GÜLCEMAAT DİYARINA HOŞGELDİNİZ
   
  Yeni islami Portaliniz
  MÜSLÜMANLARLA İLİŞKİLER VE EDEBLERİ.
 

Din Kardeşliğinin Fazileti

Allah İçin Sevmek ve Dostluk Kurmak.

Allah İçin Buğz Etmek.

Dost Seçmek.

Arkadaşlık ve Dostluk Hakları

Dostlar Arasında Söz Hakkı

Müslüman Hakları

İnsanlarla İlişkiler.

Komşu Hakları

Akraba Hakkı

Anne, Baba ve Evlâd Hakları

Allah için birbirini sevmek ve O'nun yolunda dost ol­mak en üstün kurbetlerden ve âdet şeklinde görünen en la­tif ve güzel tâatlardandır. Ancak bunun bazı şartları ve hak­ları vardır. Bu şartların gözetilmesi ve bu haklara riâyet edil­mesiyle o, alelâde bir arkadaşlık olmaktan ayrılır ve Allah Teâlâ’nın yanında yüksek derecelere ulaşmaya vesile olur.

Din Kardeşliğinin Fazileti

Bil ki, insanlarla anlaşmak ve kaynaşmak güzel ahlâkın meyvesidir. Güzel ahlâkın dindeki yeri ise gizli de­ğildir. Allah Teâlâ, Peygamber (sa)'ı gü­zel ahlâk sahibi olmakla övmüş (Kalem, 4), kendisi de bu konuda şunları söylemiştir:

"İnsanlara verilen en hayırlı şey, güzel ahlâktır." (İbnu Mâce)

"Hesap terazisine konulan en ağır amel güzel ahlâk­tır." (Ebu Dâvûd, Tirmizî)

"Müminleri cennete en çok götüren hasletler, Allah takvası ve ahlâk güzelliğidir." (Tirmizî, Hâkim)

"Kıyâmet gününde (ve cennette) derece itibarıyla bana en yakın olanlarınız, ahlâkı en güzel olup ülfet eden ve kendisiyle ülfet edilen kimselerdir." (Taberânî)

"Mümin ülfet eden ve kendisiyle ülfet edilebilen kim­sedir. Ülfet etmeyen ve kendisiyle ülfet edilemeyen kimse­de hayır yoktur." (Taberânî)

"Kıyâmet gününde bazı kimseler için şeref ve rütbe kürsüleri kurulur. Bu kimselerin yüzleri dolun ay gibi par­lar ve o gün herkes korkup ürkerken bunlar korkup ürkmezler. Bunlar, Allah Teâlâ’nın hatırı için birbirlerini sevenlerdir." (Ahmed, Hâkim)

"İki kişi Allah için birbirini sevdikleri zaman, Allah Teâlâ’nın bunlardan en çok sevdiği, arkadaşını en çok seven­dir." (İbnu Hibban, Hâkim)

"Allah Teâlâ buyurdu ki, benim için birbirini ziyaret edenler, benim için birbirini sevenler, benim için birbirine alıp verenler, benim için birbirine yardım edenler benim sevgimi hak etmiş ve kazanmış olurlar." (Ahmed)

"Allah Teâlâ, hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyâmet gününde yedi sınıf insanı kendi Arşının gölgesinde barındırır. Bunlar; âdil imam (devlet yöneticisi), Allah Teâlâ’nın ibadetinde yetişen genç, kalbi mescide bağ­lı müslüman, bir birini Allah için seven dostlar, yalnız iken Allah Teâlâ'yı düşünüp gözleri yaşla dolan kimse, kendisi­ni fuhşa davet eden kadını Allah korkusuyla reddeden er­kek ve sadakasını kimseye duyurmadan tâm bir ihlâsla ve­ren kimsedir."

