GÜLCEMAAT DİYARINA HOŞGELDİNİZ
   
  Yeni islami Portaliniz
  YOLCULUĞUN ÇEŞİTLERİ VE EDEBLERİ-RUHSATLARI
 

Yolculuğun Çeşitleri

Yolculuk Edepleri

Yolculuğun Ruhsatları

YOLCULUK

İstenmeyen ve korkulan bir şeyden kaçıp kurtulmak veya mergup ve matlup olan bir şeye yetişip ulaşmak için bir yerden bir yere gitmeye yolculuk denir.

Bu maksatlarla yapılan yolculuk da iki kısımdır. Bir kısmı bedenle, bir kısmı da kalple yapılan yolculuklardır. Bedenle yapılan yolculuk, bir yerden bir yere gitmek; kalp­le yapılan yolculuk ise esfel-i sâfilîn'den (en aşağı mertebe­den) a'lâ-ı illiyyîn'e (en yüksek mertebe ve makama) çık­maktır. Hiç şüphesiz ki, en şerefli ve kazançlı yolculuk bu ikincisidir. Çünkü, doğduğu hâlde kalmak veya taklid yo­luyla çevresine uymak ve fıtratla çevrenin basit zihin ve kalb seviyesinde yaşamak, insan için kusur ve eksikliktir. Bu, cennet kadar geniş ve güzel olan bir tefekkür hayatı yerine, zindan kadar dar ve sıkıcı olan maddî hayatın içine sıkışıp kalmaktır.

Bir şâir şöyle demiştir:

Ben insanların ayıpları içinde

Tamamlanmaya kudreti yetenlerin

Eksik kalmaya razı olmaları gibi

Kötü ve çirkin bir ayıp görmedim

Kalple yolculuk, Allah Teâlâ’nın yarattığı şeylerde te­fekkür etmek ve fikir yoluyla dolaşmaktır.

Kur’ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur: "Yakîn (ispatlı iman) arayanlar için yeryüzünde delil­ler vardır. Sizin kendi bünyenizde de (iç ve dış yapınızda) deliller vardır. Bakıp görmüyor musunuz?"

"O'nun (Allah’ın veya Kur’ân’ın) hak olduğunu iyice anlamaları için delillerimizi çevrelerinde ve kendi bünyele­rinde göstereceğiz. Allah’ın kudretinin her şeyde görül­mesi, delil olarak (onlara) yetmez mi?" (Fussilet, 53)

"Göklerde ve yerde nice deliller vardır. Fakat, onlar (inkârcı ve gafil kimseler) bu delillerden yüz çevirip geçi­yorlar." (Yusuf, 105)

Bedenle yapılan yolculuk da iki türlüdür:

Birincisi, ilim öğrenmek gibi ahirete müteallik bir iş için yolculuktur.

İkincisi ise, mal ve servet için yolculuktur.

Edep ve şartlarına uyulduğu takdirde bu ikincisini de ahiret hesabına çevirmek mümkündür. Çünkü helâl olan bütün işler niyetle ibadete çevrilebilir. Niyet, âdetleri de ibadete çeviren bir iksirdir.

Yolculuğun Çeşitleri

İlim İçin Yolculuk Yapmak

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Kim ilim aramak için evinden çıkarsa, o kimse evine dönünceye kadar Allah yolundadır." (Tirmizî)

"Kim ilim aramak için yolculuğa çıkarsa, Allah Teâlâ o kimseye cennet yolunda yürümeyi de kolaylaştırır." (Müslim)

Câbir İbni Abdullah (ra), on sahâbi arka­daşıyla birlikte, Mısır'da bulunan Abdullah İbni Uneys'ten bir hadis-i şerif dinlemek için Medine'den bu ülkeye git­mişlerdir. Said İbni Müseyyeb (ra), bir hadis-i şe­rif öğrenmek için günlerce yolculuk yapardı.

Şa'bî (ra) şöyle demiştir: "Bir kimse, kendisini bâtıldan çevirip doğruya ileten bir tek kelime öğrenmek için Şam'dan Yemen'e kadar yolculuk yapsa fazla sayılmaz."

