GÜLCEMAAT DİYARINA HOŞGELDİNİZ
   
  Yeni islami Portaliniz
  KALBİN HALLERİ VE BATIN İLMİ--KELAM İLMİ--KÖTÜ İLİM..
 

Kalbin Halleri ve Bâtın İlmi

Kalbin halleri iki kısımdır.

1- Övülen haller: Bunlar sabır, şükür, Allah korkusu, Allahtan ümid kesmemek, zühd (kalb tokluğu), takva, ka­naat (azla yetinmek), cömertlik, her şeyde Allah Teâlâ’nın nimet ve minnetini hissetmek, hüsn-i zan sahibi olmak, doğruluk, vefakârlık ve samimi olmak gibi hususlardır. Bu hususların hakikatlerini bilmek, sınırlarını çizmek, nasıl kazanılacaklarını öğretmek, meyvelerini tanımak, alâmet­lerini görmek, eksik olanlarını tamamlamak ve zayıf olanlarını kuvvetlendirmek bâtın ilminin konularıdır.

(Bu sayılan şeylere hal denmesinin sebebi, değişmeleri ve gelip gidici olmalarıdır. Hal kelimesi de tehavvul kelimesi gibi değişmeyi ifade eder. Fakat bu hususlar değişmeyecek şekilde kuvvetlendikleri takdirde, sıfat ismini alırlar. Bu sebeple, çoğu müslümanlar hakkında şükür bir hal iken, iman bir sıfattır. Çünkü kalbe yerleşen iman hiç değişmediği halde, şükür hali bazı durumlarda kaybolur veya azalır. Fakat yüksek seviyedeki müslümanlarda bütün haller sabitleşir ve iman gibi kalpten ayrılmaz bir keyfiyet kazanırlar. Bu müslümanlar her zaman şâkir ve her zaman sâbirdirler. Tasavvuf dilinde sabitleşen hallere makam denir.)

2- Kötülenen haller: Bunlar fakirleşmekten korkmak, kadere küsmek, kin beslemek, kıskançlık etmek, aldatmak, gözü yukarıda ol­mak, övülme meraklısı olmak, nefis hesabına yaşamaktan hoşlanmak, dünyayı sevmek, kibirlenmek, riya ve gösteriş yapmak, çabuk kızmak, kendini yüksekte görmek, haksız yere buğzetmek, tamahkârlık ve cimrilik etmek, doymazlık, taşkınlık ve azgınlık göstermek, zenginlere özen­mek, fakirleri hor görmek, nefsini savunmak, çekişmek, kötülükte yarışmak, gerçeği ve hakkı kabul etmemek, ge­reksiz şeylerle meşgul olmak, çok konuşmayı sevmek, ha­yırsız ve yararsız olmak, halkın gözüne girmeye çalışmak, yağ çekmek, her yaptığını beğenmek, kendi kusurlarını unutup halkın kusurlarıyla uğraşmak, kalbinde hüzün duymamak, Allah korkusu taşımamak, halka yardımcı ol­mamak, merhametsiz olmak, Allah Teâlâ’nın gazabından emin olmak, nankör ve şükürsüz olmak, hilekârlık ve hain­lik etmek, hakka karşı duyarsızlık olmak, dünyanın gelişi­ne sevinmek, gidişine üzülmek, hafiflik, acelecilik, utan­mazlık gibi hususlardır.

Bu ve benzeri haller, sakıncalı hareketlerin ve aşırı davranışların da kaynaklarıdır. Bâtın ilmi bu halleri de te­davi eden ilimdir. (Bu sebeple bu ilme, "kalb ve nefisleri ıslah etme ilmi" de denir. Bu ilmi bilmek bir ölçüde herkese farz-ı ayn, ihtisas derecesinde bilmek ise farz-ı kifâyedir. Bu o demektir ki, her mükellef kendi kendisini ıslâh etme­nin yöntemlerini öğrenmek mecburiyetindedir. Fakat, bir kimsenin nefis ve ahlâkı aşırı derecede bozulmuş ve mane­vî hastalıkları kendi kişisel gücünü aşmışsa, bu kimse ken­di kendisini ıslah edemeyeceği için, onun uzman âlimlere baş vurması ve onların telkin ve sohbetleriyle tedavi gör­mesi zorunlu hale gelir.)

Kelâm İlmi

Kelâm ilminin ihtiva ettiği yararlı deliller ve bilgiler Kur'ân ve hadislerden alınmışlardır. Bu sebeple, bu bilgile­ri öğrenmek için kelâm ilmine ihtiyaç yoktur. Bu ilmin kap­sadığı diğer bilgiler ise, dinde yeri olmayan şeylerdir. Çün­kü bunlar dince kötülenen; tartışmak, birbirinin çelişki ve yanlışlarını teşhir etmeye çalışmak ve çoğu hezeyan kabi­linden olan görüşleri uzun uzadıya nakletmekten ibarettir. Bu şeyler, ilk asırda rağbet görmemiş ve onlarla meşgul olmak bid'at sayılmıştır. Fakat zamanımızda, bu hüküm de­ğişmiştir. Çünkü bu ilmin metodlarıyla Kur'ân ve Sünnet küçültülmeye çalışılmış ve onlara karşı itirazlar üretilmiş­tir. İş bu hale gelince, aynı metodlarla hasmı susturmak, iti­razlara cevap vermek, yanlışları düzeltmek ve doğruları açıklamak gereklilik kazanmıştır. Bu suretle, kelâm ilmi ba­zı müslümanların bilmeleri gereken farz-ı kifâye bir ilim haline gelmiştir. Ancak, herkesin onu okuması ve öğren­mesi gerekli, belki de hiç faydalı değildir.

Felsefe

Felsefe, birkaç kısımdan oluşur. Bir kısmı hendese ve hesap (geometri ve aritmetik) tır. Bu kısım, kötü işlerde kullanılmadıkça mubah olan bir ilimdir. Bir kısmı mantık­tır. Mantığın konusu, delilleri incelemek, tarifleri yapmak ve doğru düşünmeyi öğretmektir. Bu da zararsız bir ilim­dir. Bu ilim kelâmda da vardır. Bir kısmı ilahiyattır. Bu kıs­mın konusu, Allah Teâlâ’nın zat ve sıfatlarını akıl gücüyle anlamaya çalışmaktır. Felsefenin en sakıncalı kısmı bu kı­sımdır. (Çünkü, bunun kurcaladığı ilahiyat, akıl yoluyla değil, yalnızca vahiy yoluyla bilinebilir. Akıl bu alanda, ka­ranlıkta yürüyen bir yabancı gibidir.) Bu kısım kelâm ilmi­nin asıl konusudur. (Kelâm ilmi, bu konuya vahyin ışığı al­tında girdiği için felsefeye göre daha az yabancılık çekmiş ve daha az yanlışlar yapmıştır). Başka ilimlerin konularını felsefe adı altında bir araya getiren felsefeciler, kendilerine özgü ciddî, tutarlı ve makul fikirler ortaya koyamamışlar­dır. Yaptıkları şey, yanlışlardan, küfürlerden ve tabiat üze­rinde mülahazalardan oluşan bir takım mezhepler ve ekol­ler oluşturmaktan ibaret kalmıştır.

Fakîh ve Mütekellim

Fıkıh ilminin uzmanı olan fakîh, Şeriatın hayata müte­allik kanunlarını öğretir. Bu kanunlar ise, hem fertlerin ibadet ve muamelelerini tanzim eder, hem de suç ve tecâvüz­leri önlemede devletin adliye kolunu teşkil eder. Kelâm il­minde uzmanlaşan mütekellim (kelâma) ise, zındık, mü­nafık ve bid'atçıların İslâm akidesine yönelttikleri şüphe ve itirazları cevaplandırır ve bu suretle, müslümanların iman ve akidesini korumaya çalışır. Ancak hem fakîh hem de mütekellim, bu önemli hizmetleri ifâ ederken, kendi nefis­lerini tezkiye ve kalplerini ıslah etmeyi ve bunun için ge­rekli olan amel ve ibadetleri yapmayı da ihmâl etmemeli­dirler. Çünkü kişinin başkalarını ıslah etmeye çalışması farz-ı kifâye iken, kendi kendisini ıslah etmesi farz-ı ayndır. Cenabı Hak, ibadet ve tâatta gayret gösterenleri överek "Bi­zim için cehd ve gayret gösterenleri elbette ki râzı olduğu­muz yollara (işlere) iletiriz." (Ankebût, 69)  buyurmuş; Peygamberimiz de "Kendi nefsinle başla!" (Müslim, Nesâî) demiştir. Bu sebeple, kendi ne­fislerinin ıslahıyla uğraşmayıp fıkıh ve kelâmı birer sanat gibi kullanan kimseler, dinde büyük yeri olan âlimlerin mertebesine çıkamazlar. Bunlar, diğer sanatları icra eden sanatkârlar gibi, avam tabakasının seviyesinde kalırlar. Üs­telik, bunların ilimleri sorumluluklarını arttırır ve kıyâmet gününde aleyhlerinde delil olur.

İlmin âhirette fayda vermesi gibi, insanlar üzerinde et­kili olması da, sahibinin onunla Allah Teâlâ’nın rızasını ara­ması ve onu öncelikle kendi nefsinde tatbik etmesi şartına bağlıdır. Bu şartı yerine getirenler, âhiret âlimleri ve pey­gamber vârisleridirler. Bu şartı gözardı edenler ise, dünya için çalışan sanatkâr ve tüccarlar zümresine dâhildirler. Bu konuda da örnek ve önder Allah Rasûlü’nün ashabıdır.

Ümmetin en hayırlı nesli olan bu insanlar, fıkhı öğretmek ve kılıçla cihad etmenin yanında, dinin hükümlerini kendi nefislerinde ve özel hayatlarında tatbik ve temsil etmeye de önem ve özen gösterirlerdi. Örneğin, Hz. Ömer (ra), hutbesinde bir Şer’i hükmü açıkladığı zaman kendi kendisiyle de kalmaz, eve gelir ve aile halkını, "Ben bugün falan hükmü açıkladım. Sizden birisi, sakın ola, ay­kırı hareket etmesin!" diyerek uyarırdı. Bunun yanında bunlar, Allah ma'rifetini ve ihlâsı da kalplerine yerleştirir­lerdi. Nitekim, Hz. Ebu Bekir (ra) hakkında, "O, kalbine yerleşen marifet ve ihlas sırrıyla diğer insanlar­dan üstünlük kazanmıştır." denilmiştir.

İmam Mertebesinde Olan Beş Fakîh

Mezhep sahibi olup çok tabileri bulunan bu fakîhler Şafiî, Mâlik, Ahmed İbni Hanbel, Ebu Hanife ve Sufyân Sevri'dir. Bunlardan her biri âbid (çok ibadet eden), zâhid (dünyaya rağbet etmeyen), âhiret ilimlerini arayan, halkın maslahatı için çalışan, fıkıh ve bilgileriyle Allah Teâlâ’nın rı­zasını gözeten birer din âlimidir.

1- İmam Şafiî

(Muhammed İbni İdris eş-Şâfiî, hicrî 150, miladî 767 senesinde bir Filistin ili olan Gazze'de doğdu. Mekke ve Medine'de büyüdü. Ömrünün sonuna doğru beş sene kaldığı Mısır'da hicri 204, miladî 819 senesinde vefat etti.)

Bu İmam, geceyi üçe ayırır. Üçte birinde ilme çalışır, üçte birinde ibadet eder ve üçte birinde de uyurdu. Talebesi er-Rabî'in anlattığına göre, bu İmam, Ramazan ayında Kur'ân-ı Kerim'i atmış kere namazda hatmederdi. Onun bir talebesi olan el-Buvaytî de, bu ayda her gün bir hatim okurdu.

Hasan el-Kerabisî şöyle demiştir: "Çok geceler Şafiî ile birlikte olurdum. Gecenin üçte birinde namaz kılardı ve Allah Rasûlü’nün yaptığı gibi, rahmet âyetlerini okuduğu zaman, kendisine ve bütün müslümanlara rahmet isterdi; azap âyetlerini okuduğu zaman da Allah Teâlâ'ya sığınır, kendisi ve diğer müslümanlar için ondan selâmet ve kurtu­luş dilerdi. Onu yakından tanıyan, bütün korku ve ümidin kendisinde toplandığını sanırdı."

İmam Şafiî şöyle demiştir. "On altı seneden beri hiç do­yarak yemek yemedim. Çünkü doyuncaya kadar yemek, be­deni ağırlaştırır, kalbi katılaştırır, uykuyu çoğaltır, idrâk ve anlayışı azaltır, ibadete karşı gevşeklik verir." İmam Şafiî bu sözüyle, doymanın âfet ve zararlarını açıklamış ve çok iba­det edebilmek için çok yemeyi terk ettiğini bildirmiştir. Çün­kü, çok ibadet edebilmenin ilk şartı yemeği azaltmaktır.

Kendisine bir soru sorulmuş ve kendisi susmuştu. Ni­çin sustuğu sorulunca da, "Cevap vermekle vermemekten hangisinin efdal ve daha hayırlı olduğunu düşünmek için sustum." demiştir. Bu olay, İmamın diline hâkim olduğunu ve onu ancak en hayırlı şekilde kullandığını gösteriyor. Halbuki, ilim ve bilgi sahiplerinin en az hâkim oldukları organları dilleridir.

Ahmed İbni Yahya şunu anlatmıştır: "Şafiî (ra), bir gün Kanadil çarşısına çıktı. Biz de onunla beraber gittik. Çarşıda bir adam, bir ilim adamını çekiştirdi. Şafiî bize dönerek şöyle dedi: "Dilleriniz gibi, kulaklarınızı da gıybetten koruyun. Çünkü dinleyen de gıybet edenin gü­nahına ortaktır. Bu sefih, dimağındaki en kötü şeyi çıkar­mış, sizin dimağlarınıza boşaltmak istiyor. Bu türlü gıybeti yapanlar günah kazandıkları gibi, onları susturanlar da se­vap kazanırlar."

