GÜLCEMAAT DİYARINA HOŞGELDİNİZ
   
  Yeni islami Portaliniz
  EMR-İ MA'RÛF VE NEHY-İ MÜNKER İNCELİKLERİ.
 

Emr-i Ma'rûf ve Nehy-i Münkerin Vacip Olması ve Fazileti

Emr-i Ma'rûf ve ehy-i Münkerle İlgili Hükümler.

Önemine Göre Emr-i Ma'ruf  ve Nehy-i Münker'in Çeşitleri

Amir ve Sultanlara Karşı Emr-i Ma'ruf ve Nehy-i Münker Yapmak.

Münker Örnekleri

Emr-i ma'rûf, dince ve akılca doğru ve matlup olan (is­tenen) şeyleri insanlara emretmek, tavsiye etmek, sevdir­mek, teşvik etmek gibi mânalara gelir.

Nehy-i münker ise, bunların zıddı olan şeyleri nehy et­mek, yapılmamasını istemek, kötülemek, caydırmak gibi anlamları taşır.

Allah Teâlâ, bütün peygamberleri emr-i ma'rûf ve nehy-i münker yapmak için göndermiş, onlara iman eden­leri de bunu yapmakla yükümlü kılmıştır.

Emr-i ma'rûf ve nehy-i münker yapmak, dinin en bü­yük dayanağıdır; o ihmâl edildiği takdirde din çöker, din­darlık zayıflar, cehâlet ve dalâlet yayılır, yaptıkları yanlış­lıklar ve kötülükler yüzünden insanlar helâk, ülkeler de harap olurlar. Bu durumda Allah Teâlâ'ya kulluk ortadan kalkar, insanlar nefislerinin emrine girip hayvanlar gibi ya­şar ve her türlü çirkinliği ve yanlışlığı yaparlar.

Emr-i ma'rûf ve nehy-i münker yapmanın ihmâl edil­diği dönemlerde, bunun ilmini bilen ve onu usûlüne uy­gun olarak yapanlar, dini diriltmiş ve bütün derecelerin üs­tünde bir manevî derece ve mertebe kazanmış olurlar.

Emr-i Ma'rûf ve Nehy-i Münkerin Vacip Olması ve Fazileti

Dinî bir vazife olan emr-i ma'rûf ve nehy-i münker yapmak, gücü yeten her müslümana vaciptir; onun fazilet ve sevabı da büyüktür. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

1- "İçinizde hayra davet eden, iyiyi emredip kötüyü nehyeden bir topluluk bulunsun. Bu topluluk iflâh olur." (Al-i İmrân, 104) Bu ayet-i kerime, bu vazifenin yapılmasını emrederek onun vâcip olduğunu bildirmiş ve aynı zamanda, bu vaci­bi ifâ edenlerin iflâh olacağını (Allah katında sevindirici mükâfatlar bulacağını) haber vermiştir.

2- "Onlar gece saatlerinde uyanık durup Allah’ın âyet­lerini okur ve secde ederler. Allah'a ve ahiret gününe iman eder, iyiyi emredip kötüyü nehyederler. Hayır işlerinde ya­rışıp başta giderler. Bunlar iflâh olmuşlardır." (Al-i İmrân, 113, 114) Bu ayet-i ke­rime, iflâh olanların başlıca vasıflarını bildirmiştir. Bu va­sıflar Allah'a ve ahiret gününe iman etmek, Kurân okuyup namaz kılmak, emr-i maruf ve nehy-i münker yapmak ve hayır işlerinde yarışmaktır.

3- "Müminler birbirinin velîleridir. (Birbirine karşı) emr-i maruf ve nehy-i münker yaparlar, namaz kılarlar, ze­kât verirler, Allah'a ve Rasûlü’ne itâat ederler. Allah bunlara merhamet edecektir. Allah güçlü ve hikmet sahibidir." (Tevbe,71) Bu ayet-i kerime, emr-i maruf ve nehy-i münker yapmak, mü­minlerin birbirine karşı kaçınılmaz vazifeleri olduğunu ve diğer işlerle birlikte bunu da yaptıkları takdirde kesin olarak Allah Teâlâ tarafından ödüllendirileceklerini bildirmiştir.

4- "İsrailoğullarından kâfir olanlar, Dâvûd ve Meryem oğlu İsâ tarafından lanetlendiler. Çünkü onlar, isyân edip günah işliyor ve haddi aşıyorlardı. Onlar, aynı zamanda, işledikleri kötülükten birbirini nehyetmiyorlardı. Halbuki, ne kötü işler yapıyorlardı." (Mâide, 78, 79) Bu ayet-i kerime, kötü iş ya­panlarla bunları bundan vazgeçirmeye çalışmayanların la­nete müstahak olduklarını bildirmiştir.

5- "Ortaya çıkarılan sizler, insanlar için en yararlı üm­metsiniz. Çünkü iyiyi emredip kötüyü nehyediyor ve Al­lah'a inanıyorsunuz." Bu ayet-i kerime, müslümanların en yararlı topluluk olduklarını bildirmiş, bunun sebebinin de Allah Teâlâ'ya doğru bir şekilde iman etmeleri ve emr-i ma­ruf ile nehy-i münker yapmaları olduğunu açıklamıştır. Bu arada, insanlara iyiliği emredip kötülüğü nehyetmenin, onlara en büyük fayda sağladığını, bu görevi de samimî bir şekilde yalnızca Allah Teâlâ'ya iman edenlerin yaptıklarını belirtmiştir.

6- "Onlara yeryüzünde iktidar verirsek namaz kılarlar, zekât verirler, iyiliği emredip kötülüğü nehyederler." (Hac, 41) Bu ayet-i kerime, yeryüzünde güç ve kudret bulan müminle­rin yapmaları gereken işleri bildirmiştir. Bu işler namaz kıl­mak, zekât vermek, emr-i maruf ve nehy-i münker vazife­sini yapmaktır.

7- "Onlar, kendilerine verilen öğütleri unutunca, biz kötülüğü nehyedenleri ayırdık, ondan sonra zâlimleri yap­tıkları fısktan dolayı şiddetli bir azaba çarptırdık." (A'râf, 165) Bu ayet-i kerime, sözü edilen milletin zulüm ve fısk yüzünden azaba çarptırıldıklarını, ancak onları uyaranların bu azap­tan kurtarıldıklarını bildirmiştir.

8- "İyilik ve takvada birbirinize yardımcı olun; günah işlemek ve haddi aşmakta ise birbirinize yardım etmeyin. Bu emirlere dikkatle uyun. Allah, azabı şiddetli olandır." (Mâide, 2) İyilik ve hayırda yardımlaşmak, hayrı emr ve teşvik etmek ve onun yolunu açmak ve göstermektir. Kötülükte yardım­laşmak ise bunun aksidir.

9- "Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutun ve kendiniz, anne-babanız ve en yakınlarınız aleyhinde de ol­sa Allah için doğru şâhidlik eden kimseler olun." (Nisa, 135) Kime fayda veya zarar verdiğine aldırmaksızın, doğru olanı ta­rafsız bir şekilde söylemek ve buna şâhidlik etmek emr-i maruf ve nehy-i münkerin temel unsurudur.

10-  "Onların konuşmalarının çoğunda hayır yoktur. Hayır; sadakayı emreden, iyiliği teşvik eden ve insanların ıslahı için çalışanların konuşmasındadır." (Nisa, 114)

11- "Eğer müminlerden iki topluluk birbiriyle savaşır­larsa, onları barıştırın. Şayet onlardan birisi haddini aşarsa, bundan dönünceye kadar siz de onunla savaşın." (Hucurât, 9)

Birbiriyle bozuşup kavga eden ve savaşan müminleri barıştırmak, barışmaya yanaşmayan tarafla bizzat savaş­mak, emr-i maruf ve nehy-i münker cümlesindendir.

(Allah Teâlâ, barışmayan tarafla savaşmayı bile emret­mişken, günümüzde bu tarafı uyarmaya bile tahammül edilmez olmuştur. Bu tahammülsüzlük, kalplerde imanın çürüyüp çamur hâline geldiğinin işaret ve alâmetidir.)

Hz. Ebu Bekir (ra), bir hutbesinde şöyle de­miştir:

"Ey insanlar! İçinizden bazıları, 'Siz hidâyet üzerinde olduğunuz takdirde dalâlete düşenler size zarar vermez­ler.’ (Mâide, 105) âyetini yanlış anlıyor ve 'Kötülerden bize zarar yok' diyorlar. Halbuki ben Allah Rasûlü’nden duydum, buyur­du ki: 'Bir toplumda günah işlenirken, nehy-i münker yap­maya gücü yettiği hâlde, bunu yapmayanlar olursa, Allah Teâlâ onları da diğerleriyle birlikte cezalandırır.’ (Sünen Ki­tapları)

Allah Rasûlü’nün bu konudaki bazı hadisleri de şöyle­dir:

1- "Ya iyiliği emreder ve kötülükten nehyedersiniz, ya da Allah Teâlâ kötüleri güçlendirip size musallat eder. O za­man bunlardan kurtulmak için duâ da etseniz, duânız kabul edilmez." (Tirmizî, Taberanî, Bezzâr)

2- "Yol kenarlarında oturmayın. Buna mecbur kalırsa­nız, o zaman da yolun hakkını verin. Yolun hakkı ise, gelip geçenleri göz hapsine almamak, kimseye her hangi bir şe­kilde eziyet vermemek, selâmı almak, emr-i maruf ve nehy-i münker yapmaktır." (Müttefekun aleyh)

3- "Emr-i maruf, nehy-i münker ve Allah Teâlâ’nın zik­ri dışındaki sözler ademoğlunun aleyhindedir." (Geçti)

4- "Allah Teâlâ, kötülük yapmayanları kötülerin günahlarıyla cezalandırmaz. Meğer ki, onlar güçleri yettiği hâlde, günah işlenmesine seyirci kalmış olsunlar." (Taberanî)17

5- "İleriki zamanda kadınlar kocalarını dinlemeyecek, gençler fâsıklığa meyledecek, cihad terk edilecektir. Daha ileriki bir zamanda emr-i maruf ve nehy-i münker yapıl­mayacaktır. Daha ileriki bir zamanda hayır şer, şer de hayır olarak görülecektir. Daha ileriki bir zamanda şer emredile­cek, hayır nehyedilecektir. Bozulma bu aşamaya gelince, Allah Teâlâ insanlara öyle bir fitne verecektir ki, ondan na­sıl kurtulacaklarını bilemeyeceklerdir." (İbnu Ebid-Dünya)

6- "Haksız olarak birisi öldürülür veya dövülür de ola­yı gördüğü hâlde önlemeye çalışmayan kimse mel'ûndur." (Beyhakî)

Kötülük görülür veya duyulursa, onu önlemeye çalış­mak vacip olduğu için, bu mesuliyetten kurtulmanın çare­si, kötülük işlenen yerlerden ve onu işleyen kimselerden uzak durmak ve bununla ilgili haber ve dedikoduları takip etmemektir. Çünkü ihtiyaç ve zaruret bulunmadığı hâlde, kötülüklerle yüz yüze gelen veya onları sorup soruşturup öğrenen bir kimse, emr-i maruf ve nehy-i münker yapmak­la yükümlüdür. Bu durumda gücünün yetmemesi de onun için mazeret oluşturmaz. Mazeret, ancak emr-i vakilerle karşılaşan kimseler için geçerlidir. Bundan dolayı, seleften bazı zatlar, kötülükleri önleyemeyeceklerini anlayınca çar­şı - pazar ve toplulukları terk edip uzlete çekilmişlerdir. Ba­zıları da yolda geçerken gözlerini bağlamışlardır.

7- "Bir günah işlenmesi sırasında hâzır olan ve fakat ondan rahatsızlık duyan bir kimse, onu görmemiş gibi olur; o sırada hâzır olmadığı hâlde ondan memnuniyet du­yan bir kimse ise onu görmüş gibi olur." (İbnu Adiyy)

Bu hadisteki hâzır olmak sözü, mecburiyetten dolayı veya tesadüfen rast gelmek anlamındadır. Çünkü kasıtlı olarak hazır bulunan, rahatsızlık duysa bile emr-i maruf ve nehy-i münker yapmadıkça vebalden kurtulmaz. Bu hadis, hazır olmadığı hâlde, işlenen günahtan memnuniyet du­yan bir kimsenin de vebale girdiğini bildirmiştir.