Kendi Ahlâkını Öğrenmek İçin Yolculuk Yapmak

Ahireti arayan bir kimse, ibadet etmenin yanında, ahlâkını da düzeltmek ve güzelleştirmek zorundadır. Çün­kü, kötü ahlâk ile cennete gidilmez. Cennet, güzel ahlâk sa­hiplerinin yurdudur. Yolculuk, insanın kendi ahlâkının ne olduğunu öğrenmesine ve bu suretle onun kötü olan ta­rafını düzeltmesine imkân sağlar.

Bir adam, Hz. Ömer yanında bir şahidi tezkiye edince (övünce), Hz. Ömer (ra) ona, "Sen bu adamla yolculuk yapmış mısın?" diye sormuş. Adam, "Hayır! Yap­madım." deyince, Hz. Ömer (ra), "O halde sen onu tanımıyorsun. Çek, git." demiştir.

Allah Teâlâ’nın Mülk ve Masnuâtını Görmek İçin Yolculuk Yapmak

Allah Teâlâ, kudretinin eserlerini yeryüzüne serpiştirmiştir. Yerin her tarafında O'nun kudretinin çeşitli eserleri ve rahmetinin yeni delilleri vardır. Bütün yaratıklar O'nun varlığını gösterir ve O'nun büyüklüğünü överler. Kur’ân-ı Kerim'in ifadesiyle "Allah'ı tesbih edip hamd etmeyen hiç­bir şey yoktur." Yolculuk ve seyahatle bunlar görülür ve hepsinden yükselen tesbih ve hamd sesleri dinlenir. Ancak bu sesleri duyabilmek için hayvan seviyesinde maddileşmiş olmamak lâzımdır. Çünkü, bu sesler hayvanda bulun­mayan akıl, kalb ve ruha hitap eder ve ancak bunlar tara­fından duyulabilirler. Bu sesler, yaratılanın yaratanına, sa­natın ustasına delâleti türündendirler. Bu türden olan delâ­letler tabiî ve inkâr edilmez olduğu için, "Her şey Allah’ın bir olduğu gösteren bir delildir." denilmiştir.

İbadet ve Cihad İçin Yolculuk Yapmak

İfâ edilmesi yolculuk gerektiren ibadetlerin başında hac gelir. Cihad da ancak yolculukla mümkündür. Âlim ve sâlihleri görmek ve bunların mezarlarını ziyaret etmek de yolculuk gerektirir. Bunların diri olanlarını ziyaret etmek, ölmüş olanların mezarlarını ziyaret etmekten daha yararlı ve üstün olmakla birlikte, ölmüş olanların mezarlarını zi­yaret etmek de câizdir.

"Üç mescidin dışında bir yere şedd-i rihâl yapılmaz." hadis-i şerifi yalnızca mescidlerle ilgilidir ve söz edilen üç mescidin önemini belirmek için zikredilmiştir.

Dirileri ziyaret etmek onların söz ve nasihatlerinden yararlanmak, ölüleri ziyaret etmek ise, onlara duâ etmek ve hâllerinden ders ve ibret almak içindir.

Gerek diri ve gerekse ölü olan sâlihlerin ziyareti insanın nefsi, ruhu ve ahlâkı üzerinde olumlu etkiler yapar ve insanda bunların yolunda gitme ve onlar gibi Allah Teâlâ'ya kulluk ve itâat etme rağbet ve arzusunu uyandırır.

(Bunun dışında, İslâm'ın ilk döneminden sonraki dö­nemlerde uydurulan inançlar ve bid'atlar ziyaretin fayda­ları değil, zararlarıdır ve bu inançlar ve bid'atlar, ziyaretçi­ye sevap yerine günah kazandırır ve hatta onu şirkle burun buruna getirir.)

Dine Zarar Veren Bir Sebepten Dolayı Yolculuk Yapmak

Bu tür yolculuğun adı hicrettir. Allah Teâlâ hicret eden­ler hakkında şöyle buyurmuştur: "Kim Allah yolunda hic­ret etmek isterse, gidecek çok yer ve genişlik bulur. Kim evinden çıkıp Allah ve Rasûlü’ne hicret eder ve sonra ölür­se, onun ücreti Allah'a vacip olur. Allah bağışlayıcı ve mer­hametlidir." (Nisa, 100) Bu ayet-i kerimelerde, hicret edenlere kolay­lıklar ve mükâfatlar va'dedilmiştir.

