GÜLCEMAAT DİYARINA HOŞGELDİNİZ
   
  Yeni islami Portaliniz
  MAL SEVGİSİ--CİMRİLİĞİN KÖTÜLÜĞÜ İNCELİKLERİYLE.
 

Mal Sevgisinin Kötülüğü.

Malın İyiliği

Malın Fayda ve Zararları

Kanâatin İyiliği, Hırsın Kötülüğü.

Hırs ve Tamahı Gideren, Kanâat Kazandıran İlâç.

Cömertliğin Fazileti

Cömertlerden Örnekler.

Cimriliğin Kötülüğü.

Îsâr’ın Fazileti

Cömertlik ve Cimriliğin Hakikatleri

Cimriliğin İlâcı

Maldaki Vazifeler.

Zenginlik mi Fakirlik mi Üstündür?

Bil ki, dünyanın en büyük fitnelerinden birisi maldır. Çünkü malın yokluğu da, varlığı da kötülüklere sebeptir. Ancak, doğru kullanılması hâlinde onda pek çok faydalar da elde edilmesi mümkündür. Bundan dolayı, onu doğru kullanmayı bilmek, fayda ve zararlarını birbirinden ayır­mak ve zararlarından sakınıp faydalarından yararlanmak lâzımdır. Bu konuları on dört fasılda açıklayacağız.

Mal Sevgisinin Kötülüğü

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Ey iman edenler! Mallarınız ve evladlarınız sizi oya­layıp Allah'ı zikretmekten (O'nu anmaktan ve O'na ibâdet ve itâat etmekten) alıkoymasın. Kim bunlarla oyalanırsa, onlar ziyan ve hüsrana uğrarlar."

"Mallarınız ve evladlarınız sizin için fitne ve imtihan­dırlar. Allah yanında (imtihanı kazananlar için) büyük mü­kâfat vardır." (Tegâbûn, 15)

"Kim dünya hayatını ve ziynetini amellerinin gayesi hâline getirirse, biz amellerinin karşılığını burada veririz ve hiç eksik bırakmayız. Ancak bu kimseler için ahirette ateşten başka bir şey yoktur." (Hûd, 15)

"İnsan kendisini zengin görünce azar. Halbuki o, serve­tinin zor olan hesabını vermek üzere Allah'a dönecektir." (Alak, 6, 7)

"Çokluğunuzla övünmek sizi oyaladı." (Tekâsur, 1)

Allah Rasûlü (as) da şunları söyle­miştir:

"Mal ve şöhret sevgisi kalpte nifak üretirler."

"Koyun sürüsüne salınan aç kurtlar, mal ve şöhret sev­gisinin dine verdiği zararı vermezler." (Tirmizî, Nesaî)

"Malı hayırda sarf etmeyen zenginler helâk olmuşlar­dır." (Müttefekun aleyh)

"İnsanoğlu, ‘Malım! Malım!’ der. Halbuki onun malı, verdiği sadakalardan ve yaptığı hayırlardan ibarettir. Bun­dan ötesi ise miras olarak başkasına kalır." (Müslim)

"İnsanın üç dostu vardır. Bunlardan birisi ölümüne ka­dar onun yanındadır. Bu onun malıdır. Birisi kabre kadar onunla beraberdir. Bu onun aile fertleridir. Birisi de mahşe­re kadar onunla beraberdir. Bu onun amelidir." (Buharî, Müslim, Ahmed, Taberanî)

Bir adam, "Ya Rasûlullah! Bana ne oluyor, bir türlü ölü­mü sevemiyorum?" dedi. Allah Rasûlü (as) ona şunu söyledi: "Malını hayırda sarf edip ahirete gönder. O zaman ölümü seveceksin. Çünkü insanın malı nerede ise, kalbi de oradadır."

Havariler İsâ (as)'a, "Ey Allah’ın Nebisi! Sen su üzerinde yürüyorsun; biz neden yürüyemiyoruz?" de­diler. İsâ (as) şu cevabı verdi: "Sizi mal sevgisi ağırlaştırmıştır. Bende ise bu sevgi ve bu ağırlık yoktur."

Ebud-Derdâ (ra) şöyle demiştir: "Kendi­siyle Allah Teâlâ'ya itâat etmeyi düşünmediğin ve şükrünü edâ etmekten âciz kaldığın bir malı toplama. Çünkü böyle bir mal, mahşerde sahibinin sırtında olacak ve ona çileler çektirecektir."

Hasan el-Basrî (ra) şöyle demiştir: "Kim parayı aziz ederse, Allah onu zelil eder."

İblis altın ve gümüşü öpüp başına koymuş ve şöyle de­miştir: "Benim sadık kullarım sizi sevenlerdir."

Sumayt şöyle demiştir: "Altın ve gümüş, insanları ce­henneme çeken zincir ve halatlardır."

Yahya İbni Muâz şöyle demiştir: "Para akreptir. Ona karşı dikkatli olmayanı zehirleyip öldürür."

Alâ İbni Zeyyâd şöyle demiştir: "Dünya şekillenmiş olarak bana göründü. Ben, 'Senin şerrinden Allah'a sığını­rım.’ dedim. Dünya, 'Benim şerrimden sığınırsan para sev­gisinden sakın.’ dedi."

Şöyle denilmiştir: "Bir kimsenin yamalı cübbesine ve­ya eskimiş sarığına bakmak suretiyle onun zâhid olduğuna hükmetme. Ona parayı göster. O zaman onun zâhid mi, yoksa dünya ehli mi olduğunu anlarsın."

Hz. Ömer (ra), Peygamberimizin hanımı Zeynep binti Cahş'a külliyetli miktarda para göndermişti. Zeynep (ra)’a parayı bir sergiye boşalttı ve avuç­larla dağıtıp bitirdi. Ondan sonra da şöyle duâ etti: "Allah'ım! Ben (bir kadın olarak) bu işin (mal dağıtma işinin) hakkından gelemiyorum. Bir daha beni bununla imtihan et­me." dedi ve kısa bir müddet sonra hastalanıp vefat etti.

Ömer İbni Abdulaziz (ra) ağır hastalanmıştı. Ona, "Sen daha önceki sultan ve halîfelerin aksine, çocuk­ların için mal ve servet bırakmadın." dediler. Ömer (ra) şu karşılığı verdi: "Ben çocuklarımın hak ettikleri bir malı ellerinden almadım, fakat hak etmedikleri bir ma­lı da onlara vermedim. Benin çocuklarım Allah Teâlâ'ya itâ­at ederlerse, O kendilerine yetecektir. O'na itâat etmezlerse o zaman da ne hâlleri varsa görsünler."

Muhammed İbni Kâ'b el-Kurazi, çok olan malını hayır işinde sarf edip bitirdi. Ona, "Bu malı çocuklarına bırak­saydın, olmaz mıydı?" dediler. Kendisi şu cevabı verdi: "Ben malımı kendi âhiretim için harcadım. Çocuklarım için de Allah Teâlâ'yı bıraktım."

İbnu Abdi Rabbihi, malından yüz bin dirhem çıkarıp hayra sarf etti ve şöyle dedi: "Çocuklarımı dünya zengini edip kendimi ahiret fakiri yapmak istemem."

Yahya İbni Muâz şöyle demiştir: "İnsan ölürken malın­dan dolayı iki büyük musibete maruz kalır. Çünkü hem malı elinden alınır, hem de hesabı ona sorulur."

Malın İyiliği

Bil ki, birçok şey gibi, mal da kendi kendine ne iyi, ne de kötüdür. Onun iyi veya kötü olması, insanın tutum ve yaklaşımına bağlıdır. Bu sebeple mal, Kur’ân-ı Kerim'de hem "fitne olmak" (Tegâbûn, 15) gibi isimlerle kötülenmiş, hem de "ha­yır" (Bakara, 180), "rahmet" (Kehf, 82) gibi isimler verilerek övülmüştür. Allah Teâlâ, kullarına minnet makamında da, "Allah size mal ve evlad vermiştir." (Nûh, 12) buyurmuştur. Bu da evlat gibi malın da hadd-i zatında nimet olduğunu, kötü olmadığını ifade eder. Zekât ve sadakanın maldan verilmesi, çeşitli hayır iş­lerinin ve hac gibi ibadetlerin mal ile yapılması da malın değerini ortaya koyar. Bu sebeple, Allah Rasûlü (as) şöyle buyurmuştur:

"Helâl mal, sâlih insan için ne iyidir!" (Taberanî)

Mal, hayra vesile olduğu zaman hayır, şerre yol açtığı zaman da şerdir. Bu itibarla, kötülenen mal ile övülen mal aynı şeyler değildir. Mal, ahiret için en yararlı hazırlık ve azıklardandır. Allah Rasûlü (as) şöyle buyurmuştur: "En akıllı ve değerli insan, ahireti en çok dü­şünen ve onun için en çok hazırlık yapandır." (İbnu Ebid-Dünya)

Doğru bir çizgide sıralandıkları zaman mal vücuda, vü­cut ruha, ruh da ilim ve fazilete hizmet eder. Böylece mal, bu hayır zincirinin ilk ve önemli bir halkasını oluşturur.

Allah Teâlâ her ne yaratmışsa hayır için yaratmıştır. Bu sebeple, bir şeyin yaratılış gayesi bilinir ve o gayenin gerçek­leştirilmesine çalışılırsa, hem o şeyden hayır doğar, hem de bu çalışma ibadet olur. Ancak nefis, çok şey gibi malı da ga­yesinin dışına taşırmak ister. İnsan da nefsinin emir ve arzu­suna göre hareket ettiği takdirde, mal hayır olmaktan çıkar, şer hâline gelir. Bu durumda malın olmaması olmasından daha az şerdir. Az şer ise çok şerre göre nisbî hayırdır.

Malın Fayda ve Zararları

Bil ki, mal arı gibidir. Arının balı ve zehiri olduğu gibi, malın da fayda ve zararları vardır. Ahiret için yaşayan bir kimse, onun faydalarından yararlanıp zararlarından sakı­nır. Malın faydaları üç çeşittir.

Birincisi, malın ibadet etmeyi temin etmesidir.

Mal, doğrudan ve dolaylı olarak ibadet etme imkânını kazandırır. Onun doğrudan buna imkân kazandırmasının misâli hac ve cihad etmektir. Bilindiği gibi, bu ibâdetler an­cak mal ile yapılabilirler. Bu sebeple, malı olmayan fakirler, bu önemli ibadetlerin sevabından mahrumdurlar. Dolaylı olarak bu imkânı kazandırmasının misâli ise, ibâdet etme­ye güç bulmak niyetiyle yemek ve içmek için mal sarf et­mektir. Çünkü insan, bu ve benzeri ihtiyaçlarını giderme­dikçe ibadet etme güç ve takatini bulamaz. Bu durumda akıl ve fikri de dağınık olduğu için, yapabildiği ibadetten de zevk ve huzur bulamaz. Bir şeye vesile olanın o şeyin hükmünü alması kural olduğu için, ibadete vesile olan bu gibi işler de ibadet hükmünü alırlar. Ancak ibadet için ge­rekli olan miktar, kifayet miktarıdır. Kifayet miktarını aşan israf ise, bu hükme dâhil değildir. O, malın zarar kısmına dâhildir.