8- "Bir kimse bildiği doğruyu, insanlardan korktuğu için söylemekten çekinmesin. Çünkü insanlar, ne onun mu­ayyen olan ecelini çabuklaştırabilirler, ne de mukadder olan rızkını geciktirebilirler." (Tirmizî, İbnu Mâce, Beyhakî)

Abdullah İbni Mes'ûd (ra) şunu söylemiş­tir: "Allah Teâlâ insanlara peygamber gönderir. Peygamber, onların içinde kaldığı sürece onlar Allah Teâlâ’nın kitabı ve emriyle amel ederler. Onun vefatından sonra ashâb ve ha­varileri de Allah Teâlâ’nın kitabı ve onun sünneti ile amel ederler. Bunlardan sonra ise insanlar dilleriyle söylerler, fa­kat söyledikleriyle amel etmezler. Bunlarla eli ve diliyle cihad etmek her müslümanın görevidir. Bu cihada gücü yetmeyenler ise onlardan iğrensinler. Bu kadarlık tepkiyi de göstermeyenler, müslüman olduklarını söylemesin­ler."

Bu sahabî şunu da söylemiştir: "Vaktiyle bir şehir halkı günah işliyorlardı. Aynı şehirde dört âlim zat da vardı. Bun­lardan birincisi onları uyardı ve günahlardan vazgeçirmeye çalıştı. Fakat, onu dinlemediler. Bunun üzerine kendisi on­lara kızdı, onlar da ona kızdılar. Kendisi onları dövdü, on­lar da onu dövdüler. Bundan sonra, çekilmek zorunda kal­dı. İkincisi aynı şekilde onları uyardı, onu da dinlemediler. Kendisi onlara kızdı, onlar da kendisine kızdılar. O da on­ları terk etti. Üçüncüsü onları uyardı, fakat o da bir sonuç alamadı ve onları terk etti. Dördüncüsü, kendi kendisine: 'Bunları uyarsam, onlara kızsam, onları dövsem de boşuna­dır.’ dedi ve sessizce içlerinden çekildi. Allah Teâlâ, bunları günah işleyenlere karşı gösterdikleri tepkiden dolayı mükâfatlandırırken, en az sevap alan dördüncüsü oldu."

Abdullah İbni Abbas (ra) şunu anlatmıştır: "Allah Rasûlü’ne, 'Ya Rasûlullah! İçinde sâlih kimselerin de bulunduğu bir şehir (veya ülke), günahlar yüzünden helâk edilir mi?’ diye soruldu. Kendisi: 'Evet, o sâlih kimseler gü­nahların işlenmesine karşı tepkisiz kalıp sustukları takdir­de helâk edilirler.’ buyurdu." (Taberanî, Bezzâr)

Bazı râviler, vaktiyle kırk bin sâlih ve atmış bin fası­kın birlikte yaşadıkları bir şehrin, fâsıkların günahları ve sâlihlerin suskunluğu yüzünden helâk edildiğini söyle­mişlerdir.

Ebu Ubeyde (ra) şöyle demiştir: "Ben, 'Ya Rasûlullah! Allah yanında en üstün şehid hangisidir?’ diye sordum. Peygamberimiz, 'En üstün şehid o kimsedir ki, zâ­lim bir hükümdara karşı emr-i maruf ve nehy-i münker ya­par ve bu sebeple onun tarafından öldürülür.’ dedi." (Bezzâr)

Câbir'in rivayetine göre, Peygamberimiz şöyle buyur­muştur: "Şehidlerin en üstünü Hamza İbni Abdulmuttalib'tir. Onun altındaki ise, zâlim bir hükümdara karşı emr-i maruf ve nehy-i münker yaptığı için öldürülen kimsedir." (Hâkim)

Hz. Ömer (ra) şöyle demiştir: " Birbirine adâleti emretmeyen bir kavim ne kötü bir kavimdir! Birbi­rine emr-i maruf ve nehy-i münker yapmayan bir kavim ne iğrenç bir kavimdir!"

Huzeyfe (ra) şöyle demiştir: "Karşılaştığı kötülüğü eliyle, diliyle veya bunlara gücü yetmediği tak­dirde kalbiyle değiştirmeye çalışmayan bir kimse yaşayan bir ölüdür."

Mâlik İbni Dinar (ra) şöyle demiştir: "İsrailo­ğulları döneminde bir âlim vardı. Bir gün, oğlunun bir gü­nah işlediğini gördü ve önemsemeyerek sadece, 'Yapma be oğlum!’ dedi. Allah Teâlâ, onun bu gayret azlığına kızdı ve üzerine musibetler yağdırdı. Bu cümleden olarak kendisi düşüp belini kırdı, hanımı düşük yaptı ve oğlu öldü."

Bilâl İbni Sa'd (ra) şöyle demiştir: "Günah gizli işlendiği zaman, yalnızca sahibine zarar verir; açıkça işlenip önü alınmadığı zaman ise umuma zarar verir."

Hz. Ali (ra) şöyle demiştir: "Önce elle ciha­dı, sonra dille cihadı, sonra da kalple cihadı terk edeceksi­niz. O zaman da kalpleriniz baş aşağı çevrilip içindeki iman ve marifet kalıntısı dökülecektir."

Sehl İbni Abdullah (ra) şöyle demiştir: "Uya­rı ve nasihatin fayda vermediği bir toplum içindeki bir kimse, Allah Teâlâ’nın emirlerini kendi şahsî hayatına tat­bik eder ve bunları fiil ve amel hâlinde sergilerse, emr-i maruf ve nehy-i münker yapmış olur."

Allah Teâlâ, tam olan merhamet ve şefkatinden dolayı din konusunda kullarına ancak güçlerinin yettiği işleri em­retmiştir. Bu husus Kur’ân-ı Kerim'in yedi âyetinde tekrar­lanmıştır.

Emr-i maruf ve nehy-i münkerde güç ve takat söz ko­nusudur. Onun için Peygamberimiz, "Sizden kim bir kötü­lük görse, onu eliyle değiştirsin, buna gücü yetmezse, di­liyle değiştirsin (uyarıda bulunsun, nasihat etsin), buna da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin (iğrensin, rahatsız ol­sun.)" (Müslim) buyurmuştur. Bu son tepkiye gücün yetmemesi söz konusu olmadığı için bu kadarlık tepki kesin olarak farzdır. Bu tepkiyi göstermemek gücün yetmemesinden değil, imanın yetmemesindendir.

Hâl bu olunca, birinci ve ikinci tepkileri göstermeye gücü yetmeyenler, üçüncü tepkiyle yetinmekte mazur­durlar.

Fudayl'a, "Neden hükümdarı eleştirmiyorsun?" diye sormuşlar.

"Buna gücüm yetmiyor." demiş ve bunu şöyle açıkla­mıştır:

"Bazı kimseler bu işi yapınca, zâlimler tarafından hap­sedilip işkenceye maruz bırakılırlar. Fakat, bu sıkıntılara dayanamazlar ve Allah Teâlâ'dan acilen istedikleri yardım gelmeyince de O'nun hakkında kötü şeyler düşünüp küfre girerler. Ben, bunların durumuna düşmek istemiyorum."

Emr-i maruf yapmaya kalkan kimseler, bundan doğa­bilecek kötü sonuçları da göze almalıdırlar. Çünkü, hakkı söylemek haksızların hışmına sebep olur.

Emr-i marufun nasıl yapılması gerektiğini de bilmek lâzımdır. Çünkü bundan maksat, hır gür çıkarmak veya kahramanlık taslamak değil, iyi sonuç almaktır. İyi sonuç almak ise, işi usulünce yapmayı gerektirir. Onun için, bilgi­siz ve usulsüzce yapılan emr-i maruf ve nehy-i münker bunları hiç yapmamaktan daha kötüdür.

Emr-i Ma'rûf ve Nehy-i Münkerle İlgili Hükümler

Emr-i maruf ve nehy-i münker yapmaya "hisbe" denir. Bu görevi yapan kimseye de "muhtesip" ismi verilir. Vak­tiyle hisbe, resmî bir görev olarak devlet teşkilâtı içinde yer alırdı. Bir çeşit ahlâk zabıtası olan muhtesipler de, halk içinde dolaşır ve onlara karşı bu görevi resmî olarak ifâ ederlerdi. Bu göreve atanan kimselerde müslüman olmak, akıllı, baliğ ve güçlü olmak şartları aranırdı. Ancak hisbe, resmî olan görevle sınırlı değildir. Çünkü bu, bütün müslümanların dinî görevidir.

Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: "Sizden kim bir kötülük görse onu eliyle değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin; buna da gücü yetmezse kalbiyle değiş­tirsin. Bu sonuncusu imanın ez zayıf hâlidir." (Müslim)

Resmî veya gayr-i resmî bir şekilde ifâ edilen hisbe ile ilgili bilinmesi, uyulması ve uygulanması gereken hüküm­ler maddeler hâlinde şöyledir:

1- Bu görevi kendi nefsine karşı da ifâ etmek. Allah Teâlâ, kendi nefislerini bırakıp yalnızca başkalarına karşı bu görevi yapmaya çalışanları kötüleyerek şöyle buyurmuş­tur: "Siz başkalarına iyiliği emrediyor da kitabı okuduğu­nuz hâlde kendi nefsinizi unutuyor musunuz? (Bunun doğru olmadığını) anlamıyor musunuz!" (Bakara, 44)

"Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niye söylüyor­sunuz? Yapmayacağınızı söylemek Allah yanında büyük bir kızgınlığa sebeptir." (Sâff, 2, 3)

Peygamberimiz da şöyle buyurmuştur: "İsrâ'ya götü­rüldüğüm gece, bir mezarlığın yanından geçtim. Orada ya­tan bazı kimselerin dilleri ateş makaslarla kesiliyordu. Bun­ların kimler olduğunu sordum. Cebrâil (as), 'Bun­lar, hayrı emredip kendileri onu yapmayan, şerden menedip kendileri ondan sakınmayan kimselerdir.’ dedi." (Geçti)

Rivayet edildiğine göre, Allah Teâlâ Hz. İsâ'ya indirdi­ği bir vahiyde şunu söylemiştir: "Ey insan! Önce kendine va'zet. Eğer va'zını tutarsan o zaman başkasına da va'zet. Kendin tutmadan başkasına va'zedersen benden utan!"

Bu hususun önemi şundandır: Bir insan kendi kendisi­ni ıslâh etmezse, başkasını ıslah edemez. Çünkü bu durum­da, ne kendisi başkasını ıslah etmek için ciddî ve samimî bir çaba sarf eder, ne de başkası onun kötü hâllerini gör­mezlikten gelip sözlerini ciddiye alır. Ancak bu gerçek, kendisi amel etmeyen bir insanın başkasına karşı hisbe gö­revini yapmaması gerektiği anlamına gelmez. Çünkü his­be, müslüman olan ve gücü yeten herkese farzdır. Farzlar, kişinin kendi günahları yüzünden sakıt olmazlar. Kaldı ki, peygamberlerin dışında masum ve hiç günahsız olan insan sayısı yok denecek kadar azdır. Bu sebeple, Said İbni Cü­beyr (ra) şöyle demiştir:

"Eğer emr-i maruf ve nehy-i münkeri sadece marufu yapan ve münkerden kaçan kimse yapsın, denirse, bu gö­revi yapacak kimse bulunmaz." Bu söz, İmam Mâlik'in de hoşuna gitmiştir. Ancak buna rağmen, kendisi yapmayan bir kimsenin bir işi başkasına yaptırmaya kalkışması nefret uyandırıcı bir hâldir. Çünkü bunun anlamı, daha önemli olan bir işi bırakıp daha az önemli olan bir işle uğraşmak­tır. Bu ise din, akıl ve maslahat açısından yanlış, çirkin bir yöntemdir. Hiç şüphe yoktur ki, insanın kendi kendisini ıslâh etmesi, başkasını ıslah etmeye kalkışmasından daha önemlidir. Ve yine hiç şüphe yoktur ki, ebedî olan ahiret iş­leri fâni ve geçici olan dünya işlerinden daha önceliklidir. Bu sebeple, dünya işlerine öncelik vermek de aynı şekilde çirkin ve nefreti muciptir.

