın güzel sıfatların­dan küçük numuneler vardır. Örneğin, O'nun muhit (her şeyi kuşatan) ilmine karşı insanda da bir parça ilim vardır. İrade, kudret gibi sıfatlarda da durum böyledir.

Buna göre, insan kendi sıfatlarını sevdiği takdirde (ki sever), bu sıfatların en mükemmelleri olan ilâhî sıfatları ve dolayısıyla onlara sahip olan Allah Teâlâ'yı da sevmesi ge­rekir. Onun için: "Kendi kendisini tanıyan, Rabbini de ta­nır." denilmiştir.

Madde, şekil ve suretlere duyulan sevgi, onlar gibi ge­çici ve kısa ömürlüdür. Fiil, sıfat, huy ve kabiliyetlere du­yulan sevgi ise hem daha güçlü, hem de devamlı ve kalıcı­dır. Bundan dolayı, biz bugün tarihte gelip geçmiş güzel suretli insanları değil, güzel işler yapmış, güzel huy, kabili­yet ve sıfatlara sahip olmuş kimseleri severiz. Aklî ve ruhî olgunluk kazanan insanlar, birlikte yaşadıkları kimseler­den de ilim, ahlâk, üretkenlik gibi manevî güzelliğe sahip olanları severler. Sevgiye sebep olmakta manevî güzellik maddî güzelliğin önünde olduğuna göre, manevî güzelliklere sahip olan Allah Teâlâ’nın da maddî güzelliğe sahip olan şeylerden daha çok sevilmesi icap eder.

Allah Teâlâ Muhabbeti

Bil ki, muhabbet ve sevgiye doğrudan doğruya ve biz­zat lâyık ve hak sahibi olan Allah Teâlâ'dır. O'nun dışında­kiler ise, ancak O'ndan dolayı sevgiyi hak ederler. Bu yüz­den, Allah Teâlâ'dan dolayı sevgiyi hak etmeyenleri sevme­mek lâzımdır. Allah Teâlâ'dan dolayı sevgiyi hak etmek de iki türlüdür.

Birincisi, O'nun tarafından sevilmiş olmaktır. Çünkü O'nun tarafından sevilmiş olanları sevmek, O'nu sevmenin bir boyutu ve uzantısıdır. Peygamberleri, âlimleri, sâlihleri sevmek bu türdendir.

İkincisi ise, Allah tarafından yaratılmış olmaktır. Çün­kü O'nun tarafından yaratılmış olanları sevmek, O'nun eserlerini ve sanatını sevmektir. Varlıkları bu düşünce ve mülâhaza ile sevmek de bu türdendir. Ancak birinci tür sevgiye soğukluk ve buğz katmak câiz olmadığı hâlde, ikincisine Allah için soğukluk ve buğz karıştırılabilir. Onun için, kâfirler ve fâsıklar, Allah Teâlâ’nın yaratığı ve eseri ol­maları hasebiyle sevilirken, O'na iman ve itâat etmemeleri sebebiyle de kendilerine buğzedilir.

Sevmenin bütün türleri Allah Teâlâ'yı sevmeyi gerekti­rirler. Bunun (sevmenin) birinci türü insanın kendi varlığı­nı, varlığının sürmesini ve eksiksiz olmasını sevmesidir. Bu sevginin Allah Teâlâ'yı sevmeyi gerektirmesi şundandır: Sevilen varlığı yaratan, onu tamamlayan ve kalıcı kılan Al­lah Teâlâ'dır. Bu konuda yegâne güç ve tasarruf sahibi O'dur. Bu bilinirse, O'nu sevmek varlığı sevmek gibi zo­runlu hâle gelir.

Bundan dolayı Hasan el-Basrî şöyle demiştir: "Allah Teâlâ'yı tanıyan O'nu sever."

Sevmenin ikinci türü insanın kendisine iyilik edeni sevmesidir. Bu sevgi türü, Allah Teâlâ'yı iki sebepten dola­yı sevmeyi gerektirir. Birincisi, O'nun doğrudan doğruya yaptığı sayısız iyiliklerdir. Bu iyilikler, insanın bir su dam­lası hâlinde anne rahmine düşmesinden başlar ve dünyaya gelişinden, çocukluğundan, gençliğinden, ileri yaşından, ölümünden geçerek kabre, mahşere, ebede kadar devam eder. Bundan dolayı Kur’ân-ı Kerim de:

"Allah’ın nimetlerini saymaya kalkarsanız sayamazsı­nız." (İbrahim, 34) buyurulmuştur. İkincisi ise, O'nun iyilik yapanların aracılığıyla yaptığı iyiliklerdir. Çünkü iyilik yapanlara iyi­lik yapma düşünce, istek ve gücünü veren ve onları belli iş­lere yönlendiren O'dur. Bunlar O'nun elinde ve emrinde birer araçtırlar. Kalplerine ilham, bileklerine güç ve hare­ketlerine muvaffakiyet veren O'dur. Bundan dolayı, bu tür­lü iyiliklerin de hakikî faili ve sahibi Allah Teâlâ’dır. Bunla­rın insanlara nisbeti, diğer bazı işlerin yağmura ve kara nisbeti gibi mecazidir. Durum bu olunca da, bu iyiliklerden dolayı da önce Allah Teâlâ’nın sevilmesi ve O'na şükredilmesi lâzımdır.

Allah Teâlâ’nın yardım ve katkısı olmazsa, insanlar ve diğer sebepler, başkalarına iyilik etmek şöyle dursun, ken­di kendilerine de iyilik yapamazlar. Kur’ân-ı Kerim'de şöy­le buyurulmuştur:

"Ey insanlar! Size bir misâl verildi, onu dinleyin. Al­lah'tan başka taptığınız (istekte bulunduğunuz, bir şey umduğunuz) kimseler, güç birliği de etseler, bir sineği ya­ratamazlar. Sinek onlardan bir şey koparsa, bunu da ondan alıp kurtaramazlar. Siz de, bunlar da aynı derecede âcizsi­niz." (Hac, 73)

Sevmenin dördüncü türü, hayrı bizzat kendisine do­kunmasa bile, insanın iyilik ve fazilet sahibi olan kimseleri sevmesidir. Bu sevgi türü, başkalarına yapılan iyilik hesabınadır ve bizzat iyilik ve fazilet sevgisinden kaynaklanır. Onun için, uzak bir ülkede cömert bir zengin veya adaletli bir sultan bulunduğunu duyan bir kimse, ona karşı kalbin­de sevgi duyar. Bu sevgi türüyle de en evvel ve en çok Al­lah Teâlâ’nın sevilmesi lâzımdır. Çünkü O'nun hayır ve iyi­likleri dünya ve ahireti kaplamıştır. O, her çeşit mahlukatı yaratmış, onları zarurî âlet ve cihazlarla (organlarla) donat­mış, onları türlü süs, ziynet ve yeteneklerle güzelleştirmiş ve onlara muhtaç oldukları her çeşit rızk ve nimetleri cö­mertçe vermiştir.

Sevmenin beşinci türü, güzel olan şeyleri sevmektir. Bu sevgi de, diğer sevgi türleri gibi, insanların fıtrat ve ya­ratılışında vardır. Onun için, normal olan insanlara bu sev­giyi öğretmeye de gerek yoktur. Ancak bu konuda bilinme­si gereken bir husus vardır. O da şudur: Güzellik iki çeşit­tir. Bir çeşidi maddî güzelliktir. Bu güzellik gözlere (veya diğer duyu organlarına) hitap eder ve onlar tarafından al­gılanır. Diğeri ise, manevî güzelliktir. İlim, adalet, güzel ah­lâk, hayırseverlik gibi şeylerden oluşan bu güzellik akıl, id­râk ve kalbe hitap eder ve onlar tarafından anlaşılır. Yukarıda da temas edildiği gibi, kalıcı olan güzellik manevî gü­zelliktir. Maddî güzellik ise kısa ömürlü ve geçicidir. Bu se­beple, insanların maddî güzelliğe sahip olmakla yetinmemeleri, bunu manevî güzellikle tekmil ve takviye etmeye çalışmaları ve ikisinden birisini seçmek zorunda kaldıkları zaman da manevî güzelliği tercih etmeleri gerekir. Manevî güzellikleri aramayan, onları sevmeyen ve onlara değer vermeyen bir insan (veya bir toplum) insanlık fıtratını kay­betmiş demektir.

Manevî güzelliklerin tamamı Allah Teâlâ’da toplanmış­tır. O'nun bu manevî güzellikleri doksan dokuz tane olan isimleriyle ifade edilmiştir. Bu sebeple, Kur'ân-ı Kerim'de bu isimler için "en güzel isimler" tabiri kullanılmıştır. Bu isimleri konu edinen âyetlerden üç tanesi şöyledir:

"En güzel isimler Allah'ın isimleridir. Onu bu isimler­le çağırın." (A'râf, 18)

"Allah'tan başka ilâh yoktur. En güzel isimler de O'nun isimleridir." (Tâhâ,

"O Allah'tır; O'ndan başka ilâh yoktur. O gayb ve şehâdeti (gizli ve açık âlemleri, manevî ve maddî şeyleri) bi­lendir. O merhameti çok, rahmeti fazla olandır. O Allah'tır; O'ndan başka ilâh yoktur. O sultandır, mukaddestir, kusur­suzdur, güven verendir, gözetip koruyandır, üstündür, güçlüdür, yücedir. Şerik, ortak ve benzerden münezzehtir. O yaratan, vücuda getiren, şekil ve suret verendir. En güzel isimler O'nun isimleridir. Göklerdekiler ve yerdekiler O'nu tesbih ederler. O izzet ve hikmet sahibidir." (Haşr, 23,24)

(Göklerdekilerden maksat meleklerdir. Bunlar aralıksız olarak Allah Teâlâ'yı tesbih ederler. Yerdekiler ise insanlar, hayvanlar ve can­sızlardır. İnsanlardan bir taife olan mü’minler O'nu dilleriyle tesbih ederler. Diğer insanlar ve diğer unsurlar da hâlleriyle O'nu tesbih eder ve O'nun büyüklüğünü gösterirler. Hâl ile tesbih ve zikir, bakıp göre­nin anladığı şeydir. "Her şey, Allah'ı tesbih eder ve O'na hamd eder." âyetinde ifade edilen tesbih ve hamd da hâl diliyle olandır. Yani, bakıp görenin anladığı veya anlayabildiği mânadır.)

Manevî güzellik olan sıfatların ve isimlerin en güzelle­ri Allah Teâlâ'da toplandığına göre, güzelliğe duyulan sev­gi ile en evvel ve en çok O'nun sevilmesi iktiza eder.

Sevmenin altıncı türü mükemmelliği sevmektir. İnsan­da fıtrî olarak mükemmellik sevgisi bulunduğu için, her­kes mükemmellik zannettiği şeye sahip olmak için çalışıp durur. Bu konuda zanlar farklı olduğu için, çalışmalar da farklıdır. Ve bu konudaki zanların çoğu yanlış olduğu için, çalışmaların çoğu da yanlıştır. Bunları ayrıntılı bir şekilde anlatmak uzun sürer. Onun için, kısaca söylemek gerekir­se, dünya hayatına ve nefsin arzu ve isteklerine yönelik şeylere sahip olmayı mükemmellik zannetmek de, bu zanla bu şeylerin tahsiline çalışmak da yanlıştır. Çünkü mü­kemmelliğin şartı bozulmamak, eksilmemek ve yok olma­maktır. Dünya hayatı ve bu hayata ait şeyler ise her an bo­zulma, eksilme ve yok olup gitme halindedirler. Onun için, Allah Teâlâ, dünya hayatı ve bu hayatın dayandığı maddî şeyler hakkında şöyle buyurmuştur:

"Onlara dünya hayatını bir benzetme ile anlat. Bu ha­yat tıpkı şuna benzer: Biz gökten su indiririz. Bu su ile yer­den bitkiler ve yeşillikler çıkar. Fakat bir müddet sonra bunlar kurur ve rüzgâr onları alıp götürür. Allah her işe muktedirdir." (Kehf, 45) Dünyada en kalıcı zannedilen mükemmel­likler ilim ve kuvvettir. Halbuki onlar da, ölümle sıfırlan­dıkları gibi, ondan önce de azalıp değişirler. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Allah sizi yaratmıştır. Zamanı gelince de sizi öldüre­cektir. Bir kısmınız da ileri yaşlara kadar bırakılır. Bunlar ilim sahipleriyken hiçbir şey bilmez hâle gelirler. Allah ise (her zaman) alîm ve kadirdir." (Nahl, 70)

"Allah sizi zayıf bir hâlde yarattı, zayıflıktan sonra si­ze kuvvet verdi, kuvvetten sonra tekrar zayıflık ve ihtiyar­lık verdi. O istediği şekilde yaratır. O alîm ve kadirdir." (Zümer, 54) Bütün bunlar ortada olan, elle tutulup gözle görülen ger­çeklerdir. Onun için, "Her kemâlin bir zevali vardır." denil­miştir. Zevali olmayan kemâl ise Allah Teâlâ’nın kemalidir. Kur’ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Yeryüzünde olan her canlı yok olmaya mahkûmdur. Bakî ve kalıcı olan, büyük ve saygın olan Rabbindir." (Rahman, 26, 27)

Hâl bu olunca, mükemmelliğe karşı duyulan sevgi ile de en evvel, en çok ve hatta yalnızca Allah Teâlâ’nın sevil­mesi lâzım gelir.