Bundan dolayı, malî durumunun da işinin ibadet ol­masını isteyen Allah Rasûlü (as) şöyle duâ etmiştir:

"Allah'ım! Muhammed ailesinin rızkını kifayet mikta­rı ver." (Müttefekun aleyh)

İkincisi, onun (malın) sevap kazanmak maksadıyla başkasına sarf edilmesidir. Bu sarf da sadaka, mürüvvet, şerefi korumak ve hizmet ücreti şeklinde olmak üzere dört türlüdür.

Sadakanın sevabı malûmdur. O, Rabbin kızgınlığını gi­deren mühim bir ibadettir.

Mürüvvet (buna fütüvvet de denir), fakir olmayan dost ve tanıdıklara yemek ve hediye vermek, malî destek­te bulunmak ve benzeri cömertlikler yapmaktır. İnsan, bu işlerle yeni dostlar edinir, mevcut dostlukları güçlendirir, haklı olarak sevgi ve saygı kazanır, cömertlik meziyetini ih­yâ eder. Bu hususlar da sevap kazandıran dinî emir ve tav­siyelerdir. Nitekim Allah Rasûlü (as), birçok hadis-i şeriflerde hediye ve ziyafet vermeyi, yemek yedirmeyi ve bunlar gibi sevgi ve bağlılığı arttıran işleri emretmiş, sevaplarını bildirmiş ve yapanları övmüştür.

Şerefi korumak, hased veya ihtiyaçtan dolayı kişinin aleyhinde konuşan veya ona zarar vermeye çalışan düşük seviyedeki insanları mal verip razı etmek ve bu suretle on­ların elini ve dilini kesmektir. Allah Rasûlü (as) şöyle buyurmuştur: "Kişinin, kendi şerefini koru­mak için verdiği mal, onun için sadaka olarak yazılır." (Ebu Ya'lâ) Bu malın sadaka olarak yazılması, birçok şer ve günahın onunla defedilir olmasından dolayıdır.

Hizmet ücreti ise, kişinin ilim, ibadet, tefekkür ve zikir gibi üst seviyedeki meşguliyetlere daha fazla vakit ayır­mak, akıl ve kalbini bu işlere hasretmek için, günlük mad­dî hizmetlerini ücret karşılığında başkalarına yaptırmasıdır. Bu da malın faydalarındadır. Çünkü, fakir olan bir kimse, her işini bizzat kendisi yapmak zorunda olduğu için, zamanının çoğu bu işlerle geçer.

Üçüncüsü, kamu yararına olan işlerin yapılmasıdır. Mescid, medrese, köprü, hastahane, çeşme ve yol gibi kalı­cı eserler bunun örnekleridir. Bu gibi hayır kurumları, sa­hiplerine ölümlerinden sonra da sevap kazandırır ve uzun müddet sâlih insanların kendilerine duâ etmelerine vesile olurlar.

Malın, kazandırdığı bu faydalardan başka, sahibini ele muhtaç olmaktan koruması, onu yoksulluğun acılarından ve ezikliğinden uzak tutması, kendisine şeref ve itibar ka­zandırması, dost ve ahbabını arttırması gibi şükredilmesi durumunda nimet olan diğer pek çok faydaları daha vardır.

Malın zararları da üç çeşittir.

Birincisi, günah işlemeyi kolaylaştırması, kalpte şeh­vetleri uyandırıp taşkınlık ve tuğyana yol açmasıdır. Fakir­lik ve yokluk ise, günah işlemeyi zorlaştırır ve haram olan şehvetlerin çoğunu uykuya yatırır. Bu sebeple, "Günah iş­lemeye imkân bulamamak masumluktur." denilmiştir.

İnsan nefsi pusudadır. Bir fırsat ve imkân doğunca, he­men ortaya çıkıp onu kendi şehvetleri ve haram arzuları için kullanmak ister. Bu durumda nefsin isteğine uymak helâk olmaktır. Ona muhalefet etmek ise irade, sabır ve mücâdele ister. Halbuki, bu türlü fırsat ve imkânlar olmadığı zaman, nefis uykudadır, insan da onunla uğraşmak zorunda olmadığı için rahattır.

Mal, bu fırsat ve imkânları doğurarak insanın rahatlı­ğını selp eder. Bundan dolayıdır ki, varlıkla imtihan edil­mek, yoklukla imtihan edilmekten daha zordur. Çünkü yokluk, istek ve ihtiyaçları azaltır, varlık ise bunları arttırdıkça arttırır. Kaldı ki, yokluk hâlindeki istek, tabiî ve zaru­rî ihtiyaçlar içindir. Varlığın sebep olduğu istekler ise sun'î, fuzulî ve haram şehvetlere yöneliktir.

İkincisi, malın israfa yol açmasıdır. Fakirlik insanı eko­nomik ve iktisatlı davranmaya mecbur ederken, mal varlı­ğı onu israfa ve masrafta aşırılığa iter. Buna karşı koymak da, günah dürtüsüne karşı koymak gibi meşakkatli ve zor bir iştir. Ayrıca, mal varlığı sebebiyle israf yapanlar, gide­rek buna alışır ve onu vazgeçilmez bir huy ve bağımlılık hâline getirirler. Bu aşamadan sonra bu insanlar, helâl mal bulamaz veya bu mal onlara yetmezse ve hatta yetse bile, mal ve masraf sevgisi yüzünden, haram olan kazanç yolla­rına başvururlar; bu uğurda dinî ve ahlâkî değerleri feda ederler; para getirdiği zaman yalan söylemek ve hile yap­maktan, zulüm, husumet ve haksız rekabet etmekten de sa­kınmazlar.

Mal çokluğu yüzünden çok ve çeşitli insanlarla temas etmek ve ilişkide bulunmak mecburiyeti doğar. Bundan dolayı da kötülükler görmek ve bu kötülükleri benzer kö­tülüklerle defetmeye çalışmak gibi sıkıntılı ve sakıncalı durumlar ortaya çıkar. Kötü insanları görüp iyi insanları onlara kıyas etmek ve bu sebeple bunlar hakkında da su-i zan etmek yerine, yalnızca iyi insanları görmek ve herkes hakkında hüsn-i zan etmek hem dinin selâmeti, hem de kalbin huzuru bakımından daha iyidir.

Üçüncüsü mala hizmet yüzünden zikir ve ibadetten uzak kalmaktır. Zikir ve ibadetten uzak kalmak ise, ahiret hesabına zarar ve ziyandır. İsâ (as) şöyle demiştir:

"Malda üç âfet vardır. Bunlar malı haksız yerden al­mak, haksız yere harcamak ve onun ıslahı ile meşgul olurken kendini ıslah etmeyi ihmal etmektir."

Bu sebeple Allah Rasûlü (as) da şöyle buyurmuştur: "Altına kulluk eden helâk olmuştur. Gümüşe kulluk eden helâk olmuştur." (Buharî)

Malın fayda ve zararlarını karşılaştırınca ortaya şu so­nuç çıkıyor: Malın azı yarar, çoğu zarardır. Ancak bu hü­küm, çalışmamak veya az çalışmak anlamında değildir. Çünkü çalışmak ayrı, mal toplamak ve yığmak ayrıdır. İs­lâm dini mal yığmayı kötülemiş, fakat çalışmayı teşvik et­miştir. Bu sebeple, dinini seven ve ahiretini düşünen bir müslüman, helâl sınırlar içinde çalışır ve fakat muhtaç ol­madığı bir malı elinde tutmayıp hayırda sarf eder. Çalışma­sı da bunu yapmak içindir. Nitekim Allah Teâlâ, çalışıp ka­zandıkları mallarını hayır yolunda sarf edenleri bir çok âyette övmüş ve onlara göz kamaştırıcı mükâfatlar va'det­miştir.

Kanâatin İyiliği, Hırsın Kötülüğü

Bil ki, fakir olan bir kimsenin kanaatkar olması, halk­tan bir şey beklememesi, onların elindeki dünyalıklara göz ve gönül koymaması ve ne şekilde olduğuna aldırmaksızın kazanç elde etme hırsına kapılmaması lâzımdır. Gerekli olan bu hâl ise ancak yemek, içmek ve barınmak konuların­da zaruret miktarıyla kanaat etmek ve kendine bir günden, en çok da bir aydan fazla ömür biçmemekle mümkün olabilir. Bunlar yapılmadığı takdirde, insanda kaçınılmaz bir şekilde hırs ve tamah doğar; bu kötü huylar da onu dinen ve ahlâken kötü olan ve mürüvveti yıkan davranışlara iter.

İnsanda fıtrî olarak hırs, tamah ve kanaatsizliğin to­humları vardır. Bunun için Allah Rasûlü (as) şöyle buyurmuştur:

"İnsan oğlunun iki vadi dolusu altını olsa, üçüncüsü­nü de ister. İnsanı ancak kabir toprağı doyurur." (Müttefekun aleyh), "İnsan oğlu ihtiyarlar, fakat ondaki yaşama arzusu ve mal sevgisi daha da güçlenir." (Müttefekun aleyh)

Ancak fıtrattaki bazı tohumları ıslah etmek ve onların doğru olan yönlerini bulup o istikamette yetiştirmek lâ­zımdır. Onun için, hırs ve tamahı da gıpta ve çalışma gay­reti hâline getirip ahiret işlerine yöneltmek gerekir. Dünya işleri için ise kanaatkârlık vasfı makbuldür. Onun için bu vasfı taşıyanlar övülmüşlerdir.

Allah Rasûlü (as) şunları söylemiştir:

"Ne mutlu o insana ki, İslâm’a hidâyet edilmiş, geçimi kifayet miktarıdır ve kendisi buna kanaat eder." (Tirmizî, Nesaî)

"Nice zenginler kıyâmet gününde, dünyadaki malları­nın kifayet miktarı olmuş olmasını temenni ederler." (İbnu Mâce)

"Zenginlik mal çokluğu değil, gönül tokluğudur." (Müttefekun aleyh)

"Haramdan sakın, insanların en çok ibadet edeni olursun; kanaatkar ol, insanların en çok şükredeni olursun; kendin için sevdiğin bir hayrı başkaları için de sev, mümin olursun." (İbnu Mâce)

"Namaz kılarken onu son namaz gibi kıl, özür dilemek zorunda kalacağın bir sözü söyleme (ve böyle bir hareketi yapma) ve insanların elindeki şeylerden (onlara ait olan şeylerden) ümidini kes." (İbnu Mâce, Hâkim)

Allah Rasûlü (as), dünya için hırs duymanın gereksizliğini de belirterek şöyle buyurmuştur: "Ey insanlar! Rızkınızı hırs ile aramayın! Çünkü bir insan, kendisi için ne yazılmışsa ancak onu bulabilir, onu da be­hemehal bulur." (Hâkim)

Hz. Ömer (ra) şöyle demiştir: "Tamahkâr­lık fakirlik, kanaatkârlık ise zenginliktir."