İmam Şafiî şöyle demiştir: "Hikmet sahibi birisi bir âli­me şunları yazmıştır: "Sana ilim verilmiştir. İlmini günah­ların zulmetiyle karartma! Aksi takdirde, ilim ehli ilimleri­nin ışığında yürüdükleri gün sen karanlıkta kalırsın."

İmam Şafiî şöyle demiştir: "Bir kimse, dünya sevgisiy­le Allah sevgisini kalbinde birleştirdiğini, söylerse, yalan söyler."

Hümeydî şunu anlatmıştır: "Şafiî (ra) bir gö­revle Yemen'e gitmiş ve kendisine on bin dirhem verilmiş­ti. Mekke'ye geri döndüğünde, şehre girmeyip girişte bir çadır kurdu. Kendisi oraya yerleşti ve gelen ihtiyaç sahip­lerine paranın hepsini dağıttı. Bir defasında da asası (bas­tonu) elinden düştü. Birisi kaldırıp kendisine uzattı. İmam, bu iyiliğe karşılık adama sahip olduğu bin altının hepsini verdi."

İmam Şafiî'nin cömertliği, anlatmaya ihtiyaç bırakma­yacak kadar meşhurdur. Zühdün başı da cömertliktir. Çün­kü, malı seven bir kimse onu sımsıkı tutar. Bu sebeple, ma­lı ancak dünyaya önem vermeyen ve ona âit şeyleri sevme­yen kimse dağıtır. Zühd de dünyaya ve ona âit şeylere önem vermemek ve onları kalbine sokmamaktır.

Sufyân İbni Üyeyne, zühd ve takvayı öneren bir hadis rivayet etmiş, dinleyenler arasında bulunan İmam Şafiî onun etkisiyle düşüp bayılmıştı.

Bir gün de birisi, "O gün (kıyâmet günü), dini yalanlamış olanların vay haline! O gün onlar konuşmazlar. Çünkü konuşmak ve (küfürlerine) mazeret beyan etmek için onla­ra izin verilmez." (Murselât, 35-36) âyetini okuyunca İmam Şafiî sarardı, titredi ve düştü. Kendine gelince de şöyle mırıldandı: "Allah’ım! Dinini yalanlayanların ve senden yüz çevirenlerin akıbetine uğramaktan sana sığınırım. Allah’ım! Seni tanı­yanların kalpleri senin heybetinle ürperir ve bunların bo­yunları senin önünde bükülür. Allah’ım! Bana cömertliğin­den ver, beni setret, kusurlarımı bağışla."

İmam Şafiî şunları söylemiştir:

"Allah'a karşı samimi olan kurtulur. Dini üzerine titre­yen selâmet bulur. Dünyaya karşı zühd taşıyan, Allah Teâlâ’nın kendisine vereceği sevapla sevince kavuşur."

"Kimde üç haslet varsa, o kimse imanını tamamlamış olur. Bunlar iyiliği emredip onu yapmak, kötülüğü nehyedip ondan sakınmak ve Allah Teâlâ’nın çizdiği sınırları ko­rumaktır."

"Dünyaya karşı zâhid (ihtirassız), âhirete karşı hırslı ve bütün işlerinde Allah Teâlâ’ya karşı samimi ol."

"Allah için yaptığın bir iş ve ameli çok görmek tehlike­sinden korktuğun zaman, onunla kimin rızasını aradığını, hangi sevabı beklediğini, nasıl bir azaptan kurtulmak iste­diğini ve ne gibi nimetlere şükrettiğini ve kaç türlü belâdan kaçtığını düşün. Sen bunları düşünürsen, amelin gözünde küçülür."

"Sahibini kötülüklerden korumayan bir ilim, ona fay­dalı olmamıştır."

"Âlim olmak için bir ilimde derinleş; diğer ilimlere ise ikinci derecede yakınlık duy."

"Allah'a itaat edenlerle beraber ol."

Kendisine, "Mihnet mi, nimet mi iyidir?" diye soruldu. Şu cevabı verdi: "Nimet, mihnete sabretmenin mükâfatıdır. Kur'ân-ı Kerimde Hz. İbrahim, Musa, Eyyûb, Süleyman, Yûsuf ve diğer peygamberlere nimetlerin mihnetlere sab­retmelerinden sonra verildiği bildirilmiştir. Peygamberler bu konuda da model ve örnektirler."

"Keşke insanlar ilmimden faydalansalardı! O zaman onu bana nisbet etmeseler de razıydım."

"İlim üzerinde tartıştığım zaman, tek dileğim doğru olanın ortaya çıkmasıdır. Bunun benim tarafımda veya kar­şı tarafta zuhuru (ortaya çıkması) benim için fark etmez."

"Hak ve gerçeği kendisine açıkladığım kimse, bunu kabul ettiği zaman, gözümde büyür ve kendisini sevmeye başlarım; inat ve kibir gösterip kabule yanaşmadığı zaman ise, gözümde küçülür ve kendisiyle ilişkimi keserim."

Bu sözler, hiç şüphesiz ki, Allah marifeti taşıyan, O'ndan korkan, O'na saygı ve huşu' duyan, ilmi Allah rıza­sı ve âhiret sevabı için tahsil eden, onunla hak ve gerçekle­rin ortaya çıkmasını dileyen, bundan kendi nefsine bir pay çıkarmayı düşünmeyen, zühd ve takvayı kulluğun esası kabul eden bir âlimin sözleridir.

İmam Şafiî gibi bir âlimin bu vasıflara sahip olması da tabiidir. Çünkü Allah Teâlâ, "Allah'ın kulları içinde O'na karşı huşu' ve ta'zimi ancak âlimler gösterirler." (Fâtır, 28) buyur­muştur.

2- İmam Mâlik

(Mâlik İbni Enes, hicrî 93, milâdî 712 senesinde Medine'de doğ­du ve hicrî 179, milâdî 795 senesinde aynı kutlu şehirde vefat etti.)

İmam Mâlik de yukarıda zikrettiğimiz hasletlere sa­hipti. O da ilmin Allah için olması ve amel için tahsil edil­mesi gerektiğine inanırdı. Kendisine:

"-İlim tahsili iyi mi?" diye sorana şöyle demiştir:

"-İlim tahsili elbette ki iyidir. Ancak, onun sabahtan akşama kadar sahibine yüklediği sorumlulukları unutma­mak lâzımdır."

İmam Mâlik, din ilmine büyük bir saygı duyardı. Bu sebeple, hadis rivayet edeceği zaman, önce abdest alır, sa­kalını tarayıp düzeltir, güzel koku sürünür, vakar ve ciddi­yetle yere otururdu. Bu özeni niçin gösterdiği sorulunca da, "Allah Rasûlü’nün sözlerine duyduğum saygıdan do­layı." diye cevap verirdi.

Bu saygı ve ta'zim, İmam Mâlikin Allah marifetine sa­hip olduğunun açık delilidir. Bu marifetten dolayı, yine ilimle yalnızca Allahın rızasını arardı. eş-Şâfiî şöyle demiş­tir: "İmam Mâlik'e bir yerden kırk sekiz soru sorulmuştu. Bunlardan otuz ikisi için, "Bilmiyorum" cevabını verdi."

Bilindiği gibi, marifet ve ihlâs sahibi olmayan bir kim­se, özellikle de meşhur ve önde olan bir kimse ise, "bilmi­yorum" demeyi nefsine yedirmez.

Abbasi Halifesi El-Mansur, onu "Karısını boşamaya zorlanan kimsenin talâkı geçerli değildir," hadisini rivayet etmekten menetmişti. Fakat o, din ilmine konulan bu yasağı dinlemedi ve toplum önünde bu hadisi rivayet etti. Bu yüzden de tacizlere uğradı ve hatta kamçılarla dövüldü.

İmam Mâlik'in ilimdeki ihlâsına dair bir örnek de şu­dur: Harun Reşid kendisine:

"-İmparatorluk halkını senin yazdığın Muvatta' kita­bına göre amel etmeye zorlamak istiyorum." dedi. İmam Mâlik:

"-Hayır, bu doğru değildir. Çünkü, Allah Rasûlü’nün bütün hadisleri benim kitabımda toplanmamıştır." deyip bu teklifi reddetmiştir.

(İmam Mâlik'in telifi olan bu kitap, Kütüb-i Sitte ayarında sahih bir hadis mecmuasıdır. Hatta bazı âlimler, İbnu Mâce yerine onu Kütüb-i Sitte'nin altıncı kitabı olarak kabul etmişlerdir.)

Halife Harun'un onu kendi yanına alması isteğini de geri çevirmiş, ilmin bağımsızlığını korumak için zühd ve fakirliği tercih etmiştir.

Şöhretinin yayılması ve mensuplarının çoğalması üze­rine, her taraftan kapısına mallar gelirdi. Fakat İmam, bu malların çoğunu içeriye bile almadan muhtaçlara ve hayır işlerine dağıtırdı.

İmam Mâlik'in bu tatbikatından da anlaşılmıştır ki, zühd; züğürtlük ve dünyaya âit hiçbir şeye sahip olmamak değildir. O, kalbini mal ve dünyaya kaptırmamaktır. Nitekim Süleyman (as) dünya sultanıydı. Fakat, dün­yayı kalbine sokmadığı için aynı zamanda zâhidlerdendi.

Eş-Şâfiî şunu anlatmıştır: "Ben İmam Mâlik'e niçin şe­hir (Medine) içinde hayvana binmediğini sordum. İmam şu cevabı verdi: "Allah Rasûlü’nün medfûn bulunduğu bir toprağa hayvan ayağıyla basmaktan sıkılıyorum." Bir riva­yete göre de şöyle demiştir: "Allah Rasûlü’nün yaya olarak dolaştığı bir yerde binekle dolaşmaktan haya ediyorum."

3- İmam Ebu Hanife

(Ebu Hanife Numan İbni Sabit, hicrî 80, milâdî 699 senesinde Küfede doğdu. Hicrî 150, milâdî 767 senesinde Bağdat'ta vefat etti.)

Bu imam da çok ibadet etmek, zühd sahibi olmak, Al­lah marifeti ve korkusu taşımak ve O'nun rızasını aramak­la tanınmıştır.

Abdullah İbni Mübarek onu şöyle tanıtmıştır: "Ebu Hanife (ra), mürüvvet (vakar ve kişilik) sahibiy­di. Çok da namaz kılardı. Dünya bütünüyle kendisine yöneldiği halde, kendisi ondan kaçardı."

Hammad İbni Süleyman şöyle demiştir: "Ebu Hanife bazen sabaha kadar namaz kılardı. Dinde bu türlü bir mec­buriyet bulunmadığı söylenince de şunu söylemiştir: "Bir gün yolda giderken, bir adamın beni göstererek yanındakine: "Bu zat, sabahlara kadar ibadet eder." dediğini duy­dum. Ben yapmadığım bir ibadet ve amelle tanınmış olmaktan Allah'a karşı haya duyarım. Onun için, hakkımda­ki bu şayiayı doğru çıkarmam gerekir."

Vali Yezid İbni Hubeyre, onu Beyt’ul-Mal müdürü yapmak istedi. İmam bu görevi kabul etmedi. Vali, teklifinin reddedilmesine kızdı ve İmama yirmi sopa vurdurdu.

Daha sonraki (veya evvelki) bir tarihte Halife el-Mansur da ona kadılık teklif etti. İmam Ebu Hanife:

"-Ben bu işe yaramam." deyip teklifi geri çevirdi. Ha­life:

"-Yararsın." dedi ve diretti. İmam:

"-Yaradığım halde yaramadığımı söyledimse, yalan söylemiş oldum. Halbuki, kadı olan kişinin yalan söyleme­mesi lâzımdır." diyerek kendisini Halifenin elinden kurtar­dı. (İmam Ebu Hanife, kadılık görevinde Halifeye tavizler vermeye ve onun gayr-i şer'î kararlarını onaylamaya yanaşmadığını imâ etmiştir.)

Bu Halife, bir münasebetle de ona on bin dirhem gön­derdi. İmam, Halifeyi kızdırmamak için parayı bir müddet yanında tuttu. Daha sonra da ona geri gönderdi.

Şerîk en-Nahaî şöyle demiştir: "Ebu Hanife uzunca su­sar, devamlı düşünür, insanlarla az konuşurdu."

İbni Cureyc şöyle demiştir: "Bana anlatıldığına göre İmam Ebu Hanife Allah'tan çok korkardı."

Bir insana suskunluk, zühd, şüpheli şeylerden sakın­mak ve Allah korkusu verilmişse ona âhiret ilmi verilmiş demektir.

4- Ahmed İbni Hanbel / 5 -Sufyân es-Sevrî

(Ahmed İbni Hanbel 164 senedinde doğdu; 241 senesinde Bağ­dat'ta vefat etti. Sufyân es-Sevrî, 97 senesinde doğdu; 161 senesinde Basra'da vefat etti.)

Bu iki imam da zühd ve takva ile meşhur olmuşlardır. Bu kitapta, örnek göstermek maksadıyla bunların fiil ve sözlerini çok zikredeceğiz. Burada şu kadarını söyleyelim ki, bu imamlar uzman oldukları fıkıh ilmi ile yetinmemiş­ler, onun yanında Allah marifeti kazanmış ve âhiret için ça­lışmışlardır.