2- Zor kullanmak ve haram olan maddeleri kırıp dök­mek için devlet tarafından görevli olmak. Çünkü görevli olmayan bir kimsenin kırıp dökmek şeklinde hisbe yapma­ya kalkışması fitne ve kavgaya yol açabilir. Fitne ve kavga ise çoğu zaman önlenmeye çalışılan kötülükten daha bü­yük kötülükler getirir. Ancak böyle bir tehlike yoksa veya söz konusu kötülük her şeye rağmen önlenmesi gereken büyüklük ve çirkinlikte ise, o zaman kırıp dökme yöntemi de kullanılır.

3- Hisbeye en aşağı basamaktan başlamak ve maksa­dın hâsıl olduğu yerde durmak. Bu basamaklar aşağıdan yukarıya doğru şöyledirler:

Birinci basamak, karşı tarafı bilgilendirmektir. Eğer ya­pılan kötülük bilgisizlikten kaynaklanmışsa, bilgilendirmek sorunu halleder. Hiç şüphe yoktur ki, bilgilendirmek bilme­yi gerektirir. Bu sebeple, bilgilendirmeye kalkan kimsenin konunun mahiyetini ve dinî hükmünü doğru bir şekilde bil­mesi lâzımdır. Onun için hisbe, câhillerin işi değildir.

İkinci basamak, yumuşak ve kalbi etkileyen sözlerle nasihat etmek.

Üçüncü basamak, kızgınlık ve kararlılık belirten sert sözler kullanmak.

Dördüncü basamak, kötülüğü zor kullanarak önle­mektir. Zor kullanmanın bir şartını biraz önce zikrettik. Di­ğer bir şartı da onu saygı duyulması gereken kimselere kar­şı kullanmamaktır. Bu sebeple, evlad anne-babasına, kadın kocasına, talebe hocasına, vatandaş devlet erkânına karşı bu yöntemi kullanmamalıdır. Çünkü bu sınıf insanlara kar­şı değişen ölçülerde saygı duyulması emredilmiştir. Bu saygıyı kendileri kişisel olarak hak etmeseler bile, sahip ol­dukları sıfatlar bunu gerektirir.

Beşinci basamak, kötülüğü önlemek için kavga etmek ve gerekirse savaşmaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Müminlerden iki taife birbiriyle kavga ederlerse, onları (hukuk ölçüleriyle) barıştırın. Şayet bir taraf haksız olarak kavgayı sürdürmeye çalışırsa, siz de onunla kavga edip sa­vaşın." (Hucurât, 9)

Yukarıda da değinildiği gibi, devlet erkânına karşı hisbenin ikinci basamakta, yani sözle nasihatte kalması gere­kir. Peygamberimiz onu bu sınırda tutarak şöyle buyur­muştur:

"Cihadın en üstünü zâlim olan devlet erkânına karşı hak sözünü söylemektir." (Ebu Dâvûd, Tirmizî, İbnu Mâce)

Selefin bu insanlara karşı hisbesi de her zaman söz ve nasihat şeklinde olmuştur. Örneğin, Emevî Devletinin Me­dine Valisi Mervan İbni Hakem, bayram hutbesini namaz­dan önce okumak isteyince cemaat içinde bulunan bir zat, sesini yükselterek, "Bayram hutbesi namazdan sonradır." dedi. Onun arkasından sahâbi Ebu Said el-Hudrî aynı şeyi söyleyerek onu teyid etti. Bu sözler üzerine, Mervan bu yanlış işten vazgeçti.

Abbasî Devletinin Halifesi el-Mehdi, hicrî 166. sene­sinde hacca gitmişti. Kabe'yi tavaf etmek istediği zaman, diğer hacı ve ziyaretçileri alandan uzaklaştırmıştı. Bunun üzerine, Abdullah İbni Merzuk onun karşısına çıkıp şöyle dedi: "Allah Teâlâ, evinin tavaf ve ziyaretini bütün kulları­na eşit bir şekilde emretmişken, sen bu ayırım ve ayrıcalığı ne diye yapıyorsun? Kur’ân-ı Kerim'deki, 'Küfredip insan­ları Allahın yolundan ve O'nun yerli ve yabancı herkese açık tuttuğu evinden uzaklaştıranlara, bu zulümleri sebe­biyle elemli bir azap tattırırız.’ (Hac, 25) ayetinin tehdidinden kork­muyor musun?!" Bu haklı ve yerinde uyarıya kızan el-Mehdi, bu zata yıllarca hapis ve çile çektirdi.

Bu Halife, Minâ'da cemrelere taş atarken de etrafı bo­şaltmıştı. Bu sefer de Sufyân es-Sevrî onu eleştirdi ve kendisine şunu söyledi: "Görgü şahidi Kudâme el-Kilâbî'nin naklettiğine göre, Peygamberimiz burada bir deve üstünde cemrelere taş atarken kimse dövülmemiş, kovulmamış ve taş atmaktan menedilmemiştir. Fakat senin muhafızların hacıları dövüp kovuyor ve onları sağa sola dağıtıyorlar!"

Mehdi: "Ey Sufyân! Benim yerimde Mansur olsaydı, senin bu eleştirine tahammül etmezdi" dedi. (Mansur, Mehdi'nin babası ve ondan önceki Halifedir.)

Sufyân: "Mansur, şimdi kabir âleminde gördüklerini sana söyleseydi, sen bu yaptığını yapmazdın." dedi ve uzaklaşıp gitti. Kızmış olan Mehdi, cezalandırmak için bir süre onu arattıysa da bulamadı.

Harun er-Reşid'in hizmetçisi, saraya bir çalgı âleti gö­türüyordu. Yolda karşılaştığı bir adam, âleti onun elinden aldı ve taşa vurup kırdı. Hizmetçi olayı saraya bildirince, bu zat alınıp Harun'un huzuruna çıkarıldı. Harun ona, âle­ti niçin kırdığını sordu.

Adam şöyle dedi: "Ey Harun! Senin baba ve dedelerin hutbelerde, 'Allah adaleti, iyiliği, akrabaya yardımı emre­diyor, çirkin işi, kötü şeyi ve zulmü de nehyediyor...’ (Nahl, 90) aye­tini okumuşlardır. Ben de bir kötü şey gördüm ve onu Al­lah Teâlâ adına nehyettim."

Nasihatlerden etkilenen bir yapıya sahip olan Harun, adama, "İyi yapmışsın. Bundan sonra da aynı şeyi yap." dedi ve kendisine bir kese para verilmesini emretti. Fakat adam parayı almadı.

Mahkeme reisi mevkiinde oturan Halife Me’mun'un huzuruna bir sanık getirilmişti. Me’mun'un önünde bir fıkıh kitabı vardı. Kendisi yanındakilerle konuşmaya dalın­ca unuttuğu kitap yere düştü. Kitabın yerden kaldırılmadı­ğını gören sanık, Halifeye seslenerek şöyle dedi:

"İçinde Allah Teâlâ’nın isimleri bulunan kitabı ya siz yerden kaldırın, ya da bana izin verin, ben kaldırayım."

Me’mun, bu uyarı üzerine kitabın yere düşmüş oldu­ğunu fark etti ve onu alıp dizlerinin üstüne koydu.

4- Gücün yetmesi. Bu husus, hisbenin vacip olmasının şartıdır. Bu sebeple, gücü yetmeyen bir kimseye el ve dille hisbe yapmak vacip değildir. Böyle bir kimse, kalbinde kö­tülüğe karşı rahatsızlık, huzursuzluk ve nefret duymakla sorumluluktan kurtulur. Bu tepkiyi duymak iman varlığı­nın tabiî ve asgarî sonucudur. Çünkü Allah Teâlâ'ya iman eden bir kimse, O'nun emirlerinin çiğnenmesinden zorun­lu olarak rahatsız olur. Aynı şekilde, O'na itâat edilmesin­den ve emirlerinin yerine getirilmesinden de mutluluk ve lezzet duyar.

Abdullah İbni Mes’ûd (ra) şöyle demiştir: "Kötülüklere karşı elinle cihad et; buna gücün yetmezse, hiç olmazsa yüzünü buruştur."

Gücün yetmemesi iki türlüdür:

Birincisi, maddî yönden zayıf olmaktır.

İkincisi ise, kaldıramayacağı bir zarara uğramak ihti­malidir.

İnsanlar, genellikle eleştirilmekten hoşlanmazlar. Bu yüzden, şöyle veya böyle bir tepki gösterirler. Fakat bazı tâği ve baği kimseler, kendilerini eleştirene büyük zararlar vermeye kalkarlar. Böyle bir ihtimal söz konusu ise, hisbe vacip değildir. Bu durumda yapılması gereken şey, kötülü­ğün yapılmasını görmemeye ve onunla ilgili haberleri duy­mamaya çalışmaktır. Bundan sakınmak mümkün olmadığı zaman da, gücün yetmesi hâlinde hicret etmek vaciptir.

5- Hisbe yapmanın az da olsa faydalı olması ihtimali­nin bulunması. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Öğüt vermek fayda verirse öğüt ver." (A'lâ, 9) Böyle bir ihtimal hiç yoksa, hisbe yapmak vacip değildir. Ve eğer bununla birlikte zarar görmek veya hakarete uğramak da kuvvetle muhtemel ise, bu durumda hisbe yapmaya kal­kışmak câiz değildir. Çünkü mümin, faydasız yere kendini zarara veya hakarete uğratmaktan sakınmakla mükelleftir.

Genellikle, hisbe, mümin olan kimselere fayda ver­mekten hâli değildir. Onun için Allah Teâlâ "Öğüt ver. Çün­kü öğüt müminlere fayda verir." (Zâriyât, 55) buyurmuştur. Fakat, kalpleri mühürlenmiş kimselere o hiç fayda vermez. Allah Teâlâ bunlar hakkında da şöyle buyurmuştur: "Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için fark etmez. Onlar iman etmezler. Allah onların kalplerini mühürlemiştir." (Bakara, 6, 7)

6- Hisbeyi riya ve gösteriş için yapmamak. Ebu Süley­man ed-Dârânî (ra) şöyle demiştir: "Benim de hazır bulunduğum bir mecliste Halife doğru olmayan bir söz söyledi. Ben onu bu sözüne karşı uyarmak istedim. Bun­dan dolayı beni öldüreceğini de biliyordum. Fakat beni dü­şündüren bu değildi. Ben, meclistekilerin bana takdirkâr gözlerle bakmalarından hoşlanıp riyaya girmekten kork­tum ve bu yüzden sustum."

Dâvûd et-Tâî'ye, "Bir kimse olsa da şu devlet ricalinin karşısına çıkıp onlara emr-i maruf ve nehy-i münker yap­sa!" demişler.

Dâvûd (ra), "Bir kimse bunu yapsa onun öl­dürülmesinden korkarım." demiş. "Buna razı olsa ne olur?" demişler. Dâvûd, "O zaman da ben onun için gizli bir musi­bet olan riyadan korkarım." demiştir.

Öldürülmek şeklinde de olsa, kendi şahsına gelen za­rarları göze alabilen bir kimse için hisbe yapmak müstehabtır. Çünkü Peygamberimiz, "Cihadın en üstünü, zâlim olan devlet erkânına karşı hak olan sözü söylemektir." bu­yurmuştur.

Malumdur ki, hem devlet gücüne sahip, hem de zâlim olan kimseler, kendilerine hakkı söyleyene kızar ve şu ve­ya bu şekilde ona zarar verirler. Buna rağmen, Peygambe­rimiz, bu kimselere karşı hakkı söylemeyi en üstün cihâd saymıştır.

Kur'ân-ı Kerim'deki "Kendinizi kendi elinizle tehlike­ye atmayınız." (Bakara, 195) âyeti bu olayla alâkalı değildir. Çünkü bu âyet şu şekillerde tefsir edilmiştir:

"Cihadı terk etmeyin. Aksi takdirde, düşmanı başınıza musallat edersiniz."

"Cihad için mal sarf etmekten kaçınmayın. Aksi tak­dirde, bütün malınızı düşmana kaptırırsınız."

"Bir günah işledikten sonra tevbe etmeyi geciktirme­yin. Aksi takdirde, o günahın uğursuzluğu sizi yı­kabilir."

"Bir kötülük yapmışsanız, arkasından bir iyilik yapın ki onun izini silsin."