Bir hakîm şöyle demiştir: "Zenginlik az istek sahibi ol­mak ve kifayet miktarına rıza göstermektir.", "Sahip oldu­ğun şeyle kanâat et, mutlu olursun."

Abdullah İbni Mes'ûd (ra) şöyle demiştir: "Sana yeten az bir şey, seni azdıran çok şeyden daha hayır­lıdır." (Bu söz, hadis olarak da rivayet edilmiştir.)

Sufyân şöyle söylemiştir: "Kendisine mübtelâ olmadığınız (hırs derecesinde bağlanmadığınız) sürece, mal sa­hibi olmanız iyidir. Ona mübtelâ olduğunuz takdirde ise, onun elinizden çıkması iyidir."

Muhammed İbni Vâsih, kuru ekmeği su ile ıslatıp yer ve şöyle derdi: "Geçimi bu olanın dünya derdi ne olabilir?" Bir hakime, "Malın nedir?" diye sorulmuş, kendisi şu ceva­bı vermiştir: "Malım mala tamah duymamaktır."

Ey nefsine uyup dünya malını seven insan! Dünyanın bütün malı senin olsa, ondan ancak yiyeceğin kadar yarar­lanabilirsin. Bu duruma göre, Allah Teâlâ sana yiyeceğin miktarı verse, dünyanın geri kalanını ve onun ağır olan he­sabını başkasının üzerine yıksa sana iyilik etmiş olmaz mı? Buna "evet" demekten başka cevap verilemediğine göre, kendi hâline razı ol ve Rabbine şükret.

Bir hakîm şöyle demiştir: "İnsanı en çok sevindiren şey, yaptığı sâlih ameldir. Onun hüznünü en çok gideren şey de, değişmez olan kadere rıza göstermesidir."

Bir başka hakîm şöyle demiştir: "Şaşılacak bir hâldir ki, haris insan dünyada ebedî olsa, şimdi ona karşı duydu­ğu hırsında bir artma olmayacaktır." Halbuki, bir şeyin çok kısa bir süreden ibaret olması ile ebedî olması arasında ne kadar çok fark vardır. İnsanın ona karşı tutumu da bu far­ka göre farklı olmalıdır. İnsanın buradaki temel hatası, son­suz olan ahireti kazanmak için kendisine verilmiş olan son­suz hırsı, sınırlı olan dünya için kullanmasıdır. Bir şâir şöy­le demiştir:

Malın arttıkça hırsın artıyor

Ölüme inanmamış gibisin

"Yeter, razı oldum" diyeceğin

Bir son çizgi yok mu?

Hırs ve Tamahı Gideren, Kanâat Kazandıran İlâç

Bil ki, bu ilâç şu maddelerden oluşur.

1- Az tüketmek. Kanaat kazanmak ve onun huzurunu duymak, onun şerefini yaşamak için, nefsini az tüketmeye alıştırmak lâzımdır. Çünkü çok tüketen bir kimsenin aza kanaat etmesi mümkün değildir. Bu kimse, çok olan tüke­timini karşılayabilmek için tabiî olarak hırs taşır, çok çalışır, helâl ve haramı karıştırır. Allah Rasûlü (as) şunları söylemiştir:

"İktisatlı davranan bir kimse fakirlik çekmez." (Ahmed, Taberanî)

"İktisat geçimin yarısıdır." (Deylemî)

"Allah Teâlâ, her işte ölçülü davranmanızı sever." (Müttefekun aleyh)

"Üç şey kurtarıcıdırlar. Bunlar açık ve gizli hâllerde Al­lah Teâlâ'dan korkmak, zenginlik ve fakirlikte iktisatlı ve ölçülü davranmak, severken ve kızarken adâletli davran­maktır." (Beyhakî, Taberanî)

"İktisatlı olmak, temiz olmak, doğru olmak peygam­berlerin sıfatlarındandır." (Ebu Dâvûd)

Ebud-Derdâ (ra) şöyle demiştir: "Tüketim ve harcamada ölçülü olmak akıllılığın işaretidir."

2- Mevcut ihtiyacı giderince, gelecekteki ihtiyaçları en­dişe konusu yapmamak. Bunun için de, ölümün ihtiyaçlardan evvel gelebileceğini, ölmeden evvel de bütün canlıla­rın rızkının Allah Teâlâ'nın teahhüdü altında olduğunu dü­şünmek lâzımdır. Kur’an-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Yerde ne kadar canlı varsa hepsinin rızkı Allah’ın ke­faleti altındadır. Allah, bunların durduğu ve dolaştığı yer­leri de bilir." (Hûd, 6) Şeytan ise insanı Allah Teâlâ'nın bu teahhüt ve kefaletinde şüphe etmeye iter ve onu gelecekte fakirleş­mek ve rızk bulamamakla korkutur. Kur’ân-ı Kerim'de bu husus şöyle bildirilmiştir:

"Şeytan size fakirlik va'deder ve sizi bununla kötülük­lere sevk eder. Allah ise size mağfiret ve rızk va'deder. Al­lah zengin ve alimdir."

Allah Rasûlü (as) da şöyle buyur­muştur:

"Yaşadığınız sürece rızk konusunda ümitsizliğe düş­meyin. Görmez misiniz ki, çocuk dünyaya aç olarak gelir. Allah Teâlâ ona burada hazır olarak anne sütü içirir." (İbnu Hibban), "Rızk için endişe etme; onun tahsili için de hırslı olma. Se­nin için mukadder olan rızk, her şeye rağmen sana gelir. " (Ebu Nuaym)

Belli bir rızk kapısı kapandığı zaman, ümitsizliğe kapılıp yanlış işlere tevessül etmemek lâzımdır. Allah Teâlâ şöy­le buyurmuştur:

"Kim Allah'a karşı takva hâlini yaşarsa, Allah onun için bir çıkış yolu yaratır ve onu ummadığı bir şekilde rızıklandırır. Kim Allah'a güvenip tevekkül ederse, Allah ona yeterlidir. Allah sözünü gerçekleştirir. Ancak O her şey için bir miat koymuştur." (Talâk, 2, 3)

Sufyân şöyle demiştir: "Ben, çaresiz kalan muttaki (takva sahibi) bir insana rastlamadım."

Ebu Hazim şöyle demiştir: "Dünyada iki türlü rızk vardır. Bunlardan birisi benim, diğeri de başkasınındır. Ne benim rızkımın başkasına geçmesi, ne de başkasının rızkı­nın bana gelmesi mümkün değildir. O hâlde, rızk için hırs ve endişe duymam ne işe yarar?"

3- Hırs ve tamahta zillet, kanaatte ise izzet ve şeref bu­lunduğunu bilmek. Çünkü hırs ve tamah insanı başkaları­na muhtaç eder. Başkalarına muhtaç olan ise onların önün­de eğilir ve ezilir. Kanaat ise ihtiyacı ortadan kaldırır ve in­sana herkese karşı başı dik bir hâlde yaşama imkânını ve zevkini kazandırır. Bu gerçeği düşününce, insanda kanaat etme duygusu güçlenir ve kanaatkârlık zevkli bir iş hâline gelir. Allah Rasûlü (as) şöyle buyur­muştur:

"Müminin izzeti insanlara muhtaç olmamasındadır." (Taberanî, Hâkim) Ve şöyle denilmiştir:

"Kime iyilik edersen ondan üstün olursun; karşı istiğ­na gösterirsen onunla eşit olursun; kime ihtiyacını arz edersen onun altına düşersin."

Kanaatte izzet, özgürlük ve bağımsızlık vardır. Kanaat sahibi insan, diğer insanlara karşı kişiliğini koruyabilir. Ge­rekirse onları eleştirebilir ve gerekirse, Allah için onlarla alâkasını kesebilir.

4- Hırs ve tamahın ahireti olmayan dünya ehlinin hu­yu, kanaatin ise peygamberlerin, sahâbilerin ve ahiret ehli­nin ahlâkı olduğunu düşünmek. Bunu düşünen mümin, el­bette ki, dünya ehline değil, ahiret ehline benzemek isteye­cek ve onların huy ve ahlâkına sahip olmayı tercih edecek­tir. Hırs ve tamah, ilkel ve ibtidaî bir his olduğu için, insa­nın seviyesi düştükçe onun hırs ve tamahı artar ve bu his insanlıktan nasibi olmayanlarda ve tabiî hayvanlarda en a'zamî ölçüye varır.

5- İlim, amel ve fazilet kazanmanın mal toplamaktan daha hayırlı ve yararlı olduğuna inanmak. Mal, bir sürü olumsuzlukları ve sıkıntıları yanında, ancak bu dünya ha­yatının bazı sorunlarını hafifletici etki yapabilir. İlim, amel ve fazilet ise hem dünya hayatının, hem de ebedî hayatın büyük sorunlarını ortadan kaldırıcı etkiler yapar ve sonsuz faydalar ve rahatlıklar sağlarlar. Bunları bu şekilde karşı­laştıran ve farklı sonuçlarını gören bir insan, her hâlde ma­la tamah etmek yerine ilim, amel ve fazilete tamah eder ve onları kazanmaya çalışır.

(Hisler, birbirinden farklı şeylerle tatmin olabilirler. Bu sebeple mal, servet ve devletle tatmin olan hırs ve tamah, aynı şekilde ve hatta daha zevkli bir şekilde ilim, ibadet ve hayra hizmetle de tatmin olurlar. Onun için, insandaki bütün hisleri doğru hedeflere yönlendirmek suretiyle onları faydalı hâle getirmek mümkündür. Semavî dinlerin ve bunların sonuncusu ve tekmilcisi olan İslâm’ın müşterek maksat ve hedefleri de insan fıtratını ve onun sahip olduğu his ve yetenekleri doğru ve hakikî hedeflerine yönlendir­mektir. Bunların misyonu olan hidayet, doğruya yönlen­dirmek demektir. Fakat bu hidayet dindarlarda farklı ölçü­lerde makes bulur. Onun için, bazı dindarlar maddî ve ma­nevî bütün varlıklarıyla hidayet bulurken, bazıları sadece namazlarda yüzlerini kıbleye çevirmekle yetinirler. Bunla­rın Allah Teâlâ yanındaki itibarları ve ahiretteki durumları da buna göre farklı ölçülerde olacaktır.)