Kötü İlim

İhtimal ki sen, "İlim eşyanın hakikatini bilmektir. Bu ise, Allah Teâlâ’nın sıfatlarındandır. Bu duruma göre, kötü ilim olur mu?" diye sorarsın. Bil ki, ilim, ilim olduğu için değil, sonuçları itibarıyla kötü olabilir. Bu sonuçlar ise il­min kendi sahibine veya başkasına şu veya bu şekilde ver­diği zararlardır. Kötü ilmin bir örneği, sihir ve tılsımlar il­midir. Çünkü bu ilim halka zarar verir; karı kocayı birbirin­den ayırır; gayr-i meşru dostluklar ve düşmanlıklar oluştu­rur. Zarar ve haksızlıklara vesile olan bu ve benzeri ilimler kötü ilimlerdir. Bu sebeple, bu ilimleri öğrenmek, öğretmek ve kullanmak caiz değildir. Bundan dolayıdır ki, örneğin bir masumu öldürmek isteyen bir zâlime, onun nerede ol­duğu hususunda bilgi vermemek ve hatta gerekirse yalan söylemek lâzımdır. Yıldız ve fal ilmi de, bu sebeple kötülenen ilimlerdendir. Allah Rasûlü (sa), bu hususu da içine alan bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: "Benden sonra ümmetim için üç şeyden korkarım. Bunlar yöneticilerin zulmü, yıldız ilmine inanmak ve kaderi ya­lanlamaktır." (İbnu Abdilberr)

Kaldı ki, yıldız ve fal ilmi gerçek anlamda ilim de de­ğildir; o sadece tahmindir. Tahmini ilim diye halka sunmak ise, onları gerçek dışı şeylerle şaşırtmanın yanında, aynı za­manda aldatmaktır. Bu iki şey de dinde haram olan fiiller­dendir. Ayrıca, gerçek ve faydalı olan ilimler dururken, mahiyeti cehalet, tahmin ve zarar olan bu gibi şeylerle meş­gul olmak, değerli olan ömrü fuzulî işlerde harcamaktır. Bu da ilâve bir ziyandır.

Tahmin olduğu halde caiz olan ilim ise, rüya tabiri ve yorumudur. Bu ilme izin verilmiştir. Çünkü, yorum tahmin de olsa, "rüyanın kendisinde kırk altıda bir nisbetine kadar değişen bir gerçek payı vardır."

Uğraşılması caiz olmayan ilimlerden bir tanesi ve hat­ta en tehlikelisi, Cenâb-ı Hakk’ın zâtı ile ilgili ilimdir. Bu ilim konusunda Kitap (Kurân) ve Sünnet'in verdikleri bil­ginin dışına çıkmak bid'at ve bazı hallerde küfürdür. Çünkü tecrübe ve kıyaslamanın yürümediği bu ilimde Kur'ân ve Peygamberin irşadları dışında gerçeği bulmak mümkün değildir. Bu sebeple, Allah Teâlâ, "Onlar Allah'ı doğru şekilde anlayamazlar." (En'âm, 91, Hac, 74, Zümer, 67) buyurmuş ve bir çok âyette kendi zâtını değil, mahluklar üzerinde tefekkür edilmesini emretmiştir. Buradan esinlenerek de "Allah Teâlâ’nın zâtın­da tefekkür etmeyin, onun nimetlerinde tefekkür edin." denilmiştir. (Bu söz, zayıf bir hadis olarak da rivayet edilmiştir. Bak: Menâvî, Feyd'ul-Kadîr, 2/263)

Genel olarak din ilimleri konusunda Allah Rasûlü’nün ashabına uymak, onların yürüdükleri çizgide yürümek ve durdukları yerde durmak en selâmetli yoldur. Din konu­sunda nakil ile gelen bilgilerle yetinmek onu akıl ile kurca­lamaktan daha iyidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler! Bazı şeyleri kurcalayıp durmayın. Çünkü onlar açıklanırsa, sizi sıkıntıya sokarlar." (Mâide, 101) Allah Rasûlü (sa) da: "Kurcalayıp duranlar helak ol­muşlardır." (Menâvî, Feyd'ul-Kadîr, 6/355) demiştir. Dinin akide ve fıkhında aklın haki­kat ve hikmetini anlayamadığı hususlar vardır. Allah Teâlâ bu hususları peygamberine bildirmiş ve bunları bilmenin onun bir özelliği ve üstünlüğü olarak kalmasını dilemiştir. Onun için, bu alanda peygamberle ilim yarışına kalkışanlar bu ayak tutmaz zeminde tökezleyip düşerler. Dinin emir ve yasaklarıyla ilgili olarak bilinmesi gereken temel ilim ve hikmet ise, bunların kalb, nefis ve duyguların ıslahı, terbi­yesi ve tedavisi için birer manevî ilaç olmaları, Allah Teâlâ'ya yakınlığı sağlamaları ve âhiret kazancı temin etmeleri­dir. Bir hasta için lâzım olan şey, doktorun söylediği ilacı alıp doğru bir şekilde kullanmaktır. İlacın özelliklerini ve ince sırlarını bilmek ise, hastanın işi değil, doktorun işidir. Din ilminin doktoru da Allah Rasûlü’dür. Bu sebeple Allah Teâlâ: "Peygamberin size verdiği şeyleri (sorup soruştur­madan) alın, size yasakladığı şeyleri de (aynı şekilde) bıra­kın." buyurmuştur. (Haşr, 7) Aklın buradaki rolü ise, Peygamberin hak olduğunu bilmek ve onun tebliğ ve tatbik ettiği dini doğru bir şekilde anlamaktır. İyi niyetle çalıştırılan akıl bu rolünü iyi yapar; fakat bundan ötesine sürülürse, hezeyan ve şaşkınlık batağına düşer. Allah Rasûlü (sa): "Bir kısım ilim cehalettir." (Ebu Dâvûd) buyurarak aklın kendi kendine ilim zannettiği şeyin mahiyetini bildirmiştir. Hz. İsâ (as)’ın da şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ağaç çoktur, fakat hepsi meyveli değildir. Meyve çoktur, fakat hepsi lezzetli değildir. İlim de çoktur, fakat hepsi yararlı değildir."

Mânaları Değiştirilen İsimler

Bazı isimler, zamanla ilk asırda ifade ettikleri mânalar­dan farklı mânalara kaydırılmıştır. Bunların başlıcaları beş isimdir.

1- Fıkıh

Fıkıh ismi, Allah Rasûlü döneminde, âhireti bilmek, nefsin âfetleri (kusurlar ve günahlar) hakkında bilgi sahibi olmak, amelleri bozan riya, kibir, gaflet gibi sebepler konu­sunda uyanık olmak, dünyanın değersizliğini kuvvetli bir şekilde görmek, âhiret nimetlerine şiddetli istek duymak, Allah korkusunun kalbi istilâ etmesi ve bu hasletleri ka­zandıran ilmi öğrenmek, ameli işlemek gibi mânalar için kullanılırdı. Nitekim "Dinde fıkıh kazansınlar!" (Tevbe, 122), "Kalple­ri vardır, fakat onunla fıkıh etmezler." (A'râf, 179), "Onların kalplerinde sizin korkunuz Allah korkusundan daha fazladır. Çünkü onlar fıkıh etmeyen bir topluluktur." (Haşr, 7) gibi âyetlerdeki fıkıh lafzı da bu anlamlarda kullanılmıştır. Fakat bu isim daha sonra, dinin dış hareketlere taalluk eden hüküm­lerini, örneğin gusül, abdest, talâk, ticaret gibi işlerin dinî usullerini bilmeye tahsis edilmiş ve onun ihlâs, marifet, haşyet, takva gibi kalb ilimleriyle irtibatı kesilmiştir.

Halbuki, dinin bu açık işleri ilgilendiren hükümlerini bilmek, kişinin ıslahı ve ilâhî marifet kazanması için yeter­li değildir. Hatta bu ilimle dindarlığın tamamlandığını zan­netmek, kalbin katılaşmasına ve ruhî hassasiyetin ölmesine sebep olur.

Fıkhın, ilk asırda kalbe taalluk eden derunî anlayış için kullanıldığının bazı delilleri de şöyledir:

-Hz. Ali (ra) şöyle demiştir: "Size fakîhin (fıkıh bilenin) kim olduğunu söyleyeyim mi? Fakîh, insan­ları Allah Teâlâ’nın rahmetinden ümitsiz etmeyen, O'nun azabından emin kılmayan, Kurân ilmini bırakıp başka şey­lerle meşgul olmayan kimsedir."

Ebud-Derdâ (ra) şöyle demiştir:

"Kul, Allah için kötülere buğz etmedikçe ve sonra ken­di nefsine dönüp ona daha büyük düşmanlık etmedikçe fı­kıh sahibi olamaz."

Hasan el-Basrî (ra) şöyle demiştir:

"Fıkıh sahibi; dünyaya karşı zâhid, âhirete karşı hırslı olan, dininde basiret taşıyan, Rabbine devamlı ibadet eden, nefsini müslümanların can, mal ve namusuna tasalluttan uzak tutan, onlara fert ve toplum olarak nasihat eden ve iyi olmalarını dileyen kimsedir."

2- İlim

İlim ismi, ilk asırda Allah Teâlâ'yı, O'nun din ve âyetle­rini ve mahluklardaki tasarruflarını bilmek anlamında kul­lanılmıştır.

Bu sebeple, Hz. Ömer (ra) vefat ettiği za­man, Abdullah İbni Mes’ûd (ra): "Ömer'le bir­likte ilmin de onda dokuzu öldü." demiştir.

Daha sonraları ise, bu isim yararlı, yararsız, dinî olan ve olmayan her türlü bilgi için kullanılır olmuştur.

Din ilmi de özü, sabit hakikatleri, âhirete yarayan ve kalbi ıslah eden kısmıyla değil; ikinci derecedeki teferruat, mezhepler arasındaki tartışmalı meseleler ve amel değeri, bulunmayan nazarî konular kısmıyla ele alınmıştır.

Bunlarla uğraşan ve kendisini göstermek hevesiyle bil­giçlik taslayıp aktörlük yapanlar da büyük âlim zannedil­mişlerdir.

Dinin asıl meselelerine, âhirete bakan hükümlerine, nefsin ıslahına ve Allah marifetine ağırlık verenlere ise âlim bile denilmez hale gelinmiştir.

Halbuki, ilim ve âlimlerin fazileti hakkında vârid olan âyet ve hadisler, genellikle Allah Teâlâ'yı, O'nun hükümle­rini, fiil ve sıfatlarını bilen ve kuvvetli bir ihlâs ve maneviyata sahip olanlar hakkındadır.

(Fizik, kimya gibi tabiî ilimler bir toplum için farz-i kifâye derecesinde gerekli ve lüzumludurlar. Ancak, sahibine Allah marifeti, din muhabbeti ve sâlih amel isteği kazandırmayan ilimler, Allah ve Peygamberin övgüsüne ve teşvikine mazhar olan ilimlerden değildir. Bunlar, bu halleriyle sanat, ziraat ve ticaret gibi önemli ve fakat âdi iş­lerdendirler. Ancak bu ilimler şuurlu bir şekilde okunursa çok kuvvet­li bir iman ve marifet kazandırırlar. Çünkü tabiî ilimler, Allah Teâlâ’nın âlemdeki tasarruflarının tercümeleridir. Bunlar, bu ilâhî tasarrufların ne kadar mükemmel ve muhteşem olduklarını ilim ölçüleriyle ve ispat­lı bir şekilde gösterirler.)

İlim isminin mânasındaki bu sapma, yanlış değerlen­dirmelere sebep olmuş, din ilmini bilmeyen okumuşlarla sahte âlimlere rağbet kazandırmış, ilim arayanları da yan­lış istikamete yöneltmiştir.

3- Tevhid

Bu isim, günümüzde konuşma ve tartışma sanatını bil­mek, karşı tarafın çelişkilerini yakalamak, bunlar üzerinde çene çalmak, itikad konularında şüpheler uyandırmak ve faraziyeler kurmak anlamında kullanılmaktadır. Bu yüz­den, Mu'tezile taifesi kendilerine "adl ve tevhid ehli" ismi­ni koymuşlardır. Halbuki, bunların uğraştıkları bu tartışma ve çene çalma olayı (tabir caizse, din ilminde gevezelik) ilk asırda yoktu ve o hayırlı dönemin müslümanları (ashâb), itikad konularında tartışma ve fikir yürütme kapısını aç­mak isteyenleri şiddetle azarlayıp kötülerlerdi. Onlar, aklın sınırını zorlayarak ve hatta yıkarak Allah ve gaybla ilgili itikad konularını (iman esaslarını) kurcalamak yerine, Kur'ân'ın açık olan ve akılların kolaylıkla kavrayıp kabul ettiği âyetlerine tâbi olur ve onun açıklamalarıyla yetinirlerdi. Onların tevhidle ilgili bilgileri Kur’ân’ın bildirdiği ke­sin hakikatlerden oluşurdu. Bu sebeple, onlara göre tevhid, esbap ve vasıtaları tesir ve etki gücünden tecrit etmek ve bütün işleri, hayır ve şerri Allah Teâlâ'dan bilmekti. Bu şe­refli ve yüce bilginin meyvesi ve eseri ise, Allah Teâlâ'dan korkmak, O'ndan ümit etmek, O'na tevekkül etmek ve O'na ibadet etmek, O'nun her türlü hükmüne rıza ve tesli­miyet göstermek ve mahlukları ilâhlaştırmaktan sakın­maktı. Bu tevhid anlayışından dolayıdır ki, Hz. Ebu Bekir (ra) hastalanınca ona:

"-Bir doktor getirelim." demişler. Kendisi:

"-Doktor beni hasta etti." demiştir. Başka bir zata:

"-Doktora göründün mü?" diye sormuşlar.

"-Göründüm." demiştir.

"-Sana ne dedi?" diye sormuşlar.

"-Ben her dediğimi yaparım."dedi." demiştir.