İnsana oldukça büyük bir sevgi kabiliyeti verilmiş ve bu sevgi ile Allah Teâlâ'yı sevmesi emredilmiştir. Fakat, kendisi bu sevgiyi yukarıda zikredilen sebeplere ve eşyaya tevzi edip dağıtırsa, bu durumda Allah Teâlâ'yı sevse bile, O'nu azametine lâyık bir sevgi ile sevmiş olmaz. Ancak, in­sanın bütün sevgisini Allah Teâlâ'ya vermesi, O'nun dışın­da hiçbir şeyi sevmemesini gerektirmez. Çünkü diğer şey­ler de Allah Teâlâ’nın yarattıkları oldukları için sevilebilir­ler. Bu anlamda bunları sevmek, Allah Teâlâ sevgisini azalt­maz, aksine onu daha ayrıntılı, gerekçeli ve şuurlu bir hâle getirir.

Allah Teâlâ'yı severek O'na ibadet ve kulluk etmek, O'ndan dünya veya ahiret için iyilikler umarak bunu yap­maktan daha üstündür. Dâvûd (as)’a indirilen Ze­bur'da şunun yazılı olduğu rivayet edilmiştir:

"Allah’ın hâlis kulları, O'ndan bir şey bekleyerek de­ğil, Rab olduğu için O'na kulluk edenlerdir. Allah cennet ve cehennemi yaratmasaydı bile, bunlar O'na aynı şekilde kulluk ederlerdi."

Bir hakîm şöyle demiştir: "Allah Teâlâ'ya kullukta gönüllü ve hasbî olun; kötü olan köle veya işçi gibi hesaplı ol­mayın: Çünkü kötü olan köle, korktuğu için efendisine hiz­met eder, işçi de yalnızca ücret için bunu yapar. Gönüllü olan ise, ne şunun, ne de bunun için değil, hizmet ettiği zâ­tı buna layık bulduğu için yapar."

Ebu Hâzım şöyle demiştir: "Ben Allah Teâlâ'ya, sevap veya ceza mülahazasıyla ibadet etmekten hayâ ederim."

En Büyük Lezzet Allah Teâlâ'yı Bilmekte ve Görmektedir

Bil ki, insanda değişik duyular ve duygular vardır. Bu duyu ve duygular lezzet ve elemlerin kaynaklarıdır. Bunla­rın fonksiyonlarını icrâ ve ifâ etmeleri lezzet, engellenmeleri ve tıkanmaları elem doğurur. Ancak bu lezzet ve elemler, aynı ismi taşısalar bile, duyu ve duyguların kendileri gibi, birbirinden farklıdırlar. Onun için, örneğin, yemek de, bil­mek de lezzet verirler. Fakat bunların lezzetleri aynı türden değildir. Bunun gibi, görmek, dinlemek, dokunmak, bul­mak, başarmak, intikam almak, yardım etmek de farklı lez­zetler doğururlar. Aynı duyu ve duygudan veya fiilden kaynaklanan lezzetin de azlık ve çokluk yönünden çok de­receleri vardır. Örneğin, baklava yemenin lezzeti ekmek yemenin lezzetinden fazladır. Bunun gibi, bilmenin verdi­ği lezzetin büyüklüğü de, bilinen şeyin kıymet ve derecesi­ne göredir. Bundan dolayı, din bilgisi dünya bilgisinden daha çok lezzet verir. Çünkü din ilminin konusu olan ahi­ret ötekinin konusu olan dünyadan daha kıymetlidir. Din bilgisi içinde de en çok lezzet veren, Allah Teâlâ'yı bilmek­tir. Çünkü Allah Teâlâ kâinattaki en büyük varlıktır; O'nu bilmek de din ilminin gayesi, hedefi ve kıblesidir.

Diğer bir ifade ile, bir ilmin verdiği lezzet, o ilmin kıymetiyle ölçülüdür. Bir ilmin kıymeti de onun konusunun kıymetiyle orantılıdır. Bundan çıkan tabiî sonuç, Allah Teâlâ'yı bilmenin bütün lezzetlerin üstünde lezzet vermesi­dir. Bu lezzeti duyanlar şöyle demişlerdir:

"Lezzet arayan sultanlar, bizim duyduğumuz lezzeti bilselerdi, onu bizden almak için bizimle savaşırlardı."

Görmek de bilmek gibi, aynı duyum olmasına rağmen, görülen nesnelere göre, farklı derecelerde lezzet verir. Bu sebeple, bir insanın kendi babasını görmesi, ona bir yaban­cıyı görmesinden daha çok lezzet verir. Tıpkı bunun gibi, güzel bir kimseyi görmek çirkin birini görmekten, bir âlimi görmek bir câhili görmekten, bir zengini görmek bir fakiri görmekten, bir âmiri görmek bir memuru görmekten, bir kumandanı görmek bir neferi görmekten, bir sultanı gör­mek bir köleyi görmekten daha çok zevk ve lezzet verir. Kural bu olunca, insanın kendisini yaratan, varlık süresi boyunca kendisine had ve hesaba gelmeyen iyilikler ya­pan, aynı zamanda kâinatın mutlak hâkimi, bütün kudsî güzelliklere sahip, bütün fazilet ve meziyetlerle donanımlı, sınırsız ilim ve kudretle vasıflı, ne benzeri, ne de benzeri­nin benzeri bulunmayan, harikalar harikası ve acâipler acâibi zâtı (Allah Teâlâ'yı) görmek de O'nun üstünlükleri ölçü­sünde daha fazla lezzet verir.

Maruf el-Kerhî şöyle demiştir: "Allah Teâlâ öyle bir sul­tandır ki, O'nu sevmek, bütün sevgilerin yerini tutar ve O'nu tanımak bütün lezzetlerin tadını verir."

Allah Teâlâ'yı tanımaktan lezzet almak, insanın olgun­luk hâlidir. Onun hamlık hâlindeki lezzetleri ise şunlardır: Oyun oynama lezzeti, süs ve gösteriş lezzeti, yemek gibi şehvetlerin lezzeti, mal ve mülk lezzeti, şöhret ve riyaset lezzetidir. Şöhret ve riyasetten (baş olmaktan) lezzet almak insanın hamlık döneminin en üst aşamasıdır. İnsan, diğer lezzetlerden çok bu lezzetin etkisinde kalır. Bu sebeple, onu tadınca, diğer bütün lezzetleri onun için fedâ eder.

Allah Teâlâ'yı tefekkür etmek de, kalbe lezzet ve huzur verir. Kur'ân-ı Kerim'de buna işaret edilerek, "Onlar iman etmişler ve kalpleri Allah'ı zikretmek (O'nu anmak ve te­fekkür etmek) ile huzur bulmuştur. Bilin ki, kalpler Allah'ı zikretmekle huzur bulur." (Ra’d 24) buyurulmuştur. Ancak bu te­fekkür, Allah Teâlâ’nın zâtının nasıl ve nice olduğunu düşünmek şeklinde değil, O'nun bilinen yüce isimleriyle ifa­de edilen yüce vasıf ve sıfatlarını düşünmek tarzında olan tefekkürdür. O'nun zâtının nasıl ve nice oluşu aklın kavra­ma gücünün dışında olduğu için, bunun üzerinde düşün­mek ve tefekkür etmek yasaklanmıştır.

Allah Rasûlü (sa) bu hususta şöyle buyurmuştur:

"Allah Teâlâ’nın zâtını düşünmeyin. Çünkü O'nu idrâk edemezsiniz. Bunun yerine, O'nun iyilik ve ihsanlarını dü­şünün." (Geçti) Kur'ân-ı Kerim'de de sık sık emredilen tefekkür, Allah Teâlâ’nın yarattığı varlıklar üzerine çevrilmiştir. Çün­kü bu varlıklar O'nun ilim, kudret, rahmet gibi sıfatlarını gösterirler. Örneğin, şöyle buyurulmuştur:

"Onlar ayakta iken, otururken ve uzanırken Allah'ı zikrederler (anarlar) ve göklerle yerin yaratılmasında te­fekkür edip, 'Rabbimiz! Bunları boşuna yaratmadın. (Bun­ları bizi sınamak için yarattın. Bizi bu sınavı kaybedip) ce­hennem ateşine düşmekten koru.’ derler." (Âl-i İmrân, 191)

"Allah gökleri görebildiğiniz bir direk olmaksızın yük­seltti, Arş üzerinde hâkimiyet kurdu, güneşi ve ayı emrine musahhar etti, yeryüzünü oturulacak hâle getirdi, onda dağlar, nehirler, her çeşit yiyecek maddeleri, her türden er­kek ve dişiler yarattı, geceyi gündüzün üstüne saldı. Bütün bunlarda tefekkür edenler için deliller (Allah'ın varlık ve kudretinin ispatları) vardır." (Ra'd, 2, 3)

Kâinat, tefekkür cennetidir. Bu cennet, tefekkür ehline ahiretteki cennetten önce ikram edilmiştir. Kur'ân-ı Kerim'deki, "Genişliği göklerle yer olan cennet" (Al-i İmrân, 133; Hadîd, 21) sözüyle bir anlamda bu tefekkür cenneti tarif edilmiştir. Bu cennette Allah Teâlâ'yı tefekkür yoluyla görenler, ahiretteki cennette de O'nu gözleriyle göreceklerdir. Tefekkür yoluyla O'nu görmenin lezzet ve saadeti de bu suretle tamamlanacaktır. Çünkü tefekkür ne kadar kuvvetli olursa olsun, gözle gör­mek kadar açık ve net değildir.

Bu şu demektir: Allah Teâlâ'yı ahirette ve cennette gör­mek için bu dünyada O'nu tefekkür etmek şarttır ve herke­sin O'nu orada görmesi de burada O'nu tefekkür etmesi öl­çüsünde olacaktır. Burada O'nu tefekkür etmeyenler ise, orada O'nu hiç göremeyeceklerdir. Kur'ân-ı Kerim'de bun­lar kasdedilerek şöyle buyurulmuştur:

"Onlar o gün Rablerini görmekten menedilirler." (Mutaffifîn, 15), "Onları kıyâmet gününde kör olarak haşredeceğiz. Kendi­leri, 'Rabbimiz! Biz dünyada gören iken, bizi niçin kör ola­rak haşrettin?’ derler. Allah onlara, 'Hayır! Siz dünyada âyetlerimizi görmediniz. Biz de bugün sizi görmez şeklide haşrettik.’ der." (Tâhâ, 124)

Allah Teâlâ'yı görmek, diğer bütün görme çeşitlerin­den daha fazla lezzet ve sevinç verir. Çünkü görmenin lez­zeti şu sebeplerle artar.

Birincisi, görülen şeyin güzellik ve mükemmelliğidir. Onun için, bir şey ne kadar güzel ve mükemmelse, onu görmenin lezzeti o kadar fazladır.

İkincisi, görülen şeye duyulan sevgidir. Bu sevgi art­tıkça görmenin lezzeti de artar.

Üçüncüsü, görmenin netliğidir. Onun için, bir şeyi ya­kından, örtüsüz ve kuvvetli bir ışık altında görmek, onu uzaktan, perde arkasında ve yetersiz bir ışıkla görmekten daha çok lezzet verir.

Dördüncüsü, görenin dikkatini dağıtan ve onu meşgul eden korku, ağrı, keder gibi olumsuzlukların bulunmama­sıdır. Görmenin lezzetini arttıran bu sebeplerin hepsi Allah Teâlâ'yı görme olayında mevcuttur. Çünkü kimi insanları hayran, kimilerini âşık, kimilerini meftun ve meczup hâli­ne getiren bütün güzelliklerin yaratıcı olan Allah Teâlâ, bu güzelliklerden sonsuz derecede üstün olan ve ne akıl, ne de hayale sığmayan bir güzelliğe sahiptir. Maddî olmayan, benzeri ve taklidi cennette de bulunmayan bu mukaddes güzelliği görmek, ruhlara cennet nimetlerinden daha çok lezzet verir.