6- Kanaatle yaşamanın hesabının az ve hafif olduğunu, buna mukabil israf ve büyük tüketimlerin hesabının çok ve ağır olduğunu akılda tutmak. Allah Rasûlü (as), "Hesabı uzun olan azap çeker." buyurmuş ve he­sabı kısa olan veya hiç hesabı olmayan fakirlerin gelir ve gi­derlerinin uzun olan hesabını vermek zorunda olan zengin­lerden beş yüz sene önce cennete gittiklerini bildirmiştir.

7- Kendinden yukarıdakilere değil, aşağıdakilere bak­mak. Allah Rasûlü (as) şöyle buyur­muştur:

"Biriniz, Allah Teâlâ’nın kendisinden üstün kıldığı biri­ni görünce, kendisinden aşağıda olanları da görsün." (Müttefekun aleyh) Bu­nu yapmak, insana kanaat kazandırır ve onun kendi hâline razı olup sahip olduğu nimetleri görmesine ve bunlardan dolayı içten gelen bir minnet ve memnuniyet duygusuyla Allah Teâlâ'ya şükretmesine vesile olur.

Fakir bir sahâbi olan Ebu Zer (ra) şöyle de­miştir:

"Allah Rasûlü (as) bana, kendim­den yukarıda olanlara değil, aşağıda olanlara bakmamı tavsiye etti." Ancak bu, dünya işleri için böyledir. Ahiret iş­lerinde ise kendinden yukarıdakilere bakmak ve herkesin önünde olmaya çalışmak tavsiye ve emredilmiştir. Allah Teâlâ, "Rabbinizin mağfiretini ve cenneti kazanmak yolunda yarışın." (Hadid, 21) buyurmuş ve müminlerin şu duayı yapmalarını tavsiye etmiştir: "Bizi muttakilere öncü, örnek ve imam yap." (Furkan, 74)

Ahiret ebedî ve onun nimetleri değerli ve dereceleri çok farklı olduğu için, bunları kazanmak ve en ileri derece­ye ulaşmak yolunda himmeti uyandıran, gayreti kamçıla­yan ve çalışma gücünü arttıran hırs ve tamah güzeldir. Ahiret sonsuz olduğu için, ona karşı doyumsuz olmak mü­nasiptir. Cirit oynamak büyük meydanlar, at koşturmak uzun yollar içindir. Bunlar dar sokaklar ve evle ahır arasındaki kısa mesafeler için değildir. Bunun gibi, yüksek him­metler ve sonsuz doyumsuzluklar da ahiretin yüksek ma­kamlarını kazanmak yönünde kullanılmalıdır. Ancak gafil insanlar, şeytanın vesvese ve iğfaline uyarak ahirete karşı kullanılması gereken bu duyguları dünyaya karşı kullanır. Bu yüzden de, bu kimseler dünya işlerinde kendilerinden yukarıda ve önde olanlara, ahiret işlerinde ise kendilerin­den aşağıda ve daha arkada olanlara bakarlar. Bu hâl, doğ­ru olan ölçüyü ters çevirmektir. Ölçü ters çevrilince de, kırk elli senelik fâni dünyaya karşı sonsuz bir hırs ve tamah, zaman kavramının ortadan kalktığı ebedî ahirete karşı ise ka­naat ve zühd durumu ortaya çıkar.

Fakat, buraya kadar zikredilen maddelerde geçen hu­suslara uyulduğu takdirde, dünyaya karşı hırs ve tamah azalır, buna mukabil kanaat duygusu güçlenir. Kanaatin hakikati ise nefsin arzularına karşı sabretmektir. Bu sabrın süresi az, sevabı ise çoktur. Bu, tıpkı hastalıklara karşı acı bir ilaç içmek gibidir. Bunun da karşılığı şifa ve sağlık bul­maktır. Allah Teâlâ’nın dünya için takdir buyurduğu değişmez, kurala göre, zorluklar kolaylıkları, kolaylıklar da zor­lukları doğururlar. (İnşirah, 5-6)

Cömertliğin Fazileti

Bil ki, kişi fakirse, onun için gerekli olan kanaat etmek ve yokluğu hoş görmektir; mal sahibi ise ona yakışan cö­mert olmak, malî iyilikler yapmak, başkalarını malından faydalandırmaktır. Cömertlik de kanaat gibi peygamberle­rin ahlâkındandır. Onlar darlıkta kanaat, varlıkta ise cö­mertlik etmişlerdir. Allah Rasûlü (as) şunları söylemiştir:

"Bu dinin süsü cömertlik ve güzel ahlâktır. Dininizi bunlarla süsleyin." (Darekutnî), "Allah Teâlâ, ancak cömertlik ve gü­zel ahlâk sahibi olanları dost edinir." (Darekutnî)

"En efdal ameller sabır, cömertlik ve güzel ahlâktır." (Beyhakî)

"Yemek yedirmek, herkese selâm vermek ve yumuşak konuşmak mağfireti gerektiren amellerdir." (Taberanî)

"Cömert olan kimselerin kusurlarını görmezlikten gelin." (Harâitî)

"Allah Teâlâ cömerttir, cömertliği ve üstün ahlâkı se­ver; düşük ahlâktan ise ikrah eder." (Harâitî, Taberanî, Beyhakî, Hâkim)

"Allah Teâlâ bir kuluna mal verdiği zaman, o bundan di­ğerlerini yararlandırmazsa, ondan alıp başkasına verir." (Taberanî)

"Cömerdin yemeği şifâ, cimrinin yemeği ise hastalık­tır." (İbnu Adiyy, Darekutnî)

"Cömert insan Allah'a yakın, insanlara yakın ve cen­nete yakındır. Cimri olan ise Allah'tan uzak, insanlardan uzak ve cennetten uzaktır." (Tirmizî)

"Herkese iyilik et. Bazıları iyilik edilmeye lâyık olma­salar da, sen iyilik etmeye lâyık olmaya çalış." (Darekutnî)

"Her türlü iyilik sadakadır." (Müttefekun aleyh)

"Allah Teâlâ, sıkıntıda ve darda olanların yardımına koşulmasından hoşlanır." (Darekutnî)

Enes (ra) şöyle demiştir:

"Allah Rasûlü (as) sonsuz derecede cömertti. O, elinde olan her hangi bir malı isteyenlerden esirgemezdi." Hz. Ali (ra) şöyle demiştir:

"Dünya sana yöneldiği zaman cömertlik et. Çünkü bu durumda cömertlik etmek sana bir şey kaybettirmez. O senden yüz çevirdiği zaman da cömertlik et. Çünkü bu du­rumda da cimrilik etmek sana bir şey kazandırmaz. Fakat iki hâlde de cömertlik sana övgü ve sevap kazandırır."

İbnus-Semmâk şöyle demiştir: "Köleleri satın almak için çok mal verdikleri hâlde, hürleri satın almak için (min­net altına alıp kalplerini kazanmak için) az mal vermeyen­lere şaşılır." Bir bedeviye, "Sizin büyüğünüz kimdir?" diye sormuşlar, kendisi şöyle demiştir:

"Bizim büyüğümüz sövmelerimize tahammül eden, isteyenlere malını veren ve cahilliğimizi hoş görenimizdir."

Hasan el-Basrî şöyle demiştir: "Cömertlik, malı Allah yolunda vermektir. İsraf ise, onu şöhret ve riya için harca­maktır."

Ali İbni Hüseyin (Zeynul-Âbidîn) şöyle demiştir: "İstek ve talep üzerine vermek cömertlik değildir. Cömertlik, is­tek olmadan vermektir."

Cafer es-Sadık şöyle demiştir: "Ne akıl gibi nimet, ne de cehâlet gibi musibet vardır. Şunu da bilin ki, Allah Teâlâ cömert ve âlicenaptır. O, cimri ve düşük ahlâklı kimseleri kendine yakın tutmaz."

Bir hekime, "En çok kimleri seversin?" diye sormuşlar, kendisi: "En çok, bana en çok iyilik yapan insanlarla benim en çok iyilik yaptığım insanları severim." demiştir.

Sufyân İbni Uyeyne şöyle demiştir: "Elin mala varmı­yorsa, hiç olmazsa müslüman kardeşlerin için duâ et."

Cömertlerden Örnekler

Telkin ve terbiyede fiilî örnekler, mücerret (soyut) bil­gilerden ve kuru sözlerden daha fazla etki yaparlar. Onun için, insanlar tarafından benimsenmesi istenen fikir ve gö­rüşlerin onların gözleri önünde temsil edilmesi ve fiil hâli­ne getirilmesinde büyük yarar ve hatta bazen zaruret var­dır. Bu sebeple, Allah Teâlâ kendi dinini vahyettiği peygam­berlere sadece tebliğ görevi vermemiş, aynı zamanda tem­sil etme ve yaşayıp örneklendirme görevi de vermiştir.

Onun için Kur’ân-ı Kerim'de, "Peygamberler, Allah’ın hidayet ettiği (doğruya yönlendirdiği, gerçeğe ulaştırdığı) kimselerdir. Onların örneğine uy!" (En'âm, 90), "Allah’ın Rasûlü sizin için güzel örnektir." (Ahzâb, 21) buyurulmuştur.

Hz. Aişe (ra)’a, peygamberimizin ahlâk ve yaşayışını soranlara, "Onun ahlâk ve yaşayışı Kur'ân'ı (ya­ni, İslâm dinini) temsil etmekten ve örneklendirmekten ibaretti." demiştir.

Bu yararından dolayı, kitabın bu yerinde, cömertlik ve cömertlerden bahsetmişken cömertlerle ilgili birkaç yaşan­mış örnek zikredeceğiz.

* Hz. Muaviye (ra), Hz. Aişe'ye yüz sek­sen bin dirhem para göndermişti. (Bu olayın geçtiği dönemde bir koyunun değeri dört veya beş dirhemdi.) Hz. Aişe (ra)’a bir tabak alıp onunla bu büyük parayı fakir, muhtaç ve tanıdıklara dağıttı. Ondan sonra akşam olunca hizmetçi hanıma, "Bize bir iftarlık getir." dedi. Hizmetçi hanım, onun her zamanki yemeği olan ekmekle zeytinyağını geti­rip bıraktı ve ona, "Dağıttığın bu kadar paradan bir dirhem bıraksaydın da onunla kendimize et alsaydık olmaz mıy­dı?" dedi. Hz. Aişe (ra)’a, "Bu hiç aklıma gel­medi. Aklıma gelseydi olurdu tabiî." diye karşılık verdi.

