GÜLCEMAAT DİYARINA HOŞGELDİNİZ
   
  Yeni islami Portaliniz
  MÜNKER-NEKİR-/KABRİN SARMASI--SURUN ÜFÜRÜLMESİ.
 

Ölümün Hakikati

Münker ve Nekir Sorgulaması ve Kabir Azabı

Kabir Sarması

Gaybı Bilmek.

Ölülerle İlgili Rüyalar.

Sûrıın Üfürülmesi



Ölümün Hakikati

Bil ki, ölümün hakikati konusunda değişik inançlar ve görüşler vardır. Allah Teâlâ'ya ve ahirete iman etmeyen mülhidler; ölümün yokluk olduğunu, ölümden sonra diri­liş, haşir ve neşir bulunmadığını, insanın da diğer hayvan­lar ve bitkiler gibi öldüğünü zannederler.

Mutezile gibi bid'atçı İslâm fırkaları ise; ölümün yok­luk olmadığını, ancak ölenlerin kıyâmete kadar uyanma­dıklarını, bu yüzden de kabirlerinde ne azap, ne de nimet görmediklerini söylerler.

Bazı dinlerin mensupları ve felsefeciler de ölümle cesetlerin ebediyyen yok olduklarını, kabirde de, kıyâmette de yalnızca ruhların dirildiğini, iki yerde de azap ve nime­tin sadece ruhlar için olduğunu ileri sürerler.

Bu üç inanç ve görüş de bâtıldır. Kur'ân ve hadislerin tesis ettiği hak inanç ve görüş ise, ölümün yokluk olmadı­ğı, muvakkat bir süre için ruh ve cesetlerin ayrışmasından ibaret olduğu, kabirde ruhlar için azap ve nimet bulundu­ğu, kıyâmette de ruh ve cesetlerin tekrar birleştiği ve bir­likte azap veya nimet gördüğü şeklindedir.

Ruhun iki çeşit duyuşları vardır. Bunlardan bir kısmı, ceset vasıtasıyla hasıl olan duyuşlardır. Diğer bir kısmı ise bizzat kendi duyuşlarıdır. Kabir hayatında ceset bulunma­dığı için, ruh sadece kendi duyuşlarına sahiptir. Bu sebep­le, onun bu dönemdeki azabı korku, üzüntü, hasret, sıkıntı gibi hisleri duymaktır; nimeti de bunların aksi olan, rahat­latıcı ve zevk verici hisleri yaşamaktır.

İdrâk etmek ve bilmek kendi duyuşlarından olduğu için, ruh kabir hayatında da, dünyada olduğu gibi, bu ye­tenekle mücehhezdir. Onun bu yeni hayatta öğrendiği şey­lerin başında, kendi amellerinin mahiyeti gelir. O bu dö­nemde, hangi amellerinin doğru olduğunu ve kendisine sevap kazandırdığını, hangi amellerinin yanlış olduğunu ve kendisine günah kazandırdığını öğrenir ve iyi amelle­rinden dolayı sevinç ve mutluluk, kötü amellerinden dola­yı da hüzün ve pişmanlık duyar.

Ruhun mahiyeti üzerinde düşünmek ve konuşmak ise hem sonuçsuz, hem de faydasızdır. Çünkü onun ne oldu­ğunu bilmek mümkün değildir; bunu bilmenin ahirete yö­nelik bir faydası da yoktur. Çünkü, ahirette ruha mutluluk getiren şey, ruhun mahiyetini bilmek değil, sâlih ameli bil­mek ve onu işlemektir. Bundan dolayı, Hakîm olan Allah Teâlâ, insanlara ruhun mahiyetini değil, onları mutlu eden amelleri bildirmiş ve bu amelleri, en ince noktasına kadar şerh ve tafsil etmiştir.

Öldükten sonra da ruhların duyma yeteneğine sahip olduklarını gösteren bir delil şudur: Bedir savaşında müşriklerin büyükleri müslümanlar tarafından öldürülüş ve bir çukura atılmışlardı. Savaş bittikten sonra, Allah Rasûlü (sa) bu çukurun başında durdu ve şöy­le seslendi: "Ey Ebu Cehil! Ey filan! Ey filan!... Ben, Rabbimin bana va'dettiği zaferi buldum. Siz de cezanızı buldu­nuz mu?" Yanında bulunan sahâbilerden birisi, "Ya Rasûlullah! Onlar seni duydular mı?" dedi. Allah Rasûlü (sa), şu karşılığı verdi: "Allah'a yemin ede­rim, onlar sizden daha iyi duydular. Fakat, cevap verebile­cek durumda değildirler." (Müslim)

Bu konudaki ikinci bir delil, Allah Rasûlü’nün şu hadi­sidir: "Ölü kendisini yıkayanları, tabutunu taşıyanları ve onu kabre koyanları görür ve tanır." (Ahmed)

Bir delil de şudur: bir gün Allah Rasûlü (sa), Hz. Ömer'e, "Ey Ömer! Kabirde melekler seni sorguya çektikleri zaman, onlara ne diyeceksin?" demiş. Hz. Ömer (ra), "Ya Rasûlullah! Dünyadaki ak­lım benimle birlikte olacak mıdır?" diye sormuş. Allah Rasûlü (sa), "Evet." demiş; Hz. Ömer (ra), "Öyleyse, ne diyeceğimi bilirim.’’ demiştir. (İbnu Ebid-Dünya, Beyhakî)

Kabirde azap ve nimet de vardır. Bunu bildiren bir ha­dis-i şerif şöyledir: "Kabir ya cennet bahçelerinden bir bah­çe veya cehennem çukurlarından bir çukurdur." (Tirmizî)

Bir hadis-i şerif de şöyledir: "Biriniz öldükten sonra, kıyâmete kadar her sabah ve akşam onun cennetteki veya cehennemdeki yeri kendisine gösterilir." (Muttefekun aleyh) Ve o buna göre, ya sevinç, emniyet ve mutluluk duyar veya hüzün, korku ve sıkıntı hisseder.