Bununla birlikte, hiçbir yönden faydası yokken kendi­ni ölüme veya zarara maruz bırakmak da bu âyetin yasak kapsamına dahil edilebilir. Mümin hayatını fedâ edecekse, bu fedakârlık kendi ağırlığınca bir yarar sağlamalıdır. An­cak hisbede yarar, her zaman hedef alınan kötülüğü yok et­mek şeklinde değildir. Çünkü bu yararın başka şekilleri de vardır. Bu sebeple meselâ, kâfir ordusuna tek başına saldır­mak onları imha etmez; fakat, müslümanın cesaretini, dini için katlandığı fedakârlığın derecesini ve bu yolda dünya­yı ne kadar küçümsediğini gösterir. Bu da bir hayatı fedâ etmeye değecek derecede büyük bir yarardır.

7- Bir kötülüğü önlemeye çalışırken daha büyük bir kötülüğe yol açmamak. Bunun için, hisbeden evvel bunun muhtemel sonuçlarını düşünmek ve tartmak lâzımdır. Di­nimize göre, bir kötülüğü defetmek için ondan daha küçük bir kötülüğe sebebiyet vermek câizdir; fakat ondan daha büyük bir kötülüğü davet etmek câiz değildir.

Hiç şüphe yoktur ki, kötülüklerin derecelerini tayin et­mek ve hangi hareketin hangi sonuçları doğuracağını bil­mek ilim ister. Bu sebeple, yeterli miktarda ilmi olmayan kimselerin gelişi güzel hisbe yapmaya kalkışmaları onlara sevaptan çok günah kazandırabilir. Çünkü bunların sebep oldukları zararlar, çoğu zaman gerçekleştirdiklerini zannettikleri yarardan çok fazla olur.

İlimsiz insan da güçsüz insan gibidir. Bu sebeple, ilim­siz insanın da hisbe yapma sorumluluğu yoktur. Onun so­rumluluğu ilim öğrenmemesindedir. Kuvvetli olan zan ilim hükmündedir. Zayıf olan zan, vehim, vesvese ve ku­runtular ise şer'î ölçüler değildirler.

Dinin kabul ettiği mazeretlerden dolayı hisbeyi terk et­mek müdârâ'dır. Müdâra, yerine göre câiz veya vaciptir. Hiçbir mazeret bulunmadığı hâlde veya dine göre geçerli olmayan mazeretlerden dolayı bunu terk etmek ise müdâhenedir. Müdâhene haramdır.

Allah Teâlâ, vahyin ilk muhatabı olan peygamberimize şöyle buyurmuştur: "Müşrikler senin müdâhene etmeni (yani, onların küfür ve şirkini eleştirmemeni) temenni ederler. Sen bunu yaparsan onlar da sana karşı müdâhene ederler (seninle uğraşmaktan vazgeçerler). Fakat sen onla­rın temennilerine uyma." (Kalem, 9-10)

8- Tecessüs etmemek. Hisbe, ancak gözle görülen ve ortada olan kötülüklere karşı yapılır. Bu sebeple, açıkça gö­rülmeyen ve ortada olmayan kötülükleri bulmak için teces­süs etmek, gizli tutulan hâlleri kurcalamak ve mahremiyet­leri çiğnemek câiz değildir. Allah Teâlâ, "Casusluk etme­yin!" (Hucurât, 12) buyurmuştur. Peygamberimiz da aynı cümle ile ca­susluğu nehyetmiştir.

(Ancak devlet, gerekli gördüğü hâllerde suçlu şebeke­lerini ortaya çıkarmak için, bazı mahremiyetlere riâyet et­mek şartıyla gizli araştırma yaptırabilir.)

9- Hisbeyi fiilen işlenmekte olan kötülüklere karşı yap­mak. Önceden yapılmış veya bundan sonra yapılması muhtemel olan kötülüklere karşı hisbe yapılmaz.

(Bunlardan dolayı yalnızca devlet takibat yaptırıp suç­luları cezalandırabilir. İslâm’ın bazı günahlar için ön gördü­ğü had’ler da ancak devlet tarafından tatbik edilebilir. Dev­let tatbik etmediği takdirde, bu günahların hesabı en bü­yük mahkeme olan Allah Teâlâ’nın mahkemesine kalır. O'nun mahkemesi ise, hem dünyada, hem de ahirette çalı­şır. Bu mahkemenin dünyadaki hükümleri musibetler ve acılardır, ahiretteki hükümleri ise ateşler ve azaplardır.)

10- Hak olan mezheplere mensup kimselere karşı fark­lı mezhep görüşlerinden dolayı hisbe yapmaya kalkışma­mak. Bu sebeple, meselâ Hanefî mezhebinden olan bir kim­senin Şafiî mezhebinden olan bir kimseyi veya bunun öte­kini farklı mezhep görüş ve uygulamalarından dolayı eleş­tirmesi câiz değildir. Fakat Ehl-i Sünnet dışı mezhep ve ekol mensuplarının doğru olmayan inanç ve uygulamaları eleş­tirilir.

11- Bir yerde bid'at ve dalâletler genel kabul görmüş ve çoğunluğun tasvibini kazanmışsa, o yerde bu şeylere karşı hisbe yalnızca ve sadece iknâ edici aklî ve mantıkî deliller­le yapılabilir. Çünkü böyle bir ortamda sertlik göstermek ve fiilî hareketlerde bulunmak umumî bir tepki uyandırır ve haklı olan muhtesib'i haksız durumuna düşürür; hatta bu yüzden dinin kendisi de türlü ithamlara maruz kalır. İs­lâmî anlayışın hâkim olduğu bir ortamda ise, kötülüğü ön­lemek için uygun yerde sertlik de gösterilse, toplum bunu normal görür ve muhtesibe hak verir.

Hakların tahsil edilmesine vesile olan şâhidlik de bir çeşit hisbedir ve o da vaciptir. Allah Teâlâ, şöyle buyurmuş­tur: "Şâhidliği ketmetmeyin. Kim onu ketmederse, günah­kâr olur. Allah, ne yaptığınızı bilendir." (Bakara, 283)

Ancak, diğer hisbe çeşitlerinde olduğu gibi, şâhidlikte de gücün yetmesi ve yeterli bilginin bulunması şarttır. Çünkü, İslâm dininde ifâsına gücün yetmediği mükellefi­yet (teklif-i mâla yutak) yoktur, bilgisizce hareket etmek de yasaktır. Yalancı şâhidlik ise, hiçbir mazereti bulunma­yan büyük bir günahtır. Peygamberimiz, bunun helâk edi­ci yedi kebâir'den biri olduğunu bildirmiştir.

12- Hisbe, nasihat ve va'zı mümkün mertebe yumuşak­lık ve güzellikle yapmak. Bir zat gayret ve hiddete gelip Ha­life el-Me’mun'a sertçe nasihat etmeye başlamıştı. Halife, ona şöyle dedi: "Ey adam! Yumuşak konuş. Bilirsin ki, Allah Teâlâ senden daha hayırlı birisini (Hz. Musa'yı) benden da­ha kötü birisine (Firavun'a) uyarıcı olarak gönderdiği za­man, kendisine şu emri vermiştir: 'Ona yumuşak söz söyle. Umulur ki, aklını kullanır da kendine gelir.’ (Tâhâ, 44)"

Bazı kimseler, nasihat ve uyarılarda kızmayı din gayre­ti sayarlar. Bu doğru olsa bile, acemice ve faydasız bir gay­rettir. Çünkü kızmak kötülüğü daha da derinleştirecekse, bu gayretin dine ne faydası vardır. Onun için, asıl din gay­reti kızmakta değil, samimiyette, ihlasta, sonuç almanın icap ve gereklerine uymakta ve sonuç alıncaya kadar çalış­mayı sürdürmekte ve sabırlı davranmaktadır. Çünkü sabır koruğu helva hâline getirir.

Hak söz ilaç gibi şifa verici, fakat acıdır. Bu sebeple, yapılması gereken şey, sertlik ve kızgınlıkla onu daha da acı­laştırmak değil, yumuşak üslup ve güzel huyla tatlandır­maktır.

13- Kişilere yönelik uyarı ve nasihati, mümkün merte­be gizlilik içinde ve başbaşa yapmak. Çünkü çoğu insanlar, açıkça yapılan uyarı, eleştiri ve nasihati izzet-i nefis mese­lesi hâline getirir ve onu kendilerine yapılmış bir hakaret gibi telakki ederler. Bu yüzden de, onu dinlemek ve kabul etmek yerine, kendilerini savunmaya kalkar ve bile bile haksızlıklarını haklı göstermeye çalışırlar. Bu suretle yeni bir günah daha (günahı savunma günahını da) kazanmış olurlar. Bu ikinci günahı işlemelerine sebep de, uyarıyı uy­gunsuz bir vaziyette yapan kimse olmuş olur.

Fudayl İbni İyâd'a, gıybet ve dedikodu mahiyetinde, "Falan âlim, sultanın hediyesini kabul etmiştir." demişler. Fudayl, "O, hak ettiğinden daha az almıştır." diye cevap vermiş. Fakat, dedikoducuları savdıktan sonra o âlimle bu­luşmuş ve gizlilik içinde onu uyarıp bir zâlimin hediyesini kabul etmekle takvaya aykırı hareket ettiğini ve kötü örnek oluşturduğunu söylemiştir.

14- İnsanlardan bir çıkar beklememek ve onların takdir ve övmelerine talip olmamak. Çünkü hisbe, bu beklentile­rin tam aksi olan sonuçlar verir. O, çıkarları bozar, takdirle­ri de tenkidlere ve kötülemelere çevirir.

Tevrat'ta şöyle denildiği rivayet edilmiştir: "Kişi hisbe yaptığı zaman, çevresindekiler onu sevmezler."

Seleften bir zat, oğullarına şu vasiyeti yapmıştır: "İyili­ği emredip kötülüğü nehyettiğiniz zaman, gelecek tepkilere hazırlıklı olun ve Allah Teâlâ’nın size vereceği sevabı düşü­nün. Bu size moral ve dayanma gücü kazandırır. Kur'ân-ı Kerim'de nakledildiği üzere, Lokman Hekim oğluna şu na­sihatte bulunmuştur: "Yavrum! Namaz kıl, emr-i maruf ve nehy-i münker yap, bundan dolayı başına gelene de sabret. Çünkü bu olması gereken şeydir." (Lokman, 17)

Hz. Ali (ra), Hz. Ömer (ra) için şunu söylemiştir: "Allah Ömer'e yardımcı olsun. O, acı da olsa yalnızca hakkı söyler. Hakkı söylemek, onu dostu olmayan bir adam hâline getirmiştir."

Vaktiyle bir zat, evinde bir kedi beslermiş; civardaki bir kasap da ona bunun için parasız kemik verirmiş. Bu zat bir gün kasabın bir hatasına muttali olmuş ve onu uyarmak istemiş. Fakat bundan önce eve gelmiş ve kediyi evden çı­karıp kovmuş. Ondan sonra dönüp gerekli uyarıyı yapmış. Kasap, kızmış ve, "Artık sana kemik vermeyeceğim!" de­miş. O zat da tebessüm ederek, "Zaten buna hacet kalma­dı. Çünkü ben kediyi kovdum." demiştir.

Çıkar ilişkisi veya ümidi hisbenin önünde büyük bir engeldir. Bu engel, ancak insanlardan ümid kesip Allah Teâlâ’nın rahmetine inanmak ve O'nun rızasına talip olmak­la yıkılabilir.

Önemine Göre Emr-i Ma'ruf  ve Nehy-i Münker'in Çeşitleri

Önemine göre, emr-i ma'ruf ve nehy-i münker, yani hisbe üç çeşittir.

Birinci derecede önemli olanı, hem Allah Teâlâ’nın, hem de kulların hakkını ilgilendiren bir münker'e (kötülü­ğe) karşı yapılan hisbedir.

Bu münkerin örneği, adam öldürmek ve gıybet yap­maktır. Çünkü bu fiillerde hem Allah Teâlâ’nın yasağını çiğnemek, hem de kulların hayat ve şerefine tecâvüz etmek vardır.

İkinci derecede önemli olanı, yalnızca Allah Teâlâ’nın hakkını ilgilendiren münkere karşı yapılan hisbedir. Bu. münkerin örneği, namaz kılmamak ve içki içmektir. Bu fi­illerde kul hakkı yok, sadece Allah Teâlâ’nın emir ve yasa­ğını çiğnemek vardır.