* Bir adam Hasan İbni Âli’den malî yardım istedi. Hz. Hasan (ra) ona şöyle dedi: "İstemenin hakkı ve bunun karşı tarafa yükle­diği sorumluluk büyüktür. Ayrıca, Allah için yapılan bir şey çok da olsa azdır. Onun için ben mevcut olan malımı sana vereyim de, sen bunun azlığını bağışla." dedi ve kâh­yasını çağırıp ne kadar parası varsa getirip adama verme­sini emretti. Kâhya, Hasan'ın mevcut parası olan elli bin dirhem ve beş yüz altını getirip adama verdi. Adam, bu ka­dar parayı taşımakta zorluk çekince de, Hasan ona bir hamal tuttu. Adam gittikten sonra, kâhya Hz. Hasan'a, "Bundan sonra parasız ne edeceğiz?" dedi. Hz. Hasan (ra), "Ne edersek edelim. Hiç bir mazeret bu bü­yük sevabı kaçırmayı meşrulaştırmazdı." dedi.

* Bazıları Abdullah İbni Abbas'a, "Bir komşumuz kızı­nı evlendiriyor, fakat bunun için masraf yapacak parası yoktur." dediler. Abdullah (ra), altı kese altın verip, "Bunu kendisine verin." dedi.

* Mısırda kıtlık ve pahalılık olmuştu. Halkın hâlini gören Abdulhamid İbni Said şöyle dedi: "Allah'a yemin ede­rim, bu olay münasebetiyle şeytanın düşmanı olduğumu gösterecek ve onu kahredeceğim." dedi . Ondan sonra da eş ve kızlarının bütün süs ve ziynetlerini onlardan alıp muhtaçlara ve isteyenlere dağıttı. Bu şeylerin değeri o gü­nün fiyatıyla beş yüz milyon dirhemdi. Bir koyunun dört, beş dirheme alındığı bir dönemde bu kadar mal, küçümsenebilecek bir servet değildir.

* Ebu Mersed tanınmış cömertlerdendi. Bir adam on­dan malî yardım istedi. Fakat o sırada elinde mal yoktu. Bu sebeple adama şunu söyledi: "Git, kadı yanında aleyhimde bin dirhem borç davası aç. Ben de onu kabul edeceğim. Ka­dı borcu ödemek için beni hapse attıracak, akrabalarım da beni hapisten çıkarmak için o parayı sana vereceklerdir."

* Bir adam Maan İbni Zâide'den yardım istemek için, kendisine şu pusulayı yazıp gönderdi: "Ey Maan’nın cö­mertliği! İhtiyacımı ona ilet. Senden başka da şefaatçim yoktur." Maan, bu pusulayı alıp okuyunca adamı çağırıp birinci gün ona on kese dirhem verdi, ikinci gün yüz bin dirhem verdi, üçüncü gün, "Madem ki, sen ihtiyacını bana ilettin, elimdeki bütün altın ve gümüşleri sana vermek be­nim üzerimde bir hak oldu." dedi ve ona kalan servetini de vermek istedi. Fakat adam daha fazlasını almadı."

* Hasan, Hüseyin ve Abdullah İbni Cafer, hacca gider­ken yolda yaşlı bir kadının çadırına girmiş ve ondan içecek bir şey istemişler. Kadın, bir tas alıp süt sağmış ve getirip onlara ikram etmiş. Bundan memnun kalan bu üç zat kadı­na, "Medine'ye gelirsen bizi gör." demişler. Bir sene sonra kadın, daha da fakirleşmiş bir hâlde Medine'ye gitmiş ve bu zatları aramış. Önce Hz. Hasan'ı görmüş. Hz. Hasan ka­dını ağırlamış ve ona bin koyun ve bin altın vermiş. Hz. Hüseyin de abisine uyarak bin koyun ve bin altın vermiş. Abdullah ise, bunların verdiklerinin toplamı olan iki bin koyun ve iki bin altın vermiş. Böylece kadın, bu üç zatın bir tas süt ikramına karşılık olarak verdikleri dört bin koyun ve dört bin dirhemle çadırına geri dönmüştür.

* Abdullah İbni Âmir İbni Kureyz, mescitten çıkıp evi­ne gidiyordu. Biraz yaşlı olduğu için genç bir delikanlı ko­luna girip ona yardımcı olmak istedi. Abdullah, gencin bu terbiyesinden çok hoşlandı ve onu evine davet etti. Eve git­tiklerinde de çıkarıp ona bin altın verdi ve şöyle dedi: "Se­ni büyütenler sana güzel terbiye vermişlerdir. Bu parayı al ve güle güle harca."

* Kureyş ailesinden bir zat ticaret yolculuğundan dö­nerken, yol kenarında oturmuş bir fakir ona, "Ey falan! Za­mana karşı bana yardım et." dedi. Bu zat, kölesine dönüp, "Nakit paramız ne varsa buna ver!" dedi. Köle, dört bin dirhem olan parayı fakirin kucağına döktü. Fakir, bu ina­nılmaz parayı görünce ağladı. Kureyşli zat, "Niye ağlıyor­sun, az mı verdik?" deyince de, "Hayır! Toprağın bir gün senin gibi bir cevheri de yutacağına üzüldüm." dedi.

* Abdullah İbni Amir, Hâlid İbni Ukbe'nin evini dok­san bin dirhemle satın almıştı. Akşam olunca, evden ağla­ma sesi duydu ve onun ne olduğunu sordu. "Hâlid’in ço­cuklarıdır, satılan evlerine ağlıyorlar." denildi. Bunun üze­rine Abdullah, "Onlara haber verin, ev de, verdiğim para da onlara olsun."dedi.

* Bir adam, Leys İbni Sa'd'tan biraz bal istedi. Leys, ona bir tulum dolusu verdi. Adam gittikten sonra hizmet­çi, "Adam az bir miktar istemişti." deyince de, Leys, "O ih­tiyacı kadar istedi. Biz de cömertliğimiz kadar verdik." di­ye karşılık verdi.

* A’meş şunu anlatmıştır: "Bizim bir koyunumuz var­dı. Çocuklar onun sütüyle beslenirlerdi. Bir ara koyun has­talandı ve sütten kesildi. Bunu duyan Hayseme İbni Ab­durrahman, koyun iyileşip tekrar süt vermeye başlayınca­ya kadar her gün bir bahane ile evimize geldi ve bize far­kettirmeden minderin altına birkaç altın bıraktı. Koyun dü­zeldiğinde bu altınların yekûnu üç yüzü aşmıştı."

* Kays İbni Sa'd İbni Ubade'nin ziyaretçileri azalmıştı. Kendisi bunun sebebini sordu. "Arkadaşların, kendilerine verdiğin borçları ödeyemedikleri için sana gelmekten hi­cap duyuyorlar." denildi. Bunun üzerine Kays, şöyle dedi: "Arkadaşlarımı benden koparan paranın ne hayrı vardır? Kendilerine bildirin, ben hepsinin borcunu sildim."

* Ebu İshak şunu söylemiştir: "Bir sabah namazını Eş'as’ın kendi adına yaptırdığı mescitte kıldım. Cemaat da­ğılmak üzere iken bazı adamlar her birinin önüne bir kat elbise ve bir çift ayakkabı bıraktılar. Ben, fakir olmadığımı söyleyince de adamlar, "Bu şeyler sadaka değil, hediyedir­ler. Eş'as, kendi mescidinde namaz kılıp kendisine sevap kazandıranlara her sabah bu ikramı yapıyor." dediler.

* Abbâd el-Mühellebî, o güne kadar kazanmış olduğu yüz bin dirhemi bir ihtiyaç anında sadaka edip elinden çı­kardı. Bu yaptığını fazla bulanlara da şöyle dedi: "Malı ha­yır yolunda harcamaktan çekinmek, Allah Teâlâ’nın rızk verici olduğunda şüphe etmektir."

* İmam Şafiî vefat ettiği zaman yetmiş bin dirhem borç bırakmış ve bunun ödenmesini vasiyet etmişti. Kendisini sevenlerden bir zat durumu öğrenince, henüz cenaze yerde iken o miktar parayı getirip sahiplerine verdi. Vaiz Ebu Said el-Harkuşî şunu anlatmıştır: "Ben Mısır'a gidince, bu zatın ailesini soruşturdum ve onun hayatta olan torunlarıy­la görüştüm. Bunlarda da cömertlik huyu ve salahat (sâlih olma) hâli vardı. Kendi kendime, "Dedelerinin âlicenaplığı bunlara da geçmiştir." diye düşündüm.

* İmam Şafiî (ra) da cömertlikte meşhurdu. Bir şiirinde, istediği şekilde cömertlik edememekten şöyle yakınmıştır:

"Gönlüm çok cömertlik yapmamı istiyor

Fakat malımın azlığı buna engel oluyor

Gönlüm cimriliğe razı olmuyor

Yokluk ise istediğimi yapmama mâni oluyor

Mürüvvet sahibi muhtaçlara yardım edememek beni yakıyor

Yokluğu mazeret gibi göstermek de beni başka türlü eziyor."

* Rabî' İbni Süleyman şunu anlatmıştır: "İmam Şafiî (ra) ata binerken bir genç üzengisini tuttu. İmam, at üstünde doğrulunca bana, 'Bu gence sendeki paramı ver.’ dedi. Ben de, onun yegâne harçlığı olan dört altını gence verdim."

El-Humeydî şunu söylemiştir: "İmam Şafiî genç iken bir müddet San'a'da çalışmış ve on bin altına sahip olmuş­tu. Memleketi olan Mekke'ye dönünce, şehir dışında bir ça­dır kurmuş ve şehirdeki muhtaçlara haber göndermişti. Bunlar gelince de bütün parasını onlara dağıtmış ve evine meteliksiz dönmüştü."

* Ebu Sevr şöyle demiştir: "İmam Şafiî (ra) cö­mert olduğu için elinde para durmazdı. Bir defa yine bir miktar para kazanmıştı. Ben kendisine, 'Bununla seni ve ço­cuklarını geçindirecek bir gayr-i menkul al' dedim. Daha sonra görüştüğümüzde o parayı ne yaptığını sordum. Mina’da hacıların konaklaması için bir yer alıp vakfettim.’ dedi."

* Bir adam, bir dostunun kapısını çaldı. Dostu, onu içe­ri aldı ve ziyaret sebebini sordu. Adam, sıkıntıda olduğunu ve büyük bir paraya ihtiyaç duyduğunu söyledi. Dostu, gülerek bu parayı getirip ona verdi. Adam gittikten sonra da oturup ağladı. Hanımı bu hâline hayret ederek, "Sen pa­ra için ağlayanlardan değildin. Fakat madem ki, bu kadar parayı vermek sana zor gelmiştir, niye verdin?" dedi. Adam, göz yaşlarını silip şunu söyledi: "Hanım, hanım! Ben, parayı verdiğime değil, dostumu bunu istemek duru­munda bıraktığıma ağlıyorum."