Hz. Ali (ra) şöyle demiştir: "Bir ruh, cen­net veya cehennem ehlinden olduğunu öğrenmedikçe ce­sedinden ayrılmaz."

Mesruk şöyle demiştir: "Dünya sıkıntısından kurtul­muş ve kabir azabından emin olmuş bir ölüye imrendiğim kadar hiç kimseye imrenmedim."

Ebud-Derdâ (ra) şöyle demiştir: "Ölüm, mü’minin dünya hapsinden salıverilmesidir."

Abdullah İbni Amr (ra) şöyle demiştir: "Ruhu cesedinden ayrılan mü’min, hapisten salıverilen mahbus gibidir." Dar bir yerden geniş bir yere çıkar ve esa­retten hürriyete kavuşur.

Hiç şüphe yoktur ki, bu hâl, nefislerini günah ve kötü­lüklere karşı zaptetmekten dolayı dünyayı kendileri için hapis ve zindana çevirenler içindir. Dünyayı bulunmaz ve ele geçmez bir yağma gibi görüp her türlü zevk ve keyfin araksında koşanlar için ise, durum bunun tam tersidir. Al­lah Teâlâ, bu sonuncuların hâlini şöyle anlatmıştır:

"Onları bahçelerden, pınarlardan, hazinelerden ve gü­zel binalardan koparıp aldık." (Şuarâ, 57, 58)

"Onlar için her nimetin kapılarını açtık ve kendileri bu şeylerle sevinip şımarmaya başlayınca onları ansızın yaka­ladık ve bütün ümitlerini kaybetmiş bir hâle getirdik." (En'âm, 44)

Birinci hâlde olanların başında da şehidler gelir. Bun­lar, Allah Teâlâ'nın rızasını kazanmak için dünya hayatından ve öz canlarından geçmiş, dünya zevkleri yerine ahiret zevklerine talip olmuş kimselerdir. Allah Teâlâ, bunlar hak­kında da şöyle buyurmuştur:

"Allah yolunda öldürülmüş olanlar için, ölü demeyin. Onlar diridirler ve Rableri yanında rızıkları verilir." (Al-i İmrân, 169)

Ahirete mutluluk duyarak gidenler, dünyayı ahirete satanlardır. Allah Teâlâ bunlar için şöyle buyurmuştur:

"Allah, karşılığında cennet vermek üzere mü’minlerden canlarını ve mallarını satın almıştır." (Tevbe, 111) Bunlar, yıkılıp dağılmak üzere olan köhne bir kulübeyi satıp karşılığında bir çiftlik, bahçeli bir saray satın almayı başaranların ruh hâlini yaşarlar. Bu satış işlemiyle başlayan mutlulukları her gün biraz daha artar ve ölüm anında doruğa ulaşır. Bu se­beple, ölmek bunlara zindandan kurtulmanın zevk ve ra­hatlığını verir. Allah Teâlâ bunlar için, "Orada size iştiha duyduğunuz her şey vardır." (Fussilet, 31) derken, diğerleri için de, "Onlar, iştiha duydukları şeylerden menedilirler." (Sebe', 54) demiş­tir. Bu iki kısa cümle, mutluluk ve mutsuzluğu en güzel şe­kilde ifade etmektedirler. Çünkü, insanın iştiha duyduğu her şeyi bulması mutluluğun zirvesi, iştiha duyduğu her şeyden menedilmesi de mutsuzluğun doruğudur.

Allah Rasûlü (sa) şunları söylemiş­tir: "Bir kimse, anne rahmine geri dönmek istemediği gibi, gönül rızasıyla dünyadan ayrılan mü’min de bir daha dün­yaya dönmek istemez." (İbnu Ebid-Dünya)

"Bir kimse ölünce iyi ise, kendisi rahatlığa kavuşur, kö­tü ise başkaları rahatlığa kavuşurlar." (Muttefekun aleyh) Bu sebeple ölüm, iki durumda da Allah Teâlâ’nın bir rahmetidir.

Mâlik İbni Enes şöyle demiştir: "Mü’minlerin ruhları serbesttirler. Onun için, istedikleri yere gidebilirler."

Allah Rasûlü’nün şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Kö­tü amellerinizle ölülerinizi üzmeyin. Çünkü amelleriniz onlara bildirilir." (İbnu Ebid-Dünya)

Mücahid şöyle demiştir: "Anne ve babaya dünyadaki evladlarının hayır ve tâatları bildirilir."

Sâlih el-Merrî şöyle demiştir: "Bize ulaşan rivayete gö­re, bir mü’min öldüğü zaman, daha önce ölmüş olanlar onun ruhuyla buluşur ve kendisinden dünya ehlinin ahva­lini sorarlar."

Cafer İbni Said şöyle demiştir: "Mü’min öldüğü za­man, daha önce ölen akrabası onu karşılamaya çıkarlar."

Münker ve Nekir Sorgulaması ve Kabir Azabı

Sahâbi Berâ İbni Azib (ra)’ın rivayetine gö­re, Allah Rasûlü (sa), kabir azabından Allah Teâlâ'ya sığındıktan sonra şunu anlatmıştır:

"Bir mü’min ölmek üzere iken, Allah Teâlâ onun ruhu­nu karşılamak için rahmet melekleri gönderir. Yüzleri gü­neş gibi parlak olan bu melekler, beraberlerinde ipekli elbi­seler ve türlü güzel kokular getirirler. Mü’minin ruhu cese­dinden ayrılınca, bu melekler ona kokuları sürer ve ipekli elbiseleri giydirip göklere doğru çıkarırlar. Geçtikleri her yerdeki melekler ona rahmet okurlar ve gök kapıları onun için açılır. Refakatçi melekler, en yüksek yerde bu ruhu, Al­lah Teâlâ'ya arz eder ve O'nun emrini beklerler. Allah Teâlâ, kendisinden razı olduğunu bildirir ve kabrine indirilip kendisi için hazırlanan nimetlere ulaştırılmasını emreder. Bunun üzerine melekler onu kabrine indirirler.