Hicret, peygamberlerin sünneti ve kaderidir. Bunlar, Allah Teâlâ'dan aldıkları ilâhî vahyi tebliğ edince, milletlerden zulüm ve tazyik görmüş ve hicret edip yerlerini değiş­tirmek zorunda kalmışlardır. Onun için, Allah Rasûlü (sa) ilk vahyi aldığı zaman, bunu duyan Va­raka İbni Nevfel (bu yaşlı zat, eski dinleri ve peygamberle­rin tarihini bilen bir hakîmdir) üzüntüsünü beyan etmiş ve kendisine, şöyle demiş: "Keşke, kavmin seni vatanından çı­kardıkları zaman, ben hayatta olup sana yardım edebilsey­dim." Allah Rasûlü (sa) biraz hayretle, "Onlar beni çıkarırlar mı?" demiş; Varaka, "Evet; çünkü senden önceki peygamberler de vatanlarından çıkarılmış­lardır." demiştir.

Hicret etmek, kişiyi günah işlemeye mecbur eden ve günaha girmeye zorlayan hâllerde vaciptir. Vacip olduğu hâlde hicret etmeyenler kendilerine zulmetmiş olurlar. Al­lah Teâlâ bunlar hakkında şöyle buyurmuştur:

"Melekler kendilerine zulmedenlerin canlarını alınca onlara, 'Neredeydiniz?’ diye sorarlar. Onlar, 'Biz güçsüz ol­duğumuz bir yerdeydik.’ derler. Melekler, Allahın mülkü genişti, niye hicret etmediniz?’ derler. Bunların yeri cehen­nemdir. O ne kötü yerdir!" (Nisa, 97)

Dünya alâkalarının çoğalması durumunda da hicret gereklilik kazanır. Çünkü bu alâkalarla dolu iken, Allah Teâlâ'ya gerektiği şekilde ibadet etmek, O'nu zikretmek ve ahireti düşünüp sâlih amel işlemek zorlaşır.

Dünya alâkalarının çoğalması, dünyanın kişi için ahi­retten daha önemli ve öncelikli hâle gelmesine ve onun kalb ve fikrini istilâ etmesine yol açar.

Fitnelere bulaşmak tehlikesi belirince de kurtuluş çaresi hicret etmektir. Sufyân es-Sevrî (ra) şöyle de­miştir: "Fitnelere bulaşmak tehlikesi varsa, yapılması gere­ken şey şehirden şehire, ülkeden ülkeye kaçmak ve emin oluncaya kadar yer değiştirmektir."

Kıtlık ve pahalılığın olduğu bir yerden ucuzluk ve bol­luğun olduğu bir yere gitmek câizdir. Sufyân es-Sevrî şöy­le demiştir: "Bir yerde ucuzluk varsa gidip oraya yerleş. Çünkü o yerde dinin daha selâmetli, kalbin de daha rahat­tır." Ancak bir yerde mukîm iken orada baş gösteren bula­şıcı hastalıktan kaçmak câiz değildir. Çünkü bundan kaç­mak hem tevekküle aykırıdır, hem de bu suretle hastalığın başka yerlere taşınması söz konusudur.

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Sana işkence etseler ve hatta seni diri diri yaksalar bi­le Allah Teâlâ'ya ortak tanıma; sahip olduğun her şeyden vazgeçmeni isteseler bile, anne ve babana itâat et; bilerek namazları kaçırma, çünkü Allah Teâlâ’nın kulunu himaye etmesi onun namaz kılması şartına bağlıdır; içkiden sakın, çünkü o her kötülüğün anahtarıdır; günahlardan uzak dur, çünkü günahlar Allah Teâlâ’nın kuluna kızmasının sebeple­ridir; bulunduğun yerde bulaşıcı bir hastalık çıkarsa orada kalıp sabret; ev halkının nafakasında cimrilik etme, fakat onların dinde ihmalkâr davranmalarına da müsamaha gös­terme." (Beyhakî)

İş yapmak, alış veriş etmek, mal ve servet kazanmak için yolculuk yapmak câizdir. Bu yolculuğu ibadet hâline getirmek de mümkündür. Bunun yolu ise, bu yolculukla rızkını alın teriyle kazanmak, kimseye yük olmamak, başkasının mal ve servetini kıskanmamak ve muhtaçlara yar­dım etmek gibi dinde ibadet sayılan şeyleri düşünmek ve niyet etmektir.