Bazı lügatçiler, cömertlik istek üzerine vermek, kerem ise istenmeden vermektir, demişlerdir. Allah Teâlâ'da, kul­larının çoğu ihtiyaçlarını onlar istemeden verdiği gibi, "Kerîm (Kerem Sahibi)" ismini almıştır.

Cimriliğin Kötülüğü

Cimrilik, cömertliğin karşıtıdır. Bu sebeple, cömertlik ne kadar iyiyse, cimrilik de o kadar kötüdür. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Kim nefsinin cimriliğinden kurtulursa iflâh olur." (Tegâbûn, 16)

"Eli boynuna bağlanmış bir cimri olma." (İsrâ, 29)

"Kim cimrilik ederse, kendi zararına cimrilik etmiş olur. Allah zengin, sizler fakirsiniz." (Muhammed, 38)

"Allah’ın kendi cömertliğinden verdiği malda cimrilik edenler, bunun kendileri için hayır olduğunu zannetmesinler. Bu, kendileri için şerdir." (Âl-i İmran, 180)

"Cimrilik eden ve başkalarına da cimriliği telkin eden­ler ve Allah’ın kendi cömertliğinden verdiği mal ve nimeti gizleyenleri Allah sevmez. O bunlar için alçaltıcı bir azap hazırlamıştır." (Nisa, 37)

Allah Rasûlü (as) da şunları söyle­miştir: "Cimri, minnet edici, hilekâr, hâin, zorba ve kötü ahlâklı kimseler cennete gitmezler." (Ahmed, Tirmizî, İbnu Mâce)

"Allah Teâlâ, cimri ve yaptığı iyiliği başa vuran kimse­lere buğz eder." (Tirmizî, Nesaî)

"İki haslet vardır ki, bunlar gerçekten iman etmiş bir kimsede bulunmazlar. Bu hasletler cimrilik ve kötü huy­dur." (Tirmizî)

"Allah'ım! Cimrilikten, korkaklıktan ve kötü bir hâle düşmekten sana sığınırım." (Buharî)

"Mala düşkünlükten sakının. Çünkü sizden evvelki milletler mal düşkünlüğü yüzünden helâk olmuşlardır. Mal düşkünlüğü onları cimri etmiş, onlara akrabalık, din­darlık ve insanlık bağlarını kopartmış, onları zulmetmeye sevk etmiş ve onlara kan döktürmüştür." (Müslim, Ebu Dâvûd, Nesaî, İbnu Hibban, Hâkim)

"Üç şey helâk edicidirler. Bunlar mal düşkünlüğü, nef­se uymak ve kendini beğenmektir." (Geçti)

Bir adam ölmüştü. Birisi ona hitaben, "Sen cennete git­tin; cennet sana helâl olsun." dedi. Allah Rasûlü (as) bu sözün sahibine şunu söyledi: "Onun cen­nete gittiğini nereden bilirsin? Muhtemeldir ki, o kendisini ilgilendirmeyen şeyler konuşmuş veya kendisi için fazla olan malda cimrilik etmiştir." (Tirmizî)

Cübeyr İbni Mut'im (ra) şunu anlatmıştır: Allah Rasûlü ile birlikte Hayber fethinden dönüyorduk. Bir yerde bedeviler onun etrafını sardılar ve isteklerde bulun­dular. Onların telaşını gören Allah Rasûlü (as) şöyle buyurdu: "Sakin olun. Allah'a yemin ede­rim, bu koruluktaki ağaç yaprakları kadar malım olsa, hep­sini size dağıtırım ve siz hiçbir zaman beni cimri, yalancı ve korkak göremezsiniz." (Buharî)

Allah "Rasûlü (as), Benu Lihyân he­yetine, "Sizin kabilenin büyüğü kimdir?" diye sordu. He­yet, "Büyüğümüz Cedd İbni Kays'tır. Fakat biraz cimri bir adamdır." dediler. Allah Rasûlü (as), "Öyleyse, sizin büyüğünüz Bişr İbnul-Berâ olsun." buyur­du. (Hâkim) Bu o demektir ki, büyüklüğün bir vasfı ve hatta şartı cömert olmaktır. Bundandır ki, büyüklerin büyüğü olan Allah Teâlâ çok cömerttir. O'ndan sonra da O'nun Rasûlü cömerttir.

Abdullah İbni Abbas (ra) şöyle demiştir: "Allah Teâlâ cenneti yaratınca onun güzelliklerine bak­tı ve ona, 'Konuş!’ dedi. Cennet, 'Bende yaşayacak olanla­ra ne mutlu!’ dedi. Allah Teâlâ: 'Yemin ederim, cimri insan­ları sende yaşatmayacağım.’ dedi."

Muhammed İbni Munkedir şunu söylemiştir: "Allah Teâlâ bir toplumdan razı değilse, onların kötü­lerini başlarına geçirir ve malı cimrilerine verir."

Hz. Ali (ra) şöyle demiştir: "Kaskatı bir za­man gelecektir. O zamanda zenginler, mallarını dişleriyle tutacaklardır. Halbuki Allah Teâlâ, 'Aranızda cömert dav­ranmayı unutmayın.’ buyurmuştur." (Bakara, 137)

Hz. Ali (ra), cömert insanı şöyle tarif et­miştir: "Cömert insan, başkasındaki hakkını tam olarak al­mayan kimsedir."

Kâ'b şöyle demiştir: "Her sabah iki melek şöyle dua ederler: 'Allah'ım! Cimrinin malını telef et; cömerdin malı­nı arttır."

Allah Rasûlü’nün yanında bir adamı medhedip onun gündüzleri oruç tuttuğunu, geceleri de namaz kıldığını söylediler. Ancak, 'Biraz cimridir.’ dediler. Onları dinleyen Allah Rasûlü (as), "Adam cimri ise onun nesini medhediyorsunuz?!" dedi. (Geçti)

Yahya İbni Muâz şöyle demiştir:

"İnsan kalbi, başka yönleriyle iyi olup olmadığına bak­madan cömert insanı sever ve yine başka yönleriyle kötü olup olmadığına bakmadan cimri insana da buğz eder." Bu his, kalbe yerleştirilen fıtrattır. Fıtrat ise, Allah Teâlâ’nın muradına uygundur.

Îsâr’ın Fazileti

Bil ki, cömertliğin en üstün şekli îsâr'dır. Îsâr, kendi ki­şisel ihtiyacı bulunmasına rağmen, malını başkasına ver­mek veya onun ihtiyacı için sarf etmektir. Allah Teâlâ, Medineli ashâbın bu güzel huyunu sevmiş, onları bu huyla övmüş ve iflah olduklarını bildirmiştir. İlgili âyet şöyledir:

"Mekke'den gelenlerden önce Medine’yi yurt edinmiş ve kalplerini imana yurt etmiş olanlar (Ensâr), kendilerine muhacir olarak gelenleri seviyorlar, bunlara verilen ganimet ve diğer yardımlardan dolayı kalplerinde bir sıkıntı duymuyorlar ve kendileri ihtiyaç durumunda bulunsalar bile bunları kendilerine tercih ediyorlar. Nefsinin cimrilik ve mal düşkünlüğünden kurtulanlar iflah olmuşlardır." (Haşr, 9) Sözü edilen Medineli Ensâr'ın îsâr huyunda vardıkları de­receyi anlamak için bir iki misâl vermekte yarar vardır.

Bir gün Allah Rasûlü’nün mescidine bir garip gelmişti. Akşam olunca bir sahâbi onu yemeğe götürdü. Fakat evin­de bir kişinin yiyebileceğinden fazla yemek yoktu. Sahâbî, durumu misafire çaktırmamak ve mevcut yemeğin hepsini ona yedirmek için, ışığı söndürdü, ondan sonra yemeği ge­tirip bıraktı. İkisi birlikte yemeğe oturdular. Kendisi elini boş olarak götürüp getirdi ve misafir gönül rahatlığıyla bü­tün yemeği yedi. Sahâbi ise, hanımıyla birlikte aç yattılar. Ertesi gün Allah Rasûlü (as), bu sahâbiyi takdir etti ve Allah Teâlâ’nın onun bu yaptığını beğendi­ğini bildirdi.

Hz. Ömer (ra), ashaptaki îsâr huyunu an­latırken şöyle demiştir: "Bir sahâbi kendi evine bir koyun kellesi alıp getirmiş. Fakat o anda kendisi gibi muhtaç olan diğer bir sahabiyi hatırlamış ve kelleyi ona göndermiş. Bu ikincisi diğer bir muhtacı hatırlayıp kelleyi ona göndermiş, o da bir başkasına göndermiş. Kelle bu suretle yedi el de­ğiştirmiş ve sonunda tekrar ilk sahâbinin evine gelmiştir."

Huzeyfe el-Adevî şunu anlatmıştır: "Yermuk savaşın­da amcamın oğlu da yere düşen yaralılar arasındaydı. Ben biraz su bulup ona götürdüm. 'İçer misin?’ dedim. Göz işa­retiyle, 'Evet.’ dedi. Suyu dudaklarına götürdüğümde bir inleme sesi geldi. Amcamın oğlu göz işaretiyle, 'Önce ona götür.’ dedi. Suyu alıp ona gittim. Sesin sahibi Hişâm İbni Âs'tı. O da son saniyelerini yaşıyordu. Suyu onun ağzına uzattığım anda bir inleme sesi daha geldi. Bunun üzerine Hişâm, ağzını kapatıp göz işaretiyle suyu bu sesin sahibine götürmemi istedi. Ben suyu alıp bu sesin sahibine yetişti­ğimde kendisi vefat etmişti. Hişam’a döndüm, o da ruhunu teslim etmişti. Kardeşimin oğluna koştum, ona da yetişe­medim. Böylece, ortalıkta dolaştırdığım su elimde kaldı."

Abbas İbni Dehkan şöyle demiştir:

"Bişr İbni Hars (el-Hafî), dünyaya nasıl bir şeysiz gel­diyse yine öyle bir şeysiz gitti. Son hastalığında dünyalık olarak sadece üstünde bir entari vardı. Bu sırada ziyaretine gelen bir fakir, hâlinden şikâyet edince, Bişr bu entariyi de çıkarıp ona verdi ve kendisi emanet aldığı bir sargı içinde vefat etti."