Bu anlayış tevhidin özüdür. Tevhid özünün iki kabuğu vardır. Genellikle insanlar, özü bırakıp bu kabuklarla yeti­nirler. Kabuklardan birisi, manasıyla hem-hal olmadan "lâ ilahe illallah" sözünü söylemektir. Bu sözü gerçekten inanmış olan müslümanlar da, içi dışı bir olmayan müna­fıklar da söylerler. Bu o demektir ki, iş bu sözü söylemekle bitmiyor. İkinci kabuk ise, bu sözden sadece müşrik ve hırıstiyanların yaptıkları gibi Allah'ı bırakıp put ve heykelle­re ibadet edilemeyeceği mânasını anlamaktır. Tevhidin özü ise, işaret ettiğimiz gibi, sebep ve vasıtaları aradan çıkarıp âlemde olup biten büyük küçük bütün işleri, yaratmak ve takdir etmek cihetiyle Allah Teâlâ'dan bilmek ve nefsine uymayı bırakarak mutlak bir şekilde O'na itaat etmektir. Çünkü bu itâatten kendi nefsine pay ayırmak ve bazı işler­de ona uymak onu ilâhlaştırmaktır. Bu ise, "Allah'tan baş­ka ilâh yoktur" sözüne aykırı hareket etmektir. Bu sebeple, Allah Teâlâ bunu yapanları kötüleyerek, "Nefislerine uyan­ları görüyor musun?" (Câsiye, 23) buyurmuş; Allah Rasûlü (sa) da, "Allah katında, yeryüzünde ibadet edi­len ilâhların en iğrenci nefistir." (Taberanî) demiştir. Derince düşü­nüldüğü zaman görülür ki, putlara tapanlar da aslında kendi nefislerine tapıyorlar. Çünkü, bunu kendilerinden is­teyen ve bu işten zevk alan kendi nefisleridir. Bu sebeple, kendi nefislerine uydukları halde "Lâ ilahe illallah" diyen­ler, gerçek tevhide ulaşmış değillerdir. Bunlar mânayı bı­rakıp lafızda, özü bırakıp kabukta kalmışlardır. Bunların bu halde bu sözü söylemeleri de bir yalancılıktır.

(Ancak bu hüküm bâtın ilmine dahildir ve bir gaybtır. Bu sebeple, kimse "lâ ilahe illallah" diyen ve müslüman olduğunu söyleyen bir kimseye "Sen nefsine uyuyorsun ve hatta tapıyorsun. Onun için müslüman değilsin."diyemez. Dediği takdirde haddini aşmış ve kendisini Allah yerine koymuş olur. Bunun vebali ise çok büyüktür. Çünkü gaybı bilmek ve ona göre yargılamak Allah Teâlâ'ya mahsus sıfatlardır. Bundan dolayı, gaybla ilgili dinî hükümleri açıklamak caizdir, fakat onları yargı konusu yapmak caiz değildir. Onun için, meselâ, "Şu kötü fiil ve huyları olan kimseler münafıktırlar." denebilir. Fakat "O fiil ve huyları taşıyan falan adam münafıktır." denemez. Çünkü bu, hüküm alanına girer. Hüküm ise Allah Teâlâ’ya mahsustur. "Hüküm ve hâkimiyet Allah'ındır." diyerek ortalığı velveleye veren bir takım kim­seler, şuna kâfir, berikine münafık demek suretiyle Allah'a âit olan hükmü kullanmış ve kendi davalarını kendileri bozmuş olurlar.)

Bu yalancılığın bir örneği de odur ki, bir çok kimse namazlarında "Yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim." dedikleri hal­de, yüzleri ve gönülleri Allah Teâlâ'ya değil, dünya işleri­ne, mal, şöhret ve nimetlere yöneliktir.

Allah Teâlâ'ya yönelmiş gerçek muvahhid, yalnızca O'nu görür ve bütün kalbiyle O'na döner. Diliyle söylediği sözleri de yaşadığı hakikatlerin bir tercümesi ve ifadesi ola­rak söyler. Kur'ân-ı Kerim'de de buna işaret edilerek, "Al­lah, de ve onları (gerçek muvahhid olmayanları) bırak, bâ­tıl içinde oyalansınlar!" (En'âm, 91) buyurulmuştur.

Hiç şüphe yoktur ki, Allah Teâlâ dile değil, kalbe ve ger­çek duruma bakar. Bunu için, tevhidin yalnızca dilde değil, aynı zamanda kalpte ve tatbikatta da olması lâzımdır.

(Tevhidi yanlış mânalara çeken ve onu bozan taifelerden birisi de sufilerdir. Kendilerini hakikî tevhidin ehli ve temsilcisi durumunda görmelerine rağmen, bu taifenin küçümsenemeyen bir kısmı, tevhidle yüz seksen derece zıt olan anlayışlara sapmışlardır. Bu yanlış anlayışların başında da, velîlere Allah'ın mülkünde tasarruf hakkı tanımaları ve Allah’ı bırakıp veya onunla birlikte velilerden medet ve himmet dilemeleridir. Halbuki Kur'ân-ı Kerim'deki yüzlerce âyet Allah Teâlâ’nın mülkünde sadece O'nun tasarruf ettiğini ve yalnızca O'ndan yardım ve medet istenebileceğini açıkça ve ısrarla söyleyip durmaktadır. Velîlerden medet ve himmet bekleme anlayışı hıristiyanlıktan gelmedir. Çünkü hıristiyanlar, azizleri, ilâh kabul ettik­leri Hz. İsa'nın vekilleri olarak görürler. Dolayısıyla onun ilâhlık tasar­ruf ve yetkilerinin de vekillerine geçtiğine inanırlar. İslâm akidesine göre ise, hiçbir peygamber ilâh değildir. Böyle olunca da ne onda, ne de onun vekil ve vârisleri olan âlim ve sarihlerde uluhiyet yetkisi yoktur. Himmetten maksat duâ etmek ise, duâ haktır. Ancak, duaya himmet ve tasarruf ismini kullanmak yanlıştır. Duâ etmek kulluk vasfı iken, him­met ve tasarruf etmek ilâhlık vasfıdır.)

4- Zikir ve Tezkir

Allah Teâlâ, "Hatırlat. Çünkü hatırlatmak müminlere fayda verir." (Zâriyât, 55) buyurmuş, Allah Rasûlü (sa) da zikri ve zikir meclislerini övmüş ve örneğin şun­ları söylemiştir: "Cennet bahçeleri olan zikir meclislerinin meyvelerinden yiyin." (Tirmizî) "Allah Teâlâ’nın yeryüzünde gez­gin melekleri vardır. Bunlar zikir meclislerini gördükleri zaman: "Aradığınız şey buradadır; gelin!" diye birbirlerini çağırırlar ve gelip meclistekilerle birlikte otururlar." (Müttefekun aleyh)

Zikir ve tezkir, zamanımızda çokları tarafından kıssa ve hikâye anlatmak, şiir okumak, bozuk manalı veya mânâsız şatıh ve tâmmeler söylemek şekline dönüştürülmüştür.

Kıssa ve Hikâye

Va'z ve nasihatte kıssa ve hikâye anlatmak bid'attır. İlk müslümanlar (ashâb), kıssa ve hikâye anlatanların yanında oturmayı (onları dinlemeyi) nehyetmişler ve bu bid'atın Allah Rasûlü, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer dönemlerinde bu­lunmadığını söylemişlerdir. Daha sonraki dönemlerde fit­ne, karışıklık ve başıboşluk baş gösterince, kıssacı ve hika­yeciler de türediler.

Rivayet edildiğine göre, Abdullah İbni Ömer (ra), mescitten çıkmış ve kendisini görenlere, "İçeride birisi din adına kıssa ve hikâye anlatıyor. Onu dinlememek için çıktım." demiştir.

Dumre şunu anlatmıştır: "Biz Sufyân es-Sevrî'ye:

"-Hikayecileri dinliyoruz; bunun bir sakıncası var mı­dır?" diye sorduk. Sufyân:

"-Bid'atlara sırt çevirin!" dedi."

İbni Avn şunu anlatmıştır: "İbni Sîrin'in ziyaretine git­miştim. Bana:

"-Bugün ne haber var?" diye sordu. Ben:

"-Emir (vali), mescitte kıssa anlatılmasını yasakladı." dedim. İbni Sîrin:

"-Doğru yapmıştır." dedi."

İmam Ahmed şöyle demiştir:

"En çok yalan söyleyenler, va'z ve nasihat için hikâye anlatanlardır. Bunları dinleyenler de en çok yalan dinle­yenlerdir."

Hz. Ali (ra), kıssacıları Basra camiinden dışarı çıkarırdı. Fakat Hasan el-Basrî'ye karışmazdı. Çünkü bu zat, âhiret bilgisi, ölüm tefekkürü, nefsin ayıpları, amel­lerin âfetleri, şeytanın vesveseleri ve bunlardan sakınma­nın yolları üzerinde konuşur; Allah Teâlâ’nın nimetlerini hatırlatır, kulun şükür etmekteki kusurunu söyler, dünya­nın değersizliğini, ayıplarını, geçiciliğini, vefasızlığını, bu­nun yanında âhiretin önemini ve mahşer gününün zorluk ve sıkıntılarını anlatırdı. Bu ise, doğru olan ve teşvik edilen va'z ve irşad şeklidir.

Fakat kıssacılar, bu yolun dışına çıkmışlar, dini kendi keyiflerine göre şekillendirip biçimlendirmişler, istedikleri şeyi küçültüp istedikleri şeyi büyütmüşler ve gerçekte hiç olmayan şeyler uydurmuşlardır. Gerçeklerin dışına çıkıl­madığı ve dinin ölçüleri aşılmadığı takdirde, hikâye anlatmakta sakınca yoktur. Ahmed İbni Hanbel şöyle demiş­tir: "İnsanların doğruları anlatan hikâyeleri dinlemeye ihti­yaçları vardır. Bu sebeple, hikayeci doğrulara bağlı ise, onun anlatacağı peygamber kıssalarını ve diğer ibretli hi­kâyeleri dinlemekte yarar vardır."

Bu duruma göre, va'z ve nasihat maksadıyla hikâye anlatanlar, yalan uydurmaktan sakınmalı, dinin ölçülerine uymayan veya hakikatte olmayan şeyleri anlatmamalı, gerçeklerin yanlış anlaşılmasına yol açabilen ender olayla­rı ve garip şeyleri dillerine dolamamalıdırlar. Çünkü bu şeyleri anlatmak, dinleyicilerin dini yanlış anlamalarına, hatta günahlara karşı cür'et kazanmalarına ve hurafelere inanmalarına vesile olur.

En emin ve yararlı kıssalar, Kur'ân-ı Kerim ve sahih hadislerde anlatılanlardır. Onun için vaiz, mürşid ve öğüt verenler, söz ve nasihatlerini bu kıssalarla süsleyerek etkili hale getirmeye çalışmalıdırlar.

Bazı kimseler, insanları hayır ve ibadete teşvik eden hi­kâyeler uydurmayı caiz görmüşlerdir. Fakat, bu görüş yan­lıştır ve bir şeytan aldatmasıdır. Çünkü, uydurulan hikâye­lerin faydası şüpheli, yalan olmaları hasebiyle zararları ise kesindir. Kaldı ki, Kur'ân ve hadislerdeki doğru kıssalar, bu alanda yalan uydurmaya ihtiyaç bırakmamıştır.

(İslâm dini haktır; onu yayma yol ve yöntemi de hak olmak zorundadır. O, başka din, ideoloji ve davalara ben­zemez. Çünkü bunlar onun gibi hak değildirler. Hepsi ya­lan ve uydurma şeyler oldukları için, bunları yayma ve neşretme yöntemi de yalan ve yalancılık olabilir. Zaten bundan başka çareleri de yoktur. Yalan, hak olan bir yön­temle ne yayılma imkânı bulur, ne de ayakta kalabilir.)

Tabiî, sade ve içten geldiği gibi olması gereken va'z ve nasihatte süslü ve kafiyeli kelime ve cümleler kullanmaya kendini zorlamak da mekruh görülmüştür.

Ashâb, bu hali kendi aralarındaki günlük konuşmalar­da da hoş görmemişlerdir.

Örneğin, Sa'd İbni Ebi Vakkas (ra), seci'li (kafiyeli) bir şekilde konuşarak ondan bir şey isteyen oğlu Ömer'e şöyle demiştir:

"Kendini bu şekilde konuşmaya zorlaman, seni gö­zümde çirkinleştirdi. Bundan tevbe edip tabiî bir üslupla konuşmadıkça, ihtiyacını gidermem."

Hz. Âişe (ra)’a da şöyle demiştir: "Kendini­zi konuşurken seci' ve kafiye yapmaya zorlamayın. Allah Rasûlü (sa) ve onun ashabı da bunu yapmazlardı."

Şiir

Va'z ve nasihatlerde çok şiir okumak kötülenmiştir. Çünkü, şiirin konuları genelde gerçek olmayan hayaller ve ölçüye uymayan abartmalardır. Bu yüzden Allah Teâlâ şöy­le buyurmuştur: "Şâirlere sapıklar uyarlar. Görmez misin, bunlar (şâirler) her vadide şaşkınca dolaşır ve yapmadıkla­rı şeyleri söylerler." (Şuarâ, 224, 225), "Biz peygambere şiir öğretmedik; şiir ona yakışmaz da." (Yasin, 69) buyurmuştur. Şiirde mecazlar da çoktur. Va'zları dinleyenlerin ekseriyeti ise, mecazları anla­mazlar. Onlar kelime ve sözleri lügat mânalarıyla algılarlar. Bu sebeple de, şiirlerden yanlış sonuçlara varırlar. Hal böyle olunca, şiir türünden manası açık, doğru ve temiz olan hikmetlerle yetinmek lâzımdır. Bu türlü şiirler de var­dır. Allah Rasûlü (sa): "Bir kısım şiir hikmettir" (Buharî) buyurmuştur.

(Not: Bir şiir veya sözün söylenebilmesi için, söy­leyenin ondan doğru mâna kasdetmesi ve anlaması yetmez; dinleyen ve duyanların da bu mânayı anlayabilmeleri şarttır. Bundan dolayı, bir kısım sufilerin zahir mânası küfür ve dalâlet olan sözler söylemeleri yanlıştır ve bir sorumsuzluk örneğidir. Bu sebeple, meselâ bir kimse, "Enel Hak." derse, kendisi bu sözden ne kasdederse etsin, yanlış, bâtıl ve küfür olan bir söz söylemiş olur. Çünkü dinleyen bundan bunu an­lar. Kimse kimsenin yanlış olan sözünü te'villerle doğru bir hale getir­meye mecbur değildir.)