Allah Rasûlü (sa), "Ameller niyetle­re göredir." buyurmuştur. (Müttefekun aleyh)

Niyet, âdeti sevabı olan ibadet hâline getirdiği gibi, ibadeti de sevapsız âdet hâline getirebilir. Ancak, haram iş­ler niyet sayesinde helâlleşmezler. Bunların helâlleşmesin­de niyet değil, zaruret etkili olabilir. Zaruretin de şartları ve sınırları vardır.

Her hangi bir işte niyeti dünya olan bir kimse, bu işten bir şeyler kazansa bile, ahiret hesabına kaybettikleri kazan­dıklarından fazladır. Ayrıca, bu kimsenin eline, avucuna bir şeyler girmesine mukabil, kalbine endişe, sıkıntı, korku ve gaile girer.

Niyeti ahiret olan bir kimse ise, aynı şeyleri kazanmak­la birlikte, ahiret için de sevaplar kazanır ve üstelik kalbine de rahatlık girer, basireti açılır, algılama gücü artar, kendi­sine hikmet verilir, ibret alma yeteneği güçlenir.

Şehir ve ülkeleri ne dine, ne de dünyaya dönük meşru bir niyete sahip olmaksızın dolaşanlar, otlaklarda dolaşan hayvanlar gibidirler. Bunlar kimseye zarar vermedikleri ve hadlerini aşmadıkları takdirde, yolculuklarında ve gezip dolaşmalarında bir sakınca yoktur. Bunların nefisleri hasis (kalitesiz ve düşük) olduğu için, avarece dolaşmak onlara haz ve lezzet verebilir. Onların kazançları bu geçici ve ucuz lezzetten ibarettir. Kayıpları ise, boşa harcayıp heder ettik­leri ömür sermayesidir.

Yolculuk Edepleri

Yolculuğun İslâmî bir kimlik kazanması için bazı edep ve prensiplere uyulması lâzımdır. Bunlar şöyledir:

1- Gidip gelmemek, gelip görmemek muhtemel oldu­ğu için, insanlarla kendi arasında mevcut olan hukukî so­runları halletmek, borçları ödemek, emanetleri sahiplerine vermek, yaptığı zulüm ve haksızlıkları tazmin etmek ve helallik dilemek;

2- Geçimleri kendisine ait olanlar için yeterli miktarda nafaka ve masraf bırakmak;

3- Yolda dilenci durumuna düşmemek ve arkadaşları­na karşı cömertçe davranabilmek için bolca azık ve para al­mak;

4- Vasiyetini hazırlamak ve iki şâhid huzurunda imza­lamak;

5- Dostlarla vedalaşıp onların hayır duasını almak. Al­lah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Bi­riniz sefere çıktığı zaman dostlarına veda etsin ve onlardan dua istesin. Çünkü Allah Teâlâ, onların kendisine yapacak­ları duayı bereketlendirir." (Nesaî)

En güzel dua cümlelerinden birisi, "Seni Allah Teâlâ'ya emanet ediyorum." Veya, biraz daha uzunca "Seni, mal ve evlâdını, din ve amelini Allah Teâlâ'ya emanet ediyorum." sözüdür.

Allah Rasûlü (sa) bu duâyı tavsiye etmiş ve "Allah, aldığı emanetleri zayi etmez." buyurmuştur:

6- Yolculuk boyunca güzel ahlâk sergilemek. Yolculuk bir ahlâk imtihanıdır, bu imtihanı kaybetmemeye çalışmak lâzımdır. Şöyle denilmiştir: "Üç kişi ahlâk imtihanındadırlar. Bunlar oruçlu, hasta ve yolcu kimselerdir."