Îsâr, mal ile olduğu gibi canını vermek şeklinde de olur. Bunun en güzel örneği de Allah Rasûlü’nün hicreti sı­rasında Hz. Ali'nin onun yatağında yatmasıdır. Bu da şöy­le olmuştur:

Allah Rasûlü (as), hicret etmek üze­re evini terk ederken, evi kuşatan yalın kılıçlı müşrikleri oyalamak için yatağında görünmek istemişti. Bu sebeple, Hz. Ali'den kendi yatağında yatmasını istemiş, o da bunu canına minnet sayarak kabul etmiştir. Böylece, kapıdaki müşrikler Allah Rasûlü’nü yatakta zannederek sabaha ka­dar beklemişler ve âdeti üzere onun bu vakitte çıkıp mesci­de gitmediğini görünce kapıyı kırıp içeri girmişler ve onun yatağında Hz. Ali'yi görmüşlerdir.

Burunlarından soluyan müşriklerin bu durumda gördükleri Hz. Ali'yi öldürmemeleri ise tamamen Allah Teâlâ’nın hıfz ve himayesi sayesinde olmuştur. Bazı müfessirlere göre şu âyet bu olay münasebetiyle indirilmiştir: "Kimileri Allah’ın rızasını kazanmak için kendi canlarını fedâ ederler. Allah kullarına karşı şefkatlidir." (Bakara, 207) O, bu şef­katiyle Hz. Ali'yi muhakkak olan bir ölümden korumuştur.

Cömertlik ve Cimriliğin Hakikatleri

Buraya kadarki sözlerden cömertliğin güzel, cimriliğin ise kötü bir huy olduğunu öğrendik. Ancak, bunun yanın­da, bu huyların neler olduğunu bilmek de lâzımdır. Cimri­lik bir kaç şekilde tarif edilmiştir. Bir tarife göre cimrilik, verilmesi vacip olan malı vermemektir. Bu tarif esas alınır­sa, malının zekâtını ve farz olan nafakaları veren bir kimse cimri değildir. Diğer bir tarife göre ise, cimrilik, bir mal ve­rirken bundan dolayı sıkıntı ve rahatsızlık duymaktır. Bu tarif kabul edilirse, çok verdiği hâlde bundan rahatsızlık duyan bir kimse de cimridir.

Cömertlik de değişik şekillerde tarif edilmiştir. Bu ta­riflerin bazıları şöyledir:

"Cömertlik, tereddüt etmeden vermek ve verdiğini minnet saymamaktır."

"Cömertlik, istenmeden vermek ve verdiğini az gör­mektir. "

"Cömertlik, isteyenden hoşlanmak ve vermekten fe­rahlık duymaktır."

"Cömertlik, verdiğini Allah Teâlâ’nın malı olarak ver­diğine inanmaktır."

Bazıları da şöyle demişlerdir: "Malının azını verip ço­ğunu bırakan kimse az cömerttir; onun çoğunu verip azını bırakan kimse tam cömerttir. Başkasının işini görmek için kendi kendisini sıkıntıya sokan kimse îsâr sahibidir. Bun­lardan hiç biri olmayan kimse ise cimridir."

Biz de diyoruz ki, Allah Teâlâ, malı ihtiyaçların görül­mesi için vermiştir. Bu sebeple, malın ihtiyaçları görmek için kullanılması cömertliktir; onun ihtiyaçlardan esirgen­mesi cimriliktir; ihtiyaç dışı sarf edilmesi ise tebzir ve israf­tır. İnfak (para harcamak) ile ilgili âyet ve hadisleri de bu izah çerçevesinde anlamak lâzımdır.

Malın ihtiyaçlar için kullanılması da iki türlüdür. Bi­rincisi, bu kullanım için dinî emir bulunmasıdır. Zekât ver­mek, vacip olan nafakaları karşılamak, zorunlu hâle gelen sadakayı çıkarmak bu türdendir. İkincisi, mürüvvet ve şe­refin gerektirdiği harcamaları yapmaktır. Cömert bir kim­se, bu iki tür harcamayı da yapan ve bunları yapmaktan dolayı sıkıntı ve rahatsızlık duymayan kimsedir. Bundan rahatsızlık duymak kalpte olan bir olaydır. Ancak bu olay dışa da yüz renginin bozulması, kasların gerilmesi, sesin sertleşmesi, kötü malın verilmesi, sıkıca hesap yapılması, mümkün oldukça vermenin geciktirilmesi ve minnet edil­mesi gibi karşı tarafı kıran ve yapılan iyiliğin olumlu etki­sini olumsuzlaştıran sonuçlarla akseder.

Tekrarlamak gerekirse; cömertlik, din ve mürüvveti (şerefi) maldan üstün tutmak ve bunların muhafazası için malı severek vermek ve harcamaktır. Onun için, dinin em­ri olan zekât ve nafakayı vermeyen, zorunlu hâllerde sadaka ve bağış vermekten kaçan, örf ve âdete göre kendisine düşen ve kendisinden beklenen malî harcamaları yapma­yan, para işlerinde kuruş ve mangır hesabını yapan, hakkı­nı tam tahsil etme huyuna sahip olan kimseler cimridirler.

Cömertliğin önemli iki şartı daha vardır. Bunlar, harca­nan malın helâl olması ve onu harcarken ihlâs gözetilmesidir. Bu sebeple, haram maldan yapılan bolca harcamalar cömertlik değildir. Çünkü haram mal, onu elinde tutan ve­ya harcayan kimsenin malı değildir. Riya ve gösteriş için veya bir garaz ve hesap için (yeni tabirle, bir koyup on al­mak, hindi gelen yerden tavuk esirgememek gibi) tilki kur­nazlığıyla yapılan harcamalar da cömertlik değildir. Bun­lar, bir çeşit alış veriştir; mal verip karşılığında dünyaya ait bir kazanç ve avantaj elde etmek şeklinde bir takastır.

Cimriliğin İlâcı

Bil ki, cimri olmanın başlıca iki sebebi vardır. Bunlar­dan birisi, malı şehvetlere ve nefsanî isteklere harcama ar­zusudur. Cimriliğinin sebebi bu olan kimseler, kendi kişisel şehvetleri ve istekleri için bolca harcama yaparlar, fakat başkaları için cimridirler. Diğeri ise paraya sahip olma sevgisidir. Paraya sahip olmayı sevenler, kendi nefislerine kar­şı da cimridirler.

Cimriliği ortadan kaldırmanın ilacı ise, malın gaye de­ğil, vasıta olduğunu, bir işe yaramayan malın bir değeri bulunmadığım, harcanmayan malın ya bir şekilde telef ol­duğunu veya miras olarak başkasının eline geçeceğini, in­sanın geleceği için güvencenin mal değil, Allah Teâlâ’nın merhamet ve muhafazası olduğunu, bu sebeple mala değil, O'na güvenip tevekkül etmenin gerektiğini, çocuklara para bırakmak yerine onlara köklü bir terbiye vermenin daha önemli olduğunu, çünkü bu terbiye olunca para bulmaları­nın zor olmadığını, bu terbiye olmayınca mevcut parayı da kaybettiklerini, malı hak etmemiş evlat için hazır paranın mutsuzluk getirdiğini ve bozulmalarına yol açtığını, kim­senin kimsenin rezzak'ı (rızk vereni) olmadığını, herkese rızk verenin Allah Teâlâ olduğunu ve O'nun kendi rızasını arayan kullarını zayi etmediğini, O'nun rızası için yapılan harcamaların yerinin doldurulduğunu, O'nun cömertleri sevdiğini ve bunları cennetle mükâfatlandırdığını, dünya­nın şehvetleri yerine cennetteki nimetlere talip olmanın da­ha akıllıca bir tutum olduğunu, nefsin istekleri için yapılan harcamaların "hüşş'e" gittiğini, Allah Teâlâ’nın rızası için yapılan masrafların ise "Arş'a" çıktığını düşünmektir. (Hüşş, çöplük demektir.)

Her şeyde doğru olan hareket tarzı, o şeyin yaratılış gayesine uygun olarak kullanılmasıdır. Bu ölçü esas alının­ca, cimriliğe mahal olmadığı açıkça görülür. Çünkü malın yaratılış gayesi onunla ihtiyaçların giderilmesi ve bu yolla Allah Teâlâ’nın rızasının kazanılması ve cennetin satın alın­masıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Allah, müminlerden canlarını ve mallarını cennet karşılığında onlardan satın almıştır." (Tevbe, 111)

Cimrilik nefsin huyu olduğu için bu huyu değiştirmek temrin ve alıştırmak ister. Bu alıştırmalar önceleri nefse ağır gelirler, fakat alışkanlık yerine oturunca, bu sefer nefs de cömertlikten lezzet alır ve mutluluk duyar.

Sevginin ilâcı ayrılmaktır. Bu sebeple, para sevgisinin ilâcı ve bu sevgiden kurtulmanın çaresi de, onu harcayıp elden çıkarmaktır.

Kötü huyları ıslah etmenin yöntemi, onların aksine ha­reket etmektir. Buna göre, cimrilik huyunu ıslah etmenin çaresi de bir müddet kendini cömertlik yapmaya zorla­maktır. Bu yapılırsa, acı olan cimrilik ağacı cömertlikle aşı­lanır ve tatlı meyveler vermeye başlar.

Cimri olan insan, malından az bir şey bile elinden çı­kardığı zaman üzülür. Bu kimse ölürken bütün malı elin­den alındığına göre, o zaman üzüntüsü çok daha büyük olur.

Cömert insan ise, basit sebepler için bile malını elinden çıkarmaktan lezzet alır. Onun için, öldüğü zaman Allah Teâlâ’nın davetine icabet etmek gibi son derecede önemli bir sebep için malını elinden çıkarmaktan da lezzet alır ve mutluluk duyar. Bu o demektir ki, malı seven cimri, malı yüzünden üzüntü ile ölür, malı sevmeyen cömert ise, malı yüzünden neşe ile ölür.

Maldaki Vazifeler

Bil ki, malda, Allah Teâlâ’nın yarattığı diğer şeyler gibi, sonuç itibarıyla hayır da şer de olabilir. O, aşağıdaki şartla­rın yerine getirilmesi durumunda hayır, bunun dışındaki durumlarda ise şerdir. Bu şartlar şunlardır:

1- Malı vasıta olarak görmek, onu gaye hâline getirme­mek;

2- Onu haram, şüpheli ve mürüvvete (şerefe) aykırı olan yollardan kazanmaya çalışmamak;

3- Zengin olma hırsı taşımamak. Çünkü bu hırs cimri­liğin ve haram kazancın başlıca sebebidir.

4- Kişisel harcamalarda israf ve lükse kaçmamak. Bu türlü harcamalarda azla yetinmek her yönden hayırlı ve selâmetlidir. Bir zat şöyle demiştir: "Dünya malı kan olsa, az­la yetinip kanaatle geçinen bir müminin bundan aldığı şey helâl olur. Çünkü, zaruret miktarı olan haram da helâldir.

