Şeytanın Kalbe Açılan Kapıları
Bil ki, insan kalbi bir yönüyle de kaleye benzer. Şeytan ise, düşman olduğu için, kalb kalesine girip onu istilâ etmek ve kendi egemenliği altına almak ister. Bu durumda yapılması gereken şey, kalenin kapılarını iyice kapatmak ve her bir kapının arkasında güçlü ve uyanık muhafızlar bulundurmaktır. Bu, kaçınılmaz bir iştir. Ancak bundan önce kalenin nerelerinde kapı, menfez ve zayıf noktaların bulunduğunu iyice tespit etmek, bilmek ve öğrenmek lâzımdır. Çünkü, bir tek kapı veya menfezin gözden kaçırılması, bütün savunmanın boşa gitmesine ve düşmanın oradan girip kaleyi istilâ etmesine yeterlidir. Şeytanın kalbe girmesini sağlayan kapılar ise insanın kötü huyları ve duygularıdır. Onun için bu huy ve duyguları iyi bilmek ve onların şeytana geçit vermesini önlemek lâzımdır. Bu huylar ve duygular (bunlar, aynı zamanda insanın veya kalbinin sıfatlarıdır) çoktur. En önemlileri ise şunlardır:
1- Şehvet;
2- Hırs;
3- Hased;
4- Gazap ve kızgınlık. Bu huy ve duygulardan birisinin insana galip gelmesi hâlinde, şeytan onu kapı gibi kullanıp oradan kalbinin içine girer ve kalbini istilâ edip hükmü altına alır. Çünkü bu huy ve duygular güçlendikleri zaman, akıl ve düşünceyi işlemez hâle getirirler. Halbuki insanı ve onun kalbini şeytana karşı koruyan güç, akıl ve düşüncedir. İmanın koruyuculuğu bile, aklı doğru istikamette çalıştırmak şeklindedir. Onun için şeytan şöyle demiştir: "İnsan sevdiği veya buğzettiği zaman ben akıl engeline takılmadan onun kalbine girerim. Bundan sonra, o kendisini bana karşı neyle koruyabilir?" Allah Rasûlü (as) şöyle buyurmuştur: "Bir şeyi sevmek insanı kör ve sağır eder." (Ebu Dâvûd) Bir sahabî, hangi ameli kendisine emrettiğini söyleyince, Allah Rasûlü (as), "Sana kızmamayı emrederim." buyurmuştur. Çünkü insan kızmadıkça aklını kullanır. Aklını kullandıkça da gerçeği görür. Sevgide de durum bunun aynısıdır. Ancak, bu hiç sevmemeyi önermek anlamında değildir. Çünkü sevgi iki kısımdır. Meşru olan sevgi aklı kötü yönde değil, iyi yönde etkiler ve hatta onu eğitir.
Şeytanın lanetlenmesine hased, Adem (as)'ın cennetten atılmasına ise hırs sebep olmuştur. Çünkü şeytan, Âdem'in Allah Teâlâ yanındaki değer ve itibarını kıskanmış; Âdem ise, cennetin bir sürü nimetlerine kanaat etmeyip yaklaşmaması emredilen ağacın meyvesini yemeye kalkmıştır.
Bu huy ve duygular, balıkçıların oltalarına benzetilmiştir. Balıkçılar oltalarıyla balık avladıkları gibi, şeytan da bu huy ve duygularla insanları avlar.
5- Doyuncaya kadar yemek. Bu şekilde yemek helâlden de olsa, şeytanın oltaları olan şehvetleri uyandırıp güçlendirir. Çok yemenin Allah korkusunun azalması, merhamet ve acıma duygusunun zayıflaması, ibadete karşı ağırlık ve tembellik hissedilmesi, yapılan nasihatin etkisini kaybetmesi, kendi sözünün de başkasında etki yapmamsı, çeşitli hastalık ve sağlık sorunlarının ortaya çıkması gibi kötü sonuçları da vardır.
6- Süslenme merakı. Şeytan bir insanda bu zaafı görürse, boynuna yular takıp onu istediği şekilde yönetir. Süslenme meraklısı olan bir insan, bütün ömrünü ve imkânlarını ev, eşya ve elbiselerinin süs ve ziyneti için harcar. Bu maksatla, haramlara da girer. (Örneğin, dinimiz erkeklerin altın ve gümüş eşya kullanmalarını haram etmiştir. Fakat, süs meraklısı olan kimseler, buna rağmen, altın yüzük, altın zincir ve altın saat kullanırlar. İpekli elbiseler için de durum budur.)