Din kültürü yüksek olanların meclisinde ise, onların anlayış seviyesine göre daha ince şiirler de okunabilir.

Şath

Bir kısım sufilerin uydurması olan şatıh iki çeşittir. Bir çeşitli Allah Teâlâ'ya âşık olma, O'na ulaşma, O'nunla bü­tünleşme (ittihâd), kulla arasındaki perdenin kalkması, O'nu görüp müşahede etme, O'nunla konuşma gibi iddi­alar taşıyan sözlerdir. Bu çeşit şath söyleyenlerin öncülerin­den olan Hüseyin İbni Mansur el-Hallâc (Ölüm tarihi hicrî 309), "Enel Hakk" demiş ve bu şath'ı yüzünden katledilmiştir.

(Bu söz, "Ben Hakkım." demektir; Hakk, Allah Teâlâ’nın isim­lerinden olduğu için, sonuç olarak bu söz, "Ben Allah’ım" demektir. Nitekim, Hallac'tan sonraki bazı hızlı sufiler, bu sözü "Ben Allah’ım" şeklinde söylemişlerdir. İmam Suyutî, Hallac'ın Hindistan’a gidip sihir ve büyü öğrendiğini yazmıştır. İhtimal ki, bu zat, bu ülkede öğrendiği sihir ve büyüyü sufilere keramet şeklinde göstermiştir. Bunu söylemek bu zat hakkında haram olan su-i zanda bulunmak değildir. Çünkü, ne kas­dederse etsin, "Ben Allah’ım" diyebilen bir kimseden her türlü kötülük beklenebilir. Hz. Ömer (ra) şöyle demiştir: "Kendisini töh­metlere maruz bırakan bir kimse, yalnızca kendine levm etsin.")

Ebu Yezid el-Bistâmî'nin de, "Sübhânî! Sübhânî!" gibi şatıhlar söylediği rivayet edilir.

(Ölüm tarihi, 261’dir. Kendisi bir mecusi dönmesidir. Lâkin sufiler, onu öve öve bitiremiyorlar. O, bir tarikatın da sâdâtı arasında yer almıştır. Zehebî şunu söylemiştir: "Bu zattan onun samimî bir müslüman olduğunu gösteren sözler ve haller de, bunun aksini gösteren söz ve haller de nakledilmiştir. Bu sebeple, onun lehinde veya aleyhin­de bir hüküm vermek mümkün değildir."

"Sübhânî! Sübhânî!" kelimelerin mânaları: "Ben şerik, ortak ve kusurlardan münezzehim, münezzehim" demektir. Kur'ân-ı Kerim'de "sübhâne" kelimesi Allah Teâlâ'yı şerik, ortak ve kusurlardan tenzih etmek için kullanılmıştır. Bu zat ise, bununla kendi kendisini tenzih ve takdis etmiştir. Allah Teâlâ, peygambere, "Sübhâne Rabbî." (İsrâ, 93) demesini emir ve talim etmişken, bir insanın buna karşı, "Sübhânî " demesi, Al­lah Teâlâ’nın emrine açıkça muhalefet etmek ve peygamberin yolundan pervasızca ayrılmaktır. Lâkin, bazı hamiyyetkeş sufiler, sanki Allah Teâlâ Kur'ân'ı indirmemiş de, şeyhlerin ve sâdâtın sözlerini indirmiş gibi bir telakkiye sahiptirler. Bu sebeple bunlar, Kur’ân ne derse desin, şeyh ve sâdâtın sözlerini ve hallerini hak ve doğru bulurlar. Mevcut durumuyla tasavvuf bu türlü hatalı telakki ve tutumlarla yüklüdür. Onun için bu alanda ciddî ve köklü bir ıslâhata ihtiyaç vardır. Lâkin bu ıslâhatı kim ve ne zaman yapacaktır? Veya sufiler ne zaman şuradan buradan yükselen haklı uyarı seslerini dinleyecek ve kendi kendilerine çeki düzen vereceklerdir?)

Bu türlü şatıhları söylemek nefse hoş ge­lir. Çünkü, söyleyenler bu sözlerle büyüdüklerini, yüksek makam ve derecelere ulaştıklarını zannederler. Bu sebeple bunların bir kısmı, giderek ibadet ve mükellefiyetten kur­tuldukları zehabına da kapılırlar.

Zararları çok olan bu türlü şatıhları söyleyenlerden bi­risini öldürmek, on kişiyi hayata kavuşturmaktan daha ha­yırlı bir iştir.

Şathın diğer çeşidi ise, söyleyenin mânasını bilmeden veya zahir mânasını kastetmeden söylediği sakıncalı söz­lerdir. Bu şatıh çeşitli de dinleyenlerin kafalarını karıştırır, onlarda şaşkınlık meydana getirir ve onları kastedilmeyen mânaların vârid ve doğru olduğu zannına götürür. Bu se­beple, aklı yerinde ve iradesi ile konuşanların bu türlü şat­hı söylemeleri de caiz değildir. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Biriniz bir topluluğa anla­yamadıkları bir sözü söylerseniz, onlar için fitne olursunuz. Onun için, onlara anladıkları tarzda hitap edin; anla­yamadıkları şeyleri söylemeyin." (Akilî, İbnus-Sünnî, Ebu Nuaym; ed-Deylemî)

Tâmme

Tâmme, de şath söylemek veya zaruret bulunmadığı halde dinî nassları (âyet ve hadisleri) te'vil ederek asıl mâ­nalarından çıkarmaktır. Bu da haram olan ve zararı büyük olan bir iştir. Çünkü bir nassı te'vil etmek, ancak başka nassların veya aklî zaruretin gerektirmesi sonucu caiz ola­bilir. Bu hallerin dışında nassları te'vile kalkışmak, Kur'ân ve hadisi anlaşılmaz ve güvenilmez bir duruma getirmek ve sonuçta dini yıkmaktır. Bâtinî denilen fırka da caiz olma­yan bu te'vil yoluyla sapmış veya kasıtlı olarak dini yıkmak istemişlerdir. Örnek vermek gerekirse, tâmmeciler "Firavuna git; çünkü o tuğyan etmiştir." (Nâziât, 17)  âyetindeki "firavun" is­mini kalb ile te'vil etmişler ve tuğyan edenin insan kalbi ol­duğunu söylemişlerdir. Bunlar, "Asânı at!" (Araf, 117) âyetindeki "asa"yı da Allah Teâlâ'dan başka güvenilen ve dayanılan şeylerle te'vil etmişlerdir. Bunlara göre, Allah Rasûlü’nün "Sahura kalkın. Çünkü sahurda bereket vardır." (Müttefekun aleyh) Hadisindeki sahura kalkmanın mânası da o vakitte istiğfar etmek­tir. Halbuki yukarıda geçen âyetlerde anlatılan Firavun ve asâ kıssaları tarihî gerçekler oldukları gibi, Allah Rasûlü’nün sahur yemeği yediği ve ashabına; "Bereketli yemeğe buyurun!" (Buharı, Ebu Dâvûd, Nesâî, İbnu Hıbbân) dediği de sahih hadislerle sabittir.

Sözü edilen te'villerin caiz olmadığına işaret eden Al­lah Rasûlü (sa): "Kur'ân'ı kendi görüşü­ne göre te'vil eden, ateşteki yerine hazırlansın!" (Tirmizî, Ebu Dâvûd, Nesâî) buyur­muştur.

Bu hadis-i şerifle kötülenen te'vil, nassın lügat ve ıstılah yönlerinden ifade etmediği manaları kendi şahsî veya meslekî görüşünü teyid etmek için mesnetsiz ve keyfî bir şekilde ona yüklemektir. Lügat, ıstılâh ve Şer'î delillere uy­gun olarak yapılan tefsirler ise, buna dâhil değildir. Çünkü bu çeşit tefsirleri ashâbdan başlayarak her asırdaki İslâm âlimleri yapmışlardır. Allah Rasûlü (sa) da Abdullah İbni Abbas için dua ederek: "Allah’ım! Bunu dinde fıkıh sahibi yap ve ona Kur'ân'ı tefsir etmeyi öğret." demiştir. (Ahmed, İbnu Hibban, Hâkim)

Kur'ân âyetlerine getirdikleri yanlış ve bâtıl te'villerle halkı hakka davet ettiklerini söyleyenler, hadis uydurarak Allah Rasûlü’ne nisbet edenler gibidirler. Çünkü bunların da bir kısmı aynı gerekçeyi ileri sürmüşlerdir. Halbuki Al­lah Rasûlü (sa) hiçbir kayıt koymadan, "Kim bilerek bana söylemediğim bir sözü nisbet ederse, Cehennemdeki yerine hazırlansın." (Müttefekun aleyh) buyurmuştur. Kaldı ki, öncekilerin (Kur'ân âyetlerini yanlış te'vil edenlerin) di­ne verdikleri zarar bunların (hadis uyduranların) verdikle­ri zarardan daha büyüktür. Çünkü, onlar yanlış ve keyfî te'villerle Kur'ân âyetlerini anlaşılmaz ve hatta ters anlaşılır duruma getirirler. Böylece, dinin aslı ve birinci kaynağı olan Kur’ân-ı Kerim'den doğru bir şekilde faydalanmanın ve onun verdiği bilgilere güvenmenin yolunu keserler. Bu sebeple, Allah Rasûlü (sa), hadis uydu­ranların cehennemde (günahları kadar) yanacaklarını bil­dirirken, Kur'ân'ı kendi usul ve kuralları dışında tefsir ve te'vil edenlerin küfre düşeceklerini ve dolayısıyla cehen­nemde ebedî yanacaklarını söylemiştir.

5- Hikmet

Hikmet, Allah Teâlâ’nın övdüğü ve üstün tuttuğu ilim türüdür. Kur’ân-ı Kerim'de şöyle buyurmuştur: "Allah, is­tediği kimseye hikmet verir. Kime hikmet verilse, ona çok hayır verilmiş olur." (Bakara, 269) Allah Rasûlü (sa) da şöyle demiştir: "Kişinin bir hikmet kelimesi öğren­mesi, onun için dünyadan ve içindeki her şeyden daha ha­yırlıdır." (Daha önce geçti)

Hikmete sahip olan kimseye "hakîm" denir. Allah Teâlâ’nın bir ismi de "Hakîm" dir. İlk asırda hakîm, Kur'ân ilimlerine sahip olan rabbânî âlimlere verilen bir isimdi. Fa­kat daha sonra kullanım alanı genişletildi ve filozof, doktor, şâir, müneccim (astrolog) ve falcıya da hakîm dendi.

Buraya kadar, örnek olarak seçtiğimiz birkaç lâfız ve ismin nasıl asıl mânalarından saptırıldığını gördük. Bunla­ra, diğerleri de kıyas edilebilir. Bununla söylemek istediği­miz şudur: Gerçekleri ararken lâfız, isim ve lâkaplara aldanıp takılmamak lazımdır. Çünkü, bazen en kötü bir şey için en güzel bir isim bile yakıştırılabilir. Kavramların karıştırıl­ması, zihinleri şaşırtmak ve avlamak içindir. Lâkin, unut­mamak lâzımdır ki, lâfızlar mânaları değiştiremezler. Bu sebeple, kendisi için selâmet isteyen, "selef" denilen ilk müslümanlara (ashâb) uymalı, daha sonrakilerin uydur­dukları şeylerden sakınmalıdır. Allah Rasûlü (sa), "İslâm dini garip olarak doğdu; sonunda yine garipleşir. Gariplere ne mutlu! Onlar, insanların bozdukla­rı şeyleri düzeltir ve terk ettikleri sünnetimi diriltirler." (Müslim, Tirmizî) Diğer bir hadiste, "Onlar, bugün üzerinde olduğunuz din şekline uyanlardır." Başka bir hadiste de, "Garipler, bozul­muş olan çoğunluk içinde azınlıkta kalan sâlih kimselerdir. Bunlara buğzedenler, onları sevenlerden daha çoktur­lar." (Ahmed) buyurmuştur.

Günümüzde, dinin aslını anlatanlar hem azalmışlar hem de takdir edilmek yerine buğzedilir olmuşlardır. Bun­dan dolayıdır ki, Sufyân es-Sevrî şöyle demiştir: "Bir âlimin dost ve sevenleri çoksa, bil ki, o âlim hak ile bâtılı karıştır­mıştır. Çünkü insanlar, yalnız hakkı konuşanları sevmezler."

Yararlı İlimden Ne Kadar Öğrenilmeli ?

Yararlı olup olmamak bakımından ilimler üç kısımdır:

a) Çoğu da azı da zararlı olan ilimler. Bu ilimler kötülenmiş ve nehyedilmiştir.

b) Çoğu da azı da yararlı olan ilimler. Bu ilimler övül­müş ve teşvik edilmiştir. Bu ilimler ne kadar çok öğrenilir­se, o kadar iyi ve güzeldir.

c) Kifayet miktarı yararlı olan ilimler. Bu ilimlerden ih­tiyaç miktarı öğrenilmeli, daha fazlası terk edilmelidir.

İlimlerin bu şekilde üçe taksimi, insanın diğer halleri için de geçerlidir. Örneğin, sağlık ve güzel huyların çoğu da azı da yararlıdır. Çirkinlik ve huysuzluğun çoğu da azı da zararlıdır. Cömertlik ve cesaret ise, bir ölçüye kadar ya­rarlı, onun ötesinde zararlıdırlar. Bu sebeple, cömertliğin aşırı şekli olan "tebzir" (saçıp savurmak) ve cesaretin taş­kınlık hali olan "tehevvür" (tedbire aldırmamak) kötülenmiştir.