Üçüncü derecede önemli olanı ise, sadece kul hakkını ilgilendiren münkere karşı yapılan hisbedir. Bu münkerin örneği ise, bir evin yanması veya bir bostana hayvan gir­mesidir. Bu olaylarda bir günah yoktur, sadece bir müslümanın zarar görmesi vardır. Ve evdeki ateşi söndürmek ve­ya bostandaki hayvanı çıkarmak sadece yardım anlamında bir hayır işidir.

Bu önemli konunun usul planındaki şartlarını özetle­mek gerekirse; hisbe yapan kimsede ilim, takva, ihlâs ve güzel ahlâkın bulunması lâzımdır. Bu sıfatlar bulunursa hisbe, iyiliklerin yapılmasına ve kötülüklerin defedilmesine vesile olur. Sahibi de bundan sevap kazanır. Çünkü hay­rın yapılmasına ve şerrin def edilmesine vesile olmak önemli ibadetlerdedir.

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Hayrı gösteren onu yapan gibidir."

Şerrin define vesile olmak da hayra hizmettir. Fakat sözü geçen sıfatlar bulunmadan hisbe yapmaya kalkışmak, kötülüğe yeni boyutlar kazandırmak ve şerrin alanını ge­nişletmekten başka bir işe yaramaz. Bu olurken iyi niyet sa­hibi olmak ve din gayretiyle hareket etmiş olmak da kişiyi sorumluluktan kurtarmaz. Çünkü kesinlikle sabittir ki, ilim olmadan doğru hisbe yapmak, takva bulunmadan hisbenin ölçüsünü korumak, ihlâs kazanmadan hisbeye nefis ve garaz karıştırmamak, güzel ahlâk sahibi olmadan da ge­rekli sabır ve yumuşaklığı göstermek mümkün değildir.

Allah Rasûlü’ne nisbet edilen bir sözde şöyle denilmiş­tir: "Emr-i maruf ve nehy-i münkeri ancak şefkat, yumu­şaklık ve ilim sahibi olan kimse yapabilir."

Hz. Ali (ra), Hz. Ömer (ra) için şunu söylemiştir: "Allah Ömer'e yardımcı olsun. O, acı da olsa yalnızca hakkı söyler. Hakkı söylemek, onu dostu olmayan bir adam hâline getirmiştir."

Amir ve Sultanlara Karşı Emr-i Ma'ruf ve Nehy-i Münker Yapmak

Yukarıda açıkladığımız gibi, devlet erkânına karşı yal­nız sözle hisbe yapılabilir. Ancak bu kadarı bile, çoğu za­man onları kızdırır ve şiddet göstermeye sevk eder. Lâkin, dinde kuvvet ve metanet sahibi olan müminler, buna rağ­men vacip olan hisbe görevini bunlara karşı ifâ eder ve onlardan gelen eziyet ve zulümlere de Allah için katlanırlar.

Daha önce, bu hisbe türünün bazı örneklerini zikrettik. Selef-i sâlihin bu hisbeyi nasıl yaptıklarını iyice göstermek için birkaç örnek daha zikretmekte yarar vardır.

* Mekke döneminin ilk yıllarıydı. Peygamberimize bir­kaç kişi iman etmiş, fakat müşriklerin zulüm ve tedhişine karşı kendilerini gizlemek zorunda kalmışlardı. Bir  gün, Peygamberimiz tek başına Kabe'yi tavaf ederken, müşrik­lerin büyükleri ayak takımıyla birlikte onun etrafını sardı­lar ve kızgın bir şekilde, "Sen misin bizim dinimizi beğen­meyen, sen misin bizim putlarımız kötüleyen!" diyerek üzerine yürüdüler. Peygamberimiz, hiç çekinmeden, "Evet, benim dininizi beğenmeyen ve putlarınızı kötüle­yen." diye karşılık verdi. Durumun ciddiyetini gören ve Allah Rasûlü’nün hayatı için endişe eden Ebu Bekir (ra), ağlamaklı bir sesle kalabalığa seslenerek, "Ne ya­pıyorsunuz! 'Rabbim Allah’tır.’ diyen ve bunu açık deliller­le ispat eden bir adamı öldürmek mi istiyorsunuz!" deme­ye başladı. Bunun üzerine öfkeli müşrikler ona yöneldiler ve öldüğünü zannedinceye kadar kendisini dövdüler. (Buharî, İbnu Hibbân)

* Muâviye (ra) hâlife iken, bir sene divan­da isimleri bulunan kimselerin (bunlar, savaşlara katılan ve devlete ganimet kazandıran kimselerdi) istihkakını (maaş ve devlet yardımını) geciktirmişti. Bunların mağduriyetini gören Ebu Müslim el-Havlani (ra), Muâviye'nin karşısına geçip ona, "Ey Muâviye! Bu mal, devletin malı ve mücâhidlerin alın teridir. O, ne senin, ne de Ebu Sufyân'ın (Muâviye’nin babası) özel malı değildir. Sen hangi hakla üs­tüne oturmuşsun!" diyerek çıkıştı. Bu sözü ağır bulan Mu­âviye kızdı, fakat bir şey söylemeden hemen odayı terk et­ti. Biraz sonra dönünce de hazır bulunanlara şöyle dedi: "Ebu Müslim beni kızdırdı. Ben de gidip su ile yıkandım. Çünkü Allah Rasûlü’nden şunu duydum: 'Kızmak şeytan­dandır. Şeytan ise ateştendir. Ateşi de ancak su söndürür. Bu sebeple, biriniz kızdığı zaman gidip yıkansın.’ Evet, Ebu Müslim, doğru söyledi. Bu mal gerçekten ne benim, ne de babam Ebu Sufyân’ın özel malı değildir. İstihkakı olan­lar, gelip bunu alsınlar."

* Dabbe İbni Muhsen el-Anzî şunu söylemiştir: "Ebu Musa el-Eş'arî Basra'da valiydi. Hutbe okuduğu zaman Al­lah Teâlâ'ya hamd ve sena eder, Allah Rasûlü’ne salat ve se­lâm okur, ondan sonra da Ömer'e duâ ederdi. Bu yaptığı beni kızdırdı ve ben karşısına geçip, 'Sen Ömer'i Ebu Bekir'den üstün mu tutuyorsun ki, Ebu Bekir'e hiç duâ etmi­yorsun?’ dedim. Ebu Musa, mektup yazarak beni Ömer'e şikâyet etti. Ömer beni istedi ve ben kalkıp Medine'ye git­tim. Ömer bana vali ile aramdaki sorunun ne olduğunu sordu. Ben de olayı anlattım. Ömer beni dinledikten sonra ağladı ve şöyle dedi:

"Allah'a yemin ederim sen haklısın. Allah'a yemin ederim, Ebu Bekir'in bir gecesi ve bir gündüzü Ömer'den ve onun sülâlesinden daha hayırlıdır. Ben sana onun bu gece­sini ve gündüzünü anlatayım mı?

Peygamberimiz, müşriklerin ağır baskısı ve takibi altın­da Mekke'yi terk edip hicret edince, Ebu Bekir onu yalnız bırakmayıp kendisine refakat etti. Yolda giderken, kendisi­ne bir cihetten bir zarar gelmesin diye bazen onun önünde, bazen arkasında, bazen sağında, bazen solunda yürüdü. Mağaranın ağzına vardıklarında, Ebu Bekir Allah Rasûlü’ne, "Seni hak peygamber olarak gönderen Allah hakkı için burada bekle de ben içeri girip orada zararlı bir şey bulu­nup bulunmadığına bakayım." dedi. İçeride iken de bir ara Peygamberimiz hafif bir uyku uyudu. Ebu Bekir, bu sı­rada duvarda bir yılan deliği gördü ve oradan çıkacak yıla­nın Allah Rasûlü’ne zarar verebileceğini düşünüp ayağını onun üstüne koydu ve yılan tarafından ısırıldı. Bu, onun gecesidir.

Gündüzüne gelince, Peygamberimiz vefat ettiğinde bazı Arap kabileleri, "Biz namaz kılarız, fakat zekât verme­yiz." dediler. Bunun üzerine, Ebu Bekir onlara karşı savaş açtı. Ben kendisine, "Ey Allah Rasûlü’nün Halifesi! Bu is­yancıları idare et." dedim. Kendisi bana şunları söyledi:

"Ey Ömer! Sen cahiliyet döneminde cesur bir adam­dın; müslüman olduktan sonra korkak mı oldun! Ben bun­ları nasıl idare edebilirim? Zekât da namaz gibi farz değil midir? Allah'a yemin ederim, bunlar zekâtın bir kuruşunu vermeseler, onlarla savaşacağım." Ebu Bekir haklıydı, ben yanılmıştım."

Ömer (ra), bundan sonra Ebu Musa'ya mektup yazıp Ebu Bekir'e de duâ etmesini emretti. (Beyhakî, Delâil'un-Nubuvveh)

*  Atâ İbni Ebu Ribâh (ra), Halife Abdulmelik'in huzuruna çıktı ve ona şunları söyledi: "Ey müminle­rin emîri! Allah’ın Harem'i olan Mekke ile O'nun Rasûlü’nün Harem'i olan Medine konusunda Allah'tan kork ve oraları imâr et. Muhacir ve Ensâr'ın çocukları konusunda Allah'tan kork ve onları gözet. Çünkü sen, bunların baba­larının kılıç ve cihadı sayesinde bu memlekete hâkim ol­muşsun. Hududu bekleyen gönüllü askerleri unutma. Çünkü memleketin düşmana karşı muhafazası onlarladır. Halkın geçim ve asayişini yakından sorup soruştur. Çünkü sen onların her şeyinden sorumlusun. Sana gelen ihtiyaç ve şikâyet sahiplerinin yüzüne kapını kapatma. Çünkü onla­rın ihtiyaçlarını gidermek ve haklarını tahsil etmek senin görevindir."

* Emevî valisi Haccâc İbni Yusuf, Emevî siyaseti gere­ği, Hz. Ali'yi kötüleyip dururdu. Bir gün Basra'nın ileri ge­len âlimlerini çağırıp onların huzurunda da atıp tuttu. Her­kes bu habisin şerrinden emin olmak için susmak zorunda kalmıştı. Kimseden tepki gelmeyince, kendisi Hasan el-Basrî'ye dönüp:

-Sen Ebu Türap (Hz. Ali'yi kasdediyordu) hakkında ne düşünüyorsun? diye sordu. Hasan (ra) şöyle ce­vap verdi:

-Birkaç ayet-i kerimelerin işaretleriyle de sabittir ki, Ali (ra), Allah Teâlâ’nın hidayet ettiği müminler­dendir. O, Allah Rasûlü’nün amcazadesi ve kızının kocası-dır. Allah Teâlâ'nın kendisine nasip ettiği parlak ve örnek hizmetlerin de sahibidir. Bu hizmetleri ne sen, ne de hiçbir kimse gizleyemez. Ve eğer iddiâ ettiğin gibi, onun bir kusu­ru olmuşsa, bunun hesabını sormak da Allah Teâlâ'ya aittir.

Haccâc, bu cevap karşısında bozuldu ve bağırarak:

-Ey Hasan! Sen nasıl böyle konuşabilirsin! dedi. Hasan (ra), gayet sakin ve metin bir şekilde:

-Konuşurum; çünkü Allah Teâlâ âlimlere, "Hakkı in­sanlara kesinlikle açıklayın ve sakın onu gizlemeyin!" (Al-i İmrân, 187) di­ye emir vermiştir, dedi. Haccâc:

-Dilini tut. Bir daha böyle konuştuğunu duyarsam ba­şını gövdenden ayırırım, diye tehdit savurdu ve meclisi da­ğıttı.

* Haccâc, Hutayta'nın kendisini eleştirdiğini duyunca onu huzuruna getirtti ve kendisine:

-Sana bazı sorular sorsam, doğru cevap verir misin? dedi. Hutayta:

-Allah'a yemin ederim, evet. Çünkü ben Kabe önünde üç husus için Allah Teâlâ'ya söz verdim. Dedim ki, konuşursam doğru konuşacağım; bundan dolayı başıma bir be­lâ gelse sabredeceğim; afiyet içinde kalsam şükredeceğim, dedi. Haccâc:

-Peki söyle, beni nasıl bilirsin? dedi. Hutayta:

-Sen Allah’ın düşmanlarındansın, zulmedersin ve in­sanları zan üzerine öldürürsün, dedi. Haccâc:

-Halife Abdulmelik'i nasıl bilirsin? dedi. Hutayta:

-Onun suçu seninkinden daha büyüktür. Çünkü, yetki verip seni müslümanların başına musallat eden odur, dedi.