7- İnsanlardan bir şey beklemek. Bu beklenti kuvvetli olursa, şeytan insanı her çeşit riyakârlık, gösteriş, yağcılık, dalkavukluk ve hafiflik yapmaya sevk eder. Bu şeyler ise, bir sürü iç ve dış günahlara ve hatta şirk ve küfre vesile olan ahlâkî zaaflar ve çirkinliklerdir. Bu cümleden olarak, kendisinden bir şey beklenen kişi hak etmediği şekilde övülür, ona sahip olmadığı meziyetler isnat edilir ve onun emr-i maruf ve nehy-i münker yapılması vacip olan kötü hareketlerine karşı göz yumulur ve hatta bunlar te'vil edilip müdâfaa edilir. Halbuki Allah Teâlâ, "Hâinleri savunucu olma!" (Nisa, 105) buyurmuştur. Kaldı ki, insanlardan bir şey beklemek, çoğunlukla hayâl kırıklığına, bu da dargınlığa ve düşmanlığa sebep olur. Onun için, "Allah'tan başkasından bir şey ümit etme!" denilmiştir.
8- Acele etmek, vakti ve zamanı gelmeyen bir şeyi istemek veya bir işi yapmak. Allah Teâlâ, insanın aceleciliğini onun kötü sıfatları arasında zikretmiş ve, "İnsan acelecidir." (İsrâ, 11) buyurmuştur. Acelecilik, hayır gibi görünen işlerde de doğru değildir.
Bir heyet, Allah Rasûlü’nü ziyaret etmeye gelmişti. Uzun yoldan geldikleri için elbiseleri dağılmış, üst ve başları toz duman olmuştu. Fakat, Allah Rasûlü’nü görmenin heyecanıyla hemen mescide girerek kendisini ziyaret ettiler. Onlardan bir zat ise, işi bu şekilde aceleye getirmedi. Önce üstünü başını yıkayıp temizledi, elbisesine çeki düzen verdi. Ondan sonra girip ziyaret etti. Onun bu olgun hareketi Allah Rasûlü’nün hoşuna gitti ve kendisi bu zata, "Sende iki huy vardır ki, Allah onları sever. Bunlar hilim ve teennidir." deyip iltifat etti.
Allah Rasûlü (as) şöyle buyurmuştur: "Acelecilik şeytandan, teenni ise (acele etmemek ise) Allah Teâlâ'dandır." (Tirmizî)
Aceleciliğin kötü olması şundandır: Bir işin doğru olup olmadığını, doğru olması hâlinde de hangi şekilde yapılmasının daha iyi olacağını anlamak, bir müddet tefekkür, araştırma ve incelemeyi gerektirir. Bunu yapmadan gözü kapalı bir şekilde işi yapmaya kalkmak çoğu zaman yanlış veya eksik bir sonuç ortaya çıkarır. Ayrıca, şeytan, şer olan bir işin hakikatini öğrenmesine fırsat vermeden onu çarçabuk insana yaptırmak ister. Onun içindir ki, şeytandan gelen acelecilik, daha çok şer olan işlerde kendini gösterir. Hayır olduğu kesin olan ve nasıl yapılması gerektiği de açıkça bilinen işlerde ise, acele etmek değil, geç kalmak ve ağır davranmak kötüdür. Fakat şeytan bu işlerde acele etmeyi değil, yavaş davranmayı telkin eder. Bunun en yakın örneği namazdır. Namazın en sevaplı şekli, onu ilk vaktinde kılmaktır. Fakat şeytan, "Henüz vakit var; acelesi yok" diye vesvese yapıp gevşeklik verir ve namazın geciktirilmesine ve hatta vakit dışına çıkarılmasına çalışır.
9- İhtiyaç fazlası mal ve para bulundurmak. Eldeki mal ve paranın ihtiyaçtan fazla olması nisbetinde şeytanın dürtüleri de fazla olur. Bu fazlalığı nasıl korumak, nerede çalıştırmak, onunla ne yapmak gerektiği soruları kalbi meşgul eder, bu meşguliyetten yararlanan şeytan kalbe girer ve bu soruları kendi maksadına uygun bir şekilde cevaplandırmaya ve insanı yönlendirmeye çalışır.
Mal fazlalığı olan kimsede hırs uyanır, hırs uyanınca da bir şeyle yetinmek mümkün olmaz. Bu sebeple, hırslı bir insanın yüz altını olsa bin altın ister, dünyanın yarısı onun olsa, öteki yarısını da talep eder. Bundan dolayı, mal fazlalığı insanı zenginleştirmez, daha çok fakirleştirir. Kendisini en çok fakir hisseden kimse, en çok zengin olan kimsedir. "Hırs, hazır fakirliktir." denilmiştir. Allah Teâlâ buna işaret ederek şöyle buyurmuştur: "De ki: Siz Allah'tan hazinelere sahip olsanız, cimrilik edip infaktan çekinirsiniz." (İsrâ, 100)
Allah Rasûlü (as), gelirlerinden ailesinin yıllık nafakasını ayırır, bunun dışında kalanı dağıtırdı. Bundan sonra gelen bir mal ve para olursa, onu hiç bekletmeden elinden çıkarırdı. Bu fiilî sünneti yanında, sözlü olarak da, gıpta edilen insanı şu hadis-i şerifle belirtmiştir: "Malının fazlasını hayır için harcayan, sözünün fazlasını ise kendisine saklayan mümine ne mutlu!"