7- Yolculuk için bir arkadaş edinmek. Yolculuğun me­şakkat ve sıkıntılarını azaltmak ve ondan gerektiği şekilde yaralanabilmek için bir arkadaşa ihtiyaç vardır. Bu sebeple, "Önce yoldaş, sonra yol." denilmiştir.

Yolculuk diğer zamanlara göre daha fazla mahrem ve içli dışlı olmayı gerektirdiği için, arkadaşın sâlih bir kimse olması daha fazla önemlidir. Çünkü bu mahremiyet ve ya­kınlık içinde nefisler birbirinden çok etkilenir ve birbirinin ahlâk ve davranışından çok şey alırlar.

Yolcunun arkadaşı sâlih bir kimse olmalıdır ki, ibadet­leri ifâ etmek ve haramlardan sakınmak konularında ken­disine örnek ve yardımcı olsun.

8- Dinî maksadlarla yapılan yolculukta arkadaşlar iki­den fazla iseler, akıl ve diyanetine (dindarlık) güvenilen bi­rini emîr (başkan) seçmek ve onun direktifleri altında hare­ket etmek. Allah Rasûlü (sa) şöyle bu­yurmuştur: "Seferde üç kişiyseniz, birinizi emîr yapınız." (Ebu Dâvûd, Tirmizî, Nesaî)

Karar almada, uygulamada ve iyi sonuçlar almada bu şekilde hareket etmenin büyük yararı vardır. Birlikte düzen vardır. Âlemdeki düzen de yönetici ilâhın bir olmasından­dır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Eğer yerde ve gökte birden fazla ilâh bulunsaydı, bunların (yer ve göğün) düzeni bozulurdu." (Enbiyâ, 22) Aynı sebep­ten dolayı, ülke için bir emir'in seçilmesi ve onun meşru olan emirlerine uyulması vacip kılınmıştır.

Emir'in emirlerine uymanın vacip kılınması, onun şah­sına verilen değerden dolayı değil, onun temsil ettiği düze­nin korunması sebebiyledir. Çünkü İslâmî anlayışa göre, emîr başında bulunduğu topluluğun hizmetçisidir.

Allah Rasûlü (sa), bir hadiste, "Bir kavmin emîri, onun hizmetçisidir." buyurmuş; bir hadiste, emîr'i çobana benzetmiş, bir hadiste de, "Emîr, başı kuru üzüm gibi olan (sevimsiz ve değersiz) bir köle de olsa, ona itâat edin." demiştir.

Abdullah el-Mervezî (ra) bir adamla yol ar­kadaşı olmuş ve ona, "Birimizi emîr yapalım." demiş. Adam, "Sen emîr ol." demiş. Bunun üzerine Abdullah, adamın torbasını da alıp sırtına koymuş ve onun itirazına karşı, "Emirlik budur." demiştir.

9- Yola çıkmadan önce istihâre namazı kılmak, çıkarken iki rekât sünnet kılmak ve içinden gelen duayı yapmak. Al­lah Resulünün bu münâsebetle yaptığı bir dua şöyledir:

"Allah’ın ismiyle; Allah'a güvendim ve O'na te­vekkül ettim. Güç ve kuvvet O'nun elindedir. Rabbim! Sap­maktan ve saptırmaktan (veya saptırılmaktan), hataya düş­mekten ve hataya düşürmekten (veya hataya düşürülmek­ten), zulmetmekten ve zulme uğramaktan, câhillik yapmak­tan ve cahilliğe maruz kalmaktan sana sığınırım."

10- Her vesaite binişte şu ayet-i kerimeyi okumak:

"Bunu bize musahhar edip emrimize vereni tesbih ve takdis ederiz. Bize kalsaydı, bunu musahhar edemezdik. Biz Rabbimize dönenleriz." (Zuhruf, 13-14)

11- Evden sabah erken çıkmak. Allah Rasûlü (sa) bir seriyye (askerî birlik) gönderdiği za­man, onu sabah erken yola çıkarırdı. (Tirmizî) Ve şöyle duâ eder­di: "Allah'ım! Ümmetimin sabah erken yaptıkları işleri bereketlendir." (Sünen kitapları)

12- Perşembe günü çıkmak. Allah Rasûlü (sa), çoğu zaman seferlere bu gün çıkardı. Cuma gü­nü mübarek bir gündür, ancak o gün uzak bir yere yolcu­luk yapmak mekruhtur. Çünkü o gün Cuma namazını cemaatle kılmak farzdır.