Bunun üzerine Haccâc, muhafızlarına bağırarak:

-Bunu götürün ve ölünceye kadar da kendisine işken­ce edin! dedi. Ve öyle yapıldı.

* Vali Ömer İbni Hubeyre, çevredeki âlimleri bir mec­liste topladı ve onlara şöyle dedi:

"Ben, bildiğiniz gibi, Emîr’ul-müminîn'in Irak valisi­yim ve ona itâat etmekle mükellefim. Öbür yandan, halkın haklarını korumak ve çıkarlarını gözetmek de benim göre­vimdir. Ancak bazen, Emîr’ul-müminîn'in fermanlarıyla halkın çıkarları birbirine ters düşerler. Bu durumlarda be­nim ne yapmam gerekir?"

Valinin bu soru ile kendilerini imtihan ettiğini ve yö­netime karşı niyetlerini öğrenmek istediğini anlayan âlim­ler, tariz kabilinden iki anlamlı sözlerle cevaplar verdiler. Sıra Hasan el-Basrî'ye gelince, kendisi şunları söyledi:

"Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: "Bir topluluğu yöneten kimse, onların haklarını koruyup çıkarlarını gözet­mezse, Allah Teâlâ ona cenneti haram eder." (Buharî, Müslim)

"Allah'a karşı masiyet oluşturan bir konuda kula itâat edilmez."

Onun için sen, Emîr’ul-müminîn'in fermanlarını Allah Teâlâ’nın emirleriyle ölç; eğer uygun düşerlerse, onlarla amel et; aksi takdirde onları duvarın arkasına at. Çünkü Allah Teâlâ’nın emirlerine uymak, bir kulun fermanlarına uymaktan daha önemli ve liyakatlidir.

Ey vali! Allah Teâlâ’nın ölüm meleği sana geldi gelecek bir yakınlıktadır. O seni tahtından alacak ve sarayın geniş­liğinden kabrin darlığına atacaktır. O zaman, valiliğin ve dünyan geride kalmış bir hâlde, tek başına ve çaresiz bir şekilde Rabbinin huzuruna çıkarılacaksın ve amelin ne ise ona göre muamele göreceksin.

Ey vali! Allah Teâlâ seni Yezid'in gazabından koruyabi­lir; fakat Yezid seni Allah Teâlâ’nın gazabından koruyamaz. Onun için, sana Allah Teâlâ’nın gazabından sakınmayı tav­siye ediyorum."

İbni Hubeyre, tepki göstererek, "Ey şeyh! Sözlerine dikkat et. Hakkında konuştuğun Emîr’ul-mü’minîn ilim, hikmet ve fazilet sahibidir. Allah Teâlâ da, bu üstün vasıfla­rını bildiği için onu hilâfetle şereflendirmiştir." dedi.

Herkes, valiyi kızdıran Hasan'a bir kötülük yapılacağı­nı düşünmüştü. Fakat vali İbni Hubeyre, Hasan'a hediye verip ikramlarda bulundu.

* İmam Şafiî'nin olayda hazır bulunan amcasından naklettiğine göre, Gifarîler, Halife Ebu Cafer el-Mansur'a gidip Medine valisini ona şikâyet ettiler.

Halife, mecliste bulunan âlim İbni Ebi Zueyb'e dönüp:

-Sen bu vali hakkında ne dersin? diye sordu. Alim zat:

-Ben şâhidlik ederim ki, bu vali haksız hükümler verir ve hevesine uyar, dedi.

Halife, valiye bakarak:

-Sen bu sâlih şeyhin hakkındaki sözünü duydun, değil mi? dedi. Vali, Halifeye:

-Ey Emîr'el-müminîn! Ona kendi hakkınızdaki kana­atini da sorun, dedi. Halife:

-Ey şeyh! Benim hakkımda ne dersin? dedi. Alim zat:

-Beni bağışla, bu konuda konuşmayayım, dedi. Halife, ısrar ederek:

-Mutlaka konuş, dedi. Âlim zat:

-Ey Emîr'el-müminîn! Kendini bilmez gibi bana soru­yorsun. Şâhidlik ederim ki, sen müslümanların mallarını haksız bir şeklide gasbeder ve ehil olmayan yakın çevrene peşkeş çekersin; yönetiminde de zulüm yaygındır, dedi.

Halife, kızgınlıkla yerinden kalkıp âlimin yanına geldi ve başını avuçlarının içine alarak:

-Ey şeyh! Neler söylüyorsun! Ben olmasam, şimdi se­nin oturduğun bu yeri Fars, Rum, Deylem ve Türkler alıp istilâ ederlerdi, dedi. İbni Ebi Zueyb:

-Ey Emîr'el-müminîn! Senden önce bu yerleri Ebu Bekir ve Ömer yönettiler. Onlar, bu dediğin kavimlerin istilâsını da önlediler, mal taksiminde ve yönetimde hak ve adâleti de gözettiler, dedi. Ebu Cafer:

-Vallahi ya şeyh! Eğer ben senin doğru konuşmayı prensip edinmiş bir kimse olduğunu bilmeseydim, şimdi seni öldürürdüm, dedi.

* Abdurrahmân İbni Amr el-Evzâî (ra), Hali­fe Ebu Cafer el-Mansur'a şöyle nasihat etmiştir:

" Ey Emîr! Peygamberimiz, "Bir kula dini konusunda yapılan nasihat, Allah Teâlâ’nın o kula bir lütfudur. Kendi­si bu nasihati kabul edip şükrederse ne a'lâ; aksi takdirde bu onun aleyhinde delil olur; bununla onun günahı artar ve Allah Teâlâ’nın ona kızgınlığı şiddetlenir." (İbnu Ebid-Dünya)

"Bir yönetici, yönettiği halkı aldatmış olarak ölürse, Allah Teâlâ ona cenneti haram eder." (İbnu Ebid-Dünya) buyurmuştur.

Ey Emîr! Haktan hoşlanmayan bir kimse, Allah Teâlâ'dan hoşlanmıyor demektir. Çünkü Hak O'nun bir ismi­dir. Bu mülk size, Allah Rasûlü’nün mirasıdır. O ise mü­minlere karşı merhametli ve şefkatliydi. Adil davranırdı, Allah Teâlâ’nın ve kulların haklarını titizlikle gözetirdi. Si­ze yakışan da ona uymak ve onu gibi hak ve adalet pren­sipleriyle hükmetmektir.

Ey Emîr! İnsanların gizli hâllerini araştırıp onları teşhir etmeyin. Kapınızı yönettiğiniz halkın yüzüne kapatmayın ve kendinizle onların arasına aracı ve kapıcılar koymayın. Onların mutlu olmalarıyla sevinin ve onların dertleriyle il­gilenin.

Değişik insanları ve ırkları yönetiyorsunuz ve bunların hepsinin sizin üzerinizde eşit hakları vardır. Onun için, hep­sine karşı âdil olun. Aksi takdirde, bunların hepsi kıyâmet gününde aleyhinizde davacı olacak ve sizi gerçek sultan ve güçlü hâkim olan Allah Teâlâ'ya şikâyet edeceklerdir.

Kimseyi kuvvet ve gücünüzle korkutmayın ve ceberrutluk yapmayın. Haksız yere perdeleri yırtmayın, kan dökmeyin, ocak söndürmeyin, insanları yerinden ve evin­den etmeyin.

Yönetiminizi korkutma ve sindirme üzerine bina et­meyin. Peygamberimiz, yanlışlıkla elindeki çubuğu birisi­ne değdirmiş, arkasından adamı kısas yapmaya davet etmiştir.

Ey Emîr! Kendi canını düşün; kendi canın için cehen­neme karşı Rabbinden güvence almaya çalış ve genişliği yerle gökler kadar olan cennete talip ol. Peygamberimiz, cennet hakkında şöyle buyurmuştur: "Cennetteki bir karışlık yer, bütün dünyadan ve içindeki şeylerden daha kıy­metlidir." (İbnu Ebid-Dünya)

Ey Emîr! Bu saltanat kalıcı olsaydı, senden öncekilerin elinde kalırdı. Senden önce kimseye kalmadığına göre, sa­na da kalmayacaktır.

Ey Emîr! Mücrimler kıyâmet gününde amel defterleri­ni görünce, feryat edip, "Bu kitaba ne oluyor! Hiç birini atlatmaksızın küçük ve büyük bütün günahlarımızı gösteriyor." (Kehf, 49) derler.

Ey Emîr! Ömer İbni Hattab (ra), "Başında bulunduğum yönetimdeki hatadan dolayı Fırat kenarında bir kuzu telef olsa, ondan sorumlu olacağımdan korkuyo­rum." demiştir. Halbuki, sana çok daha yakın yerlerde nice insanlar tedbirsizlik ve adaletsizlik yüzünden telef oluyor.

Ey Emîr! Allah Teâlâ, Dâvûd (as)'a indirdiği vahiyde, "Ey Dâvûd! Biz seni yerde halife yaptık. İnsanlar arasında hak ölçüleriyle hükmet, heva ve hevese uyma. Bunlara uyarsan seni Allah’ın yolundan saptırırlar." (Sâd, 26) de­miştir. Hak ölçüleriyle hükmetmek, davacılar arasında ayı­rım yapmamak ve ayrıcalık tanımamaktır. Allah Teâlâ, Ha­lifelere çobanlık görevi vermiştir. Bu sebeple onlar da ço­banlar gibi, yönettiklerini kurt ve kuşa karşı korumak, kı­rıkları sarmak, zayıfları su ve otlağa yetiştirmekle yüküm­lüdürler.

Ey Emîr! Sen öyle ağır bir sorumluluğun altına girmiş­sin ki, bu sorumluluk göklere, yere ve dağlara teklif edil­seydi, onlar bundan çekinip sakınacaklardı.

Ey Emîr! Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: "Müslü­manların yönetim işini üstlenen bir kimse, Allah Teâlâ’nın huzuruna elleri boynuna bağlı olarak getirilir. Eğer adâlet ettiği ortaya çıkarsa, elleri çözülür, aksi takdirde o şekilde bağlı olarak Sırat köprüsünden yetmiş sene derinlikteki ce­hennemin dibine atılır." (İbnu Ebid-Dünya)

Ey Emîr! Senin deden Abbas (ra), Allah Rasûlü’nden bir devlet görevi istemiştir. Peygamberimiz, ona, "Ey amca! Kendini selâmette tutman, hakkını ödeye­mediğin bir görevi üstlenmekten daha iyidir." demiş ve kendisine duyduğu şefkatten dolayı ona görev vermemiştir.

(Çünkü devlet görevi, hakkı verilse görevlinin dünya­sını mahveder, hakkı verilmese ahiretini mahveder. Devlet göreviyle dünyası mahvolan Hz. Ömer'e, "Senden sonra oğlun Abdullah yerine geçsin." dedikleri zaman, "Hayır! Bir evden bir kurban yeter." demiştir.)

, Ey Emîr! Ömer (ra) idareciliğin ağır so­rumluluğunu düşünüp ağlar ve, "Ömer’e yazık oldu! Yok mu, yönetici olmanın sorumluluğunu onun gösterişiyle birlikte ondan alan bir kimse?" derdi.

Ey Emîr! Ömer (ra)'ın da dediği gibi, ida­recinin din ve aklın emrinde olan güçlü bir iradenin sahibi olması, intikamcı hisler taşımaması, zaaflara yenilmemesi, hak ve adâleti gerçekleştirmeye çalışırken Allah Teâlâ'dan başka bir kimseden korkmaması ve her hangi bir şeyin et­kisi altında kalmaması gerektirir.

Ey Emîr! Peygamberimiz Cebrail (as)dan ce­hennem ateşini kendisine tarif etmesini istemiş, bu melek de onu şöyle tarif etmiştir: "Allah Teâlâ’nın emriyle ateş bin sene yakılıp kıpkızıl hâle getirilmiş, sonra bin sene yakılıp sapsarı hâle getirilmiş, sonra bin sene yakılıp simsiyah hâle getirilmiştir. Böylece o şimdi ışıksız, karanlık ve olabildiğe sıcak ve yakıcı bir ateştir. Onun içinde yanan bir insan yerdekilere gösterilse, bunların hepsi onun kötü kokusundan ve korkunç manzarasından bayılıp ölürler." Bu sözleri duyunca Peygamberimiz ağlamış ve ağlaması uzun sürmüş­tür. Bunun üzerine, Allah Teâlâ onu teselli etmek için;

"Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetmiştir. O, nimetini üzerinde tamamlayacak, seni dosdoğru yolda yürütecek ve kendi yardımıyla aziz edecektir." (Feth, 2, 3) âyetlerini indirmiştir.