İnsan ya üretici, ya da tüketicidir. Üretici ise elindeki para ile gücünü aşan üretim ve iş yapmaya kalktığı takdirde, bu paranın bu işe yetmediğini görür ve daha fazla para bulmanın peşine düşer. Tüketici ise, mevcut para ile kendi alım gücünü aşan şeyler almak istediği zaman, bu para buna da yetmediği için, kalbinde paraya karşı arzu ve iştiyak duymaya başlar. Ahlâka değer vermeyen bir anlayışla bakılırsa, bu anlatılan durumlarda kötü bir şey görülmez. Çünkü, paraya ihtiyaç duymak ve parayı sevmek çalışmanın ve ekonomiyi ilerletmenin temel dinamikleridir. Ancak, ahlâkî değerler açısından bakıldığı zaman, bunların zararlı ve yıkıcı oldukları görülür. Çünkü fazla paraya ihtiyaç duymak ve onu sınırsız bir şekilde sevmek, onu temel değer hâline getirir. Bundan sonra o, her şeyin ölçüsü ve gayesi olmuş olur. Bu sebeple, para sevgisi, bazılarının zannettiği gibi, masum bir sevgi değildir. Bundan dolayı, bazı faydalarına rağmen, ahiret yolcuları paraya şer gözüyle bakmış ve mümkün mertebe ondan sakınmaya çalışmışlardır. Rivayet edildiğine göre, dünyaya ait hiçbir şeyi olmayan İsâ (as), bir gece uyurken başının altına bir taş bırakmıştı. İblis onu o hâlde görünce kendisine, "Ey İsâ! Sen de dünyaya rağbet ettin." demiş. İsâ (as), başının altındaki taşı alıp ona fırlatmış ve "Al! Bu da senin olsun!" demiştir.
10- Fakirlik korkusu. Bu korku, malı Allah yolunda ve hayır işlerinde harcamaya mâni, onu biriktirmeye ve hazineler oluşturmaya davetçidir. Bu ise ahiret azabına vesiledir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Altın ve gümüşleri Allah yolunda harcamayıp hazine hâlinde biriktirenleri elemli bir azapla müjdele;" (Tevbe, 34)
Fakirlik korkusu, kötülüklere sebep olduğu için; şeytan onu kalplere sokmaya çalışır. Allah Teâlâ, şöyle buyurmuştur: "Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve bununla sizi cimriliğe ve kötülüğe sevk eder." (Bakara, 268)
Şeytan şöyle demiştir: "İnsanlar para kazanmaya çalışırken, onu harcarken ve onunla hayır ve sevap işlemek isterken benim sesimi kulaklarında duyarlar."
Sufyân Sevrî (ra) şöyle demiştir: "Şeytanın en keskin silâhı, fakirlik korkusudur. Bu korku bir insanın kalbine girerse, o insan haramlara tevessül eder, malının hakkını (zekât, sadaka vs.) vermez, (alıp satarken) yalan söyler, Allah Teâlâ hakkında da su-i zan eder." Çünkü Allah Teâlâ, öldürmek istemedikçe, her canlının rızkını vermeyi üzerine almıştır. Bunu teahhüt eden bir âyet şöyledir:
"Yer yüzünde hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkı Allah’ın üzerinde olmasın." (Hûd, 6)
Şeytan şöyle demiştir: "Benim evim (vücutların açılıp avretlerin teşhir edildiği) hamamlar, benim meclisim cadde ve sokaklar, benim yiyeceğim Besmelesiz gıdalar, benim içeceğim içkiler, benim müezzinim çalgı âletleri, benim Kur'ân’ım şiir (şarkı ve türküler), benim sözüm yalan, benim tuzaklarım da kadınlardır."
11- Fikir ve görüşte taassup göstermek. Fikir ve görüşte taassup göstermek, fâsıklarda da, salihlerde de görülen yaygın bir yanlışlıktır. Şeytan, insanların ve özellikle müslümanların arasını başka bir yolla açmaktan âciz kaldığı zaman, onları fikir ve görüşlerde taassuba sevk eder ve bu yolla onları bir birinden koparır ve hatta düşman hâline getirir. Çünkü kendi inandığı fikir ve görüşte taassup sahibi olan bir kimse, bunları kendisiyle paylaşmayan kimseleri dalâlette görür ve buna dayanarak onlara karşı husumet ve kin besler. Bu kimse, fikir ihtilâfı sebebiyle müslümanlardan ayrılmayı, onları gıybet edip çekiştirmeyi ve onlara değişik şekillerde zarar vermeyi Allah yanında makbul amellerden sayar. Bu ise, şeytanın ona telkin ettiği bâtıl bir zandan ibarettir.