Onu gömmüş olanlar henüz ayrılmadıkları için, ruh onların ayak seslerini duyar. Bundan sonra Münker ve Ne­kir denilen sorgu melekleri gelirler ve ona, 'Rabbin kimdir? Peygamberin kimdir? Dinin Nedir?’ diye sorarlar. Mü’minin ruhu, 'Rabbim Allah'tır; peygamberim Muhammed'dir; dinim İslâm’dır.’ diye cevap verir.

Bu melekler memnun olup ayrılırken güzel yüzlü, gü­zel elbiseli ve güzel kokulu birisi çıkıp gelir ve kendisine, 'Rabbinin rahmetiyle ve ebedî mutlulukla müjdelen' der. Mü’minin ruhu, onun kim olduğunu sorar. O, 'Ben senin gü­zel amelinim. Allah seni hayırla mükâfatlandırsın. Sen O'na itâat işinde istekli ve hareketli, O'na muhalefette isteksiz ve hareketsizdin.’ der. Bundan sonra, kabir göz alabildiğine ge­nişler ve oraya cennetten türlü nimetler getirilir.

Buna karşılık, bir kâfir ölmek üzere iken, Allah Teâlâ onun ruhunu karşılamak için azap melekleri gönderir. Sert ve katı olan bu melekler, beraberlerinde katranlı gömlek ve ateşli elbiseler getirirler. Kâfirin ruhu cesedinden ayrılınca, bu melekler ona katranlı gömleği ve ateşli elbiseleri giydi­rirler. Bundan sonra da onu göklere doğru çıkarırlar. Yanın­dan geçtikleri melekler ona lanet ederler ve birinci gök ka­pısına geldiklerinde de kapı açılmaz. Bunun üzerine, refa­katçi melekler burada onu Allah Teâlâ'ya arz eder ve O'nun emrini beklerler. Allah Teâlâ, bu ruhtan razı olmadığını bil­dirir ve onu kabrine indirip azaba çarptırmalarını emreder. (El-Aman Allah'ım! El-Aman Allah'ım!) Bundan sonra bu ruh kabrine indirilir.

Onu gömmüş olanlar henüz ayrılmadıkları için, kendi­si onların ayak seslerini duyar ve biraz sonra üzerine Münker ve Nekir inerler. Bu melekler ona, 'Rabbin kimdir? Pey­gamberin kimdir? Dinin nedir?’ diye sorarlar. Kendisi, 'Bil­miyorum.’ der. O bunu söyleyince, bir melek kafasına bir balyoz indirir. Bu balyoz bir dağa indirilse dağı toz hâline getirir ve sesi çıksa, bütün dünya ehli duyar. Bundan sonra çirkin yüzlü, pis kokulu ve pejmürde kılıklı birisi çıkıp ge­lir ve ona, 'Allah’ın gazabı ve azabıyla müjdelen' der. Ruh, 'Sen kimsin?’ diye sorar. O, 'Ben senin amelinim. Allah se­ni cezalandırsın! Sen O'na itâat işinde isteksiz ve hareket­siz, O'na karşı günah işlemekte ise hevesli ve hareketliy­din.’ der. Bundan sonra kabir daha da daralır ve oradan ce­henneme bir kaçı açılıp türlü azaplar getirilir." (Ebu Dâvûd, Hâkim)

Allah Rasûlü (sa) başka bir hadiste şöyle buyurmuştur:

"Mü’minin ruhu, kılın hamurdan çekilmesi gibi kolay çekilir ve Allah Teâlâ’nın rahmetiyle müjdelenip "İlliyyin" e çıkarılır. Kâfirin ruhu ise olabildiğince şiddetle çekilir ve Allah Teâlâ’nın azabıyla müjdelenip "Siccin"e indirilir." (İbnu Hibbân, İbnu Ebid-Dünya)

Başka bir hadiste de şöyle buyurulmuştur:

"Mü’min, genişleyen ve aydınlanan kabrinde yeşil bir bahçede olur. Kâfir ise, daralan ve kararan kabrinde yılan ve akreplerin hücumuna uğrar. Bu yılan ve akrepler, kıyamete kadar onu ısırıp zehirlerler." (El-Aman Allah'ım! El-Aman Allah'ım!) (İbnu Hibban)

Bu yılan ve akrepler; imansızlık, ahlâksızlık ve kötü amellerin şekillenmiş hâlleridir. Çünkü, dünyada mâna hâ­linde olan şeyler, ahirette şekillenirler. Bunun bir örneği de rüyalardır. Çünkü rüyada görülen şeylerin çoğu da, dü­şünce, duygu, fiil ve amellerin şekilleridir. Bu yüzden, uy­kudaki insan da, bazen kötü bir düşünce, huy veya fiilin­den dolayı sıkıntı duyduğu şekiller görür, yılanlar tarafın­dan ısırılır ve kâbuslarla boğuşur.

Ayrılıkla sonuçlanan aşk gibi kuvvetli duyguların da yılan zehiri kadar elem veren acısı vardır. Allah Teâlâ'ya iman etmeyen ve ahirete yönelmeyen kimseler dünyayı ve dünyadaki fâni şeyleri aşk derecesinde sevdikleri için, ölüm bu aşkları ayrılıkla sonuçlandırınca, bu insanlar ka­birlerinde bu aşkların yılan zehiri gibi şiddetli olan acısını duyarlar. Bu acı onların ruhlarını kıvrandırırken, kendileri yılan ve akrep hayallerini de görür ve bu hayaller azapları­na korku azabı da ilâve eder.

Bu insanlar, bu azaplara ek olarak ahiretteki paha biçil­mez nimetleri kaybetmiş olmanın dehşetli hasret ve elemi­ni de duyarlar. Bu hasret ve elem onların ruhlarını yakar­ken, kendileri ateş hayalini de görür ve böylece hasret elemlerine bir ateş çukurunda olmanın sıkıntısı ve ıztırabı da eklenir. Bu o demektir ki, kabirdeki azapların aslı ruhla­ra musallat olan elemlerdir. Bu elemler ayrıca ya hakikî ve­ya hayalî şekillerle de takviye edilirler. Ahirette ise bu şe­killer de hakikidirler.