Ey Emîr! Ömer (ra) şöyle duâ etmiştir:

"Allah'ım! Bir birini dava ederek bana gelen ve benden adalet üzere hüküm isteyen taraflardan birine akrabalık, dostluk vesaire sebeplerle ufak bir meyil gösterirsem, beni bir lahza yaşatma."

Ey Emîr! Güçlü olmak, zorluklara rağmen hakkı ayak­ta tutmaktır; şerefli olmak ise Allah Teâlâ'ya karşı takva ha­yatını yaşamaktır.

Allah Teâlâ, izzet ve şerefi kendisine itaatte arayanı yükseltip aziz eder; bunları O'na itâatsızlıkta arayanı ise al­çaltıp rezil eder."

* Ebu Cafer el-Mansur, Kabe'yi tavaf ederken Mültezem'de bir adamın duâ ettiğini gördü. (Mültezem, Hacerul Esved ile Kabe'nin kapısı arasındaki du­vardır. Bu duvara yapışıp duâ etmek müstehabtır.) Adam, Allah Teâlâ’ya yakarıp şöyle diyordu: "Allah'ım! Yerde zuhur eden (açık ve yaygın hâle gelen) zulüm ve bozukluğu, hakkın ve adâletin önüne geçen dünya hırs ve düşkünlüğünü ve bun­ların sebep olduğu haksızlıkları sana şikâyet ediyorum." Mansur, bu sözlerle kendisine tariz yapıldığını anladı ve durup adamı yanına çağırdı.

-Nedir bu yaptığın duâ, ne istiyorsun? Allah'a yemin ederim, bu huzurumu kaçırdı ve beni hasta etti, dedi. Adam:

-Ey Emîr! Canımı bağışlarsan, sana yaptığım duanın mânasını açıklarım, dedi. Mansur:

-Canını bağışladım, haydi açıkla bakayım, dedi. Adam şunları söyledi:

-Ey Emîr! Senin mal ve servete karşı tamahkârlığın, hak ve adaletinin önüne geçmiş, zulüm ve bozukluğun ya­yılmasına yol açmıştır. Allah Teâlâ seni, müslümanların hu­kuk ve huzurunu temin etmekle görevlendirmişken, sen bunu unutmuş, gayretini mal ve servet toplamak üzerine yoğunlaştırmışsın. Memurlarından gördükleri zulüm ve haksızlıkları şikâyet etmek için sana gelenler, kapında bek­çiler, muhafızlar ve aracılarla karşılaşırlar. Bunlar ise ancak hesaplarına gelenleri veya kendilerinden bolca rüşvet al­dıkları kimseleri sana ulaştırırlar. Sen bir takım zâlim ve in­safsızları etrafına toplamış, onlara görev ve yetkiler ver­mişsin. Bunlar memlekette olup da senin bilmediğin bo­zuklukları sana söylemezler, bildiklerini düzeltmek için de sana yardımcı olmazlar. Sorumsuz bıraktığın bu kimseler, halka zulmedip onları ağlatırlar. Sana da her şeyin yolun­da olduğunu söylerler. Bunlar, senin herkesin hakkı ve pa­yı bulunan devlet malına el koyup kendi hazinelerine dol­durduğunu görünce, "Bu adam hâindir, hâine karşı da hâ­inlik yaraşır." diyerek sana karşı da hâinlik ederler. Fakat sonuçta olan; aç, açık, fakir, çaresiz, mazlum ve mağdur halka oluyor. Bu yaygın fitne ve fesadı sana iletmek isteyen bazı iyi niyetli ve hamiyetli insanlar olursa, etrafını saran hâin ve şakiler bunları tehdid edip senden uzaklaştırırlar. Bunlar, adâlet dağıtmak için görevlendirdiğin kadı ve hâ­kimleri de sindirip baskı altında tutarlar.

Bütün bunlar olurken, sen üzerine düşen her şeyi yap­mış, hukuku korumuş, adaleti yaymış, huzuru temin et­miş, genel asayiş ve refahı sağlamış gibi kendinden emin bir hâlde Allah’ın evini ziyarete gelmişsin.

Ben uzak doğuda bir ülke gördüm. O yerin sultanı sa­ğır olmuş ve bu sebeple günlerce ağlamış ve şöyle demiş­tir: "Ben bundan sonra, mazlumların şikâyetlerini nasıl dinler ve onların haklarını nasıl tahsil ederim?!" Fakat son­ra buna bir çözüm bulmuş ve şöyle bir ferman yayınlamış­tır: "Zulme uğrayan kimseler, bundan böyle kırmızı elbise giyip günün falan saatlerinde sarayın önüne gelsinler; ben onları pencereden seyredip durumlarını öğrenir ve hakları­nın tahsili için gerekeni yaparım."

Ey Emîr! Sözünü ettiğim bu sultan müşrikti, fakat mazlumların hak ve sorunlarına karşı böylesine hassas, duyarlı ve müşfikti. Sen ise Allah Teâlâ'ya iman etmiş bir. muvahhidsin. Onun için, mal toplamak ve saltanat sürmek hırsın müslümanlara karşı merhamet ve şefkatinin önüne geçmesin. Yönettiğin halkın sorunlarını göz ardı etmemeli ve onları unutmamalısın. Hem dünya malını bu denli bir hırsla ne diye topluyorsun? Çocuklarım için dersen, onla­rın rızkı Allah Teâlâ'ya aittir. Güçlü olmak için dersen, Al­lah Teâlâ’nın nice güçlü sultanları yere serdiğini bilirsin. Yüksek bir makama ulaşmak için dersen, dünyada senin bulunduğun makamdan daha yükseği yoktur. Ahiretteki yüksek makamlar ise, mal çokluğu ile değil, amel çokluğu ile kazanılabilirler.

Ey Emîr! Sen cezalandırmak istediğin bir insanı ancak öldürebilirsin. Halbuki Allah Teâlâ bir insanı cezalandır­mak istediğinde, onu ölümsüz ve sonsuz olan bir azapla cezalandırır. O, senin gizli olan niyetlerini bilir ve açıkta yaptığın işleri görür. O, seni mülkünden koparıp bunun hesabını çağırdığı zaman, ne hırsla topladığın malın, ne de etrafında topladığın zâlim ve hâin haşeratın (memurların) sana hiçbir faydası olmaz."

* Harun er-Reşîd, bir sene hacca giderken Kûfe'ye uğ­ramış ve birkaç gün orada kalmıştı. Tekrar yola çıktığı za­man, halk onu uğurlamak ve saltanatın ihtişam ve debde­besini seyretmek için yollara dökülmüştü. Behlul de bu ka­labalığın içindeydi ve bir yerde fırsat bulup Harun'un bin­diği deveye ulaştı. Harun, deveyi durdurup onun ne diye­ceğini öğrenmek istedi. Behlul, sesini kaldırıp şöyle dedi:

-Ey Emîr! Peygamberimiz hacca giderken, bindiği de­venin semer ve örtüsü iki dirhem etmezdi. Etrafında da, halkı dövüp dağıtan kılıçlı ve sopalı muhafızlar ordusu yoktu.

-Ey Emîr! Mâna ve maksadı tevazu ve sadeliği öğren­mek olan hac yolculuğunda mütevazi davranmak, bu debdebe ve şaşaadan daha hayırlıdır.

-Ey Emîr! Allah Teâlâ bir kuluna mal ve cemâl (güzel­lik) vermişse, ona yakışan, malını hayırda kullanmak ve ce­mâlini iffetsizlikten korumaktır. Bu nimetlerin şükrü bu su­retle ödenir.

Harun, onu bir şey dilenir zannederek kendisine bir miktar para uzattı. Behlul, elinin tersiyle parayı iterek şöy­le dedi:

-Bu parayı haksız bir şekilde halktan almışsın, onu sa­hiplerine ver, dedi. Harun:

-Belki borcun var, bununla kapatırsın, dedi. Behlul:

-Alimlerin ittifakıyla borç borçla kapatılmaz. Senin elindeki mal senin halka olan borcundur, dedi. Harun:

-Belki, bunu rızk olarak kullanırsın, dedi. Behlul:

-Ey Emîr! İkimiz de Allah Teâlâ’nın kullarıyız. Senin rızkını verirken O'nun beni unutması muhaldir, dedi ve uzaklaşıp yolun kenarına çekildi.

* Ebu'l-Hüseyin en-Nurî (ra), kendi nefsinin ıslahıyla meşgul olan ciddî ve mütevazi bir sûfiydi. Bir gün tefekkür masadıyla kara ve denizin birleştiği sahili dolaşır­ken bir kayık gördü. Kayığın yükü şaraptı. Bu münkeri de­fetmek için, kayığa çıktı ve kayıkçıya, bu şarabın kime ait olduğunu sordu. Onun Halife el-Mu'tedid'e ait olduğu cevabını alınca, eline geçirdiği bir demir parçasıyla küpleri bir bir kırıp şarapları döktü. Son küpe gelince onu kırıp kır­mamakta tereddüt etti ve sonra kırmaktan vazgeçti. O böy­lece işini bitirince, sahil muhafızları yetişip onu bağladılar ve saraya götürdüler.

El-Mu’tedid, onu kendisinin sorgulamak istediğini söyledi ve en-Nurî'yi onun huzuruna çıkardılar. El-Mu’tedid, kan dökmekten çekinmeyen, kılıcı sözünden önce olan mütehevvir bir kimseydi. En-Nurî içeri sokulunca, herkes onun sağ çıkmayacağını düşündü. El-Mu’tedid, ona:

-Sen kimsin? diye sordu. Nurî:

-Ben muhtesib'im, dedi. Mu’tedid:

-Kim sana bu görevi vermiştir? dedi. Nurî:

-Kim sana halifeliği vermişse, O bana bu görevi ver­miştir, dedi. Halife:

-Peki, o küpleri niye kırmışsın? dedi. Nurî:

-Ey Emîr! Onları sana yardımcı olmak için kırdım. Çünkü bu suretle, senin defetmediğin bir kötülüğü senden defettim, dedi. Halife:

- Ama bir küpü kırmamışsın; dedi. Nurî:

- Ey Emîr! Ben haddimi aşan bu işe yalnızca Allah Teâlâ’nın bir yasağını ortadan kaldırmak için giriştim. Fakat son küpe geldiğimde, nefsimde kendini beğenme, cesareti­ne sevinme havası hissettim. Bunu hissedince de, artık bundan sonraki işin Allah için değil, nefsim için olacağını düşündüm ve bu sebeple o küpü kırmaktan vazgeçtim.

Bu kıssa, Hz. Ali'nin bir menkıbesini akla getiriyor. O da, bir kâfirle savaşmış ve bunu yere yıkıp göğsüne otur­muş. Öldürmeden evvel kendisine bir daha müslüman olmayı teklif etmiş, fakat kâfir, aşağıdan onun yüzüne doğru tükürmüş. Bunun üzerine, Hz. Ali (ra) üstün­den kalkıp onu serbest bırakmış. Adam, şaşkınlık içinde kendini toplamış ve niçin kendisini öldürmediğini sor­muş. Hz. Ali (ra) şöyle demiş:

"Ben seni Allah için öldürmeyi düşünmüştüm. Fakat yüzüme tükürünce, bende intikam alma hissi uyandı. On­dan sonra, seni öldürseydim artık Allah için değil, kendi nefsim için öldürmüş olurdum. Buna da hakkım yoktur." Adam, "Sana bu iç muhâsebeyi kazandıran ve nefis hesabı­na insan öldürmeyi yasaklayan din haktır, ben de müslüman oldum." demiştir.

Hisbe, nasihat, eleştiri ve cihad Allah için olurlarsa, fethedici ve sonuç alıcı olurlar. Fakat bu işler nefis, garaz, çıkar ve dünya için olurlarsa, fuzulî bir müdâhale, haksız bir tecavüz ve kuru bir kavga hâline gelirler.