Bir kere, kendi fikrinin doğru, başkalarının fikrinin yanlış olduğunu söylemek ispat gerektiren bir iddiadır. Bu iddiayı ispat etmeden onu hakikat zannetmek ve ona dayanarak bir sürü haramları işlemek ve hatta bunları helâl saymak dehşetli bir dalâlettir. İkinci olarak kendi fikrinin doğruluğu ispat edilse bile, fikir ve görüş için müslümanlara kin ve düşmanlık beslemek, onlarla kardeşlik bağını koparmak ve onlara zulüm ve haksızlık etmek câiz değildir.
Taassup gütmekte şeytan dürtüsü bulunduğunun en açık bir delili odur ki, taassup sahibi fikirlerini tatlılık ve iknâ yoluyla neşretmeye çalışsa, daha iyi sonuçlar alabildiği hâlde, bu yola girmez; kısır bir yol olan, kalb kırıp günah kazandırmaktan başka bir işe yaramayan ve fakat elhak nefse zevk ve lezzet veren, kırıcılık ve sertlik yolunu tercih eder. Halbuki, muhalif fikirde olanlar müminler değil, kâfirler bile olsalar, onlara karşı uygulanması gereken tebliğ ve irşat yöntemi yumuşaklık ve inandırıcılıktır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Rabbinin yoluna hikmet ve güzel mev'ize ile davet et ve muhalif olanlarla en güzel bir şekilde mücâdele et." (Nahl, 125) Fiilî cihad ve kavga ise, ancak tecavüz hâlinde olan dış kâfirlere karşı yapılır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Allah yolunda ancak sizinle savaşanlarla savaşın ve bu sınırı aşmayın." (Bakara, 190) Dahilî kâfirlere gelince, bir ülkede eğer müslümanlar ekseriyette ve dinlerine bağlı şuurlu ve uyanık kimseler ise, bu kâfirler onlara düşmanlık yapmaktan çekinirler. Fakat onlar böyle değillerse, o zaman da kavga onların lehine değil, aleyhine sonuçlanır. Bu sebeple, bunlarla kavga etmeye, kalkışmak, bile bile zararı davet etmek ve kendilerini kendi elleriyle perişan etmektir. Bu da sefihlerin işidir.
Doğru fikirleri neşretmenin en güzel yolu, onları bizzat kendi hayatında ve işlerinde tatbik etmek ve bu suretle bunların güzelliğini ve güzel sonuçlarını gözler önüne sermektir. Sadece laf ile, söz ve tartışma ile doğru fikirleri yaymaya çalışmak, İslâm dininin tasvip ettiği bir yöntem değildir. Allah Teâlâ bu yöntemi kullanmak isteyenleri şu âyetlerle uyarmıştır: "Yapmadığınız şeyleri niye söylüyorsunuz? Yapmadığınız şeyleri söylemeniz, Allah yanında size büyük kızgınlık doğurur." Rivayet edildiğine göre Allah Teâlâ Hz. İsa'ya şunu vahyetmiştir: "Ey insan! Önce kendine va'zet ve va'zını kendin tut. Bunu yaparsan, başkasına da va'zet, Aksi takdirde benden utan."
Mezhep taassubu da bu cümledendir. Bu taassubun sebebi de, doğruya sevdalı olmak ve hakkın güzelliğine âşık olmak değil; halkı kendi etrafında toplamak, bununla şöhret ve itibar kazanmak ve bazı vakıfların gelirlerine el koymak gibi maddî mülâhazalardır.
Mezhepler hak, mezheplere uymak da hak, fakat belli bir mezhep için taassup göstertmek bâtıldır. Çünkü bu taassup, fitne, tefrika ve düşmanlık gibi şeytanî maksatlara hizmet etmekten başka bir işe yaramaz.
Hasan el-Basrî (ra) şöyle demiştir: "Duyduğuma göre İblis şunu söylemiştir: 'Ben Muhammed’in ümmetini günahlara teşvik ettim. Onlardan teşviklerime uyup günah işleyenler oldu. Fakat, bunlar hemen sonra pişman olup istiğfar ettiler ve bu suretle çabalarımı sonuçsuz çıkarıp ümidimi kırdılar. Bunu görünce ben yöntem değiştirdim ve bazı günahları onlara sevap ve ibadet şeklinde gösterdim. Artık onlar, bu günahları işleyince ne pişman olur, ne de tevbe ve istiğfar ederler." (Bu günahların başında da taassup yüzünden müslümanlara düşmanlık ve husumet etmektir.)