5- Malı haram olan bir maksat için kullanmamak. Bu şekilde kullanılan malın çok azı bile israf ve tebzirdir. Allah Teâlâ, israf ve tebzir yapanları şeytanın kardeşleri olarak göstermiş ve onların da şeytan gibi kendisine karşı nankör olduklarını bildirmiştir. (İsrâ, 27)

6- Mala taalluk eden dinî ve insanî hakları yerine getir­mek.

7- Malı alırken veya kazanırken niyetini tashih etmek; yani, onunla ibadet ve hayır yapmayı düşünmek ve niyet etmek. Hz. Ali (ra), bu konudaki ni­yetin önemini belirtmek için şöyle demiştir: "Bir insan, yeryüzündeki bütün malları ibadet ve hayra hizmet etmek ni­yetiyle alsa, bu ona zarar vermez. Ve o, yeryüzündeki bü­tün malları niyetsiz olarak elinden çıkarsa bunun da ona bir faydası olmaz." Bu sebeple, müminin bütün alış ve ve­rişleri, hareket ve davranışları, fakirliğe kanaat etmesi veya zenginlik araması Allah Teâlâ’nın rızasını ve ahiret sevabı­nı tahsil etmek niyetine yönelik olmalıdır.

Bir kısım sahâbilerin mal ve servet edinmeleri bu niye­te yönelik bulunduğu ve yukarıda zikredilen şartlara uy­duğu için, onların Allah Teâlâ yanındaki derecelerini dü­şürmemiş, üstelik yükseltmiştir. Bu sebeple, mal ve servet edinmekte sahâbilere benzemek isteyenlerin, onların mala nasıl baktıklarını ve onu nasıl kazanıp nasıl kullandıklarını bilmeleri ve bu hususlarda da onlar gibi olmaya çalışmala­rı gerekir. Aksi takdirde, onlar zehiri ilâç hâline getirmiş­ken, kendileri salt zehiri içip kendilerini telef ederler. Çün­kü, bu hususlarda onlara uyulmadığı takdirde, onlara ba­karak mal edinmek, ilaç alana bakıp zehir yutmaktan baş­ka bir şey değildir. Bu zehir dindarlığı, insanlığı, sosyal iliş­kileri, faziletleri ve her türlü güzelliği mahveden habis bir zehirdir.

Zenginlik mi Fakirlik mi Üstündür?

Bil ki, varlık yokluktan üstün olduğu için, kavram ola­rak zenginlik fakirlikten üstündür. Ancak, zenginliğin insa­na yüklediği sorumluluklar ve yükümlülükler vardır. Bun­ların başında da şükretmek gelir. Halbuki, çoğu insanlar bu sorumluluk ve yükümlülükleri yerine getirmezler. Böyle durumlarda fakirlik zenginliğin önüne çıkar ve ondan üs­tün olur.

Zenginliğe değer kazandıran şükretmek, fakirliğe değer kazandıran ise sabretmektir. Bu sebeple, fakirlik ve zengin­lik arasındaki üstünlük, hakikatte şükür ve sabır arasındaki üstünlük meselesidir. Şükür ise sabırdan üstündür. Ancak insanlar sabrettikleri kadar şükretmezler. Onun için, Allah Teâlâ, "Kullarımın azı şükrederler." (Sebe' 13) buyurmuştur.

Bunun sebebi de şudur: Fakirlik insana acizlik ve çare­sizliğini hissettirdiği hâlde, zenginlik çoğu kimselerin şı­marmasına, kibir ve gurura kapılmasına yol açar. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "İnsan kendisini zengin görünce azar." (Alak, 6) Vaktiyle Karun da zenginlik yüzünden azmış ve şükretmesi gerektiği uyarısına karşı da, servetini kendi ilim ve hüneriyle kazandığını söyleyerek (Kasas, 78) nankörlük et­miştir.

Fakirlik, insanı ister istemez bir çok günahlardan uzak­laştırır; zenginlik ise onu bütün günahlarla burun buruna getirir. Bir şâir bunu şöyle dile getirmiştir: "Gençlik, sağlık ve zenginlik bir araya gelince, insanı bozdukça bozarlar."

Bu mülahazalar karşısında fakirliğin zenginlikten da­ha selâmetli ve emniyetli olduğu görülür. Fakirliği bu se­beplerle zenginliğe tercih edenler, Sa'lebe'nin hikâyesini da göz önünde tutmuşlardır. Çünkü bu hikâye, olup bitmiş ferdî bir trajedi değil, her zaman çoğu zenginlerin acı ger­çeğidir. Salebe, cemaate bağlı, kendi hâlinde dindar bir adamdı. Ne hikmetse zengin olmaya heves duydu ve gelip Allah Rasûlü’nden bunun için duâ etmesini rica etti. Allah Rasûlü (as) ona, "Ey Sa'lebe! Şükrünü edâ ettiğin az bir mal, hakkından gelemediğin çok maldan daha hayırlıdır." dediyse de, Sa'lebe ricasını tekrarladı ve ısrar etti. Bunun üzerine Allah Rasûlü (as) onun zenginleşmesi ve malının çoğalması için duâ et­ti. Sa'lebe kısa zamanda zengin oldu . Ondan sonra cema­atle namaz kılmayı terk etti ve malının zekâtını vermedi. Kendisinden zekât istenince de, "Benden haraç istiyorsu­nuz." dedi. Zenginlik iyice başına vurduğu için de, iman­dan vazgeçti ve küfre dönüp gizli bir dinsiz ve münafık ol­du. Allah Teâlâ bu münasebetle şu âyeti indirdi:

"Onlardan kimileri, 'Eğer Allah lütuf ve kereminden bize mal verirse, kesinlikle zekât ve sadaka verecek ve ya­rarlı kimselerden olacağız.’ dediler. Ancak Allah bu istedik­lerini verince, onlar malı tutup din ve imanı bıraktılar. Bu suretle, Allah'a verdikleri sözü bozdukları ve yalan söyle­dikleri için Allah da kalplerine onları hesaba çekeceği güne kadar nifak koydu." (Tevbe, 75, 77)

Allah Rasûlü’nün da fakirliği zenginliğe tercih ettiği ileri sürülmüştür.

(Ancak bize göre, Allah Rasûlü’nün fakirliği zenginli­ğe tercih etmesi, fakirliğin üstün olduğunu göstermez. Çünkü Allah Rasûlü’nün fakirliği tercih etmesinin özel ne­denleri vardı. Bu nedenlerin başında, kendisinin peygam­berlik iddiasıyla servet ve rahatlık aradığı şeklinde bir şüphe ve töhmet altına girmemekti. Bu sebeple, onun en şaşaalı döneminde bile fakirce yaşaması, böyle bir şüphe ve töhmeti kökünden ortadan kaldırmıştır. Nedenlerden birisi de, onun insanların çoğunluğunu oluşturan fakirlere teselli ve sabır vesilesi olmasıdır. Bu sebeple, fakirlik çeken bir mümin, "Allah Teâlâ’nın dünyayı kendi hatırı için ya­rattığı mübarek peygamberini bile, bu çileyi çekmişse, ben de çekerim." deyip güç ve kuvvet bulur. Bir neden de Al­lah Rasûlü’nün erişilemeyen şefkatidir. Bu şefkati yüzün­den, insanların çoğu fakr ve sefalet içinde iken mal ve ser­vet edinmek kendisini rahatsız etmiştir. Bu sebeple de, eli­ne ne geçmişse hemen ihtiyaç sahiplerine dağıtmıştır. Allah Rasûlü’nün hayatına biraz daha yakından bakınca, onun fakir olmadığı, şiddetli şefkat ve cömertliği yüzünden ma­lını elinde tutmayan bir zengin olduğu görülür. En azından onun Mekke’nin ilk dönemleriyle Medine’nin son dönemle­rindeki durumu budur. Onun için Hz. Aişe (ra)’a şöyle demiştir: "Allah Rasûlü (as) dünyadan ayrılıncaya kadar üç gün (bir rivayette de, iki gün) üst üste doyarak yemek yemedi. İsteseydi yiyebilirdi, fakat o, başkalarını kendi nefsine tercih ederdi." (Buharî, Müslim, Beyhakî))

Fakirliği üstün tutanlar, zenginlikte bulunan hased, re­kabet ve fitnenin de onda bulunmadığını söylemişlerdir. Şu kıssa da bunun haklılığını göstermektedir:

Hz. İsâ (as) bir adamla birlikte bir yolculuk yapmıştır. Bunlar bir su başında durup sahip oldukları üç ekmekten ikisini yemişlerdir. Üçüncü ekmek ise kayıp ol­muştur. İsâ (as) adamdan bu ekmeğin nerede ol­duğunu sormuş, adam bilmediğini söylemiştir. Ondan sonra yolculuğa devam etmişlerdir. Hz. İsâ (as), başka bir yerde yedikleri av hayvanını diriltmiş ve adamla birlikte su üzerinde yürümüştür. Ondan sonra adama, "Gördüğün bu mucizeleri yaratan Allah hakkı için, kayıp ekmek nerededir?" diye sormuş, adam yine bilmediğini söylemiştir. Sonunda bir sahile varmışlar ve Hz. İsâ, bir miktar kumu yığıp altın hâline getirmiş ve adama, "Bu al­tınların üçte biri benim, üçte biri senin, üçte biri de ekmeği götürenin olsun." demiştir. Adam bu sefer, "Ekmeği ben götürdüm." demiştir. Bunun üzerine İsâ (as), "Sen malı çok seviyorsun, hepsi senin olsun." demiş ve onu orada bırakıp gitmiştir. Kendisi gittikten sonra iki kişi gelmişler ve altınları görünce onları adamdan almak iste­mişlerdir. Fakat adam, "Her birimize üçte biri olsun." de­yip onlarla barışmıştır. Ondan sonra bu üç ortak kur'a çe­kip birini yiyecek getirmek üzere şehre göndermişlerdir. Bu adam kendi kendine, "Bunların yemeğine zehir kata­yım da ölsünler ve altınların hepsi bana kalsın." demiş ve öyle yapmıştır. Kalan iki adam da kendi aralarında, "Bu adam gelince onu öldürelim de onun hissesi bize kalsın." demişler ve yemeği getiren adamı öldürmüşlerdir. Kendi­leri de zehirli yemeği yiyince ölmüşler ve altınlar orta yer­de sahipsiz kalmıştır. İsâ (as), bazı havârileriyle birlikte yolculuktan dönünce, altınları ve uğrunda bir biri­ni öldüren adamların cenazelerini görmüş ve havarilere, "İşte zenginliğin ve mal sevgisinin sonu budur. Bundan ib­ret alın!" demiştir.

 
  Bugün 9 ziyaretçi (82 klik) kişi burdaydı! gullerinefendisi1.tr.gg  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=