Din ve dünyaya faydası olmayan veya zararı faydasın­dan fazla olan ilim için zaman harcamak doğru değildir. Çünkü, ömür insanın sahip olduğu en değerli varlıktır. Onu değersiz işlerde harcayıp çarçur etmek dine de akla da aykırıdır.

Bütünüyle faydalı olan ilim; Allah Teâlâ'yı tanımaya, O'nun sıfatlarını, mahluklar üzerindeki iş ve icrâatını bil­meye vesile olan ilimdir. Bu ilim, âhiret saadetini de kazan­dırır. Bu ilmi öğrenmek için ne kadar çaba gösterilse azdır. Çünkü bu ilim, ucu bucağı olmayan bir denizdir. İnsanlar, çabalarının derecesine göre bu ilim denizinin ancak sahille­rinde dolaşabilirler. Onun içine girip yüzenler ise sadece peygamberlerdir.

Bu ilimden hisse sahibi olabilmek için, o konudaki ki­tapları okumak, çokça müşahedelerde bulunmak (âlemde olup bitenleri ibret gözüyle seyretmek), kalb ve nefis ıslahına çalışmak, ibadetlere ağırlık vermek ve gereksiz dünya meşguliyetlerini terk etmek lâzımdır. Bu ilim bir takdir ve kısmet meselesi ise de, ondan bir şey öğrenmek için çaba göstermek şarttır. Çünkü uğraşmak öğrenmenin anahtarıdır.

Belli miktarda faydalı olup bunun ötesinde zararlı ve­ya lüzumsuz olan ilim ise, alınan gıda gibidir. Gıdanın da bir miktarı yararlı ve hatta zaruridir. Fakat, bundan sonra­sı ya israf, ya da zehirdir. Farz-ı kifâye olan ilimler bu ilim türündendirler. Onun için, bu ilimlerden ihtiyaç miktarını öğrenmek ve ötesini bırakmak lâzımdır. İlimler sınırsız ol­dukları için, sınırlı olan bir ömürle onları gidebildikleri ye­re kadar takip etmeye kalkışmak doğru değildir.

O halde, kişi önce kendi kendisinin ıslahıyla meşgul olmalı, kendisini ıslah etmeye muvaffak olursa, o zaman da başkalarının ıslahıyla uğraşmalıdır. Kendisini ıslah et­meden başkalarıyla uğraşmak hatasına düşmemelidir.

Kendisini ıslah için öncelikle öğrenmesi gereken ilim, azı da çoğu da faydalı olan ilim türüdür. Bunun için, gücü nisbetinde Allah marifeti kazanmalı, fıkıh ve ilm-i hal öğ­renmeli ve kalbin sıfatları hakkında malumat edinmelidir.

Allah marifetiyle ihlâs, takva ve huşu' kazanır; fıkıh ve ilm-i hal ile ibadet ve muamelelerini düzeltir, kalbin sıfatları ilmiyle de bunların iyi ve kötü olanlarını ayırır. Çünkü bunların bir kısmı iyi iken; hırs, hased, riya, kibir, ucub (kendini veya amelini beğenmek) gibi olanları da kötüdür.

Bu kötü sıfatlar kalpten tasfiye edilmedikleri takdirde, helak edici etkiler yaparlar. Onun için, bunları tanımak ve ayıklayıp atmak vaciptir.

Fıkıh ve ilm-i hal öğrenirken bu sıfatları öğrenmeyi ih­mal etmek son derecede yanlıştır. Bu yanlışı irtikâp etmek, tıpkı cildin üstüne cila çekip altındaki yara ve mikropları tedavisiz bırakmak gibidir. Fakat böyle olmasına rağmen, çoğu insanlar zahirdeki amellere ve bunların ilmine özen gösterirken, kalplerini kötü hal ve sıfatlardan temizlemeyi ve bunun ilmini öğrenmeyi ihmâl ediyorlar.

Bunun için de gün geçtikçe manevî hastalıklar artıyor ve ahlâkî zaaflar çoğalıyor.

Fakat eğer sen, âhireti istiyor ve ebedî helâktan korkuyorsan, kalbe musallat olan illetleri öğren ve onların teda­visi ile uğraş.

Bu illetleri uzaklaştırdığın takdirde, onların yerine gü­zel sıfatlar kazanacak ve dışıyla içiyle mükemmel bir müslüman olacaksın.

Unutma ki, Allah Teâlâ marifeti dışındaki ilimler amel içindir. Bu sebeple, bu ilimlerin değeri amele yardımcı ol­maları ölçüsündedir. Onun için, gerekli olan şey, çok bil­mek değil, bildiğini amele çevirmektir.

Amel değeri olmayan ve amele çevrilmeyen ilimlerle uğraşmak caiz olmayan ömür israfıdır.

Âhiret talibi olan bir müslüman, dininde basiret sahibi olabilmek için Kur'ân-ı Kerim'i, onun derli toplu bir tefsirini, Buharî ve Müslim gibi sahih hadis kitaplarını ve bun­ların orta genişlikteki şerhlerini, ibadet ve muameleleri kı­saca anlatan bir fıkıh ve ilm-i hal kitabını, iman esaslarını "Ehl-i Sünnet" çizgisinde izah ve ispat eden bir akide ve ke­lâm kitabını okuması gerekir.

Tartışmak

Akıllı bir kimse isen, kendini bu âlemde Allah Teâlâ'nın huzurunda ve yalnız olarak gör ve önündeki ölü­mü, kıyâmeti, hesaba çekilmeyi, cenneti ve cehennemi dü­şün. Bu düşünce ve duygularla ebedî kurtuluşun için çalış; kötüleri ve kötülükleri kendin için örnek alma veya maze­ret yapma. Doğru ve hak bildiklerini başkalarıyla tartışmak şeklinde değil, onları kendi hayatında tatbik edip âhirete yönelik faydalarını elde etmek şeklinde değerlendir. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Bir ka­vim gerçekleri yaşamak için değil, başkalarıyla tartışmak için öğrenirse, dalâlete düşer." (Tirmizî) "Allah'ın en çok buğzettiği insan, hakka karşı inatçılık eden ve tartışmayı sevendir." (Müttefekun aleyh) Bu konuda şunlar da söylenmiştir: "Âhir zamanda amel kapısı kapanır, tartışma kapısı açılır." "Size amel sev­dirilmiş, fakat bir zaman gelecek ki, insanlara amel yerine tartışmak sevdirilecektir." "Bir topluma aşırı mantıkçılık ve akılcılık verilirse, onlardan amel alınır." Bu hal, amelin mantık ve akla aykırı olmasından değil, mantık ve aklın amel zannedilmesinden dolayıdır. Halbuki, mantık ve akıl amel değil, amelin araç ve vasıtalarıdır.

Sâlih bir zât, tartışmalarıyla bilinen bir zâtı ölümünden sonra rüyada görmüş ve ona, "Bunca tartışmalarından bir yarar gördün mü?" diye sormuş. Ölmüş olan zât, avucunu üfleyerek, "Onların hepsi toz gibi uçup gitti. Bana yarayan şey ise, gece vakti kılmayı âdet ettiğim iki rekât namaz ol­du." demiştir.

Din ve akîde konularında muhaliflerle tartışmak, ba­zen farz-ı kifâye derecesinde önem kazanabilir. Fakat, bu tartışmanın şu veya bu ölçüde yarar sağlayacağına inan­mak ve bunu riya, gösteriş ve kendini tatmin gibi hislerden tamamen arındırmak lâzımdır. Faydasız olan veya hissî (nefsanî) sebeplerle yapılan tartışmalar ise, bir çeşit şirret­lik, şarlatanlık, huysuzluk ve geçimsizliktir. Bu şekilde ya­pılan tartışmaların Allah için olduğunu söylemek de yalan­cılık ve münafıklıktır.

"Onlarla en güzel bir şekilde tartış!" âyetiyle (Nahl, 125) din ve akideyi korumak için tartışma emredilmiş, fakat bunun en güzel şekilde yapılması kaydı da konulmuştur. Tartışma­nın "en güzel şekilde" yapılmış olması için dikkat edilme­si gereken bazı hususlar şunlardır:

1- Tartışma farz-ı kifâye olduğu için, bunun farz-ı ayn olan bir vazifeyi engellemesi ve aksatmaması lâzımdır. Bu sebeple, örneğin tartışmayla meşgul olup vakit namazını kaçırmak caiz değildir.

2- O sırada, tartışmadan daha önemli bir farz-ı kifâye-nin bulunmaması gerekir. Bu yüzden, örneğin din bilgisini tartışmasız bir şekilde kabul eden ve hatta bunu isteyen bir kimseyi bırakıp bir münkirle tartışmak veya emr-i ma­ruf ve nehy-i münkeri gerektiren bir durumla karşı karşıya iken, bunu görmezlikten gelmek doğru değildir. Çünkü, din bilgisine talip olanı bilgilendirmek, iyiliği emretmek, kötülüğü nehyetmek tartışmaktan daha önemli ve öncelik­lidir. Allah Rasûlü (sa), emr-i maruf ve nehy-i münker'in önemini belirtirken bir sahâbi:

"-Ya Rasûlullah! Bu görevin terk edileceği bir zaman olacak mı?" diye sordu.

Allah Rasûlü (sa):

"-Evet, iyilerinizde gevşeme ve nemelâzımcılık, kötü­lerinizde aşırılık meydana geldiği, yönetim küçüklerin, bil­gi değersiz kimselerin eline geçtiği zaman bu görev terk edilecektir." diye cevap verdi. (İbni Mâce)

3- Tartışan kimsenin, tartıştığı konunun dindeki yerini ve ağırlığını bilmesi lâzımdır. Tartışılan konu bir fıkıh me­selesi ise, bunun dört mezhebe göre hükmünü de bilmek gerekir. Çünkü bunu bilmek, tartışmayı gereksiz kılabilir. Bilindiği gibi, mezhepler arasında ufak çapta farklılıklar vardır ve bu farklılıklar hak kabul edilmiştir. Mezheplerle ilgili konularda yapılması caiz olan şey, tarafsız ve iddiasız bir şekilde delilleri araştırmak ve incelemektir. Bunun yolu da, tartışmak ve tatsızlık çıkarmak değildir.

4- Tartışma, hak ve doğru olanı bulmak gayesiyle yapıl­malıdır. Bu sebeple, karşı taraf haklı olduğu takdirde, onun haklılığını kabul ve kendisine teşekkür etmek lâzımdır. Ashâb hayatında buna dair çok misâller vardır. Örneğin, Hz. Ömer (ra), hutbede bir konu hakkındaki görü­şünü açıklarken, arka saflardaki bir kadın sesini yükselterek:

"-Hayır, ya Ömer! Falan âyet, senin dediğinin aksini ifade ediyor." dedi. Hz. Ömer, kadının haklılığını anladı ve hiç rahatsızlık duymadan cemaate:

"-İşte duydunuz. Ömer hata etti, kadın isabet etti." dedi

Bir adam, o sırada Halife olan Hz. Ali'ye bir şey sordu. O da konu hakkında bildiği şeyi söyledi. Adam:

"-Hayır, ya Emir'el-Mü’minin! Bunun doğrusu şöyle­dir." dedi. Hz. Ali (ra):

"-Ben hata ettim, sen isabet ettin. Her bilenin üstünde bir bilen vardır." diye karşılık verdi.

Abdullah İbni Mes’ûd (ra), Küfe valisi olan Ebu Musa el-Eş'arî'nin bir sözünü düzeltti.

Bunun üzerine, Ebu Musa cemaate:

"-Aranızda İbni Mes’ûd gibi bir ilim hazinesi varken, bu konularda bana müracaat etmeniz doğru değildir." dedi.

Evet, hakkın ortaya çıkmasını isteyenlerin tutumu bu olmuş ve her zaman da bu olmalıdır.

5- Kendi kalbine musallat olan şeytanla tartışmaya ön­celik vermek lâzımdır. Çünkü bu şeytan onun da, hakkın da en büyük düşmanıdır ve kendisi için en yakın tehlike­dir. Bu sebeple, kendi içindeki şeytanla tartışmayı bırakıp başkalarıyla tartışan bir kimse, vücuduna giren ve onu ısı­rıp öldürmek üzere olan yılanı bırakıp başkalarının üzerin­deki sinekleri kovmaya çalışan akılsız bir kimse gibidir.

Tartışmanın Afetleri

Tartışma hakkın ortaya çıkarılması için yapılmaz da ki­şinin kendi ilmini ve şahsî hünerini gösterme vasıtası yapı­lırsa, içinde şu âfetleri barındırır:

1- Kibirlenmek ve kendini beğenmek. Riya ve gösteriş için tartışan bir kimse, tartışmada galip geldiği zaman, ki­birlenir ve kendini üstün görür. Halbuki, kibir büyük günahlardandır. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Kalbinde zerre kadar kibir barındıran bir kimse cennete girmez." (Müslim, Tirmizî)

"Kim kendini üstün görürse, Allah onu alçaltır." (İbnu Mâce) Bir kısım kurnaz ve hilekâr kimseler, kibre izzet adını verir ve bununla ilmin şerefini korumaya çalıştıklarını söy­lerler. Bunların bu özürleri kabahatlerinden büyüktür. Çün­kü, Allah Teâlâ’nın yasakladığı kibre izzet adını veriyor, Al­lah ve Rasûlü’nün övdükleri tevazuu ise zillet sayıyorlar.

2- Kıskançlık. Böyle bir kimse, karşısında güçlü bir ra­kip görmek istemez. Böyle birisiyle tartıştığı takdirde de onun üstünlüğünden rahatsızlık duyar ve onu kıskanır. Halbuki, haksız kıskançlıklar âfettirler. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Ateş odunları ye­diği gibi, kıskançlık da sevapları yer." (Ebu Dâvûd, İbnu Mâce)

3- Kızgınlık ve düşmanlık. Tartışmada yenilen mahûd kişi, onu yenen hasmına karşı kızgınlık ve düşmanlık bes­ler. Halbuki, müslümana karşı bu hisleri beslemek haram­dır. Müslüman olmayana karşı da bu nefis için değil, ancak Allah için caizdir.