13- Gitmek veya konaklamak istediği yer görününce, "Allah’ım! Senden bu yerin hayrını ve bu yerdekilerin (in­sanların ve diğer şeylerin) hayrını isterim ve sana bu yerin şerrinden ve bu yerdekilerin şerrinden sığınırım. Allah'ım! Beni buradaki şerirlerin (zararlı insanların ve şeylerin) şerrinden koru." diye duâ etmek ve oraya inince iki rekât na­maz kılmak.

14- Beraberindeki hayvana fazla ağırlık yüklememek, yüzüne vurmamak, onu aç ve susuz bırakmamak. Şu bilin­melidir ki, hayvanlara iyi davranmakta sevap, kötü dav­ranmakta da azap vardır. Hayvanlar kıyâmet gününde in­sanlara ya şefaatçi ya da davacı olurlar.

15- Bir eve misafir olursa, aksi bir teklif yapılmadıkça üç günden fazla durmamak. Çünkü misafirliğin a'zamî sü­resi üç gündür. Vakıf ve dernek binalarında bu süreden faz­la yatıp kalkmak, bunların tüzüklerine uygunsa câizdir, uygun değilse câiz değildir. Bu cümleden olarak, sûfileri barındırmak için işletilen tekkehanelere yerleşmenin helâl olması için de sûfi olmak lâzımdır. Sûfi olmak ise, sadece sarık ve cübbe giymek değildir. O, ahiret hesabına dünya lezzetlerini terk etmek, bedenini ibadete, kalbini zikir ve fikre hasr ve tahsis etmektir.

16- Memleketine geri dönerken, ikamet yerini (şehri, köyü) gördüğü zaman, kendisini selâmetle götürüp getiren Allah Teâlâ'ya hamd-ü sena etmek ve, "Allah'ım! Bize bu yerde gönül huzuruyla ikamet etmeyi nasip et ve bize helâl ve kolay bir rızık ver." diye duâ etmek, inince de iki rekât şükür namazı kılmak. Allah Rasûlü (sa), seferlerden dönüşte önce mescidde iki rekât namaz kılar, ondan sonra evine girerdi.

17- Ev halkına, akraba ve yakın dostlara gücü nisbetinde hediye getirmek. Yolculuk dönüşünde getirilen hedi­yeler sevindirici olurlar. Ancak bu hediyelerin pahalı şeyler olmasını beklemek doğru değildir. Burada önemli olan, uzak yerde de hatırlanmış olmaktır. Bunun ötesi, imkâna bağlı bir olaydır. Onun için, "Hediyeler sahiplerinin gücü­ne göredir." denilmiştir.

Değişik amaçlarla yapılan yolculuklarda değişik fay­dalar vardır. Fakat faydası en çok olan yolculuk, insanın kendi nefsinden, heveslerinden, kötü âdet ve alışkanlıkla­rından uzaklaşmasıdır. Allah Rasûlü (sa), hicreti tarif edip faziletini bildirdikten sonra şöyle bu­yurmuştur: "En efdal hicret, Allah Teâlâ’nın nehyettiği işle­ri ve şeyleri terk etmektir."

Yolculuğun Ruhsatları

Ruhsat; mükellefiyetin azalması, dinî hükmün hafifle­mesi, dinde kolaylık sağlanması demektir. Yolculuktaki zorluk ve meşakkate karşılık, yolcular için bazı kolaylıklar sağlanmıştır. Bu kolaylıklardan faydalanabilmek için, yol­culuğun haram bir iş için olmaması ve bir yere varma he­definin bulunması lâzımdır. Bu kolaylıklar, diğer adıyla ruhsatlar şunlardır:

1- Mest üzerine mesh etmek. İkamet mahallinde de mesh câizdir. Ancak, yolculukta bunun sü­resi daha fazladır.