Dünyadaki musibetler ne kadar acı ve elem verici de olsalar, onlara karşı teselli veren ve hatta onları unutturan şeyler de vardır. Ölen insanın uğradığı musibet ve çektiği acı ve elemlerin ise, ne unutulması, ne de teselli ve teskini mümkün değildir. Bu sebeple, bunlar ateş kadar yakıcı ve yılan zehiri kadar kıvrandırıcıdırlar.

Ölenlerden bir kısmı da ne nimet, ne de azap görme­den kıyâmete kadar uyutulurlar. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Mü’min, Münker ve Nekir'e doğru cevap verince, kendisine, ‘mahşere kadar uyu­yup dinlen' denir." (Tirmizî, İbnu Hibbân) Ve kendisi diriliş gününe kadar uy­kuya dalar.

Kabir Sarması

Allah Rasûlü (sa), Sa'd İbni Muâz'ın defni sırasında şöyle buyurmuştur: "Kabir, gömülen ölüyü sarar. Bundan kurtulan olsaydı, Sa'd kurtulurdu." (Ahmed)

Alimler bu mevzuda şöyle demişlerdir: "Kabir, iyi olan müslümanı sevgi hasreti ve anne şefkatiyle kucaklar; kâfir ve fasıkları ise hışım ve hiddetle sarar."

Gaybı Bilmek

Gaybı bilmek, Allah Teâlâ'ya mahsus olan bir sıfattır. Gayb duyu organlarıyla ve akıl ile bilinemeyen şeydir. Kâ­inattaki şeyler ve olaylar iki kısımdırlar. Bunların bir kısmı şehâdet, bir kısmı gaybtır. Şehâdet, duyu organlarıyla ve akılla bilinebilen kısımdır. Gayb ise bunun aksidir. Gayb bilgisinin Allah Teâlâ'ya mahsus olduğunu bildiren çok âyetler vardır. (En'âm, 59; Hûd, 123; Nahl, 77; Kehf, 26; Yû­nus, 30; Nemi, 65; Hucurât, 18; Fâtır, 38) Ancak Allah Teâlâ, insanlara verilen yete­nekle bilinemeyen bu bilgiden istediği miktarı istediği kul­larına vahiy veya ilham yoluyla bildirir. Peygamberler va­hiy yoluyla, velîler de ilham yoluyla bu bilgiyi alırlar.

Vahiy, melek vasıtasıyla geldiği hâlde, ilhamın nasıl geldiği meçhuldür. Bu da gayb ilmindendir. Ancak bunu bir benzetme ve misâl ile akıllara yaklaştırmak mümkün­dür. Misâl şudur: Bir ayna, içinde ışık, görüntü veya yazı bulunan başka bir aynaya karşı tutulursa, ışık, görüntü ve yazılar bu aynaya da geçerler. Bunun gibi, Levh-i Mah­fuz, Allah Teâlâ’nın ezelden ebede kadar takdir ettiği şey­lerin ve işlerin yazılmış olduğu nurlu ve parlak bir ayna gi­bidir. Bir kalb eğer iman ve tâatla nurlanıp parlarsa, Allah Teâlâ’nın dilemesi ve kuvvetiyle bir ayna gibi, Levh-i Mahfuz'dan akisler ve yankılar alır. Bu olaya ilham denir ve bu şekilde gelen akisler ve yankılar da gayb bilgisini oluştu­rurlar. (İmam Gazali, tasavvuf geleneğine uyarak ilhamı bu şekilde yo­rumlamıştır. Biz ise zahir ulemâsının yolunu tercih ederek diyoruz ki, bazı ender ilhamlar bu şekilde gerçekleşse bile, genel olarak ilham Al­lah Teâlâ’nın iman ve takva ile arınıp temizlenmiş kalplerde vasıtasız olarak ilim ve marifet yaratmasıdır. Veya bu şekilde yaratılan ilim ve marifettir.) Doğru rüyalar da bu şekilde gerçekleşirler. Bundan dolayı Allah Rasûlü (sa) şöyle buyur­muştur:

"Doğru rüya, vahyin kırk altıda biridir." (Geçti) Bu hadiste­ki doğru rüya sözünden iki şeyi anlamak mümkündür. Bi­rincisi ilhamdır. Çünkü ilhamların çoğu da doğru rüya şe­kilde gerçekleşirler. Bu tefsire göre, ilham vahyin kırk altı­da biri olmuş olur. Bu oran hem netlik, hem de miktar ba­kımından böyledir. Çünkü, vahiy açık ve net iken, ilham bazen çok kapalı olur; ayrıca, vahiy ile çok bilgi gelirken, il­ham ile ancak az bir ilim gelebilir. Bundan şu hüküm çıkar: İlhama mazhar olan en büyük velî, kırk altı derece pey­gamberin altındadır. Bu da şu demektir: Peygamber en bü­yük velîden kırk altı defa daha büyüktür. Bir zatın benzet­mesiyle, en büyük velî serçe ise, peygamber tavus kuşudur. Diğer velîler, âlimler ve sâlihler ise sinektirler. Sineğin de türlüleri vardır.

Nefsin şehvet ve arzuları bulut gibi kalbin üstünü kap­ladıkları zaman kalb kararır ve Levh-i Mahfuz'dan yankı almaz. Bu bulutlar devamlı olsa, kalb hiçbir zaman ilham almaz. Bulutlar ara sıra açılsa, o sıralarda akisler ve ilham­lar da gelir. Uyanık hâlde kalbin Levh-i Mahfuz'a açılması ancak velîlerde gerçekleşir. Rüyada ise, bu başka insanlar da görülür. Çünkü bu insanlar uyanık iken nefsanî his ve duygulardan kurtulamadıkları hâlde, uyurken bu hislerin etkisinden kurtulurlar. Çünkü bu his ve duygular uyuşur ve birbirinden kopup ayrılan bulut parçaları gibi ayrılırlar. O zaman da bu insanların kalbi, bulut parçaları arasından sıyrılan güneşe karşı tutulan ayna gibi, Levh-i Mahfuz'dan bazı yankılar alır. Yukarıda geçen hadisdeki rüya kelimesinin ikinci mânası da bu şekilde gerçekleşen ilhamdır. An­cak bu ilham (veya doğru rüya), Levh-i Mahfuz'dan kalbe gelirken, önce hayal bölgesinden geçer; hem kırılıp parça­lanır, hem de yeni renkler, şekiller ve unsurlar kazanır. Bu yüzden de, rüya açık bilgi olmaktan uzaklaşır ve yorum gerektirir.