12- Siyasî kavga ve çekişmeleri takip etmek. (Bu, özellikle zamanımızda şeytanın en büyük fitne kapısı hâline gelmiştir. Parti ve siyaset adamlarının söz ve çekişmelerini hiç kaçırmadan günde birkaç kere radyo ve televizyonlardan büyük bir dikkat ve merakla dinleyen günümüzün insanları, zihin ve kalplerini ceviz kabuğunu doldurmayan bu karanlık, nursuz ve bereketsiz dedikodularla doldururlar. Ondan sonra da bunlar üzerinde delilsiz ve ilimsiz yorumlar yapmaya, haklı ve haksız taraflar bulmaya çalışır ve bir tarafı tutup diğer tarafı cerh ve tenkit etmeye ve kendi aralarında kavga ve çekişmeye girişirler. Bu abes meşguliyetle zaman geçer, ömür erir, zihin bulanır, kalb kirlenir, haklıya haksız, haksıza haklı denir, zâlim alkışlanır, mazlum mahkûm edilir. Ve bu günahlar işlenirken, herkes kendi hâlinden memnun ve hasmını mağlup etmenin sevinciyle mağrurdur. Hasan el Basrî'den biraz önce naklettiğimiz şeytan sözü bu insanların hâline ne kadar da uygundur.)
13- Allah Teâlâ’nın mahiyeti üzerinde tefekkür etmek veya söz söylemek. Bu, en tehlikeli iştir. Çünkü beşer ilim ve aklının yeterli olmadığı bu yüceler yücesi, inceler incesi, derinler derini konuda hataya düşmek küfre sebeptir. Bu sebeple Allah Rasûlü (as) ümmetine şu talimatı vermiştir: "Allah Teâlâ’nın zatında tefekkür etmeyin. (O sizin idrâk edemeyeceğiniz kadar büyüktür.) Fakat O'nun nimetlerinde tefekkür edin ve bunlardan dolayı O'na hamd ve şükredin." Bir hadiste de şöyle buyurmuştur: "Şeytan sana gelir ve 'Seni kim yaratmış?’ der. Sen, 'Beni Allah yaratmış.’ dersin. Bu sefer o, Allah'ı kim yaratmış?’ diye sorar. O bunu sorunca, sen ondan yüz çevir ve imanını tazeleyip 'Allah'a ve Rasûlü’ne iman ettim.’ de!" (Müttefekun aleyh)
(Allah Rasûlü’nün emir ve tavsiyesi bu iken, dinsiz filozoflar, sapık kelâmcılar ve sufî görünüşlü bir takım kimseler, Allah Teâlâ’nın zâtı hakkında ileri geri konuşmuşlardır. Bunlar bu suretle, Allah Rasûlü’nün talimatı dışına çıkmış ve hadlerini aşmışlardır. Allah Teâlâ, bu tiynette olan kimseler hakkında şöyle buyurmuştur: "Onlar kendi içlerinde kendilerini çok büyütmüşler ve azdıkça azmışlar." (Furkan, 21) Bu azgınların Allah Teâlâ hakkında bulup söyledikleri sözler de onları ve onlara uyanları küfre düşürmekten başka bir yarar sağlamamıştır. Hakikî sufîler ise, bunların Allah Teâlâ’nın büyüklüğü karşısında dilleri tutulmuştur. Bunlar konuştukları zaman da yalnızca şeytanın ortağı ve kötülüğün ikinci kaynağı olan nefsi şerh ve tahlil etmiş ve onun şer ve gailelerini ortaya çıkarmışlardır.)
Allah Teâlâ’nın dini hakkında da yeterli bilgiye sahip olmadan konuşmak câiz değildir. Müslümanların görevi, bilir bilmez bir hâlde dini tefsir etmeye ve yorumlamaya kalkışmak değildir. Onların görevi "müsellemât-ı diniyye" ve "zarurât-ı diniyye" denilen ve herkesin malûmu olan amel ve ibadetleri yapmak, açık olan haram ve yasaklardan kaçmak, bunun yanında, "nazariyyât" denilen, ilim ve ihtisâs gerektiren konulan da âlimlere bırakmaktır. Büyük günahlardan olduğu kesin olan zina etmek ve hırsızlık yapmak bile, ilmi iyice sağlamlaştırmadan helâl ve haram konularında konuşmaktan, dinin hükmü ve görüşü diyerek lafazanlıklar yapmaktan daha ehven günahlardır.