Sahâbî Safvân İbni Assâl (ra) şöyle demiş­tir: "Allah Rasûlü (sa), seferde olduğu­muz zaman üç gün ve üç gece mestlerimizi mesh edebilece­ğimizi söyledi." (Tirmizî, Nesaî, İbnu Mâce, İbnu Huzeyme)

2- Su bulunmadığı zaman toprakla teyemmüm etmek. Evde de teyemmüm edilebilir. Ancak evde teyemmüm edilmesi durumunda, Şafiî mezhebine göre namazı kaza etmek lâzımdır. Yolculuktaki teyemmümde ise, kaza gerek­li değildir.

3- Farz namazları cem' etmek. Cem', öğle ve ikindi na­mazlarını veya akşam ve yatsı namazlarını birlikte kılmak demektir. Ancak Hanefî mezhebine göre cem', sadece hacı­lar için Arefe ve Müzdelife'de câizdir.

Cem'in iki şekli vardır. Biri cem-i takdim, diğeri cem-i tehirdir. Cem-i takdimde ikinci namazı birinci namazdan sonra ve ara vermeden kılmak, cem-i tehirde ise, birinci na­mazın vaktinde cem' niyeti getirmek ve önce birinci nama­zı kılmak şarttır. Bu namazların sünnetleri ikisinden önce ve sonra kılınır.

4- Dört rekâtlı farz namazları iki rekât olarak kılmak. Buna da kasr denir. Kasr yapabilmenin şartları, yolun uzun (doksan kilometre kadar) olması ve yolcunun uğradığı bir mahalde Şafiî mezhebine göre dört günden fazla kalmayı niyet etmemesidir. (Giriş ve çıkış günleri bu günlere dahil değildir.)

Hanefî mezhebine göre bu süre on beş gündür. Mez­hepler arasındaki bir fark da şudur ki, kasr, Şafiî mezhebi­ne göre ruhsattır, Hanefî mezhebine göre ise vaciptir.

Allah Rasûlü (sa), Mekke fethi sıra­sında bu şehirde on dokuz gün kalmış ve bu süre boyunca namazlarını kasretmiştir Anlaşılan odur ki, eğer Allah Rasûlü (sa) Mekke'de daha fazla kal­saydı, namazlarını kasretmeye devam edecekti. Çünkü ka­sır süresini on dokuz günle sınırlandırmanın bir mânası yoktur. O hâlde, önemli olan, bir yerde uzun süre kalınanın niyet edilmemesidir.

(Ebu Dâvûd ise bu konuda üç rivayet vardır. Bir riva­yete göre bu süre on sekiz gün, bir rivayete göre on yedi gün, bir riva­yete göre on beş gündür.

5- Cuma namazı kılmamak. Yolcu olan bir kimse için Cuma namazı kılmak farz değildir. Çünkü bu namazın vücub şartlarından birisi mukim olmaktır. Mukim olmak ise, ya kendi ikamet mahallinde olmak, ya da gittiği yerde dört günden (ve Hanefî mezhebine göre, on beş günden) fazla kalmayı niyet etmektir.

Bir görüşe göre, cem' yapılması ve Cuma namazının düşmesi için yolun uzun olması şart değildir, yolcu olmak yeterlidir.

6- Sünnetleri hayvan sırtında (veya arabada) kılmak. Allah Rasûlü (sa), yolculukta sünnet na­mazlarını deve üzerinde kılardı. Deve de kendi yolunda gi­derdi. (Müttefekun aleyh) Bu durumda yolun yönü kıble yerine geçer. Bu na­mazlar binmiş halde, yani oturarak kılınır, rüku' ve secde­ler için de eğilme hareketleri yapılır. Farz namazları hay­van üzerinde (veya arabada) kılmak mecburiyeti hasıl olursa, o zaman da namaza giriş anında (niyet tekbirini ge­tirirken) kıbleye dönmek yeterlidir.

Kıble, Mekke'nin kuzeyinde olan yerler için doğu ve batı arasındaki güney cihetidir. Medine de kuzeyde olduğu için, Allah Rasûlü (sa), "Medine halkı için kıble doğu ve batı arasıdır." (Tirmizî) buyurmuştur.