Bu güzelliği görmekle mükâfatlandırılan kimseler, Al­lah Teâlâ'yı her şeyden fazla seven kimselerdir. Kur’an-ı Kerim'de bunlar için:

"İman edenler, Allah'ı her şeyden fazla severler." (Bakara, 165) buyurulmuştur. Bu görme perdesiz ve örtüsüz olacaktır.

Allah Rasûlü (sa) bunu şöyle ben­zetmiştir:

"Siz Rabbinizi, bulutsuz bir semâda dolun ayı net ola­rak gördüğünüz gibi göreceksiniz. Aranızda görmeyi en­gelleyen veya gölgeleyen bir perde bulunmayacaktır." (Muttefekun aleyh)

Bu görme olayının gerçekleştiği cennette, görenlerin dikkatini dağıtan ve neşelerini bozan korku, hastalık, gaile, keder gibi şeyler de yoktur.

Bu şartlarda dünyada gerçekleşen bir dost mülakatı bi­le tarifsiz bir lezzet verirken, bu mülakatın Allah Teâlâ ile ve cennette olmasının sonsuz bir lezzet verdiğini anlamak her hâlde zor değildir.

Allah Muhabbetini Arttıran Sebepler

Bil ki, ahirette en çok mutlu olanlar, bu dünya hayatın­da Allah Teâlâ'yı en çok sevenlerdir. Çünkü bunlar Allah Teâlâ'yı sevince, Allah Teâlâ da onları sever.

Kur'ân-ı Kerim'de buna işaret edilerek, "Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler." (Mâide, 54) buyurulmuştur.

Böylece, ahiret bu kimseler için yabancı bir yer olmaktan çıkıp sevgilinin yeri ve yurdu hâline gelir. İnsanın en çok mutlu olduğu yer ise, sevdiğinin bulunduğu yerdir. Onun için, Allah Teâlâ'yı sevenler ölürken üzerlerine me­lekler iner ve onlara şöyle derler:

"Kokmayın, üzülmeyin ve size va'dedilen cennetle müjdelenin." (Fussilet, 30) İnsan Allah Teâlâ'yı sever ve O'nun tarafın­dan sevilirse, O'nun mutlak ve açık hâkimiyeti altında bu­lunan ahirete gitmekten, diğer ölenler gibi, ne korkar, ne de üzülür.

Allah Teâlâ sevgisinin aslı ve çekirdeği bütün mümin­lerde vardır. Çünkü bunların sahip oldukları iman, marifet ve sevgiden oluşan mürekkep bir cevherdir. Marifet Allah Teâlâ'yı tanımak, muhabbet ise O'nu sevmektir. Ancak ma­rifet gibi, muhabbet de yalnızca iman etmekle kemâl dere­cesine ulaşmaz. Bunları bu dereceye ulaştırmak için, ayrıca çalışmak lâzımdır.

Allah Teâlâ muhabbetini arttıran sebepler iki tanedir. Bu sebeplerden birisi dünyayı ve dünyaya ait olan şeyleri sevmemektir. Çünkü kalbin belli bir sevgi kapasitesi var­dır. Bu yüzden, bu sevgi paylaşıldıkça azalır. Bunun böyle olduğunu anlamak için, uzun söze lüzum yoktur. Çünkü yalnız bir şeyi sevmekle birkaç şeyi sevmenin sevgi yoğun­luğu ve şiddeti bakımından farklı olduğunu, sevilen bir ise sevginin güçlü ve şiddetli olduğunu, sevilenler çok ise her birine düşen sevgi payının zayıf ve az olduğunu herkes bi­lir. Kur’ân-ı Kerim'de:

"Allah bir kimsenin göğsüne iki kalb koymamıştır." (Ahzab, 4) buyurulmuştur. Bu demektir ki, bir kalb ile ancak bir şey güçlü bir şekilde sevilebilir. Başka şeylerin de bağımsız ola­rak sevilmeleri durumunda sevgi dağılır ve gücünü kaybe­der. (İlişkilerin çoğaldığı şimdiki dünyada sevgi ve vefa duygularının azalması da bundan dolayıdır. Onun için, şimdi artık mecnunlar, leylâlar ve sıddıklar yetişmiyor. Ye­ni dönemde sevgiler zayıf, dostluklar vefasız, münâsebet­ler çürük, selâm ve sabahlar soğuktur.)

Tevhid kelimesi olan lâ ilâhe illallah sözü, ibadet gibi, muhabbetin de Allah Teâlâ'ya tahsis edilmesini gerektirir. Çünkü "ilâh", hem mabud (ibadet edilen), hem de mahbup (sevilen) demektir. "Nefislerini ilâhlaştıranları gör­müyor musun!" (Furkan, 43) ayetiyle dikkat çekilen husus da bazı in­sanların nefislerine ibadet etmeleri değil, onu ilâhı sever gi­bi sevmeleridir. Çünkü insanların nefislerine bilinen mâna­da ibadet etmeleri söz konusu değildir. Allah Rasûlü (sa), "Kalbinin ihlasıyla lâ ilâhe illallah di­yen cennete gider." (Muttefekun aleyh) buyurmuştur. Buradaki kalbin ihla­sından maksat da kalbin sevgisini Allah Teâlâ'ya tahsis et­mek ve hâlis kılmaktır.

Allah için ve O'nun adına sevmek de O'nun sevgisinin bir boyutudur. Bu sebeple, bu türlü sevgiler O'nun sevgisi­ni azaltmaz, aksine arttırır.

Dünyaya ait şeyleri sevmekten kurtulmanın çaresi de, bu şeylerin hakikatte güzel olmadıklarını, güzel oldukları kabul edilse bile, fâni ve geçici oldukları için sevgiye değmediklerini ve üstelik onları sevenlerin dinine ve ahiretine çok zarar verdiklerini düşünmektir.

Sebeplerden ikincisi ise Allah Teâlâ'yı daha çok tanıma­ya ve bilmeye çalışmaktır. Çünkü O'nu sevmenin kuvveti O'nu tanımanın ve bilmenin derecesiyle orantılıdır. İnsan başka şeyleri tanıdıkça sevgisi azalır, Allah Teâlâ'yı tanıdık­ça da sevgisi artar. Bundan dolayıdır ki, Allah Teâlâ'yı en çok seven, O'nu en çok tanıyan ve bilen Allah Rasûlü ol­muştur. Nitekim kendisi bir hadis-i şerifte, "Ben içinizde Allah Teâlâ'yı en çok tanıyan ve O'na en çok saygı ve huşû duyan kimseyim." buyurmuştur. Allah Teâlâ'yı daha çok tanımanın ve bilmenin yolu ise daha çok tefekkür, zikir ve ibadet etmektir. Tefekkür de iki kısımdır. Birincisi, Kur'ân-ı Kerim'i okumak ve mânalarını anlamaya çalışmaktır. Bu konuda yazılmış olan sağlam kitapları okumak da bu te­fekkür cümlesindendir. İkincisi ise, kâinat üzerinde (eşya ve hâdiselerde) tefekkür etmek ve onlarda Allah Teâlâ’nın ilim, kudret, hikmet ve rahmetini görmektir. Allah Teâlâ bu iki tefekkürü de emretmiştir. Birincisine örnek şu âyettir:

"Kur’ân'da tefekkür etmiyorlar mı ? Bu Kur'ân, Allah'tan başkası­na ait olsaydı, onda bir çok çelişkiler ve tutarsızlıklar göre­ceklerdi." (Nisa, 82) İkincisine örnek de şu âyettir:

"De ki: Göklerde ve yerde olan şeylerde tefekkür edin (ve Allah’ın varlık ve büyüklüğünü gösteren nihayetsiz delilleri görün). Fakat inanmak istemeyen kimseler için delil­ler fayda vermez." (Yûnus, 101)

Yöntem olarak tefekkür iki türlüdür Birincisi, varlıklar üzerinde düşünmek ve bu düşüncenin sağladığı bilgi ile Allah Teâlâ’nın azametini ve sıfatlarını tefekkür etmektir. İkincisi ise, doğrudan doğruya Allah Teâlâ’nın azametini ve sıfatlarını tefekkür etmektir. Birinci tefekkür yöntemi daha çok Allah Teâlâ'yı tanımaya yarar. İkincisi ise O'nun sevgi­sini arttırır.

Yaratıklarda tefekkür etmenin Yaratanın tanınmasını ve O'nun ilim ve kudretinin bilinmesini nasıl sağladığını anlamak için en küçük bir yaratık olan sineği düşünmek yeterlidir. Çünkü bu küçük ve çoğu kimsenin tiksindiği ya­ratık, hacminin küçüklüğüne rağmen, Allah Teâlâ’nın bü­yüklük ve azametini dev bir ayna ve akran gibi gösterir. Bu en küçük hayvan, en büyük hayvan olan fil modelinde ya­ratılmış ve ona da hortum verilmiştir. Ancak onun hortu­mu filin hortumundan daha hünerlidir. Çünkü filin hortu­mu yalnızca ortada olan şeyi alabilirken, sineğin hortumu en gelişmiş bir sondaj aleti gibi, cildin altındaki kanı çeker. Allah Teâlâ, sineğe rızkının deri altında olduğunu ilham et­miş, bu hortumu vermiş, hortumu çalıştırmak için marifet ve güç vermiş, yakalanmaması için de çok hassas duyma ve hareket etme kabiliyeti vermiştir. O kadar ki, insan elini kaldırmaya niyet ederken bile, bunu duyar ve kaçar, sonra gafil bir anı yakalayıp tekrar gelir. Sinek bu işte Allah Teâlâ’nın kendisine öğretmesiyle muharebenin en ince kural­larını tatbik eder. Bu sinek kirli zannedilir. Halbuki o, durmaksızın yüz ve gözlerini yıkar ve adeta insanlara yıkan­mayı ve temizliği öğretir, onları abdest almaya davet eder. Sinek, kendisini ışık gibi görünen ateşin içine atıp yakmakla insanlara bir ders daha verir. Bu ders de şudur: Nefsin şehvet ve arzuları da ışık gibi görünürler, fakat on­lar hakikatte yakıcı ateşlerdir. Allah Rasûlü (sa) buna işaret ederek şöyle buyurmuştur:

"Ben eteklerinizden çekip sizi kurtarmaya çalışıyo­rum. Siz ise, sinekler gibi ateşin içine atılıyorsunuz." (Muttefekun aleyh)

Sineğin bir türü de bal arısıdır. Allah Teâlâ’nın kudret ve sanatı bu hayvancıkta da açık ve net bir şekilde görülür. Çünkü kendisine yapılan ilham ile bu küçük hayvan da hayret verici ve baş döndürücü işler yapar. Kur’ân-ı Kerim'de bu sinek hakkında şöyle buyurulmuştur:

"Rabbin arıya, 'Dağlarda, ağaçlarda ve çardaklarda yuva yap. Sonra türlü çiçeklerden ye ve Rabbinin sana ko­laylaştırdığı yollardan geç.’ diye vahyetti. Bu suretle onun karnından değişik renklerde ve şifa taşıyan bir sıvı çıkar. Bu işte tefekkür edenler için deliller vardır." (Nahl, 68, 69)

(Günümüzde türlü ilim dalları, Allah Teâlâ’nın yarattı­ğı büyük ve küçük şeylerde çok enteresan mânalar ve ince­likler bulup ortaya koymuşlardır. Bu suretle Allah Teâlâ’nın şu âyette verdiği söz de yerine gelmiştir: "İnsanlara etrafla­rındaki ve kendilerindeki âyetlerimizi (kudretimizin delillerini) göstereceğiz. Böylece O'nun hak olduğu onlara iyice belli olacaktır." (Fussilet, 53))

Allah Teâlâ Sevgisinin İnsanlarda Farklı Olmasının Sebepleri

Bil ki, yukarıda da söylendiği gibi, bütün müminler Allah Teâlâ sevgisinin asgarisinde müşterektirler. Ancak, bunların O'nun hakkındaki ilim ve marifetleri ve dünyaya yakınlık dereceleri farklı olduğu için, bu sevgileri de birbi­rinden farklıdır. Çünkü bir şey, sebepleriyle var olur ve on­larla birlikte artar veya eksilir. Sevginin sebepleri de, artıp eksildiğine göre, onun da artıp eksilmesi tabiidir. Hiç şüp­he yoktur ki, Allah Teâlâ’nın bir küçük yaratığı olan sinek­te bile pek çok mâna, sanat ve kudret görebilen bir kimse­nin Allah marifeti ile O'nun büyük yaratığı olan kâinatta bile mâna, sanat ve kudret görmekten âciz olan bir kimse­nin marifeti birbirinden kâinat kadar farklıdır. Muhabbet de marifete göre olduğuna göre, bu kimselerin Allah mu­habbeti de birbirinden bu kadar farklı olur. İmanın kuvve­ti de marifet ve muhabbete tâbi olduğu için, bu kimselerin imanları da bu şekilde birbirinden farklıdır. Bunların Allah Teâlâ'ya yakınlığı ve ahiretteki dereceleri de iman, marifet ve muhabbetleriyle orantılıdır. Bundan dolayı Kur'ân-ı Ke­rim'de, "Ahirette dünyadakinden çok daha farklı dereceler ve birbirinden üstün mertebeler vardır." (İsrâ, 1) buyurulmuştur.