Levh-i Mahfuz'dan yansıyan ışıklardan oluşan doğru rüyalar, düşünce ve hayallerin şekillenmesinden ibaret olan rüyalardan ayrıdırlar. Bu ikincilere, "adğâs-u ahlâm", yani "hayallerin karışımı rüya" denir ve bunlar gerçek bir bilgi taşımazlar.

Ölüm anında gaybın açılması ve ölecek olan insanın ahiretle ve kendi akıbetiyle ilgili çok şey görüp öğrenmesi, de bu şekilde izah edilebilir. Yani, ölmekte olan bir insanda nefsanî arzular ve dünyevî istekler öldükleri için, bu insanın kalbi Levh-i Mahfuz'a karşı açılır ve oradan müşahede yo­luyla bilgi alır. Allah Teâlâ, ölmekte olan insanı kasdederek şöyle buyurmuştur: "Sen bundan (ölümden veya şimdi aldı­ğın gayb bilgisinden) habersizdin. Biz, üzerindeki perdeyi kaldırdık ve şimdi gözlerin (gaybı görmekte) keskindir." (Kaf, 22)

Ölülerle İlgili Rüyalar

Ölmüş kimselerin kabir hayatındaki durumlarını du­yu organlarına dayanan ilimle öğrenmek mümkün değil­dir. Vahiy de kesildiği için, bu konuda yalnızca doğru olan rüyalardan yaralanılabilir. Biz burada bu kabil rüyalardan birkaç tane zikredeceğiz.

Abbas (ra) şunu anlatmıştır: "Ben Ömer'in dostuydum. Vefat ettikten sonra onu rüyada görmeyi çok is­terdim. Fakat ancak bir sene sonra onu gördüm. Alnındaki terleri silerek bana şöyle dedi: 'Hesabım yeni bitti. Allah Teâlâ merhamet ve şefkat sahibi olmasaydı, kurtulamazdım."

Abbas (ra) şunu söylemiştir: "Kardeşim Ebu Leheb ölünce, onun ne hâlde olduğunu çok merak et­tim. Çünkü iman etmemiş ve aleyhinde bir sûre inmişti. Nihayet bir gece onu gördüm. Ateş yutuyordu. Hâlini sor­dum. Şunu söyledi: 'İşte gördüğün gibi, azap ve ateşteyim. Ancak Pazartesi sabahları azabım kesilir. Çünkü Muhammed o vakitte doğmuştu ve ben onun doğum müjdesini ge­tiren köle kadını azat etmiştim. Allah, bu yaptığımdan do­layı o vakitte azabı üzerimden kaldırır."

Bir zat şöyle demiştir: "Ben rüyamda Allah Rasûlü’nü gördüm ve bana istiğfar etmesini rica ettim. Kendisi ben­den yüzünü çevirdi. Bunu görünce şöyle dedim: 'Ya Rasûlullah, rivayetler senin ihtiyaç sahiplerinden hiç yüz çevir­mediğini söylerler' (Müslim) dedim. Bunun üzerine, bana döndü ve, 'Allah seni affetsin' diye duâ etti."

Abdulvahid İbni Zeyd şöyle demiştir: "Hac yolunda bize refakat eden genç bir adam, her fırsatta Allah Rasûlü’ne salavât okurdu. Dikkatimi çekince, neden bu kadar sık salavât okuduğunu sordum. Genç adam bana şunu an­lattı: "Babam ölünce ben onun baş uçundaydım. Bir ara gözlerim kapandı ve bir rüya gördüm. Sudanlı zenciler gi­bi iri kıyım dört adam, ellerinde demir sopalarla gelip ba­bamı dövmek istediler. Tam bu sırada Allah Rasûlü (sa) belirdi ve bu adamlara, "Onu dövmeyin. O bana salavât okurdu." dedi. Bunun üzerine o adam­lar (yani, azap melekleri) uzaklaşıp gittiler. Faydasını bu şekilde görünce, o günden bu yana fırsat buldukça salavât okurum." (Allahumme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ Ali seyyidinâ Muhammed.)

Bir zat, Hz. Ebu Bekir’i rüyada görmüş ve ona, "Sen, 'Dilim beni çıkmazlara soktu' demişsin. Dilinden dolayı bir sıkıntı çektin mi?" diye sormuş. Hz. Ebu Bekir (ra) şu cevabı vermiştir:

"Ben dilimi böyle suçlayınca onunla "lâ ilâhe illallah" zikrini okudum ve bunun sevabıyla cennete gittim."

Abdullah el-Bezzâr rüyada görülmüş ve kendisine, "Allah Teâlâ sana nasıl muamele etti." diye sorulmuş. Bu zat şu cevabı vermiştir:

"Allah Teâlâ bana, 'Günahlarını söyle, seni affedeyim' dedi. Ben, günahlarımı söyledikçe O affetti. Ancak bir gü­nahımı söylemekten utandım. O da beni ter içinde bekletti. Beklerken, mahcubiyetten yüzümün eti su olup döküldü." Kendisine, "Bu günahın neydi?" diye sorulmuş, buna da şu karşılığı vermiştir: "Bir sefer, nefsim baskın çıktı ve bir kadına şehvetle baktım."

Ebu Cafer es-Saydelânî şunu anlatmıştır: "Ben, rüyam­da Allah Rasûlü’nü gördüm. Yanında da ashâbı vardı. Bu hâlde iken, gökten iki melek indi ve onlara bir hediye da­ğıttı. Sıra bana gelince, melekler, 'Bu, onlardan değildir' dediler ve beni geçtiler. Ben, 'Ya Rasûlullah! Sen, "Kişi sevdiğiyle beraberdir." dememiş misin?’ dedim. Allah Rasûlü (sa), 'Evet, dedim' buyurdu ve melekle­re işaret etti. Melekler de dönüp o hediyeden bana da ver­diler."