Mekke ile kuzeyindeki yerin boylam farkı olursa, ona göre biraz doğuya veya batıya meyletmek de gereklidir. (Mekke'nin boylamı Türkiye'nin doğu bölgesinden geçer. Buna göre, ülkemizin doğu bölgesinde kıble ciheti tam gü­neydir, batı bölgelerinde ise, doğuya doğru biraz meyillidir.)

Âlimlerin çoğuna göre, Mekke dışındaki yerlerde tam Kabe'ye karşı durmak şart değil, mümkün de değildir. Onun için, Kabe cihetine yönelmek yeterlidir. Nitekim, Al­lah Teâlâ "Yüzünü Mescid'ul-Haram cihetine çevir." (Bakara, 144) bu­yurmuştur.

Allah Rasûlü (sa) da Medine için, "Kıble, doğu ile batı arasındadır." demiştir. Bu sebeple, müslümanlar uzun asırlardan beri câmi ve mescit inşâ ederken kıble tayininde ince hendesî hesaplar kullanmamış, cihetle yetinmişlerdir. Çünkü dinimiz ibadet işlerinde herkesin an­layamadığı ince hesapları emretmemiştir. Ancak bu işin ce­vaz tarafıdır. Bundan daha titiz davranmak ve mevcut hesap imkanlarından da yararlanıp Kabe'ye daha yakın bir istika­met bulmaya çalışmak ise, ibadetin ihsân mertebesine ulaş­ması ve onu daha güzelce yapmak demektir.

Namazların vakitlerini tayin etmek, günümüzde tak­vimler ve saatlerle yapılmaktadır. Ancak Allah Teâlâ, güneş manzumesini bir saat ve takvim şeklinde yarattığı için, va­kitleri bundan da öğrenmek mümkündür.

Buna göre, sabah namazı vakti doğu ufkunda ufka pa­ralel bir şekilde yayılan şafağın sökmesiyle başlar ve güne­şin doğuşuna kadar devam eder.

Öğle namazı vakti, gölgenin doğuya dönmeye başlamasıyla başlar ve her şeyin gölgesinin kendisi kadar uzadı­ğı zamana kadar devam eder.

İkindi namazı vakti, her şeyin gölgesinin kendisi kadar uzadığı bu vakitten başlar (buna, günün ortasındaki istivâ gölgesinin de eklenmesi lâzımdır) ve güneşin batışına ka­dar devam eder.

Akşam namazı vakti, düz arazide güneşin batması anı­dır, dağlık yerde ise batı ufkunda karanlığın koyulaşması anıdır.

Yatsı namazı vakti, Şafiî mezhebine göre, batan güneş­ten sonraki kızıllığın kaybolmasıyla başlar ve şafağa kadar devam eder. Hanefî mezhebine göre ise, bu vaktin başı, ufuktaki beyazlığın bitmesidir. Gün ve gecenin çok uzun ve­ya çok kısa oldukları yerlerde ise, ibadet vakitleri o yerlere yakın olan normal bölgelerin durumuna göre hesaplanır.

7- Ramazan orucunu kazaya bırakmak. Ancak evde ni­yetlenmiş olan orucu yolda tamamlamak lâzımdır. Şafak vakti evde olunca, o günün orucuna niyet etmek de farzdır. Ruhsat bulunmasına rağmen, yolculukta da, bir zarar ihti­mali yoksa, farz olan orucu tutmak evlâdır. Çünkü, ömrün bunun kaza edilmesine yetip yetmeyeceğini kestirmek mümkün değildir. Buna mukabil, namazları kasır yapmak tam kılmaktan evlâdır. Çünkü bu, Allah Teâlâ’nın kullarına ikram ettiği bir kolaylıktır. Allah Teâlâ’nın ikramını reddet­mek ise doğru değildir.

Allah Rasûlü (sa), "Allah Teâlâ’nın ruhsatlarından yararlanın. Çünkü O, emirlerine uymanız gibi, ruhsatlarından yararlanmanızdan da hoşlanır." buyur­muştur.

 
  Bugün 9 ziyaretçi (16 klik) kişi burdaydı! gullerinefendisi1.tr.gg  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=