Allah Teâlâ'yı hiç tanımayan ve sevmeyen kimseler da­lâlet ehlidirler. Bunlar, dünyada gece yolculuk yapmışlardır. Bu sebeple ne ışık görmüş, ne de o ışığın kaynağını me­rak edip soruşturmuşlardır. Allah Teâlâ’nın varlığına inanan ve fakat O'nun isim ve sıfatlarının azametini idrâk etmeyen kimseler, yemin ehlidirler. Bunlar dünyada şafak vakti yol­culuk yapmışlardır. Bunlar, ışığı yalnızca ufukta görmüşler ve onun güneşten kaynaklandığına iman etmekle yetinmiş­lerdir. Allah Teâlâ’nın zâtına iman etmenin yanında, isim ve sıfatlarının kâinat ve eşyâdaki etkilerini seyreden kimseler ise mukarrablardır. Bunlar gündüz yolculuk etmiş ve hem güneşi görmüş, hem de güneşin eşya üzerindeki ışık, renk, hararet gibi iz ve etkilerini görmüşlerdir. Kur'ân-ı Kerim bu üç sınıfı bir arada şöyle zikretmiştir:

"Ölen kişi mukarrablardan ise, ona rahatlık, mutlu­luk ve nimet cenneti vardır. O yemin ehlinden ise, ona (her türlü azap ve sıkıntıdan) selâmet vardır. O inkârcı sa­pıklardan ise, ona kaynar su ikramı ve cehennemde pişi­rilmek vardır." (Vakıa, 38, 94)

Çoğu İnsanların Allah Teâlâ'yı Tanımakta Acze Düşmesinin Sebepleri

Bil ki, Allah Teâlâ’nın varlığı en açık olan varlıktır. Çün­kü diğer şeylerin varlığı ancak onları gösteren birkaç alâ­met ve emâre ile bilirken, Allah Teâlâ’nın varlığı kendi ese­ri olan bütün kâinat ile bilinir. Çünkü müşahede ettiğimiz ve duyu organlarıyla temas hâlinde olduğumuz her şey, hatta kendi vücudumuz Allah Teâlâ’nın birer yaratığıdır ve hem O'nun varlığını, hem de nasıl bir ilâh olduğunu (ilim, kudret, hikmet ve rahmet... sahibi olduğunu) açık bir şekil­de gösterir. Varlıkların yokluktan sahneye çıkması, zerrele­rin (fizik ve kimya diliyle, atom, hücre ve moleküllerin) sa­natlı bir şekilde tertip, tanzim ve terkip edilmesi, sonra da hayat ve enerji verilip canlı ve hareketli hâle getirilmesi, kudret ve diğer yüce sıfatlara sahip yaratıcı bir ilâhın mev­cudiyetini zorunlu kılar.                                                     

Ancak nasıl ki, bir şeyi görememenin birbirine zıt iki sebebi vardır. Bunlardan birisi ışığın azlığı, diğeri de onun çokluğudur. Tıpkı bunun gibi, bir şeyi bilememenin de bir­birine zıt iki sebebi vardır.

Bu sebeplerden birisi, o şeyin gizli olması, delil ve şahidlerinin bulunmaması, diğeri ise onun çok açık olması ve her şeyin ona delil ve şahid durumunda bulunmasıdır.

Çoğu insanların varlığı çok açık olan Allah Teâlâ'yı bi­lememeleri bu ikinci sebeptendir. Çünkü zerrelerden gü­neşlere kadar küçük büyük, yakın uzak bütün varlıklar O'nu gösterirler. Böylece, O'nun varlığı, tıpkı sonsuz şid­dette olan bir ışığın altındaki bir şey gibidir. Çıplak ve za­yıf gözler bu şeyi, çok açık olmasından dolayı görmedikleri gibi, ilim ve marifetle takviye edilmeyen zayıf akıllar da bu durumda olan Allah Teâlâ’nın varlığını algılamaktan âciz kalırlar.

Diğer bir ifade ile, bir şey zıddıyla anlaşılır. Buna göre, eğer Allah Teâlâ'yı gösteren varlıklar yanında, O'nu göster­meyen bazı varlıklar da bulunsaydı, o takdirde O'nu göste­renlerle göstermeyenler arasındaki farklılık ve zıtlıkla O'nun varlığı anlaşılacaktı. Ancak âlemde böyle bir ikilik ve farklılık yoktur. Çünkü, bütün varlıklarda aynı kudret, aynı hikmet, aynı sanat, aynı kanun, aynı üslup ve aynı yöntem câridir. Bütün varlıklarda yaratmayla ilgili olarak aynı özellikler ve hususiyetler hâkim olduğu için, her şey kendiliğinden olurmuş gibi bir his doğar ve bu özellik ve hususiyetlerin yaratıcının varlık ve birliğinden ileri geldiği gerçeği dikkatten ve gözden kaçar.

Gözleri zayıf olan kimseler, gece karanlığında ay ve yıldızları görürler, fakat gündüzün aydınlığında güneşi görmezler. Çünkü güneşin şiddetli olan ışığı bunların göz­lerine fazla gelir. Allah Teâlâ’nın bir ve tek olan varlığı da tıpkı güneşin ışığı gibi kâinata şiddetli bir şekilde yansıdı­ğı için akıl, idrâk ve tefekkür gözleri zayıf olanlar O'nu gö­remezler. Fakat O'nun ışığı bu kadar şiddetli olmasaydı, örneğin âlemde iki yaratıcı, iki sanat, iki kanun, iki yöne­tim tarzı bulunsaydı, o zaman bu zayıf insanlar bu ikiliği ve onun arkasındaki iki varlığı fark edeceklerdi.

Eğer her gün güneşin batmasıyla dünya kararmasaydı, gündüz ışığının güneşten değil, her şeyin kendisinden kay­naklandığı zannedilecekti. Fakat bu batışın olması bu yan­lış zannı önlemiştir. Allah Teâlâ misâlinde ise, batmak söz konusu değildir. Çünkü, O "Kayyûm"dur ve hiç batmayan güneş durumundadır. Halbuki, varlıklar zaman zaman güneşin batmasında olduğu gibi O'nun tasarrufunun dışına çıksalardı, o zaman bu iki hâl arasındaki fark ile O'nun var­lığı kolaylıkla anlaşılırdı. Bu mümkün olmadığı için, bu yöndeki tefekkür yeteneği zayıf olan veya dikkati başka ta­raflara çevrilmiş olan kimseler, eşyanın kendiliğinden var olduklarını, üzerlerinde güneş ışığı gibi parlayan yaratıcı­lık hususiyet ve özelliklerini de onların kendi malları zan­nederler.

Böylece, açık olmak bilinmeye sebep iken, çok açık ol­mak bazı insanların Allah Teâlâ'yı bilmemesine ve tanıma­masına sebep olmuştur.

Bir önemli sebep de şudur: Allah Teâlâ’nın varlığına şahidlik eden ve O'nun azamet ve büyüklüğünü gösteren kâ­inattaki varlıklarla insan henüz aklının gelişmediği çocuk­luk döneminde tanışır ve bunları görmek onda alışkanlık hâline gelir. Büyüyüp de aklı olgunlaştığı ve gördüğü şey­lerden sonuç çıkarma aşamasına geldiği zaman, artık alış­mış olduğu varlıklar onun dikkatini çekmezler. Fakat, o za­mana kadar görüp alışmadığı yeni bir varlık, kural dışı bir bitki, mevcutlardan farklı bir hayvan gördüğü takdirde, dikkati uyanır, hayretini ifade etmek için, "Subhânallah!" der, yaratıcının varlık ve tasarrufunu çok güçlü bir şekilde hisseder. Halbuki her zaman gördüğü şeyler, onu heyecan­landıran bu yeni şeyden çok daha mükemmel ve muntazamdırlar ve dolayısıyla yaratıcıya olan delâletleri de o ka­dar kuvvetlidir. Fakat alışkanlık bunların üstüne bir perde gibi iner ve onları dikkatten kaçırır. Bu sebeple, şayet insan çocuk olarak değil de, yetişmiş ve aklî olgunluğa ermiş bir yaşta dünyaya gelseydi, akıl ve tefekkürünü uyuşturan alışkanlığı bulunmadığı için, her şeye büyük bir dikkat, hayret ve hayranlıkla bakacak ve harikalardan oluşan bu âlemin mutlaka bir harika yaratıcısının mevcut olduğunu düşünecek ve O'nun sınırsız ve sonsuz olan azameti önün­de secde edecekti.

(Sözde dinî duygunun menşe ve kaynağını araştıran bazı ah­maklar, ilk insanların hâdiseler karşısında ürperip korktuklarını ve bu yüzden gizli bir ilâhın mevcudiyetine inandıklarını, fakat ilim ilerle­yince, bu korkulan hâdiselerin ilmî sebepleri bulunduğu için artık ne korkuya, ne de bu hâdiseler için bir yaratıcının varlığına inanmaya ge­rek kalmadığını söylerler. İlmin, hâdiselerin bazı sebeplerini bulduğu doğrudur. Ancak, bu sebepler kanun ve kurallardır. Kanun ve kurallar ise bir kanun koyucu ve uygulayıcı kuvvetin varlığını gösterirler. Bun­ların kendiliğinden oluştuklarını ve her şeyi kendi başlarına yönettik­lerini söylemek ne ilim, ne de akla uygun değildir. Bunun için şöyle bir misâl verilmiştir: Bir yolcu çölde seyahat ederken, birden bir çiftliğe rast gelse ve içine girip dolaşınca, orada çölün ne iklimi, ne imkânsız­lıkları, ne de ıssızlığıyla kabil-i telif olmayan durumlar, vaziyetler, sa­raylar, bunların iç teşkilâtı, tertibatı ve tanzimatı ile karşılaşsa, tabiatıyla şaşırır ve bunun nasıl gerçekleştirildiğini düşünmeye başlar. Bunun sebebini bulmak için aramaya devam ederken, bir dolapta bu çiftlik ve sarayların plan ve projelerini ihtiva eden bir dosya görse, bu adam eğer akıllı ise, bu dosyayı görünce, bu çiftliğin büyük bir adamın mülkü ol­duğunu ve onun tarafından çok hünerli sanatkârlara yaptırıldığını açık bir şekilde anlar ve bu yöndeki inancı kesinleşir. Fakat, ahmak bir kim­se ise, bu dosyayı görünce, "Tamam! Buldum. Bu binalar, saraylar, bah­çeler ve eşya bu dosyadaki plan ve programın eseridir." der ve kendi kendisini gülünç ve maskara hâline getirir. İşte yukarıda zikri geçen sözde din araştırmacıları da bu ikinci adam durumundadırlar. Çünkü bunların da bulunduğunu söyledikleri şey, bu kâinatı yaratan zâtın uy­guladığı kanunlar ve prensiplerdir. Kanunlar ise kanun koyucu değil­dirler. Plan da mühendis değil, harita da usta değildir. Onun için, bun­ların varlığı kanun koyucunun, mühendisin ve ustanın da varlığını zo­runlu hâle getirir ve hâdiselerin tesadüf olma ihtimalini bütünüyle or­tadan kaldırır.)

Allah Teâlâ'yı tanıyan kimseler, varlıkları yer, gök, taş, ağaç şeklinde değil, O'nun birer sanatı, fiili ve kudreti şek­linde görürler. Bu sebeple, bu şeyleri görmek onlara Allah Teâlâ'yı unutturmaz. Aksine, O'nu daha çok hatırlatır ve O'nun varlığını şuhud ve müşahede derecesine getirir. Bunlar O'nun varlığını bu şekilde müşahede edince de O'nun azametini daha iyi anlayıp idrâk etmeye ve sonuç olarak da O'nu daha çok sevmeye muvaffak olurlar.

Buna göre, eşya ve varlıklara Allah Teâlâ’nın fiilleri gö­züyle bakan, onları bu bakışla gören ve onları bu cihet ve münasebetle seven bir kimse, Allah Teâlâ'yı daha çok tanır ve O'nu daha fazla sever. Bu sebeple, Kur'ân-ı Kerim'de eş­ya üzerinde tefekkür emredilmiş ve bu tefekkürün Allah marifeti ve muhabbeti kazandırdığı bildirilmiştir. Varlıkla­ra bu gözle bakmaya ve onları bu şekilde görmeye tasav­vuf dilinde "tevhid hâli" veya "tevhitte fenâ bulma" denir. Bu hâle işaret eden bir zat şöyle demiştir: "Biz önce kendimizleydik. Allah Teâlâ'yı tanıyınca kendimizden fenâ bul­duk ve kendimizsiz kaldık." Fakat bu hâl, "Allah'tan başka varlık yoktur." veya "Ben Allah'ım" gibi küfür ve zındıklık kokan sözler söylemekten ayrı bir şeydir.