"Sizden önceki bir zamanda bir adam, uzak bir yerde­ki arkadaşını ziyaret etmeye gidiyordu. Allah Teâlâ, onun yoluna bir melek koydu ve bu melek ona:

-Niçin bu arkadaşı ziyaret ediyorsun? diye sordu. Adam:

-Onu Allah için seviyorum, dedi. Melek:

-Beni Allah gönderdi ve kendisinin de bu yüzden seni sevdiğini bildirmemi istedi, dedi." (Müslim)

"İmanın en sağlam kulpu Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir."

"Allah Teâlâ buyurdu ki: İstediğin kadar ibadet et; sen benim için sevip benim için buğzetmedikçe, ibadetin sana benim yanımda bir şey kazandırmaz."

"Allah Teâlâ bir kimseye hayır dilerse ona sâlih bir dost nasip eder. Kendisi (doğruyu) unuttuğu (veya şaştığı) za­man, bu dost ona hatırlatır; kendisi (doğruya uymakta) gevşediği zaman bu onu güçlendirir."

"Allah Teâlâ’nın en çok buğzettiği kimse, dostlar ara­sında kötü söz dolaştırıp onları birbirinden koparandır." (Taberânî)

İsâ (as)’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Gö­rünüşü size Allah Teâlâ'yı hatırlatan, konuşması amelinizi arttıran, davranışı ahiret rağbetinizi çoğaltan kimselerle oturup kalkın."

Allah Teâlâ’nın Musa (as)’a şunu vahyettiği ri­vayet edilmiştir: "Kullarımdan kendine dostlar edin. An­cak, benim rızamı kazanmak yolunda sana yardımcı olma­yanlar sana dost değil, düşmandırlar."

Hz. Ali (ra) şöyle demiştir: "Kişinin sâlih dostlarının bulunması onun için büyük bir kazançtır."

"Kendinize sâlih dostlar edinin. Çünkü bunlar dünya için de ahiret için de yararlıdırlar. Kıyâmet gününde cehen­nem ehli, 'Bizim şefaatçilerimiz ve samimî dostlarımız yok­tur.’ diye yakınırlar." (Şuarâ, 101)

Abdullah İbni Ömer (ra) şöyle demiştir:

"Allah'a yemin ederim, gündüzleri hep oruç tutsam, gece­leri hep namaz kılsam ve fakat, kalbimde Allaha itâat eden­lere karşı sevgi ve günah işleyenlere karşı tepki yoksa, bu ibâdetlerin bana hiçbir faydası olmaz."

Abdullah İbni Mes'ûd (ra) şunu söylemiş­tir: "Bir kimse yetmiş sene Kabe'de Hacer'ul-esved'e karşı namaz kılsa, Allah Teâlâ o kimseyi yine de sevdiği kimselerle birlikte haşreder. Çünkü, Allah Rasûlü (sa), 'Kişi sevdiğiyle beraberdir.’ buyurmuştur."

Bu hadis-i şerifte bildirilen beraberlik, cennet veya ce­hennemde beraber olmanın yanında, amel ve ahlâkta bera­ber olmayı da ifade eder. Çünkü, kim kimi severse onun amel ve ahlâkını taklit eder.

Hasan el-Basrî (ra) şöyle demiştir: "Ey Âde­moğlu! 'Kişi sevdiğiyle beraberdir.’ sözünü yanlış anlama. Bil ki, beraberliği sağlayan sevgi amel ve ahlâk ile teyid edilen sevgidir. Bu sebeple, sen iyilere ancak onlar gibi amel et­mek ve onların ahlâkını benimsemekle yetişebilirsin."

Fudayl (ra), bir adamın, "Allah'ım! Beni ne­biler, sıddıklar, şehidler ve sâlihlerle haşret." diye duâ etti­ğini duyunca şunu söylemiştir: "Ah! Ah! Sen nebiler, sıd­dıklar, şehidler ve sâlihlerle beraber haşredilmeyi hangi sâ­lih ameli işlemekle, hangi günahları terk etmekle, hangi kızgınlığı yutmakla, hangi akrabalığı gözetmekle, hangi ar­kadaş hatasını bağışlamakla, hangi yakınını Allah için ken­dinden uzaklaştırmakla ve hangi uzağı (yakının olmayanı) Allah için kendine yakınlaştırmakla istiyorsun?"