Münker Örnekleri

Münker iki kısımdır. Bir kısmı haram olan işlerdir; bir kısmı da mekruh olanlardır. İki kısmın da kapsamı çok ge­niş olduğu için, hepsini saymak mümkün değildir. Bu se­beple, biz burada bir fikir vermek için iki kısımdan (haram ve mekruh olanlardan) karışık bir şekilde bazı örnekler vermekle yetineceğiz.

Mescidlerdeki Münkerler

1- Yanlış ve eksik namaz kılmak. Mescidlerde özellikle rükû', itidal, secdeler ve secdeler arasındaki oturuşta da tuma'nine yapmayanlara şâhid olunur. (İtidal, rukûdan sonraki kalkış hâlidir. Tuma'nine, biraz durmaktır. Hanefî mezhebine göre tuma'nine sünnettir.) Halbuki Şafiî mezhebine göre namazın bu yerlerinde tuma'nine rükün­dür ve onun terk edilmesiyle namaz bozulur. Bu sebeple, namazı bu şekilde eksik kılan Şâfiîleri uyarmak ve bilgilen­dirmek vaciptir.

2- Kıbleye yanlış durmak.

3- Gerek namazın içinde ve gerekse onun dışında Kur’ân'ı yanlış okumak.

4- Namaz kılanın beden veya elbisesinde necaset bu­lunması.

5- Ezan ve kamet lâfızlarını mânayı bozacak şekilde çok uzatmak

6- "Hayye ale"lerde göğsünü kıbleden çevirmek.

7- Sabah ezanını şafaktan önce okumak. Allah Rasûlü döneminde sabah için iki ezan okunurdu. Bilâl (ra) bunu şafaktan önce, Abdullah İbni Ummi Mektûm (ra) da, şafak söktükten sonra okurdu. Ancak çevredeki ashâb, bunların seslerini tanıdıkları için, sahur yemek ve namaz kılmak vakitlerini karıştırmazlardı.

Her yerde şartlar bu şekilde oluşmadığı için, şafaktan önce ezan okumak oruç ve namaz konusunda karışıklık ve yanlışlıklara sebep olabilir.

8- İmam ve hatiplerin devamlı olarak siyah cübbe (ve­ya sarık) giymeleri. Siyah renkli şeyler giymek haram de­ğildir. Ancak evlâ olan, bu şeyleri giymemektir. Allah ya­nında renklerin en sevimlisi beyaz renktir. Siyah renk ise manen karamsarlığı, maddeten de kirliliği ifade eder.

9- Va'z ve hutbe'de günahlara karşı cür'et kazandıra­cak tarzda konuşma yapmak. Bazı konuşmacılar sadece Al­lah Teâlâ'nın geniş olan affını anlatırlar. Halbuki, Allah Teâlâ’nın kendisi hem affından, hem de azabından birlikte bahsetmiştir. Kur'ân-ı Kerim'in başından sonuna kadar rahmet ve azap âyetleri birlikte zikredilmişlerdir. Allah Teâlâ, kendisini de şöyle tanıtmıştır:

"Kullarıma haber ver ki, ben mağfiret ve merhamet sa­hibiyim, azabım da en çok elem veren azaptır." (Hicr, 51)

Bu sebeple, yalnızca Allah Teâlâ'nın rahmetini anlatmak eksik bir anlatımdır. Bu eksik anlatım kalplerdeki azap kor­kusunu azaltmak suretiyle günahlara karşı rağbeti arttırır. Bazı konuşmacılar da, Allah Teâlâ'ya cennet ümidi ve cehen­nem korkusuyla değil, O'nun zâtı için ibadet edilmesi gerek­tiğini telkin ederler. Bu telkin de yanlıştır. Çünkü halkın bü­yük kısmı Allah Teâlâ'ya O'nun zâtı için ibadet edebilecek seviyede değildirler. Bu seviye ilim ve amelde ilerlemiş kâ­mil müminlerin seviyesidir. Bu müminler cennet ve cehen­nemin üstünde Allah Teâlâ'nın azametini ve ibadete liyâka­tini görürler ve O'na bu şekilde ibadet ve kulluk ederler. Bu sebeple, bu seviyede olmayan halkın büyük çoğunluğunun kalbindeki cennet ümidi ve cehennem korkusu da silinirse, bu insanlar artık rahatlıkla günah işleyip itaatsızlık yapabi­lirler. Bunlara bu yolu açmak ise vebaldir.

Esasen bu yöntemi çoğunlukla zındıklar kullanırlar. Gizli din düşmanı olan zındıklar, halkı açıkça günah işle­meye davet edemedikleri için, suret-i haktan görünerek ay­nı sonuca ulaştıran bu yöntemi kullanırlar. Bu yöntem, ay­nı zamanda Allah ve Rasûlü’nün kullandıkları yöntemi ha­fife almak ve beğenmemektir. Çünkü Allah ve Rasûlü, in­sanları cennet ümidi ve cehennem korkusuyla da itaate da­vet etmişlerdir.

(İslâm sevgi dinidir, onun için korku yerine Allah Teâla'yı sevmek gerektiği yolunda yapılan telkinler de yanlış­tırlar. Çünkü Kur’ân-ı Kerim'de müminlerin Allah Teâlâ'yı sevmeleriyle ilgili toplam dört âyet varken (Bakara, 156; Al-i İmrân; 31, Mâide; 54, Meryem, 96), O'ndan kork­maları gerektiğini bildiren ve bunu emreden yüzlerce âyet mevcuttur. Kaldı ki, Allah Teâlâ’dan korkmayıp yalnızca O'nu sevmek yeterli olsaydı, O'nu en çok seven, O'nun bü­tün emirlerini yerine getiren ve günahlardan da tamamıyla masum olan meleklerin korkmamaları câiz olacaktı. Hal­buki, Allah Teâlâ, melekelerin kendisinden korktuklarını dikkat çekici üsluplarla anlatmıştır. Onun için kim ne dedi­ğini iyi bilmelidir.)

10- Genç erkeğin yalnızca kadınlara namaz kıldırması, Kur'ân okuması ve va'z etmesi. Bunlar da münker işlerdir. Çünkü böyle ortamlarda kötü duygular iyi duygulardan daha fazla uyanırlar.

11- Erkek ve kadınların aynı yerde perdesiz ve birbir­lerini görecek bir şekilde namaz kılmaları.

Peygamberimiz, kadınlar için evde ve tek başına na­maz kılmanın onu mescitte cemaatle kılmaktan daha hayır­lı olduğunu söylemiş, fakat bununla birlikte, mescide git­melerini de menetmemiştir. Fakat, ondan sonraki dönemde Hz. Aişe (ra)’a, kadınları mescide gitmekten menetmiş ve, "Allah Rasûlü yeni şartları görseydi, o da menederdi." (Müttefekun aleyh) demiştir.

12- Tecvid kurallarını tatbik etmeyen kimselerin mes­citte aşir okumaları.

13- Cuma günleri mescid avlusunun pazar yerine çev­rilmesi. Bu durum, haram olmamakla birlikte, mescid giriş ve çıkışında cemaatin dikkatinin dağılmasına ve ibadet huşuunun bozulmasına sebep olur.

14- Çiğ soğan ve sarımsak yemiş kimselerin, bulaşıcı hastalık ve nezle taşıyanların ve her hangi bir şekilde cemaatin huşuunu bozan bir hâli olanların cemaate katılma­sı. Peygamberimiz, "Soğan ve sarımsak yemiş kimseler, ce­maatimize yaklaşmasınlar." buyurmuştur.

15- Yeri kirleten ve cemaatin huzurunu kaçıran sar­hoş, deli ve çocukların mescide girmeleri. Ancak, büyük­leriyle birlikte olan çocuklara bir ölçüde müsamaha gös­termek evlâdır.

Çarşı ve Pazarlardaki Münkerler

1- Alış verişte yalan söylemek, yalan yemin etmek, ma­lın ayıbını gizlemek, aldatmak. Bu münkerlere şâhid olunca uyarı görevinde bulunmak ve mağdur olan tarafı bilgi­lendirmek vaciptir.

2- Ölçü ve tartıda hile yapmak. Hisbe ve uyarı yap­makla bu münker ortadan kalkmazsa, yetkili devlet merci­lerine şikâyet etmek vaciptir.

3- Şeriata uymayan alış veriş biçimleri.

4- Kullanılması haram olan şeylerin satılması.

5- Fâiz yapılması.

Yollardaki Münkerler

1- Gelip geçmeyi zorlaştıracak tarzda yolun üzerinde durmak, yük bırakmak, araba park etmek.

2- Pislik bırakan hayvanları bekletmek.

3- Geçenleri taciz eden köpek salmak.

4- Gürültü yapıp çevreyi rahatsız etmek.

5- Hayvanlara eziyet vermek.

6- Yol üstüne çöp ve pislik atmak.

7- Dam ve balkondan su akıtmak.

8- Hayvan kesip kan ve kazurat bırakmak.

Hamamdaki Münkerler

1- Hamamın duvarlarına çıplak resim yapıştırılması. Bu resimleri kaldırması için hamamcıyı uyarmak, kaldırmadığı takdirde de, o hamamı terk etmek vaciptir. (Günümüzde çıplak veya yarı çıplak resimler her yere asılır olmuştur. Bunlara karşı da bu şekilde tepki göstermek lâzımdır.)

2- Avret yerlerinin açılması.

3- Göbekle dizler arasındaki vücut bölgesinin tellâkla­ra yıkatılması. Bunlar, bakmadan da bu işi yapsalar yine câiz değildir. Çünkü, haram olmak açısından dokunmak da bakmak gibidir.

4-  Necis olan elini veya tası kurnanın içine batırmak. Çünkü, Mâliki mezhebi dışındaki mezheplere göre, necis bir şeyin dokunmasıyla az olan su necis olur. Kurnadaki su da azdır.

5- Kayganlık oluşturan sabun parçalarının orta yere atılması. Bunun sonucunda bir kaza olursa, duruma göre sabunu atan veya hamamcı sorumlu olur.

Ziyafet Yerlerindeki Münkerler

Değişik vesilelerle ziyafet verilir. Bunlardan evlilik zi­yafeti gibi bazıları sünnettir de. Ancak, çoğu kez ziyafet yerlerinde değişik münkerler bulunur. Bu sebeple, ziyafete katılanların bu münkerlere karşı ev sahibini uyarmaları, dinlemediği takdirde de orayı terk etmeleri vaciptir.

Bu münkerlerden bazıları şöyledir:

1- İpekli halıların serilmesi.

2- Altın veya gümüş kap kullanılması.

3- Duvarlarda resim bulunması.

Yerdeki sergilerde, koltuklarda veya kap kaçaktaki re­simler, aşağıda kaldıkları için münker değildirler. Açık ka­dın resmi ise bu şeylerde de münkerdir.

4- Haram olan âletlerle çalgı çalınması.

5- Erkek ve kadınların karışık veya birbirlerini görecek şekilde oturmaları.

6- İçki bulunması.

7- İsraf yapılması.

İsraf iki çeşittir. Birincisi, haram bir şey için az da olsa para sarf edilmesidir. İkincisi ise, helâl olan bir şey için uy­gun olandan fazla harcama yapılmasıdır.

Birinci israf çeşidi herkes için aynıdır; ikincisi ise kişi­lerin durumuna ve şartların icabına göre değişir. Bu sebep­le, fakir için israf olan bir harcama zengin için israf olmaya­bilir veya bazı hâllerde israf olan bir şey, başka hâllerde farklı olabilir.

İsraftan kaçarken cimrilik tuzağına düşmek de doğru değildir. Çünkü bu ikisi de aynı ölçüde kötüdürler. Bu se­beple, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Elini boynuna bağlı hâle getirme, onu bütün bütün de açma." (İsrâ, 29)

"Rahman’ın kulları onlardır ki, harcama yaptıkları za­man israf etmezler, cimrilik de yapmazlar..." (Furkan, 69)

Yukarıda özetlediğimiz münkerler, bin sene önceki münkerlerdir. Hiç şüphe yoktur ki, o zamandan zamanımı­za kadar geçen uzun süre içinde münkerler hem daha çok artmış, hem de daha çok çeşitlenmiştir.

 
  Bugün 2 ziyaretçi (102 klik) kişi burdaydı! gullerinefendisi1.tr.gg  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=