Allah Teâlâ'yı Görmeye İştiyak Duymak

Bil ki, her seven, sevdiğini görmeye iştiyak duyar. Bu iştiyakın şiddeti de sevginin şiddeti ölçüsündedir. Allah Teâlâ sevgisi bütün sevgilerden daha şiddetli ve daha kuv­vetli olduğu için, bu sevgiyi taşıyan müminler de Rablerini görmek için en şiddetli ve en kuvvetli iştiyakı duyarlar.

İştiyak, gaip veya uzakta olanın yanına gitmek, huzu­runa çıkmak, onu görmek demektir. Allah Teâlâ, elbette ki, ne gaip, ne de uzakta değildir. Kur’ân-ı Kerim'de bu husus­ta şöyle buyurulmuştur:

"O, her şeyin yanında hazırdır." (Hac, 17) "Siz nerede olursanız, O sizinle beraberdir." (Hadîd, 4) "Biz insana can damarından daha yakınız." (Kaf, 16) Mü’minler de Allah Teâlâ'yı böyle yakın ve hazır hissederler. An­cak, hissetmek gözle görmek gibi değildir. Aksine o, gözle görme iştiyakını daha da arttırır.

Allah Teâlâ'yı görmek, O'nu gözle müşahede etmek ve göz görmesiyle tanımak demektir. Bu iki olay da ancak ahi­rette gerçekleşirler.

Allah Teâlâ'yı görmenin sonsuz lezzeti, O'na karşı du­yulan sevgi ve iştiyakın cennetteki mükâfatıdır.

Allah Teâlâ'yı en çok tanıyan ve O'nu en çok seven Pe­ygamber (sa) olduğu için, O'nu görme­ye en çok iştiyak duyan da kendisidir. Mirâc hâdisesi, onun bu iştiyakının dünyadaki mükâfatıdır. Çünkü bazı rivayet­lere göre, o, mirâcta Rabbini de görmüştür. (Bazı rivayetlere göre ise, Allah Teâlâ'yı görmemiştir. Görmüş­tür diyenlerin başında Abdullah İbni Abbas, görmemiştir diyenlerin başında da Hz. Aişe vardır. İnanç açısından bu bir ayrıntı olduğu için, bu konuda aydınlatıcı bir nass varid olmamıştır. Nassın vârid olmadı­ğı konuları kurcalamak da doğru değildir. Çünkü, bunlarda yanılma ihtimali vardır. Onun için, işin mahiyet ve aslını Allah Teâlâ’nın bilgisi­ne havale etmek lâzımdır.) Peygamber (sa), Rabbini görmeye karşı duyduğu şiddetli iştiyakı dualarında dile getirmiştir. Bir duasında şöyle demiştir:

"Allah'ım! Senden; takdirine rıza göstermeyi, öldükten sonra mutlu yaşamayı, mukaddes yüzüne bakmanın lezze­tini ve sana kavuşmanın şevk ve iştiyakını isterim." (Ahmed, Hâkim)

Allah Teâlâ Dâvûd (sa)’a şunu vahyetmiştir:

(Allah Teâlâ'nın peygamberlere yaptığı vahiy iki türlüdür. Birin­cisi kesin olmayan vahiydir. Bu vahiy Hz. İsa (as)’a kadar gelen bütün peygambere yapılan vahiyleri kapsar. Bu vahiyler günümüz için artık kesin değildir. Çünkü bu vahiylerin kitaplaşmış hâlleri olan Tevrat, İncil ve Zebur tahrife uğramış ve bozulmuşlardır. İkincisi ise kesin olan vahiydir. Bu vahiy, Muhammed (sa)’a yapılan ve Kur’ân şeklinde ortaya çıkan vahiydir. Binaen aleyh, "Allah Teâlâ falan peygambere şöyle vahyetmiştir." denildiği zaman, bu söz sadece bir ri­vayetten ibarettir. Bu rivayetin ne kadarı doğrudur veya aslı var mıdır meselesi belirsiz bir durumdadır. Ancak, bunlardan bazı rivayetler var­dır ki, mânaları kesin vahiy olan Kur'ân vahyine uygundurlar. Bu uy­gunluğu göz önünde tutan bir kısım âlimler, bu rivayetler için "Allah vahyetmiş." demişlerdir. Fakat daha dikkatli davranan âlimler, bunu da câiz görmemişlerdir. Ben şahsen, bu ikinci kısım âlimlerin görüşünü ter­cih ediyorum. İmam Gazali ise birinci kısım âlimlerden olduğu için bu kabil rivayetleri çokça zikretmiştir. Peygamberlerin kendi sözleri de bu­gün bizim için sağlık ve mevsukıyet bakımından iki türlüdür. Önceki peygamberlerin hiçbir sözü kesin değildir. Bizim peygamberimizin söz­leri olan hadisler ise, kısmen kesin, kısmen muhtemeldirler. Tamamen yalan rivayetlerden ibaret olan pek çok hadisler de vardır. Hâl bu olun­ca, "İsa (as) (veya daha önceki bir peygamber) şöyle demiştir." sözü de kesinlik ifade etmez. İhtimal ki, demiştir, ihtimal ki dememiştir. Fakat bizim peygamberimizin sözleri bundan farklıdır. Çünkü onun ba­zı sözleri kesindir, bazıları da kuvvetli bir zan ifade ederler. Uydurma hadisler ise tamamıyla hükümsüzdürler.)

"Ey Dâvûd! Eğer beni gerçekten seviyorsan, dünya sevgisini kalbinden çıkar. Çünkü benim sevgimle dünya sevgisi bir kalpte birleşmezler. Ey Dâvûd! Ben seni tanır­sam halkın seni tanımaması, ben senden razı olursam hal­kın sana kızması, ben dinini tamamlarsam dünyanın eksik kalması sana zarar vermezler.

Ey Dâvûd! Benimle kullarım arasında nesep yakınlığı yoktur. Onun için, benim yakınlığımı isteyen, şehvetlerden (nefsin arzularından) vazgeçsin. Ben bu şehvetleri benden uzak olanları oyalamak için yaratmışım.

Ey Dâvûd! Şevhetlerden vazgeç ki, sana rıza ile baka­yım. Çünkü ben, şehvetlere meftun olan kimselerden razı değilim.

Ey Dâvûd! Bir kul bana muhtaç olmadığını zannettiği zaman bana en çok muhtaçtır. Ve bir kul benden yüz çevir­diği zaman en çok acınacak hâldedir."

Dâvûd (as) döneminde Allah Teâlâ'yı seven ve O'nu görmenin iştiyakıyla yanan on dört kişi Lübnan dağlarında bir pınarın başında oturmuş, suya karışan göz yaşlarıyla sevdiklerini zikir ve tefekküre dalmışlardı. Bir ara dile geldiler ve her biri bir yakarışta bulundu. Onlar­dan birisi şöyle dedi:

"Seni tenzih ederiz. Biz senin kullarınız. Geçmiş ömrü­müzde, kalplerimizi seni anmaktan koparan şeylerle meş­guliyetimizi affet." Birisi şöyle dedi:

"Seni tenzih ederiz. Biz senin kullarınız. Seni doğru ta­nımak ve sana güzelce kulluk etmekle bize minnet et." Bi­risi şöyle dedi:

"Seni tenzih ederiz. Biz senin kullarınız. Bizi kulluk yolunda devamlı kılmakla bize minnetini tamamla." Birisi şöyle dedi:

"Senin rızanı aramakta kusurluyuz. Gayretimizi arttır­makla bize cömertlikte bulun." Birisi şöyle dedi:

"Seni takdis ereriz. Bizi bir damla sudan yarattın. Son­ra, senin azametini düşünmeyi nasip etmekle bize minnet­te bulundun. Çabamız, senin nuruna yakın olmak içindir." Birisi şöyle dedi:

"Seni takdis ederiz. Dillerimiz seni övmekten ve sana şükretmekten âcizdir." Birisi şöyle dedi:

"Seni takdis ederiz. Sen kalplerimizi zikrine yönelttin ve bizi kulluğuna seçtin. Sana şükretmekteki eksiğimizi ba­ğışla." Birisi şöyle dedi:

"Seni takdis ederiz. İhtiyacımızı bilirsin. İhtiyacımız senin yüzüne bakmaktır." Birisi şöyle dedi:

"Seni takdis ederiz. Sen izin vermeseydin, istemeye ce­saret edemezdik. Madem ki, buna izin verdin, senden yo­lumuzu aydınlatan bir nur istiyoruz." Birisi şöyle dedi:

"Seni takdis ederiz. Bizden razı olmanı ve rızanı daim kılmanı istiyoruz." Birisi şöyle dedi:

"Bizim dünya ile bir işimiz yoktur. Bize yüzünün gü­zelliğini göstermekle bizi şad et." Birisi şöyle dedi:

"Gözlerimizin dünyayı görme hissini, kalplerimizin de cennet nimetlerini duyma hissini iptal et. Ta ki, yalnızca seni görelim ve sadece seni isteyelim."

Allah Teâlâ'nın Kulunu Sevmesi

Bil ki, Kur'ân-ı Kerim'deki bir çok âyetler, Allah Teâlâ'nın bazı kullarını sevdiğini bildirmiştir. Örneğin, şöyle buyurulmuştur:

"...Allah bunları sever, bunlar da O'nu severler." (Mâide, 54), "İyilik yapın. Allah iyilik yapanları sever." (Bakara, 195), "Allah çok tevbe edenleri ve çok temizlenenleri sever." (Bakara, 222), "Allah takva sahiplerini sever." (Al-i İmrân, 76), "Allah sabredenleri sever." (Al-i İmrân, 146), "Allah'a tevekkül et. Allah tevekkül edenleri sever." (Âl-i İmrân, 159), "İnsanlar arasında hüküm verirsen, adalet et. Allah adâlet edenleri sever." (Mâide, 42), "Allah, kendi yolunda bir saf hâlinde ve kenet­lenmiş duvar gibi savaşanları sever." (Saf, 4)

Allah Rasûlü (sa) da Allah Teâlâ’nın bazı kullarını sevdiğini bildirmiştir. Onun bu konudaki ba­zı hadis-i şerifleri şöyledir: "Allah Teâlâ dünyayı sevdiği ve sevmediği herkese verir; imanı ise ancak sevdiği kimselere verir." (Hâkim, Beyhakî), "Kim Allah Teâlâ'yı çok zikredip anarsa, Allah Teâlâ onu sever." (Ahmed, Ebu Ya'lâ), "Allah Teâlâ buyurdu ki, kulum bana ya­kın olmak için farzlardan sonra nafile ibadetleri de yapar­sa ben onu severim." (Buharî)

Ancak, Allah Teâlâ’nın kulunu sevmesi beşerî mânada bir sevmesi değildir. Beşerî sevgi, kalbin çoğu kere iradeyi de aşarak bir şeye meyletmesidir. Bu meylin başlıca sebebi de kulun ihtiyacı veya kendisinin isteyip de sahip olamadı­ğı maddî veya manevî bir üstünlüğü başkasında görmesi­dir. Allah Teâlâ’nın bu anlamda kimseyi veya bir şeyi sev­mesi mümkün değildir. Çünkü O'nun kimseye ve her han­gi bir şeye her hangi bir şekil ve surette ihtiyacı olmadığı gibi, bütün hakikî üstünlükler de kendisinde toplanmıştır. Başkalarındaki geçici üstünlükler ise, O'nun kendi lütuf ve ihsanlarıdır.

Bundan başka, beşerî sevginin unsurları olan kalbin meyletmesi, bir şeyden etkilenmesi ve bu etkinin derinle­şip tutku hâline gelmesi, bazen neşe, bazen elem vermesi Allah Teâlâ için muhal olan işlerdir. Onun için, Allah Teâlâ’nın sevmesiyle insanların sevmesi yalnızca isimde or­taktırlar. Mahiyetleri ise farklıdır. Tıpkı bunun gibi, hem in­sanlar, hem de Allah Teâlâ için kullanılan bütün kelime ve isimlerde (ilim, irade, kudret, görmek, dinlemek, duymak, konuşmak vs'de) de durum böyledir. Hatta en geniş kav­ram olan vücud (var olmak) bile, insanlar için ayrı, Allah Teâlâ için ayrı mânadadır. Çünkü Allah Teâlâ’nın var olma­sı, diğer varlıkların var olmaları gibi, sonradan olan, bir başkasının kuvvetiyle oluşan ve zevale mahkûm bulunan hâdis ve arızî bir varlık değildir.