14- Müslümanlar hakkında su-i zan etmek. Bu, Kur’ân'ın açık ifadesiyle haramdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının. Çünkü zannın çoğu günahtır." (Hucurât, 12) Bu ayet-i kerimede sakınılması emredilen ve günah olduğu bildirilen zan, ortada ispatlayıcı kanıt ve delil yokken, tahmin üzerine müslümanlar hakkında kötü şeyler düşünmektir. Kâfirler hakkında ise su-i zan câizdir ve bazen de vaciptir. Allah Teâlâ, bunlar hakkında şöyle buyurmuştur: "Onlara nasıl güvenirsiniz ki, fırsat bulsalar ne size ettikleri yeminlere, ne de verdikleri taahhütlere aldırmazlar. Sizi dilleriyle memnun etmeye çalışırlar, fakat kalpleri buna razı değildir. Onların çoğu fâsık kimselerdir." (Tevbe,
Hâl bu iken, kâfirleri bırakıp müslümanlar hakkında su-i zan eden bir kimse, dinin bu konudaki hükmünü alt üst ve ters yüz etmiş olur. Şeytanın vesvese ve dürtüsüyle bir müslüman hakkında su-i zanda bulunan kimse, yine şeytanın tahrik ve dürtmesiyle ona karşı soğuk ve olumsuz bir tavır takınır, onun haklarını çiğner, ona ikramda kusur gösterir, onu kendi gözünde küçük görür ve gıybet yaparak onu başkalarının da gözünden düşürmeye çalışır. Bütün bu davranışlar da helâk edici günahlardır.
Öbür yandan müslümanları kendisi hakkında su-i zan etmeye sevk edip bu helâk edici günahları işlemelerine sebep olmamak için, herkesin de şüphe ve töhmet uyandırıcı hâl ve hareketlerden sakınması vaciptir. Allah Rasûlü (sa), "Şüphe uyandıran durumlardan sakının!" buyurmuş ve bu konuda kendi hayatından bir örnek vermiştir. Eşi Safiyye binti Huyey (ra)'a şöyle anlatmıştır:
"Bir akşam Allah Rasûlü (as) ile birlikte eve giderken, iki sahâbi ile karşılaştık. Bunlar kendisine karşı duydukları şiddetli edep ve saygı ile gözlerini yere dikip selâm verdiler ve geçmek istediler. Fakat Allah Rasûlü (as), onları durdurdu ve kendilerine, 'Bu yanımdaki hanım eşim Safiyye'dir.’ dedi. Onlar, 'Ya Rasûlullah! Senin hakkında bizim aklımıza kötü bir şey gelmez.’ dediler. Allah Rasûlü (as), 'Doğrudur. Fakat şeytan insanların damarında ve kanında dolaşır. Elinizde olmaksızın sizi su-i zanna itmesinden korktum.’ dedi." (Müttefekun aleyh)
İnsanlar, genelde başkalarını kendi nefislerine kıyas ederler. Onun için, en çok su-i zanda bulunanlar fâsık kimselerdir. Bu fâsıklar, kendi niyet ve amellerine kıyas ederek müslümanların iyi amellerini de kötü yorumlar ve altında kötü niyet bulmaya çalışırlar.
Bu sebeple, örneğin, müslümanlar namaz kılsalar, fâsıklara göre gösteriş için kılmışlardır; hacca gitseler bunlara göre riya için gitmişlerdir; bir muhtaca yardım etseler, bunlara göre bunu bir garaz ve çıkar için yapmışlardır. Bu huyları eskidir. Allah Rasûlü (as), cihad masrafı ve fakir fukara ihtiyacı için gerektikçe ashâbından yardım isterdi. Onlar da esirgemeden bulabildiklerini getirip verirlerdi.
Münafıklar ise, yardım etmemekle kalmaz, yardım edenleri de eleştirirlerdi. Çok getirenler için, "Riyakârlık emişler." derler; az getirenlerle de alay ederlerdi. Allah Teâlâ, bunlar hakkında şöyle buyurmuştur: "Sadaka verenleri eleştiren ve bulabildiklerini verenlerle alay eden o kimselerle Allah alay eder ve alay etmelerinin cezasını elemli bir azap şeklinde verir." (Tevbe, 79)
Buraya kadar zikredilenler gibi, şeytanın insan kalbine girmek için kapı olarak kullandığı pek çok yanlışlar ve zaaflar vardır. İnsanın her bir yanlışı ve her bir zaafı şeytanın onun kalbine girmesi için bir kapıdır. Bu kapılardan giren şeytan insana daha başka yanlışlar yaptırır ve onda daha başka zaaflar oluşturur. Onun için, ahlâkî zaaflardan ve fiilî yanlışlardan korunmaya çalışmak ve bunlarla şeytanın eline bir ip ucu vermekten sakınmak lâzımdır. Çünkü şeytan, eline geçirdiği küçük fırsatlardan büyük tahribatlar çıkarmak ve önemsiz görülen kusurlarla insanı büyük günahlara ve hatta küfre sürükleyip götürmekte mahirdir.