Cuneyd şöyle demiştir: "Ben rüyamda bir konuşma yapıyordum. Bir melek bana, 'İnsanı Allah Teâlâ'ya en çok yaklaştıran amel hangisidir?’ diye sordu. Ben şu cevabı verdim: 'Bu amel, eksiksiz yapılan gizli ameldir' Melek, ce­vabımı beğendi ve, 'İsabetli bir cevap' dedi."

Mücemma' rüyada görülmüş ve şunu söylemiştir: "Dünyada zâhid olanlar, ahiretin zenginleri olmuşlardır."

Sâlih İbni Beşir şunu anlatmıştır: "Ben rüyamda Atâ es-Sülemî'yi gördüm ve ona, 'Sen dünyada hüznü çok olan bir kimseydin. Şimdi ne hâldesin?’ dedim. Atâ, 'Allah Teâlâ, o hüzne bedel bana devamlı sevinç ve neşe verdi' de­di. Ben, 'Orada kimlerle berabersin?’ dedim. Atâ, 'Ben, Al­lah Teâlâ’nın ihsanda bulunduğu nebiler, sıddıklar, şehidler ve sâlihlerleyim' dedi.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Allah'a ve Rasûlü’ne itâat edenler; Allah’ın ikram ve ihsanda bulunduğu nebiler, sıddıklar, şehidler ve sarihlerle beraberdirler. Bunlar ne gü­zel arkadaşlardır!" (Nisa, 69)

El-Evzâî rüyada görülmüş ve şöyle demiştir: "Ahirette gördüğümüz en yüksek derece âlimlerin, sonra da musibet sahiplerinin dereceleridir."

İbnu Uyeyne şunu anlatmıştır: "Rüyamda kardeşimi gördüm ve hâlini sordum. Bana şunu söyledi: 'Allah Teâlâ, istiğfar ettiğim günahlarımı affetti; istiğfar etmediğim gü­nahlarımı ise affetmedi"

Ali et-Talhî şunu söylemiştir: "Rüyamda, dünya ka­dınlarına benzemeyen çok güzel bir kadın gördüm ve ona, neci olduğunu sordum. Huri olduğunu söyledi. Kimin için olduğunu sordum. 'Beni Efendimden isteyen ve mehrimi veren içinim' dedi. Ben, ‘Mehrin nedir?’ dedim. 'Nefsini haram şeylerden uzak tutmaktır' dedi."

İbrahim el-Harbî şunu anlatmıştır: "Ben rüyamda (Ha­run Reşid'in eşi) Zübeyde'yi gördüm ve Allah Teâlâ’nın kendisine nasıl muamele ettiğini sordum. Zübeyde, 'Allah Teâlâ beni affetti' dedi. Ben, 'Hac yolunda yaptığın masraf­lar ve verdiğin sadakalar yüzünden mi?’ dedim. Zübeyde, 'Hayır! Bunların sevabı asıl sahiplerine verildi' dedi. (Asıl sahipleri dediği halktır. Çünkü sultanlar da halktan bazen haksız vergiler alırlardı.) Ben, 'O hâlde neyle seni affetti?’ dedim. Zübeyde, 'Bu harcamalardaki iyi niyetimle.’ dedi."

Sufyân es-Sevrî rüyada görülmüş ve durumu sorul­muş. Kendisi şu karşılığı vermiştir: "Ben ölünce, birinci adımımı Sırat köprüsüne, ikincisini de cennete attım. Şim­di artık cennetteyim"

Ahmed İbnul-Havarî şunu anlatmıştır: "Rüyamda, da­ha güzelini tasavvur edemediğim bir hurî gördüm. Yüzü ışık hâlinde parlıyordu. Kendisine, 'Yüzündeki bu ışık han­gi kremdendir?’ dedim. Hurî, 'Bu ışık, bana sahip olanın Allah Teâlâ için (O'nun korkusu ve sevgisiyle) döktüğü gözyaşlarındandır' dedi."

El-Kettânî şöyle demiştir: "Rüyamda Cuneyd'i gördüm ve ne bulduğunu sordum. Cuneyd şöyle dedi:

'Tasavvuf usulüyle söylediğimiz sözler ve işaretler bo­şa gitti. Bize ancak geceleri kıldığımız namazların sevabı kaldı' (Allah Teâlâ'ya şükürler olsun ki, ölümümüzden evvel bize bu gerçeği bildirdi. O'na hamd ve sena olsun!)

Ebu Süleyman (ed-Dârânî) rüyada görülmüş ve hâli sorulunca şunu söylemiştir: "Allah Teâlâ günahlarımı affet­ti. Fakat tasavvuf ehlinin ibare ve işaretleri beni sıkıntıya soktu."

Bir zat rüyada görülmüş ve şöyle demiştir: "Allah Teâlâ, kendime vird yaptığım dört kelimeden dolayı beni affetti. Bu kerimler şunlardır: Lâ ilâhe illallah (Allah'tan başka ilâh yoktur) inancıyla ömrümü bitireceğim; lâ ilâhe illallah inancıyla kabrime gireceğim; lâ ilâhe illallah inan­cıyla haşri bekleyeceğim. Lâ ilâhe illallah inancıyla Rabbimin huzuruna çıkacağım."

Ebu Süleyman rüyada görülmüş ve hâli sorulunca şu­nu söylemiştir: "Allah Teâlâ beni affetti. Fakat tasavvuf eh­linin ibare ve işaretleri beni sıkıntıya soktu."

Ebu Said el-Harrâs şunu anlatmıştır: "Rüyamda Allah Rasûlü’nü gördüm. Yanında Ebu Bekir ve Ömer de vardı. Ben ise sûfilerin bazı sözlerini söylüyor ve vecde gelmeye çalışıyordum. Allah Rasûlü (sa) bana ba­karak, 'Bu yaptığının şerri hayrından daha çoktur.’ dedi."

(Bu sözü nakledip yazan İmam Gazali'dir. Fakat aynı İmam Ga­zali, sırası geldiğinde sûfilerin sözlerini, vecd ve cezbelerini de savunmuştur.)