(Kelime-i tevhid ve vesile-i necat "Lâ ilâhe illallah" sözü iken, bazıları ısrarla, "Lâ mevcude illallah" demişlerdir. Bu ikinci söz, "Al­lah'tan başka varlık yoktur." demektir. Bu sözü diyenler iki taifedirler. Bir taife, diğer varlıkları Allah Teâlâ’nın fiilleri oldukları için O'ndan ayrı saymamışlardır. Başka bir taife ise, diğer varlıkları Allah Teâlâ’nın cüz' ve parçaları olarak görmüşlerdir. Birinci taifenin görüşüne zoraki ve sirke gibi acı da olsa bir tevil bulmak mümkündür. Ancak ikinci ta­ifenin görüşüne hiçbir tevil bulmak mümkün değildir. Bu görüş açık bir şirk ve küfürdür.)

(Burada kural şudur: Allah Teâlâ için hakikat olan keli­me ve deyimler, insanlar ve diğer varlıklar için mecazdır­lar. İnsanlar ve diğer varlıklar için hakikat olan kelime ve terimler ise, Allah Teâlâ için mecazdırlar. Örneğin, kurtar­mak, öldürmek Allah için hakikat, insanlar için mecazdır­lar. Sevmek, sevinmek gibi kelimler ise insanlar için haki­kat, Allah Teâlâ için mecazdırlar.)

Allah Teâlâ’nın kulunu sevmesi, ona iyilik irade etme­sidir. Böyle olunca da, O'nun sevmesi iradesinin bir kısmı ve türü olmuş olur. O, bu sevgi ve irade ile, kalplerin üze­rindeki perdeyi kaldırır, basiret gözlerini açar, hakikatleri gösterir ve bunları anlayıp kabul etmeyi kolaylaştırır. Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Allah bir kimseyi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü (kalbini) İslâm’a açar; bir kimseyi hidayetten mah­rum bırakmak isterse de, onun göğsünü göğe doğru çıkı­yormuş gibi daraltıp sıkıştırır." (En'âm, 125)

Allah Teâlâ’nın sevgisi, iradesine ait yönüyle ezelidir ve sebebsizdir. Çünkü O'nun bütün sıfatları ezelidirler ve sebeplerle bağlı değildirler. Bu sevgi, O'nun fiiline ait yö­nüyle ise hâdistir ve kulun müstahak olmasıyla bağlantılı­dır. Nitekim, O'nun diğer fiilleri de hadistirler ve sebepler­le bağlantılıdırlar. Sevginin iradeye ait olan yönü, onun ezelde takdir edilmesidir; fiile ait olan yönü ise, kulun müstahak ve layık olması üzerine, kalbinin iman ve hida­yete açılması ve onun kurtuluş yolunda yürütülmesidir.

Sevgide yakınlık mânası da vardır. Sevgi, yakınlığın en önemli sebebidir. Çünkü seven, sevdiğine yakın olmak veya onu kendisine yaklaştırmak ister. Allah Teâlâ’nın kulunu ken­disine yaklaştırması ise, ona kendi ahlâk ve sıfatlarına benzer üstün ahlâk ve vasıflar vermesidir. Kul, bu ahlâk ve vasıflar­la O'na yaklaşmış olur. Kur'ân-ı Kerim de bu ahlâk ve sıfat­lar takva sözüyle özetlenmiş ve şöyle buyurulmuştur:

"Allah yanında en yakın olanınız, takvası en çok olanınızdır." (Hucurât, 13) Allah Rasûlü (sa) da şöyle de­miştir:

"Allah Teâlâ’nın ahlâkıyla ahlâklanın." Bu o demektir ki, Allah Teâlâ'ya yakın olmak, mekân yakınlığı şeklinde değil, Allah Teâlâ’nın sevdiği ahlâk ve sıfatlara sahip olmak şeklin­dedir. Çünkü kendisi, mekândan münezzeh olduğu için, me­kân itibarıyla O'na yakın olmak mutasavver değildir. Ancak O, güzel ve yüce sıfatlara sahiptir. Kul da bu sıfatların gölge­lerini ve küçük numunelerini kazanırsa, O'na sıfat bâzında yaklaşmış olur. Çünkü maddî veya manevî her şey, benzedi­ği şeye yakındır. Kemal (mükemmellik) de kemâle yakındır. Bu, tıpkı zekî olan talebenin âlim olan hocasına yakın olması gibidir. Çünkü burada da yakınlıktan maksat, maddî yakınlık değil, ilim ve zekâ bazında yakınlıktır.

Allah Teâlâ’nın yakınlığını mekân yakınlığı şeklinde ta­savvur edenlerden birisi Firavundur. Onun için vezirine şöyle demiştir: "Ey Haman! Bana bir (yüksek) kule yap. Umulur ki, ben yıldızlara çıkar ve Musa'nın Rabbini görü­rüm." (Gâfir, 36, 37) Allah Teâlâ, bu sözü Firavunun câhillik ve taşkınlı­ğına örnek olmak üzere Kur’ân-ı Kerim'de zikretmiştir.

Bir hadis-i şerifte, "Allah Teâlâ bir kulunu severse ona belâ verir." (Taberanî) denilmiştir Bu hadis-i şerifin mânası açıktır. Ancak, onu şöyle anlamak lâzımdır: "Allah Teâlâ bir kulu­nu sevmek isteyince, önce onu dener." Yani, onun sevgiye lâyık olup olmadığını ortaya çıkarmak için, kendisini bir şey (veya bazı şeyler) ile imtihan eder. Hadisteki "ibtila" sözü belâ vermek anlamına geldiği gibi, daha yaygın bir kullanımla imtihan etmek anlamına da gelir. Bu kelime ve müştak'ları (türevleri), Kur’ân-ı Kerim'de kullanımlarıyla daha çok bu ikinci anlamdadırlar. (Bakın: Fecr, 15, 16; Bakara, 249; Mâide, 94; Mâide, 48; En'âm, 165; A'râf, 168; Enbiyâ, 35.) Bu itibarla, Allah Teâlâ’nın kulun liyâkatini ortaya çıkarmak için onu imtihan ettiği şey, belâ olabildiği gibi, nimet de olabilir. Belâ imtiha­nı sabırla, nimet imtihanı ise şükürle kazanılır.

Bir âlim şöyle demiştir: "Sen Allah Teâlâ'yı sevdiğin za­man O'nun seni imtihan ettiğini görürsen bil ki, o da seni sevmek ister."

Bir mürid şeyhine:

- Allah Teâlâ beni seviyor, demiş. Şeyh:

-Yavrum! Allah Teâlâ bir kulunu sevmek isterse, önce onu imtihandan geçirir. O, seni böyle bir imtihandan geçir­di mi? diye sormuş. Mürid:

-Hayır! demiş. Şeyh:

-Öyleyse, Allah sevgisinden söz etme. Çünkü Allah Teâlâ, kendi sevgisini imtihansız kimseye vermez, demiştir.

(Bazı kimseler, günah işlemelerine rağmen, ceza ve imtihan gör­meyince, Allah Teâlâ’nın kendilerini sevdiğini zannederler ve bunu söylerler. Bu zan yanlıştır. Çünkü bu hâl sevgi işareti değildir. Allah Teâlâ, bir kulunu severse, onu günahlara karşı korur ve onu sevgi imtiha­nından geçirir. Bu imtihanın büyüklüğü de o kula verilmek istenen sevgi büyüklüğünde olur. Bu sebeple, Allah Teâlâ İbrahim (as)’ı halillik derecesinde sevmek isteyince, ona öz oğlunu kendi eliyle boğazlamak gibi son derecede zor bir emir vermiş ve onu bu emri ye­rine getirip getirmemekle imtihan etmiştir. Fakat kendisi, hiç tereddüt etmeden bunu yapmaya kalkışınca, imtihanı kazanmış ve Allah Teâlâ bunu yapmaktan vazgeçmesini vahyetmiştir.)

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Allah Teâlâ bir kuluna iyilik irade ettiği zaman, ona ayıplarını gösterir." (Deylemî)

Ayıpları gösterilince, kendisi onlardan kurtulmaya ça­lışır. Ayıplardan kurtulduğu oranda da kemâl ve mükem­mellik kesbeder. O zaman da Allah Teâlâ’nın onu sevmesi­ne liyâkat kazanır. Allah Teâlâ mükemmel olduğu için, mü­kemmelleri sever. Çünkü sevgi sıfat benzerliğinden doğar. Bu yüzden mükemmel mükemmeli, kusurlu kusurluyu se­ver. Ancak Allah Teâlâ’nın mükemmelliği uluhiyet çapında iken, kulun mükemmelliği beşeriyet çapındadır.

Allah Teâlâ’nın kulunu sevdiğinin en açık ve şaşmaz alâmeti, onu hayır ve tâatlere muvaffak etmesi, şer ve gü­nahlardan korumasıdır.

Allah Teâlâ bir kulunu sevince, onu azap etmez. Kur’ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Yahudiler ve hıristiyanlar, 'Biz Allah’ın çocukları ve sevdikleriyiz.’ dediler. De ki: 'Öyleyse, niçin sizi azap edi­yor?’ Hayır! Siz de, O'nun yarattığı kullardansınız." (Mâide, 18) An­cak bu, Allah Teâlâ'nın bir kulunu sevince, ona günah işle­me muafiyeti ve imtiyazı tanıması anlamında değildir. Çünkü, böyle bir imtiyaz kimseye tanınmamıştır. Bunu bil­diren bir ayet-i kerimede şöyle buyurulmuştur:

"Ne sizin (müslümanların), ne de kitap ehlinin (yahudi ve hıristiyanların) kuruntuları bir şey ifade etmez. Kim bir kötülük yaparsa, onunla cezalandırılır. Ve bu kimse, Al­lah'a karşı kendine ne bir dost, ne de bir yardımcı bula­maz." (Nisa, 123) Onun için, bir kimsenin günahlarından dolayı ke­sinlikle cezalandırılmayacağını düşünmesi, geçersiz bir ku­runtudan ve kendi kendisini aldatmaktan ibarettir. Allah Teâlâ’nın sevdiği kulunu azap etmemesi, öncelikle kendisi­ni günahlara karşı koruması, ona iyiliği sevdirmesi, onu hayır ve tâatte muvaffak kılması, nadiren işlediği günahla­ra karşı da ona tevbe ve istiğfar ilham etmesi ve keffaret ye­rine geçecek hayır ve hasenat yaptırmasıdır. Allah Teâlâ sevgisinin bu anlamda olduğunu bildiren çok âyetler ve hadis-i şerifler vardır.

Kulun Allah Teâlâ'yı Sevdiğinin Alâmetleri

Bil ki, Allah Teâlâ'yı sevmek kıymetli ve şerefli olduğu için, herkes onu iddiâ eder. Çünkü iddiâ etmek kolaydır.

Fakat, delili ve ispatı olmayan iddiâlar geçersizdirler. Onun için Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim'de, iddiâ sahiplerin­den iddialarını ispat etmelerini istemiştir. Örneğin şöyle buyurmuştur:

"Dediler ki: Cennete ancak yahudi veya hıristiyan olanlar gider. Bu onların iddialarıdır. De ki: Doğru söylü­yorsanız, delil getirin." (Bakara, 111)

"Allah'tan başka ilâhlar bulunduğunu mu söylüyorlar? De ki: Bunun delilini getirin." (Enbiyâ, 24) Madem ki, delilsiz iddiâ makbul değildir; öyleyse, insanın Allah Teâlâ'yı sevme ko­nusunda da şeytanın aldatması ve nefsin uydurması ile avunmaması, kendi kendisinden bu sevginin delil ve ispatı­nı istemesi ve kendisinde onun alâmetlerini arayıp bulması lâzımdır. Şu bilinmelidir ki, sevgi bir ağaçtır ve bu ağacın kalpte, dilde ve uzuvlar üzerinde meyveleri vardır. Bu mey­veler, sevgi ağacının varlığını, nicelik ve niteliğini gösteren alâmetler ve delillerdir. Bunlardan bazıları şöyledir:

1- Allah Teâlâ'yı görmeyi istemek. Çünkü sevgi gerçek ise, seven sevdiğini görmek ister. Allah Teâlâ'yı görmek de ancak öldükten sonra mümkün olduğuna göre, O'nu seven ölüp ahiret âlemine gitmeyi ister. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur:

"Kim Allah Teâlâ'ya kavuşmayı isterse, Allah Teâlâ da ona kavuşmayı ister." (Muttefekun aleyh)

Huzeyfe (ra) vefat ettiği zaman şöyle demiştir: "Sevgiliye gidiyorum. Ve ellerim boştur! Fakat ol­sun! Böyle bir gidişi istemeyen iflah olmasın!"