Kalpte kötü huylar ve kirli duygular bulunduğu takdirde, şeytanın oraya girmesini önlemek imkânsız hâle gelir. Kötülüklerden arındırılmış bir kalbe girmesini önlemek ise oldukça kolaydır. Bunun için, eûzu ve besmele okumak ve bir zikir yapmak yeterlidir.
O hâlde, öncelikle yapılması gereken şey, kalbi kötü duygu ve sıfatlardan (kibir, hased, hıyânet, hırs, tamah, dünya sevgisi gibi şeylerden) arındırmaktır. Çünkü şeytan aç bir köpek gibidir. İnsanın zaaf ve kusurları ise onun gıdasıdır. O, bu gıdayı bulduğu yere saldırır ve ona ulaşmaya çalışır.
Muhammed İbni Vâsih (ra) şöyle duâ ederdi: "Allah'ım! Sen bize bir düşman musallat etmişsin. Bu düşman bizim zaaflarımızı iyi bilir ve onlarla kalbimize girmek için yol bulur. Allah'ım! Onu kendi rahmetinden uzaklaştırdığın gibi, bizden de uzaklaştır ve onu kendi affından ümitsiz ettiğin gibi, bizi aldatabilmekten de ümitsiz et. Hiç şüphe yoktur ki, sen her şeye karşı güçlüsün." Allah Teâlâ’nın şeytanı insanlara musallat etmesi, onu yaratması anlamındadır. Fakat hakikî mânada onu kendine musallat eden insanın kendisidir. Bu yüzden Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Kim şeytanı kendine musallat ederse, şeytan onu saptırır ve cehennem azabına çarptırır." (Hac, 4) Şeytanı kendine musallat etmek; ona kalbinin kapılarını açmak, kötü huylar ve amellerle onu kendine çekmek demektir.
Zikretmenin, şeytan vesveselerini kalpten kovması, ilacın hastalıkları gidermesi gibidir. İlacın bu özelliği vardır, fakat onun bu özelliği göstermesi için perhiz yapmak da şarttır. Perhiz yapılmadığı takdirde ise, ilacın etkisi olmaz. Tıpkı bunun gibi, zikrin vesveseleri defetmesi için de, kalbin temiz olması ve takva taşıması şarttır. Bu şart gerçekleştiği zaman zikrin etkisi kesindir. Hatta bu durumda zikredenin kendi varlığı bile şeytanı uzaklaştırır. Bundan dolayı, Allah Rasûlü (as) Hz. Ömer hakkında şöyle buyurmuştur: "Ömer bir yolda gidince, şeytan o yolu terk edip başka bir yola gider." (Müttefekun aleyh) Bu şart gerçekleşmediği takdirde ise, zikrin etkisi azalır ve hatta bazen hiç etkisi olmaz. Bu durumda, zikre rağmen şeytanın kalpten uzaklaştırılmaması, kabul edileceği va'dedilmesine rağmen, duânın kabul edilmemesi gibidir. Bilindiği gibi, Allah Teâlâ, "Bana duâ edin, duanızı kabul edeyim." (Gâfir, 60) buyurmuştur. Fakat, diğer âyetlerden öğreniyoruz ki, bu va'din bazı şartları vardır. Onun için, bu şartlar yerine getirilmediği zaman, duânın kabul edilmesi va'dedilmiş olmaktan çıkar.
Bu sebeple, İbrahim İbni Edhem'e, "Niçin Allah Teâlâ duâmızı kabul etmiyor?" dediklerinde, o şöyle demiştir: "Siz devamlı surette Allah Teâlâ'yı kızdırıyorsunuz. Bu durumda O sizin duanızı kabul eder mi? Siz, kendisine iman ettiğinizi söylüyorsunuz, fakat O'na itâat etmiyorsunuz; Kur'ân okuyup ne dediğini anlıyorsunuz, fakat anladıklarınızı uygulamıyorsunuz; Allah Rasûlü’ne uyduğunuzu söylüyorsunuz, fakat onun sünnetini bir kenara atıyorsunuz; ahiretin hak olduğunu söylüyorsunuz, fakat onun için hazırlık yapmıyorsunuz; cenneti sevdiğinizi, cehennemden de korktuğunuzu söylüyorsunuz, fakat ne sizi cennete götürecek amelleri işliyor, ne de cehennemden uzaklaştıracak işlerden sakınıyorsunuz."