Şiblî rüyada görülmüş ve hâli sorulunca şöyle demiş­tir: "Rabbim benimle tartıştı. Ben kurtuluştan ümidimi kesmek üzere iken, merhamet etti ve beni bağışladı." (Allah Teâlâ’nın Şiblî ile tartıştığı hususlar, sûfilerin Kur’ân ve sünnete muhalif olarak uydurdukları sözler, kavramlar ve ibadet şekil­leridir.)

Ebu Said eş-Şahhâm şunu söylemiştir: "Ben rüyamda Sehl es-Sa'lukî'yi gördüm ve kendisine, Ya Şeyh!’ diye hi­tap ettim. Sehl, 'Şeyhliği bırak!’ dedi. Ben, 'Sende gördü­ğüm tasavvuf hâlleri çok işe yaradı mı?’ dedim. Sehl, 'On­lar hiç bir işe yaramadılar.’ dedi. Ben, 'Peki, Allah Teâlâ sa­na nasıl muamele etti?’ dedim. Sehl, 'Halkın dinî soruları­na verdiğin Şer’i cevaplardan dolayı beni affetti.’ dedi."

El-Musuhî şunu anlatmıştır: "Rüyamda İblis'i gör­düm. Çıplak bir hâldeydi. Kendisine, 'İnsanlardan utanmı­yor musun?’ dedim. İblis, 'Bunlar insan mı? Ben gece gün­düz onları top gibi ayaklarımda oynatıyorum.’ dedi."

Mecnun (İbni Amir) rüyada görülmüş ve Allah Teâlâ’nın kendisine nasıl muamele ettiği sorulmuş. Kendisi şu karşılı­ğı vermiştir: "Allah Teâlâ beni affetti. Çünkü ben, şiddetli aş­kıma rağmen iffetimi muhafaza ettim ve sevgilimle hiçbir günah işlemedim. Allah Teâlâ, bu yüzden adımı da dünyada yaşattı ve beni iffette âşıklara örnek yaptı."

Bir zat rüyada görülmüş ve şöyle demiştir: "Ben bir ölü gördüğüm zaman, ölmeyen ve devamlı hayat sahibi olan zâtı (Allah Teâlâ’yı) kusurlardan tenzih ederim.’ derdim. Allah Teâlâ bundan dolayı beni affetti."

Utbe el-Gulam'ın tevbe edip ibadet yoluna girmesine bir rüya vesile olmuştur. Kendisi bu rüyasını şöyle anlat­mıştır: "Çok güzel bir huri gördüm. Bana, 'Ey Utbe! Ben sa­na âşığım. Sakın, aramıza girecek bir günah işleme.’ dedi. Ben de, 'Sana kavuşmak için dünyayı üç talakla boşadım.’ dedim."

Ebu Ya'kup el-Kari şunu anlatmıştır: "Ben rüyamda Uveys el-Karani'yi gördüm ve kendisine, 'Bana nasihat et.’ dedim. Uveys bana şöyle nasihat etti: "Rabbinin rahmetini O'na itaatte ara; O'nun intikamını da O'na karşı masiyette gör. Her hâl-u kârda da O'ndan ümitsiz olma."

Ebu Bekir İbni Ebu Meryem şunu anlatmıştır: "Ben rü­yamda Verka el-Hadremi'yi gördüm ve ona, 'Ahirette han­gi ameli daha efdal buldunuz?’ diye sordum. Verka, 'Allah Teâlâ korkusuyla ağlamayı en efdal amel olarak bulduk.’ dedi."

Yezid İbni Nuâme şunu söylemiştir: "Bir zat, salgın ko­lerada kızını kaybetmişti. Onunla ilgili gördüğü rüyayı bi­ze şöyle nakletti: "Ben kızımı gördüm ve kendisine, 'Kızım! Bana ahireti anlat.’ dedim. Kızım, 'Baba! Ahiret anlatılabi­lecek şeylerden değildir. Onu ancak görenler anlayabilirler. Fakat, görüp anlayanlar artık amel etme gücüne sahip de­ğildirler. Bu güce sahip olanlar ise onu anlayamazlar ve bu yüzden de onun için amel etmezler. Baba! Burada açıkça görülüyor ki, iki rekât namaz kılmak veya bir iki sefer "Subhânellâh" demek bütün dünyadan daha kıymetlidir.’ dedi."

İmam Şafiî şunu anlatmıştır:

"Bir ara beni sıkan bir durumdaydım. Bir gece rüyada birisi bana, 'Şu duayı oku!’ dedi. Ben ertesi sabah o duayı okudum. Ve akşam olmadan Allah Teâlâ beni o sıkıntılı du­rumdan kurtardı. Dua şudur: Al­lah'ım! Ben kendim için ne fayda, ne zarar, ne ölüm, ne ha­yat, ne de dirilişe malik değilim. Senin bana verdiğinden başkasını almaya ve beni koruduğundan başkasından ko­runmaya da gücüm yoktur. Allah'ım! (Ben böyle âciz olup acizliğimi itiraf etmişken) sen beni sevdiğin ve razı oldu­ğun söz ve amele afiyet ve suhuletle muvaffak et."

Bu söz, Allah Rasûlü'n ettiği dualardandır. Üstünde sıhhatinin mührü gibi, nübüvvetin nuru parlıyor.

Ölüleri rüyada görmek, ahiretin varlığını ve ruhların kalıcı olduklarını gösteren bir delildir. Ancak bu delil, bu yöndeki her bir rüya ile birlikte çoğalan ve sonsuzlaşan miktardadır. Tıpkı bunun gibi, gelecekle ilgili olarak görü­len rüya da kaderin varlığını ve her şeyin önceden takdir edilmiş olduğunu gösteren bir delildir. Bu delil de bu türlü rüyaların sonsuzluğu kadar sonsuzdur.