Seleften bir zat şöyle demiştir: "Allah Teâlâ ile dünya­da mülakat (buluşma, görüşe) secde hâlinde olur. Bu se­beple, O'nu sevmenin bir alâmeti de çok secde etmektir."

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyur­muştur: "Kulun Allah Teâlâ'ya en yakın olduğu hâl secde hâlidir."

Hz. Ebu Bekir (ra) ölüm döşeğinde, Hz. Ömer'e bazı şeyler vasiyet etmiş ve sözünü şöyle bitirmiş­tir: "Hak zor görünür, fakat kolaydır. Bâtıl kolay görünür, fakat zordur. Sana bir vasiyet yaptım. Ona uyarsan, en çok sevdiğin şey ölüm olur. O da yakındır. Uymazsan, en çok buğzettiğin şey ölüm olur. Fakat buğzetmen de seni ondan kurtaramaz."

Sa'd İbni Ebi Vakkas (ra) şunu anlatmıştır: "Uhud savaşında Abdullah İbni Cahş ile yan yana savaşı­yorduk. Bir ara ikimiz birer dua yaptık. Kendisi duasında şöyle dedi:

"Allah'ım! Karşıma güçlü ve azgın bir düşman çıkar. Senin için onunla savaşayım ve o beni öldürsün. Sonra da burnumu ve kulaklarımı kessin, karnımı yarsın ve beni parçalasın. Bu hâlde sana kavuştuğumda bana, 'Ey Abdul­lah! Burun ve kulakların niçin kesilmiş, karnın niçin yarıl­mış, vücudun niçin parçalanmıştır?’ diye sorasın. Ben de, 'Allah'ım! Bunlar senin yolunda ve senin için yapılmıştır.’ diyeyim." Bundan sonra ben Abdullah'ı kaybettim ve ak­şam üstü onun cesediyle karşılaştım. Aynen duâ ettiği gibi, burun ve kulakları kesilmiş, karnı yarılmış ve delik deşik edilmişti."

Sevrî ve Bişr şöyle demişlerdir: "Ölümden ancak kal­binde şüphe olan hoşlanmaz."

Buveytî şöyle demiştir: "Allah Teâlâ'yı gerçekten se­ven, ölümü de sever. Çünkü yahudilerin Allah Teâlâ'yı sev­diklerini söylemeleri üzerine şu ayet-i kerime indirilmiştir: "Sözünüzde samimî iseniz ölümü isteyin." (Bakara, 94)

Ölümü istemek Allah Teâlâ'yı görmek iştiyakıyla olma­lı, musibet ve imtihandan kaçmak niyetiyle olmamalıdır. Çünkü bu niyetle ölüm istemek mekruhtur.

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Biriniz uğradığı bir musibetten dolayı ölmeyi isteme­sin. Mutlaka bir şey söylemek isterse şöyle desin: "Al­lah'ım! Yaşamak benim için daha iyi olduğu sürece beni ya­şat. Ölmek daha iyi olduğu zaman da beni öldür." (Muttefekun aleyh)

Allah Teâlâ’nın takdirine rıza göstermek, ölmek paha­sına ondan kaçmaya çalışmaktan daha iyidir.

Genel olarak ölümü istememenin ve ondan hoşlanma­manın iki sebebi vardır.

Bunlardan birincisi, dünya sevgisidir. Dünyayı seven bir kimse, ondan ayrılmayı acı bulduğu için ölmek istemez ve ölümden hoşlanmaz. Halbuki, bir kimse Allah Teâlâ'yı dünyadan daha fazla severse, ölüm onun için daha az sev­diği bir şeyden (dünyadan) daha çok sevdiği bir şeye (Allah Teâlâ’nın rahmetine) kavuşmak olur. Bu ise, ona acı de­ğil, zevk verir.

İkinci sebep ise, daha iyi hazırlanmak isteğidir. Allah Teâlâ yanında sonsuz mertebeler ve dereceler bulunduğu ve bunların ancak dünyada kazanıldığı gerçeği karşısında, bir müddet daha dişlerini sıkıp birkaç mertebe daha terfi etme­yi dilemek, ölümü istememek ve ondan hoşlanmamak gibi bir görüntü verir. Fakat, hadd-i zatında bu, ölümden hoşlan­mamak değil, ahirete eksik bir hazırlıkla gitmekten hoşlan­mamaktır. Bu hâlin dünya sevgisi ile alâkası yoktur. Ancak niyeti samimî olarak bu olan bir kimse, zamanını iyi değer­lendirir ve hazırlık için sürekli çalışır. Böyle bir çalışma ve hazırlık içinde olmayan bir kimsenin, ölümü sevmemesini bununla izah etmeye kalkışması anlamsız ve yersizdir.

2- Nefsinin istediği şeyleri değil, Allah Teâlâ’nın istedi­ği şeyleri yapmak. Çünkü seven, sevdiğinin isteklerini ken­di isteklerinden üstün tutar. Allah Teâlâ kulundan tâat, iba­det ve hayır işleri ister. Kulun nefsi ise, kendisinden heves­lere uymak, haramlara girmek, ibadette tembellik etmek is­ter. Bu durum karşısında, kendi nefsinin heves ve istekleri­ne uyan bir kimsenin Allah Teâlâ'yı sevdiğini söylemesi ya­lan olur. Abdullah İbni Mübarek şiir diliyle şöyle demiştir:

Allah'ı severim dersin, lâkin günah işlersin

Bu bir çelişkidir, herkes gibi, sen de bilirsin

Eğer sevgin gerçek olsaydı, itâat ederdin

Çünkü seven, sevdiğine itâat eder, kesin

Sehl şöyle demiştir: "Sevginin alâmeti, sevdiğinin iste­ğini kendi isteğine tercih etmektir. Allah Teâlâ, heveslerden sakınmayı istediğine göre, O'nu sevmenin alâmeti heves­lerden sakınmaktır."

Eğer desen ki, Allah sevgisi heveslerden sakınmayı gerektirdiğine göre, heveslerden bütünüyle sakınmayan bir kimse Allah Teâlâ'yı sevmemiş mi olur?

Derim ki, sevginin çok dereceleri vardır. Bu itibarla, böyle bir kimse, O'nu şu veya bu derecede sevebilir. Nite­kim, Allah Teâlâ'ya iman etmiş hiçbir kimse, sevginin aslın­dan hâli değildir. Bunun için, bir sahâbî, kendisine içki iç­me cezası tatbik edilen Nuayman'a lanet edince, Allah Rasûlü (sa), "Ona lanet etme. O Allah ve Rasûlü’nü sever." buyurmuştur. (Buharî) Ancak, sevginin tamamı imanın icaplarına tam uymakla mümkün olabilir.

Ariflerden bir zat şöyle demiştir: "İman taklitten geldi­ği (taklide dayandığı) zaman, Allah Teâlâ sevgisi orta de­recede bir sevgi olur. O ilim ve marifetten geldiği (bunlara dayandığı) zaman ise sevgi tam olur ve bilcümle günahlar terk edilir."

Ariflerden bir zat da şöyle demiştir:

"Cennette, marifet ve muhabbet ehlinin derecesinden daha üstün bir derece yoktur."

3- Allah Teâlâ'yı çokça zikretmek ve O'nun ismini di­linden düşürmemek. Bu da sevginin icaplarından ve aynı zaman alâmetlerindendir.

4- Kur’ân’ı, Allah Rasûlü'nü ve sâlih kimseleri sev­mek. Çünkü sevgi hakikî ve kuvvetli olursa, onun şümul alanı ve kapsamı genişler. Bu sebeple, seven, sevdiğiyle alâkalı olan herkesi ve her şeyi de sever. Bundan dolayı, Mecnun, Leylâ’nın mahallesindeki köpeği alıp öpmüş ve okşayıp ağlamıştır. Buna göre, Allah Teâlâ'yı seven, O'nun sözü olan Kur’ân’ı, O'nun seçtiği ve sevdiği elçisi olan Muhammed (sa)’i ve kalplerinde O'nun ma­rifet ve muhabbetini taşıyan bütün mü’minleri de sever. Hatta, Allah Teâlâ’nın birer fiil ve sanatı olmaları itibariyle bütün yaratıkları da sever. Onun için, Allah Teâlâ, pey­gamberine şunu emretmiştir:

"Onlara de ki: Allah'ı seviyorsanız bana uyun." (Al-i İmrân, 31) Hiç şüphesiz ki, ona (Allah Rasûlü’ne) uyabilmek için onu sev­mek lâzımdır. Onu sevebilmek için de Allah Teâlâ kendisi­ne beşer planındaki maddî ve manevî bütün güzellik ve mükemmellikleri vermiştir.

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Allah Teâlâ'yı sizi yaratıp beslediği için, beni de O'nun hatırı için sevin." (Geçti)

Sufyân (es-Sevrî) şöyle demiştir: "Allah Teâlâ’nın sev­diğini sevmek Allah Teâlâ'yı sevmektir. Allah Teâlâ’nın şe­refli kıldığına hürmet etmek de Allah Teâlâ'ya hürmet et­mektir."

Abdullah İbni Mes’ûd (ra) şöyle demiştir: "Allah Teâlâ'yı sevip sevmediğinizi Kur’ân'la deneyin. Eğer Kur’ân'ı seviyorsanız, Allah Teâlâ'yı da seviyorsunuz. Onu sevmiyorsanız, Allah Teâlâ'yı da sevmiyorsunuz." Çünkü Kur'ân, O'nun sözü ve kelâmıdır. Ancak Kur'ân'ı sevmek de iddiâ etmek şeklinde değil, onun emirlerine uymak şek­linde olur. Nitekim geçen âyette, Allah Rasûlü’nü sevmek de ona uymak lafzıyla ifade edilmiştir. Çünkü bunları sev­menin gayesi, onların rehberliğinde Allah Teâlâ'ya doğru bir şekilde kulluk etmektir.

Sehl şöyle demiştir: "Allah Rasûlü’nü sevmenin alâ­meti onun sünnetini sevmektir." (Sünnet terimi iki mânaya gelir. Birincisi, farz dışında kalan iba­detlerdir. İkincisi ise Allah Rasûlü’nün Kur’ân ve İslâm’ı tatbik şeklidir. Bu ikinci mânada farzlar da sünnet'e dahildirler.)

5- İbadeti sevmek. Çünkü ibadet, özellikle de namaz, Allah Teâlâ ile manevî buluşmak ve görüşmektir. Onun için, Allah Rasûlü (sa), "Gözlerimin aydınlığı namazdadır." buyurmuştur. İbadeti, özellikle de namazı Al­lah Teâlâ ile manevî buluşma, görüşme ve konuşma bilenler, ibadet ve namaz esnasında ruhen dinlenir ve yenilenirler. Onun için Allah Rasûlü (sa) ezan okuması anlamında Bilâl'e, "Ey Bilâl! Bizi rahatlat." demiştir. İbadetteki huşû' ve huzur Allah Teâlâ'yı sevenler için gıda hâline gelir ve bunlar balığın suyla yaşaması gibi, ancak na­maz kılmak, Kur'ân okumak ve Allah Teâlâ'yı zikretmekle yaşayabilirler. Onları bu huzur ve mutluluk ortamından çı­karan her hangi bir meşguliyet, balığın susuz kalması gibi, çırpınmalarına yol açar. Bunların bütün dikkatleri de iba­dette toplandığı için, etraflarında olup bitenlerden ve hatta kendi vücudlarından haberleri olmaz. Bu sebeple, bunlar­dan bazılarının evleri yanmış, fark etmemişler, kangrenleşmiş uzuvları kesilmiş, acı duymamışlardır.

Yahya İbni Muâz şöyle demiştir: "Bir kimsede üç haslet varsa, o kimse gerçekten Allah Teâlâ'yı sever. Bu hasletler Al­lah Teâlâ ile konuşmayı (duâ etmeyi, Kur'ân okumayı) insan­larla konuşmaya, O'nunla görüşmeyi (namaz kılmayı) bun­larla görüşmeye ve O'na ibadet etmeyi (emirlerini yerine ge­tirmeyi) bunlara hizmet etmeye tercih etmektir."

Sehl şöyle demiştir: "Allah Teâlâ sevgisiyle yapılan iba­det, vücudu yorsa da kalbi usandırmaz."

Şöyle denilmiştir: "Allah Teâlâ'yı seven, O'na ibadet et­meye doymaz."

Hadis olarak da rivayet edilen bir yakarışta şöyle de­nilmiştir: "Ey Mabûd! Sana gölümüzce ibadet edemedik."

Allah Teâlâ'yı seven bir kimse, hiçbir zaman yaptığı ibadeti yeterli bulmaz ve daha büyük imkânlara sahip olup daha çok ibadet ve hizmet etmenin hasretiyle kıvranır.