4- Gıybet etmek. Tartışmayı kaybeden taraf, duyduğu kin ve ezikliği yatıştırmak için, diğer tarafı arkasından çe­kiştirir ve onu küçültmeye çalışır. Yani, onu gıybet eder. Gıybet ise, bilinen günahlardandır. Allah Teâlâ, gıybeti ölmüş kardeşinin etini yemeye benzetmiştir. Böylece, o kişi uzun bir süre, böyle bir ölünün etini yiyip durur.

5- Karşısındakinin yenilmesini ve bu sebeple üzülüp gam yemesini can ve gönülden istemek. Halbuki, kendisi için istediği iyiliği müslüman kardeşi için de istemeyen bir kimse, müslümanların ahlâkından uzaktır.

6- Müslümanlar arasında soğukluk ve kopukluk doğ­ması. Halbuki, müslümanlar birbirine karşı yakın ve sıcak olmalı ve birbirini sevmelidirler. İlimleri de, onları birbirin­den uzaklaştırmamalı, birbirine yaklaştırmalıdır. İmam Şafiî (ra) şöyle demiştir: "İlim, fazilet ve akıl sa­hibi insanlar arasında yakınlaştırıcı bir akrabalık türüdür."

7- İlmi amel etmek için değil, tartışmak için öğrenmek. Tartışmayı meslek haline getirenler, âhirette kendilerine yarayan ve sâlih amelleri teşvik eden ilimleri değil, tartış­mada başarılarını arttırabilen ilimleri öğrenirler. Böyleleri yaş ve kuru demeden bir sürü malumat biriktirirler. Fakat, bu karışık malumatın onların âhiretine zerre kadar faydası yoktur. Bu kimseler ilimde ileri, fakat amelde herkesten ge­ridirler. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyur­muştur: "İnsanlar ilim öğrenip ameli terk ettikleri, dilleriy­le münafıklık edip kalpleriyle birbirlerine buğzettikleri ve aralarındaki dindarlık bağını kopardıkları zaman, Allah Teâlâ onları lanetler ve kulaklarını (hak sesine karşı) sağır, gözlerini de (hak nuruna karşı) kör eder." (Taberânî)

8- Karşı tarafın söylediği ve savunduğu hakkı ve doğ­ruyu kabul etmemek. Halbuki Allah Teâlâ, hak ve doğruyu kabul etmemekle kendi zâtına iftira edilmesini aynı derece­de göstermiş ve şöyle buyurmuştur: "Allah'a iftira eden veya kendisine gelen hakkı yalanlayandan daha zâlim kim vardır?" (En'âm, 21)

9- Tartışmanın giderek asıl gayesinden sapması ve kar­şılıklı tahkir ve saldırmalara yol açması.

Bu âfetler, Allah için değil, dünya ve nefis hesabına va'z eden, irşad yapan ve ilim öğretenlere de bulaşır.

Kısacası, ilim, ya sahibini ebediyyen ihya eder, ya da onun ebedî felâketine sebep olur.

İlim Öğrenme ve Öğretme Edepleri

A- İlim öğrenmenin başlıca on edebi vardır. İlim tahsil etmek isteyenin bu edeplere uyması gerekir. Bunlar şöyledir:

1- Nefsini rezil huylardan ve kötü sıfatlardan temizle­mek. Çünkü ilim tahsili kalbin ibadeti, namazı ve Allah Teâlâ'ya yakınlık vesilesidir. Bu sebeple, namaz için bedene müteallik pisliklerden temizlenmek gerektiği ve bu temiz­lik yapılmadan namaz sahih olmadığı gibi, kalb ibadeti için de kalbe yönelik pisliklerden temizlenmek gerekir ve bu yapılmadan o da sahih olmaz. Temizlenmenin önemini belirtmek için, "Din, temizlik üzerine bina edilmiş." "Temizlenin! Çünkü İslâm dini temizdir." "Temizlik, iman et­meye yol açar." denilmiştir. Sözü edilen temizlik, dış ve iç temizliğinin ikisidir. Çünkü Allah Teâlâ, "Müşrikler necistirler." buyurmuştur. (Tevbe, 28) Halbuki müşrikler, beden ve elbise itibarıyla temiz de olabilirler. Buna rağmen, necis sayılmaları, başta imansızlık olmak üzere kalplerindeki manevî pisliklerden dolayıdır.

Pislik, sakınılması ve uzak durulması gereken şeydir. Kalbe musallat olan kötü huy ve sıfatlar ise, sakınma ve uzak durma açısından önceliklidirler. Çünkü, bu pislikler dünyada rahatsızlık verici, âhirette de helak edicidirler.

Allah Rasûlü (sa): "İçinde köpek bulunan eve melekler girmez." (Müttefekun aleyh) buyurmuştur. Kalb de meleklerin ilham getirdikleri bir evdir. Kızgınlık (gazap), haram, şehvet, kin, kıskançlık, kibir, riya gibi kötü sıfatlar ise, köpekler gibidirler. Bu sebeple, bu manevî köpeklerin bulunduğu bir kalbe melekler hayır ve hidayet ilhamlarını getirmezler.

Ahlâkı, huyu kötü olduğu halde ilim tahsil etmiş kim­selerin varlığı seni şaşırtmasın. Çünkü, bunların tahsil et­tikleri şey, âhirete yarayan ve saadet kazandıran hakikî ilim değildir. Hakikî ilmin özelliği, kötü huyları ve diğer günahları öldürücü zehirler suretinde göstermektir. Abdullah İbni Mes’ûd (ra) şöyle demiştir: "İlim, çok ko­nuşabilmek ve çok şey söyleyebilmek değildir. O, kalbi aydınlatan bir nur ve ışıktır." Bazı âlimler de, ilmin tarifinde onun, Allah Teâlâ haşyeti ve korkusu olduğunu söylemiş­lerdir. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim'de de: "Allah'tan ancak ilim sahipleri haşyet ve korku duyarlar." (Fâtır, 28) buyrulmuştur. Bazı muhakkikler de, şunu söylemişlerdir: "İlim tahsili Al­lah için olmadığı zaman, onun hakikati kazanılamaz. Bu durumda kazanılan şey, sadece onun lâfız ve sözleridir."

2- Tahsil döneminde, dünya meşguliyetlerini mümkün mertebe azaltmak. Çünkü meşguliyetler, zihin ve dimağın öğrenme yeteneğini azaltırlar. Kur'ân-ı Kerim'de "Allah, bir kimsenin içine iki kalb koymamıştır." (Ahzâb, 4) diye buyurul­muştur. Bu sebeple, zihin dağıldığı ölçüde ilmî hakikatleri anlamakta sıkıntı çeker. Bu mânayı teyid için, "Sen kendini bütün olarak ilme vermedikçe, o sana bir kısmını bile ver­mez." denilmiştir.

3- Kendisine ilmi öğretene tevazu ve teslimiyet göster­mek. Bunun için, ilim öğrenmek isteyen kimse, bir hastanın uzman bir doktoru dinlediği gibi hocasını dinlemeli, ona tevazu göstermeli, kendisine hizmet etmekten şeref duy­malı ve bunun sevap olduğuna inanmalıdır. "İlim tahsili dışında her hangi bir maksatla kendini alçaltmak müslümanların ahlâkından değildir." denilmiştir. Bu demektir ki, ilim tahsili için kendisini alçaltmak caiz ve hatta fazilettir. Şa'bî şu olayı anlatmıştır: "Zeyd İbni Sabit (ra), katırına bineceği sırada Abdullah İbni Abbas (ra) üzengisini tuttu. Zeyd, bundan sıkıntı duyarak:

"-Ey Allah Rasûlü’nün yeğeni, onu bırak." dedi. İbni Abbas:

"-Allah Rasûlü (sa), âlimlere ve bü­yüklere böyle davranmamızı emretti." dedi.

Zeyd, onun elini üzengiden koparamayınca tutup öp­tü ve ona dönerek:

"-Biz de Peygamberimizin Ehl-i Beytine karşı böyle davranmakla emrolunduk." dedi." (Taberanî, Hâkim, Beyhakî)

İlim kurtuluş ve saadet vesilesi olduğu için, aranan kıymetli bir meta gibi, onu nerede ve kimde olursa olsun almak ve onu öğretene teşekkür ve minnet duymak lâzım­dır. "Sel, tümsekte durmadığı gibi, ilim de kendisine karşı kibirlenenlerde durmaz." denilmiştir. Hakikaten de ilim, ancak tevazu ve teslimiyet ile kazanılabilir. Kur'ân-ı Kerim'de, "Bunda; kalbi olan, kendisini toparlayıp kulak veren kimseler için hatırlatma (ilim ve öğüt) vardır." (Kaf, 37) denil­miştir. Bu âyette de ilim tahsil etmenin şartlarına işaret edilmiştir. Bunlar, kalb, yani zekâ sahibi olmak, dikkati toplamak ve iyice kulak vermektir.

Bu konuda en önemli bir husus da öğreteni sınamaya kalkışmamak ve ancak öğrenmek istediği şeyleri ona sor­maktır.

4- İlimde yeterlilik ve derinlik kazanmadıkça âlimler arasında ihtilaflı ve tartışmalı olan konulan öğrenmeye he­ves etmemek. Çünkü, ilim tahsiline bunlarla başlamak akılda hayret, zihinde karışıklık, anlamada zorluk ve azim­de gevşeklik meydana getirir. Bunun için, tahsile kesin olan ilmî gerçekleri ve dinî hükümleri öğrenmekle başlamak lâ­zımdır.

Değişik üstadlardan faydalanma imkânı varsa, her bi­rinden en iyi bildiği ilim dalını öğrenmeye çalışmakta bü­yük yarar vardır.

5- Önce, tavsiye edilen ilimlere âit kısa metinler oku­malı ve bu suretle onlardan her birinin maksat ve gayesine vukuf kazanmalıdır. Ondan sonra, en önemlisinden başla­yarak ömrü yettiğince derinliğine tahsil yapmalıdır. Özet­lerini öğrendiği ilimlerin bir kısmını ilerletmese bile, bu özetlerden yararlanacaktır. Bu kadarını öğrenmiş olması, en azından o ilimlere düşmanlık etmesini önleyecektir. Çünkü insanlar, bilmedikleri şeylere düşmanlık ederler. Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyrulmuştur: "(Kur’ân'ı yakın­dan tetkik edip mahiyetini öğrenmedikleri için), "O eski bir hikâyedir." dediler." (Ahkâf, 11) (Semavî ve beşerî kitapların en muhteşemi olan Kur’ân'a "hikâye" diyebilmek için ya son derecede câhil olmak, ya ona hiç eğilmemiş olmak veya kin ve garaza esir olmak lâzımdır.)

Bir şâir şöyle demiştir: "Bir insanın ağzında tat alma bozukluğu varsa, o, tatlı suyu da acı bulur."

Hakikî ilimler, ya Allah Teâlâ'ya yaklaştırıcıdırlar ya da buna yardımcıdırlar. Derece ve önemleri de buna göredir. İlimleri bilenler de, hudutları koruyan vazifeli askerler gi­bidirler. Bunlar, ilimleriyle Allah Teâlâ’nın dinini korumayı kasdettikleri takdirde, ilim ve niyetlerine göre sevaplara nail olurlar.

6- Öğrendiği ilimlerle âhiret ilmine ulaşmaya çalışmak. Çünkü bizzat maksat olan ilim budur. Diğer ilimlerse, bu­nun için hazırlık ve başlangıçtırlar. Bu sebeple, bütün öm­rü vasıta ve basamak durumundaki ilimleri öğrenmekle tü­ketmemek lâzımdır. Aksi takdirde, sa'y (çalışmak) sonuç­suz, ömür de zayi olur.

Âhiret ilmine ulaşmak, kalb ve nefsi kötü sıfatlardan, uzuv ve organları da günahlardan ve abesle iştigalden korumayı gerektirir. Çünkü bu ilim bir nurdur ve ancak bu dikkat ve gayret sonunda kalbe akseder ve orada imana dönüşür. Nitekim, Hz. Ebu Bekir (ra) da bu il­mi ve imanı bu sayede kazanmıştır. Bunun farkında olan Hz. Ömer (ra) şöyle demiştir: "Ebu Bekir'in imanı hepimizin imanından daha ağırdır. Çünkü o, güzel huylarda ve iyi amellerde hepimizden ileridir."

Bir hakîm şöyle demiştir: "Bütün ilimleri bilsen bile, Allah Teâlâ'yı gerektiği şekilde tanıyıp maddî sebepleri ve bunların sonuçlarını O'nun yarattığını öğrenmedikçe, bir şey bildiğini zannetme."

7- Din ile ilgili bir ilmi öğrendikçe, onun amel, ibadet ve ahlâka müteallik yönlerini tatbik etmek. Çünkü ilim amel içindir. Amele dönüştürülmeyen bir ilim kıyâmet gü­nünde sahibinin aleyhinde delildir. Allah Teâlâ şöyle bu­yurmuştur: "Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onu hakkını gözeterek okurlar. İşte, ona gerçekten iman etmiş olanlar bunlardır." (Bakara, 121) Kitabın hakkını gözetmek ise, onunla amel etmektir. İlimleriyle amel etmeyenler, kendileri gibi, ilimlerini de halkın nazarında küçültürler. Ancak, kişilere bakarak ilimleri değerlendirmek de yanlıştır. "Doğru olan, ilimleri de, insanları da ilmin ölçüleriyle değerlendirmek­tir. Hz. Ali (ra) şöyle demiştir: "Hakkı kişilere göre tanıma! Kişileri hakka göre tanı!"