Sûrıın Üfürülmesi

Ahiret ve melekût alemindeki şeyler, mahiyet itibarıy­la dünya ve şehâdet alemindeki şeylerden farklıdırlar. An­cak aralarındaki bir çeşit benzerlikten dolayı, ikisi için de aynı isimler kullanılır. Allah Teâlâ, cennet nimetlerinin dünyadakilerin aynısı değil, benzeri olduklarını ifade ederek şöyle buyurmuştur:

"Onlara cennette bir meyve ikram edildikçe, 'Bundan bize dünyada da verilmişti.’ derler. Fakat, bunlar dünyadakilerin sadece benzerleridir." (Bakara, 25) Bu farklılığa rağmen, ikisi için de aynı isimlerin kullanılması, göz önünde olmayan ahiret ve melekût âlemini tanıtma amacının doğurduğu bir zorunluluktur. Bu farklı şeylerden birisi de Sûr'dur. Sûr, isim olarak üfürülen âlet, boru ve borazan gibi şeylere de­nir. Bu isim aynı zamanda İsrafil (as) tarafından üfürülünce çıkardığı rüzgâr ve ses ile kıyâmeti koparan ve ahireti getiren cihaz için de kullanılmıştır.

Sûr iki kere üfürülür. Birinci üfürüşte şimdi mevcut olan âlem yıkılır, ikincisinde ise kabirlerin üstü açılır ve ölüler dirilip kabirlerinden dışarı çıkarlar. Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim'de şöyle buyurmuştur:

"Sûr'a üfürüldü ve Allah’ın dilediği kimselerin dışın­da göklerde ve yerdekilerin hepsi (korkudan) bayılıp öldü­ler. Sonra ona ikinci bir sefer üfürüldü ve ölmüş olanlar bir­den ayağa fırlayıp (kimi dehşet, kimi hayret ve kimi sevinç­le etrafı) seyretmeye başladılar. Mahşer yeri Rabbinin nu­ruyla aydınlandı, (amellerin yazılmış olduğu) kitap (ortaya) konuldu, (hesap başladı), peygamberler ve şâhidler geti­rildi. Ve kimseye zulmedilmeden aralarında hak ile hüküm verildi. Herkese yaptıklarının tam karşılığı verildi. Allah on­ların ne yaptıklarını çok iyi bilir. İnkârcılar gruplar hâlinde cehenneme sevk edildiler. Oraya varınca, kapılar açıldı ve gardiyanlar kendilerine, 'Size peygamberler gelip Rableriniz âyetlerini (emir ve yasaklarını) okumadılar mı, sizi bugün hakkında bilgilendirip uyanmadılar mı?’ diye sordular. Bun­lar, 'Evet, geldiler ve bize âyetleri okuyup uyarıyı yaptılar.’ dediler. İnkârcılar azabı hak etmişlerdir." (Zümer, 69, 71)

(Allah Teâlâ, kıyâmet olaylarını mazı sığasıyla (geçmiş zaman kipiyle) vermiştir. Bununla, kıyâmetin ve kıyâmetteki olayların hem ol­muş gibi kesin olduğuna, hem de olmuş kadar yakın olduğuna işaret etmiştir. Bundan başka bunun bir mânası da Allah Teâlâ için zaman far­kının bulunmamasıdır. Çünkü O, ezelden ebede kadar bütün zamanla­rı ve her şeyi aynı anda ve aynı şekilde görür ve bilir.)

"İnkârcılar, 'Doğru söylüyorsanız, bu kıyâmet ne za­mandır?’ derler. Bekledikleri şey bir gürültüden (Sûrun ilk üfürülmesinden) ibarettir. Bu gürültü onları dünya işleriy­le meşgul iken, habersiz ve ansızın yakalar. Bu gürültüyü duyunca (korku ve şaşkınlık yüzünden) ne kimseye bir söz söyleyebilirler, ne de (dışarıdakiler) evlerine dönebilirler. (Bundan sonra) ikinci Sûr üfürüldü ve onlar Rablerinin emriyle kabirlerinden sür'atle kalktılar. (İnkârcılar), 'Vay hâlimize! Bizi kabirlerimizden kim çıkardı?’ dediler. (Mü’minler), 'Bu Rahman olan Allah’ın va'dettiği gündür. Peygamberler (bunu haber vermiş ve) doğru söylemişler­di.’ dediler. (İşte böyle) bir tek Sûr üfürülmesiyle hepsi ya­nımızda hazır hâle geldiler. Bugün kimseye hiçbir suretle zulmedilmez ve size yalnızca yaptıklarınızın karşılığı veri­lir." (Yasin, 48-54), "Sûra üfürüldüğü gün zor bir gündür. O gün (özel­likle) inkârcılar için hiç kolay değildir." (Muddessir, 8-10)

Allah Rasûlü (sa) da şöyle demiştir:

"Dünyaya nasıl sevinilir ki, melek Sûr'u tutmuş ve ağ­zına dayamıştır. Üflemek için tetikte olup gelen emri bekle­mektedir." (Tirmizî)

Mukatil şöyle demiştir: "Sûr'un birinci sefer üfürülmesiyle ikinci sefer üfürülmesi arasında kırk senelik zaman vardır."

Sûr'un birinci sefer üfürülmesi dünyayı seven ve onu hayatın tek gâyesi hâline getirenler için büyük bir felâket ve yıkımdır. Çünkü bu sevdikleri ve hayal ile süsledikleri dünya, gözleri önünde yıkılır ve bu dehşetli yıkılışı korku ve çaresizlikle seyretmekten başka bir şey de ellerinden gelmez. Onun ikinci sefer üfürülmesi de bunlar için yeni ve daha büyük acıların ve azapların habercisidir. Bu sebeple, bu insanlar, Sûrun ikinci üfürülmesiyle dirilip kabirlerin­den dışarı çıkınca şöyle derler:

"Vay hâlimize! Bu, ceza günüdür. Bu, inkâr ettiğimiz hüküm günüdür." (Sâffât, 20, 21), "Ah keşke, ölmüşken kökten yok ol­saydık!" (Hâkka, 27), "Ah keşke, ben toprak olsaydım!" (Nebe', 40)

 
  Bugün 9 ziyaretçi (30 klik) kişi burdaydı! gullerinefendisi1.tr.gg  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=