6- Dünyayı bütünüyle kaybetmeye dayanmak, fakat Allah Teâlâ’nın bir anlık ve bir küçük meselede rızasını kaybetme ihtimaline dayanamamak. Bu, mutlak olarak Al­lah Teâlâ’nın rızasını ve hatırını bütün dünyadan ve içindeki şeylerden üstün tutmak demektir. Sevilenin hatırını her şeyden üstün tutmak, gerçek olan sevginin bir icabı ve so­nucudur. Özellikle sevgi Allah Teâlâ sevgisi ise, bu husus kaçınılmazdır. Çünkü hiçbir şey, O'nun rızasına ve hatırına denk değildir. Onun için şöyle denilmiştir: "Allah Teâlâ'yı bulan neyi kaybetmiş, O'nu kaybeden neyi bulmuştur?"

7- Allah Teâlâ yolunda cihad etmek ve bu yolda haksız itaplara aldırmamak. Allah Teâlâ, sevdiği ve kendilerinin de O'nu sevdiği kullarını şöyle tarif etmiştir: "Onlar, Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir leîm'in (kötü adamın) ita­bına da aldırmazlar." (Mâide, 54) Ancak burada önemle belirtmek lâ­zımdır ki, kötü niyetli adamların yaptıkları haksız itaplara aldırmamak, kulaklarına kurşun döküp hiçbir nasihat, ir­şad, uyarı ve tenkid dinlememek demek değildir. Çünkü bunlar ayrı şeylerdir. Onları aynı şey zannetmek hatasına düşmemek lâzımdır.

Onun için Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Kullarımı müjdele. Onlar ki, sözleri dinler ve bunların en güzeline uyarlar. Allah onlara hidâyet vermiştir. Ve onlar akıl sahipleridir." (Zümer, 17)

Allah Rasûlü (sa) da: "Din nasihat­tir." buyurmuştur.

8- Allah Teâlâ'dan çok korkmak. Sevgi ile korku ilk ba­kışta birbirine zıt ve karşıt gibi görünürler. Fakat hakikî sevgilerde, özellikle de Allah Teâlâ sevgisinde korku da vardır. Bu sebeple, Allah Teâlâ'yı sevenin, sevdiği kadar korkması da lâzımdır. Bir zat şöyle demiştir:

"Korkusuz sevgi zındıklık, sevgisiz korku da cehl ve küfürdür. Ancak, Allah Teâlâ'dan korkmak, zayıfın düş­mandan veya mazlumun zâlimden korkması gibi değildir. Bu korku, O'nun sevgisine lâyık olmamak, bu sevginin hakkını vermemek ve O'nun rızasını kaybetmek korkusu­dur. Bu türlü korku sevgi ile beraber bulunur ve onunla birlikte artar.

Güzellik sevgiyi, azamet ve büyüklük de korkuyu ge­rektirir. Allah Teâlâ'da hem lütuf ve rahmetin güzelliği, hem de azap ve gazabın azameti bir arada bulunduğu için, O'na karşı kulda hem sevgi, hem de heybet ve korku bu­lunması lâzımdır. Kur’ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Kullarıma bildir ki, ben çok bağışlayan ve çok merha­met edenim, benim azabım da en çok elem veren azap­tır." (Hicr, 49), "Senden önceki peygamberlere söylendiği gibi, sa­na da söylenen şudur: Rabbin hem mağfiret sahibi, hem de elemli azap sahibidir." (Fussilet, 43)

Bu âyetlerde bildirilen gerçek, Allah Teâlâ’nın rahmet ve mağfiretini ummanın yanında, O'nun şiddetli olan aza­bından korkmayı da gerektirir.

Sevgi, ilişkilerde incelik, dikkat, uyanıklık ve hassasi­yet gerektirir. Bu yüzden, sevenin önemsiz bir hatası veya küçük bir dikkatsizliği sevmeyenlerin büyük günahların­dan daha fazla dokunur. Bunu ifade etmek için, "Gül yara­sı, taş yarasından daha çok acı verir." demişlerdir. Bundan dolayı, seven bilerek veya bilemeyerek bir hata yapma ve bir kusur işleme ihtimaline karşı korkuyla sarsılır.

9- Allah Teâlâ’nın her türlü fiil ve takdirine razı olmak. Zünnun şöyle demiştir:

"Allah Teâlâ'dan gelen bir musibetin elemini duyan, O'nu sevmemiştir." Bir zat da şöyle demiştir:

"Allah Teâlâ'dan gelen musibetten lezzet almayan, O'nu sevmemiştir." Sevenlerin dilinde, "Lütfü da hoş, kahrı da hoştur." sözü bir zikir gibidir. Bir zat da şiir diliyle şöyle demiştir:

Sen içirirsen, acı zehirleri içmek bana lezzet verir

Afiyetin vermediği zevki senden gelen musibet verir

10- Allah Teâlâ hakkındaki sevgisini Şer'î ölçülere uy­mayan sözler ve vakara sığmayan hareketlerle ifade et­mekten sakınmak. Bu husus, sevginin alâmeti olmaktan zi­yade onun edebi ve disiplinidir. Onun için, ariflerden bir zat şöyle demiştir:

"Allah Teâlâ'dan en çok uzak olanlar, sevginin edep ve disiplinine uymayanlardır."

Allah Teâlâ sevgisi, bir ibadet türü ve hatta ibadetin özü olduğu için, diğer ibadetlere girebilen riya, gösteriş, ucub, iddiâ ve kibir buna da girebilir. Onun için, bu tehli­kenin muhtemel olduğu durumlarda sevgisini başkaların­dan gizlemek lâzımdır. Allah Teâlâ, kalplerde olanı bildiği­ne göre, onu açığa çıkarmak için bir sebep yoktur. Bundan dolayı, halvette sevgi ile ağlayan bir muhip (seven), halk içine çıktığı zaman yüz ve gözlerini yıkamalı, saç ve sakalını düzeltmeli ve yüzüne tebessüm kondurmalıdır.

Şu bilinmelidir ki, bütün güzel davranışlar ve üstün ahlâk, Allah Teâlâ'yı sevmenin ve O'na itâat etmenin ürün­leridir. Buna karşılık, bütün çirkin davranışlar ve süflî ah­lâk da nefsi sevmenin ve onun heveslerine uymanın sonuç­larıdır. Çünkü Allah Teâlâ her türlü iyiliği emreder, nefis ise her türlü kötülüğü emreder.

Cuneyd şöyle demiştir:

"Allah Teâlâ'yı sevenler iki kısımdırlar.

Bir kısmı O'nu nimetleriyle tanırlar ve nimetlerinden dolayı severler. Bunların marifetleri (tanımaları) de, sevgi­leri de azdır. Onun için bunlar musibet hâlinde sabırsız olurlar ve sevgileri azalır. Hatta, sevdiklerini söyledikleri Allah Teâlâ hakkındaki düşünceleri bile değişir. ("Kimi insanlar, Al­lah'a şartlı ibadet ederler. Bu yüzden, istediklerini bulurlarsa razı olur­lar. Bir imtihana tâbi tutulurlarsa yüz üstü geri dönerler. Bunlar bu su­retle dünyayı da, ahireti de kaybederler. En açık kayıp da bu şekildeki kayıptır." (Hac, 11))

Diğer bir kısım ise Allah Teâlâ'yı sahip olduğu yücelik­ler ve üstün sıfatlarla tanırlar ve bu yüzden O'nu severler.

Bunların marifetleri de, sevgileri de tamdır. Bu yüzden bunlar musibet hâlinde de sabırlı olurlar ve ne sevgileri azalır ne de Allah Teâlâ hakkındaki düşünceleri değişir." ("Onlar, Allah yolun­da başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler, zaaf göstermediler ve (vesveselere) boyun eğmediler. Allah bu türlü sabredenleri sever. Aksi­lik zamanında sadece şunu söylediler: Rabbimiz! Günahlarımızı ve aşırılığımızı affet, ayaklarımızı sabitleştir ve kâfir topluluğuna karşı bi­ze yardım et." (Al-i İmrân, 146, 147))

Bunların dışında bir kısım insanlar daha vardır ki, bunlar Allah Teâlâ'yı ne zâtındaki kemâlâttan (üstünlük ve mükemmelliklerden), ne de nimetlerinden dolayı severler. Bunlar, "Üzümü ye, bağını sorma." nankörlüğü ve hafifliği içinde yaşarlar. Allah Teâlâ bunlar hakkında şöyle buyur­muştur:

"Onlar hayvanlar gibi yerler. Yerleri de ateştir." (Muhammed, 12)

Allah Teâlâ ile Ünsiyet Etmek

Bil ki, ünsiyet etmek de iştiyak duymak gibi sevginin bir boyutudur. Ancak iştiyak duymak sevgilinin uzaklık hâlinde, ünsiyet etmek ise onun hâzır olması hâlinde olur. Allah Teâlâ ise hem uzak, hem de yakındır. Onun uzaklığı O'nun kul ile kabil-i nisbet olmayan (nisbet kabul etmeyen) bir büyüklüğe sahip olmasındadır. Bu tıpkı bir cihan padi­şahının bir küçük kulübede yaşayan fakir bir balıkçıdan uzaklığı gibidir. O'nun yakınlığı ise, O'nun herkesi kuşatan ve her yere ulaşan bir geniş lütuf ve merhamete sahip bu­lunmasıdır. Bu tıpkı güneşin bir zerreye yakın olması gibi­dir. Bu sebeple, O'nu seven kul, O'nun birinci durumunu düşündüğü zaman, "O nerde, ben nerde?" diyerek O'nu uzak görür ve O'na yakın olmayı arzu edip iştiyak duyar; O'nun ikinci durumunu düşündüğü zaman ise, O'nu yakı­nında ve yanında hisseder ve O'nun yakınlığıyla ünsiyet eder. Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Kulum beni (nerede olduğumu) sana sorduğu zaman, bilsin ki, ben yakınım ve beni çağıranı duyarım." (Bakara, 186)

Allah Teâlâ ile ünsiyet etme derecesine çıkan bir kul, in­sanlardan ayrı ve dünyevî meşguliyetlerden uzak olmak ister. Onun için de halvet ve inzivâyı sever. Bundan dolayı, seven bir zat O'na şöyle hitap etmiştir:

"Ey bana halktan vahşet ve kendisiyle ünsiyet veren!" Rabia'ya, "Neyle bu mertebeye ulaştın?" diye sorulunca, şöyle demiştir:

"Zevale mahkûm olan şeyleri terk etmek ve zevali bu­lunmayana ünsiyet etmekle." Bir zat şöyle demiştir:

"Allah Teâlâ ile ünsiyet etmenin lezzetini, ancak O'nu hâlis bir şekilde seven ve O'na kullukta sâdık olan kimse duyar." Bir zat da şöyle demiştir:

"İnsanlara şaşılır. Nasıl Allah Teâlâ’nın rızasından baş­ka şeylere talip olur ve O'nun zâtından başkasıyla ünsiyet ederler!"

Bir Fâide:

Kur'ân-ı Kerim'in indirilmesinin üç hedefi vardır. Bu hedefler Allah Teâlâ’nın zâtını tanıtmak, sıfatlarını tanıt­mak ve fiillerini tanıtmaktır. O'nun zâtını en veciz bir şekil­de İhlâs sûresi tanıtmıştır. Bu sûrenin meali şöyledir: "De ki: Şanı yüce olan Allah birdir. O bir şeye muhtaç değildir. Her şey O'na muhtaçtır. O doğurmamıştır ve doğrulmamıştır. Hiçbir şey O'na denk değildir." Bu sûrenin özü de başındaki "Allah birdir." cümlesidir. Çünkü O bir olunca, zorunlu olarak kimseye muhtaç olmaması, doğurmaması, doğrulmaması ve benzerinin bulunmaması lâzımdır. Aksi takdirde, yani bu vasıflardan bir tanesinin eksik olması du­rumunda, hakikî birlik gerçekleşmez. Onun için, Allah Teâlâ'dan başka bir olan yoktur. Kur'ân-ı Kerim'de, "Biz her şeyden çift yarattık." (Zâriyât, 49) buyurulmuştur. Çift olmanın mâ­nalarından birisi de bir şeyin benzerinin bulunmasıdır. Bu benzer de ya o şeyin aslı, ya nesli, ya da dengidir. Allah Teâlâ ise, ne aslı, ne nesli, ne de dengi bulunmadığı için bir­dir. İhlâs sûresindeki diğer cümleler, böylece birinci cümle­nin hem delil ve ispatı, hem de sonuç ve neticeleri duru­mundadır. Sonuç, Allah Teâlâ’nın bir olması ve birliğin O'na mahsus bulunmasıdır.

 

 
  Bugün 7 ziyaretçi (49 klik) kişi burdaydı! gullerinefendisi1.tr.gg  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=