8- İlimler arasındaki üstünlüğün onların sonuçlarına ve delillerinin kuvvetine göre olduğunu bilmek. Bu sebep­le, din ilmi tıp ilminden üstündür. Çünkü, din ilminin so­nucu ebedî saadettir; tıp ilminin sonucu ise, geçici dünya hayatıdır. Aynı sebepten dolayı, matematik ilmi diğer birçok ilimden üstündür. Çünkü, onun delilleri daha kuvvetlidir. Din ilimleri içinde de en üstünü marifettullah, yani Allah Teâlâ'yı bilmektir. Bu ilim, diğer din ilimlerinin ruhu, özü ve bütün ilimlerin gayesi ve maksadıdır.

9- İlmi riyaset, mal, şöhret ve itibar kazanmak için tah­sil etmemek. Çünkü ilmin değeri bunlara âlet edilemeye­cek kadar yücedir. İlim Allah için tahsil edildiği zaman, sa­hibine fazilet ve ahlâkî olgunluk kazandırır. Dünya için tahsil edildiği takdirde ise, sahibini her türlü rezilliğe, ah­lâkî ve amelî zaaflara sürükler. Dünyaya âit meşru kazanç­lar, ilimlerin tabiî sonuçlarıdır. Bunlar kendiliğinden de hâ­sıl olurlar. Onun için, bunları düşünmeye ve maksat haline getirmeye gerek yoktur. Böyle olduğu için, ilimleri yüzün­den şöhret, ikbal ve itibara kavuşmuş âlimleri ihlâssızlık ve dünyayı aramış olmakla itham etmek de doğru değildir. Çünkü, bu şeyler zorunlu olarak ihlâssızlığı ve dünyayı aramış olmayı gerektirmezler.

10- En yüksek derecedeki ilim ehlinden olmaya çalış­mak. Çünkü ilim ehli niyet ve amellerine göre üç sınıftırlar. Birinci sınıf Allah Teâlâ'ya yakın olan mukarrabdırlar. İkin­ci sınıf selâmet ve kurtuluş ehli olan sağ ehlidirler. Üçün­cü sınıf ise, batıp helak olanlardır. (Vakıa suresi, 10-49)

B- İlim öğretmeye gelince; evvelâ şu bilinmelidir ki, hem ilmiyle amel eden hem de onu başkalarına öğreten kimse, göklerde ve yerde büyük bir değere sahiptir. O, bir güneştir ki, hem kendisini, hem de etrafındakileri aydınla­tır; bir misktir ki, hem kendisi güzel kokar, hem de etrafa güzel koku neşreder. Böyle bir mürşid ve öğreticide bulun­ması gereken edeplerin bir kısmı da şöyledir:

1- İlim öğrettiği kimselere karşı şefkatli olmak ve onla­rı kendi çocukları yerine koymak. Allah Teâlâ, Peygamberi­mize hitaben şöyle buyurmuştur: "Sen Allah’ın rahmetiyle onlara yumuşadın. Sert ve katı kalpli olsaydın seni bırakıp dağılırlardı." (Âl-i İmran, 159) Ve kendisini şöyle övmüştür: "O, mümin­ler için şefkatli ve merhametlidir." (Tevbe, 128) Allah Rasûlü (sa) da şunu söylemiştir: "Baba evladları için ne ise, ben de sizin için oyum." (Ebu Dâvûd, Nesâî, İbnu Mâce) Mürşid ve öğretici, bu ya­kınlık ve şefkatin gereği olarak onları âhiret ateşinden kurtarmayı hedeflemelidir. Bunu yaptığı zaman onun hakkı, anne ve baba hakkından daha büyük olur. Çünkü anne ve baba, çocuklarının kısa olan dünya hayatına hizmet eder­ken, mürşid ve öğretici onların ebedî âhiret hayatına hiz­met eder. İlmi, yalnızca insanların dünya hayatlarına hiz­met etmek için öğretmekse, onların dikkat ve alâkalarını dünya üzerinde yoğunlaştırdığı için, zararlı ve helak edici olabilir. Şu halde, dünya ilmi yanında âhiret ilmini de öğ­retmek lâzımdır. Bunu yapmak ise zehirden sonra panzehir vermek gibidir.

Gerek öğretenler ve gerekse öğrenenler, ilimle âhireti hedef aldıkları zaman; aralarında kıskançlık, çekememezlik ve geçimsizlik gibi rahatsız edici huysuzluklar meyda­na çıkmaz. Çünkü, âhirete zarar veren bu ahlâkî zaaflar, kendi maksatlarıyla çelişir. Fakat bununla dünyayı istedik­leri takdirde, bu ve benzeri olumsuzluklar onlarda neşv-ü nema bulur ve her birini bir zehir küpü haline getirir.

Âhiret tâlipleriyle dünya talipleri .arasındaki belirgin özelliklerden birisi de, birincilerin birbirini içtenlikle sev­meleri, birbirine olanca güçleriyle yardımcı ve destek ol­maları; ikincilerin ise, birbirine içten buğzetmeleri, birbiri­ne sorun çıkarmaları ve köstek olmalarıdır. Böyle olması­nın sebebi ise, âhiret sevap ve saadetinin herkese yeterli ol­ması, dünya çıkar ve heveslerinin ise, ancak güçlü ve elini çabuk tutanlara yetmesidir. Bu yüzden, âhiret talipleri "Müminler kardeştirler." (Hucurât, 10) âyetinin hükmüne dâhil iken, dünya talipleri "Muttakiler dışında, dostlar o gün birbirine düşmandırlar." (Zuhruf, 67) âyetinin şümûluna dahildirler.

2- İlim öğrettiği kimseden dünya hesabına yararlan­mayı düşünmemek. Zaruret halinde, ilim öğretme karşılı­ğında ücret almak caiz ise de, bunu Allah rızası ve âhiret sevabı için yapmak esastır. Şu husus bilinmelidir ki, irşad ve öğretim işinde öğretenin manevî kazancı, öğrenenin ka­zancından daha fazladır. Öğreten bunu düşünmeli ve kim­seye minnet etmeden peygamberlerin dedikleri gibi, "Ey kavim! Ben sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim Allah'a aittir." (Hûd, 29) demelidir.

3- Öğrencinin yararına olan nasihatleri yapmak. Bu cümleden olmak üzere; ilmin maksadının dünya değil, âhi­ret olduğunu ona açıklamalı ve yeterlilik kazanıncaya ka­dar âlim rolüne girmemesini ona tenbih etmelidir. Bunun tersi olan durumlardan üzüntü duyduğunu da göstermeli­dir. Sufyân es-Sevrî'yi üzüntülü görenler, bunun sebebini sorunca ondan şu cevabı almışlardır: "Dünya talipleri bizi kötü maksatlarına âlet ediyorlar. Gelip bizden ilim öğreni­yor ve onu dünya için kullanıyorlar."

4- Kuru bilgi vermekle kalmamak, aynı zamanda bilgi­nin tatbikini sağlamak ve talebenin ahlâkını ıslah etmek. Is­lah etmenin yolu ise, kötülükleri yüze vurmak ve azarla­mak değil, mümkün mertebe merhamet göstererek doğru­ları anlatmaktır.

5- Kendi alanı dışındaki ilimleri kötüleyip küçümsememek. Yazıktır ki, bazı kimseler kendi meziyetlerini gös­termek için rakiplerini kötüledikleri gibi, kendi meşgul ol­dukları ilim dalının değerini göstermek için de, başka ilim­leri kötülerler. Bu, sakınılması gereken yanlış ve çirkin bir harekettir. Mürşid ve öğreticilerin bunu yapmaları ise daha da kötüdür. Çünkü, bu suretle öğrencilerin yüzüne diğer faydalı ilimleri öğrenmenin kapısını kapatmış olurlar.

6- İrşad ve öğretimde dinleyici ve öğrencilerin kapasi­tesini göz önünde tutmak. Çünkü onların, kendi kapasite­lerini aşan sözlerden ve ilimlerden faydalanmaları müm­kün değildir. Bu yüzden, Peygamberimize nisbet edilen bir sözde şöyle denilmiştir: "Biz peygamberler cemaati insan­ların seviyelerine inmeye ve onlarla akıllarının aldığı şekil­de konuşmaya emrolunmuşuz. Bir kimse, bir topluluğa akıllarının ermediği bir seviyede konuşursa, söyledikleri onların bir kısmı için fitne olur." Hz. Ali (ra) da göğsünü göstererek şöyle demiştir: "Burada pek çok ilim vardır. Fakat, onları açıklamak için evvelâ anlayanı bulmak lâzımdır."

Âlim, kevgir gibi, içindeki bütün bilgileri her yerde ve herkesin önüne dökmemelidir. "Âlimlerin kalpleri ilimle­rin kabirleridir." denilmiştir. Bazı ilimler ve bilgiler bazı insanlara zarar verir. Onun için bu türlü ilim ve bilgileri bu kimselerden saklamak icap eder. Burada da âlim, mürşid ve öğretmen doktor gibi davranmalı ve hastaya zarar vere­cek olan ilacı ona vermemelidir.

İlmi onu öğrenmek ve dinlemek istemeyenlere de aç­mak doğru değildir. Çünkü bu hareket ilmi ucuzlatmaktır. Onun için, Allah Teâlâ, "Hatırlatmanın faydası varsa hatır­lat." buyurmuştur. "Benim âyetlerimi ucuza satmayın." emrinden de bu manayı çıkarmak mümkündür. (A'lâ, 9) Hz. İsa (as)ya nisbet edilen bir sözde şöyle denilmiştir: "Cevherler, domuzların boyunlarına asılmaz. Bilin ki, ilim cevherden daha değerli, ilmi istemeyen de domuzdan da­ha âdidir." (Vaktiyle bir ermiş, çarşı pazar dolaşıp, "Kim bana on altın verirse ona on ilmî mesele öğretirim." diye bağırmış. Kimse bu alış verişe talip çıkmamış. Sonunda bir adam, "Ben sana on altın vereceğim. Onları bana öğret." demiş. Adam, meseleleri ona öğretmiş ve kalkıp gitmek is­temiş. Beriki, "Bekle, senin altınlarını getireyim." demiş. Ermiş zat, tebessüm ederek şöyle demiştir: "Evladım! Ben hakikaten altın istemedim. Bunu ileri sürerek senin gibi gerçekten ilme talip ve istekli bir kimseyi ortaya çıkarmak istedim."

İlim, iş olsun diye öğrenmek isteyenlere de öğretilmez. Onun için bir adam bir âlime bir şey sormuş, âlim ise sükût edip susmuştur. Adam ona:

"-Duymadın mı ki, Allah Rasûlü (sa): "Kim faydalı bir ilmi ketmederse, kıyâmet gününde ateşle gemlenir, buyurmuştur?" demiş. Âlim:

"-Sen gemi bırak, git. Sorduğun meseleyi öğrenip on­dan yararlanan birisi sorar da, ona açıklamazsam onunla gemleneyim. Allah Teâlâ: "Mallarınızı sefihlere (onu kötü kullananlara) vermeyin." (Nisa, 5) buyurmuştur. İlim maldan da­ha kıymetli olduğu için, o da sefihlere anlatılmaz." diye karşılık vermiştir.

İlmi, öğrenip ondan yararlanan kimseden esirgemek o kimseye zulümdür; onu anlamayan veya ondan yararlan­mak niyetinde olmayan kimseye vermek de, ilme zulümdür.

7- İlk aşamada az ve öz olarak verilmesi gereken ilmin bu miktarını öğrencilerin gözünde küçültmemek. Bu yapıl­dığı takdirde, onların gözünde öğrendiklerinin değeri dü­şer, ona duydukları güven ve itimatları sarsılır ve yeni şey­ler öğrenme hevesleri de kırılır. Bilinmelidir ki, herkes ken­di aklî kapasitesi ve sosyal şartları ölçüsünde ilim öğren­mekle mükelleftir ve bu ölçülerde öğrendiği ilim, az da ol­sa, onun için geçerli ve yeterlidir. Bu sebeple, genel halk ke­simine yönelik irşad ve eğitimde; dinin temel esaslarını öğ­retmek, yaptıkları iş ve sanatlarda emin ve dürüst davran­malarının gerektiğini anlatmak ve onların kalplerine cen­net arzusu ve cehennem korkusu yerleştirmekle yetinmek lâzımdır.

8- Öğrettiği ilim amele müteallik ise, o ilimle bizzat amel etmek. Böylece, öğrettiği ile yaptığı birbirini tamam­lamış olurlar. Söz ile fiil arasında çelişki bulunduğu takdir­de ise, irşad ve öğretimin etkisi ortadan kalkar. Örneğin, bir doktor, avucundaki bir maddeyi yudumlayarak hasta­larına: "Bu madde zehirdir, sakın onu yemeyin!" derse, inandırıcı olmaz. Hastalar, doktorun şaka ettiğini, aslında onun yediği maddenin ilaç olduğunu düşünür ve bu mad­deyi bulup yemek isterler. Bu sebeple, Allah Teâlâ söyleyip öğrettikleriyle amel etmeyenleri azarlamış ve; "İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi bile bile unutur musunuz? Ak­lınız yok mu?!" (Bakara, 44) buyurmuştur. Bir şâir de şunu söylemiş­tir: "Bir iyiliği öğrettiğin zaman, onun aksini yapmak senin için büyük bir zillettir." Hz. Ali (ra) da şöyle demiştir: "İki kişiden canım sıkılır. Bunlardan birisi ilmiyle amel etmeyen âlim, diğeri de ilim öğrenmeden amel etme­ye kalkışan câhildir. Bu türlü âlim kötü örnek olur, böylesi cahil de dini bozar."

Âlim, örnek alınan kişidir. Bu sebeple o, kendisine ba­kıp iyi işler yapanların sevabına da, kendisine uyarak kötü işler yapanların vebaline de ortaktır.

 

 
  Bugün 9 ziyaretçi (69 klik) kişi burdaydı! gullerinefendisi1.tr.gg  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=