Zikrin bereketiyle şeytanın uzaklaştırılması, ayrıca şeytanı düşman bilme ve ona karşı düşmanca davranma şartına bağlanmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Şeytan size düşmandır. Siz de ona düşman olun!" (Fâtır, 6)
Vehb İbni Münebbih şöyle demiştir: "Sen ahlâk ve amelinle şeytanın dostu iken, dilinle ne diye ona lanet okuyorsun?"
Soru ve Cevaplar
Soru: Melek ve şeytan asıl suretleriyle görülebilirler mi?
Cevap: Melek ve şeytan maddî varlıklar olmadıkları için, sadece maddî şeyleri görme yeteneğine sahip olan dünya gözüyle onların asıl suretlerini görmek mümkün değildir. Bu sebeple, Cebrâil (as), Peygamberimizin yanına genel olarak güzel yüzlü bir genç sahâbi olan Dıhye el-Kelbî suretinde gelirdi. Fakat, peygamberin gözlerine mucize gözlükleri takıldığı zaman o, bu meleği de, başka melekleri de asıl suretlerinde görürdü. Kur'ân-ı Kerim onun Cebrâil (as)’ı iki kere asıl suretiyle gördüğünü haber vermiştir. İlgili âyetler şöyledir: "Onu açık ufukta gördü." (Tekvir, 23), "Onu bir kere de Sidret'ul-Muntehâ önünde gördü." (Necm, 13)
Peygamber dışındaki insanlar ise, meleği de, şeytanı da ancak maddî bir suret içinde görebilirler. Onun için, Cebrâil (as), Meryem'in kendisini görebilmesi için, bir surete bürünmüştür. (Meryem, 17) Bazı velîler de, şeytanı köpek, domuz, maymun suretlerinde görmüşlerdir.
Soru: İnsanları ifsat edip bozan şeytan bir tane midir?
Cevap: Şeytan bir tane değildir. Şeytan ismi insan ismi gibi (bir cins ismi)dir. Onun için, nasıl ki, insan bir tek kişi değilse, şeytan da tek bir varlık değildir. İlk şeytan İblis'tir ve onun zürriyeti vardır. Bunların sayısı, insanların sayısından çok daha fazladır. Allah Teâlâ şeytandan bahsederken, onun ismini bazen tekil, bazen de çoğul olarak kullanmıştır. Onun tekil hâlinde kullanılması, bütün şeytanların mahiyet itibarıyla aynı şey olmalarından dolayıdır. Hatta bu habis mahiyeti taşıyan insanlar da şeytan olarak isimlendirilmiştir. (En'âm, 112; Nâs, 6)
Melekler de çoktur. Allah Teâlâ, bunlar hakkında şöyle buyurmuştur: "Rabbinin askerlerinin sayısını ancak O bilir." Bu âyetteki "Rabbinin askerlerinden" maksat, meleklerdir. Çünkü onlar, bir askerî disiplin içinde Allah Teâlâ'ya itâat eder ve emirlerini uygularlar. (Tahrim, 6)
Meleklerin vazifeleri, Allah Teâlâ'ya ibadet etmenin yanında, kâinatta olup biten işleri Allah Teâlâ'nın emir ve direktifleri istikametinde gerçekleştirmektir. Onların önemli bir görevi de, insanları şeytanların zarar verme teşebbüslerinden korumaktır. Kur’ân-ı Kerim'de buna şöyle işaret edilmiştir: "İnsanın önünde ve arkasında Allah’ın emriyle onu koruyan melekler vardır." (Ra'd, 11)
Kur’ân-ı Kerim, ilk insan olan Adem'in topraktan, ilk şeytan olan İblisin de ateşten yaratıldıklarını bildirmiştir. (A'râf, 12; Rahman, 14, 15)
Adem (as) yeryüzüne indirildiği zaman, Allah Teâlâ'ya duâ ederek, "Rabbim! Benimle arasına düşmanlık soktuğun şeytana karşı, eğer beni ve zürriyetimi korumazsan onun vesveseleri bizi helâk edecektir." demiş, Allah Teâlâ'da ona şu karşılığı vermiştir: "Sana ve zürriyetine, hayrı ilhâm eden ve sizi koruyan melekler vereceğim; kötülüklerinizi bir, iyiliklerinizi on olarak kabul edeceğim; ruhlarınız cesette olduğu sürece de size tevbe kapısını açık tutacağım."
Her şeyin, melekût âleminde bir veya birkaç sureti vardır. Bu suretler o şeyin hakikatine uygun ve münasip bir keyfiyettedirler. Şeytanın sureti bu âlemde onun hakikatine uygun olarak köpek, domuz, maymun, yılan, akrep suretleridir. Onun için şeytan şekillendiği zaman bu ve benzeri suretlere girer.
Rüyada görülen şeyler de, melekût alemindeki suretleriyle görülürler.