Hasan el-Basrî (ra) şöyle demiştir: "Zâlim veya fâsık olan bir kimseyle ilişkiyi kesmek, Allah Teâlâ'ya yakınlık vesilesidir."

İbnu Semmâk (ra) ölüm döşeğinde şöyle yakarmıştır: "Allah'ım! Ben günahsız olduğumu söyleye­mem. Fakat, sen bilirsin ki, ben günah işlerken bile, sana itâat edenleri sevdim. Bu sevgimi bana şefaatçi ve yakınlık vesilesi eyle."

Allah İçin Sevmek ve Dostluk Kurmak

Sevgi ve dostluklar iki kısımdır. Bunlardan bir kısmı nefis için, bir kısmı da Allah içindir. Emredilen ve ahirette faydalı olduğu bildirilen Allah için olan sevgi ve dostluk­tur. Sevgi ve dostluk, sevenle sevilen arasında mevcut olan fıtrat benzerliği, inanç birliği veya çıkar ortaklığından ileri gelir. Bundan dolayıdır ki, iyiler iyileri, kötüler de kötüleri sever ve dost edinirler. Bu mânayı anlatmak için şöyle de­nilmiştir:

"Mümin bir kimse, yüz münafıkla bir tek müminin bu­lunduğu bir meclise girse, oradaki müminle ülfet ve ünsiyet kazanır; bir münafık da yüz müminle bir münafığın bu­lunduğu meclise girse, oradaki münafıkla yakınlık ve dost­luk kurar."

Bu örnek de gösteriyor ki, insan ancak kendi tabiat ve yaradılışında olan veya kendisiyle aynı fikir ve inancı pay­laşan kimselere meyleder ve onlara ilgi duyar. Bu sebepten dolayı şöyle denilmiştir:

"Sen ne olduğunu öğrenmek istiyorsan, kimleri sevdi­ğine bak."

Hayır ve tâata vesile ve vasıta olan şeyleri sevmek de Allah içindir. Servet, maddî imkân ve ikbâl da iyiliğe hiz­met ederlerse sevilebilirler. Aynı şeyi sevmek niyete göre, Allah için de, nefs için de olabilir. Örneğin ilim, Allah Teâlâ'yı tanımaya, kelâmını anlamaya, emirlerini doğru uy­gulamaya vesile olması sebebiyle sevilirse, bu sevgi Allah için olur. Bu durumda, ilim öğrenmek, onu öğretmek ve ona hizmet etmek sâlih ameller ve makbul tâatlar cümle­sinden olur. Fakat o, kişisel şöhret, dünyevî ikbal ve basit çıkarlara vesile olduğu için sevilirse, bu sevgi nefs hesabı­na olur ve hiçbir kıymeti bulunmaz.

Allah için sevmekte ahiret ve sevap mülâhazası yanın­da, dünyaya ait hiçbir mülâhazanın yer almaması şart de­ğildir. Bu sebeple, örneğin bir insan kendi eşini severken, bu sevginin sebebi olarak onun kendi namusunu koruma­sına vesile olması, kendisini şeytanî arzulardan uzaklaştır­ması ve ondan hayırlı bir nesil beklenmesi gibi ahirete yö­nelik düşüncelere ek olarak, onunla beşerî ihtiyaçlarını kar­şılamasını düşünmesi de câizdir. Mal ve evlât sevgisinde de durum budur. Bunlara yönelik sevgide de ağırlıklı un­sur ahiret mülâhazası olduğu takdirde, bu sevgiye beşerî ve fıtrî bazı meşru mülahazaların katılması onu Allah için olmaktan çıkarmaz. Ancak, altının ayarı onun saflığıyla yükseldiği gibi, niyetlerin de sadece Allah için olması sev­ginin kalitesini yükseltir. Allah için olmayan sevgi ise, bü­tünüyle dünya ve nefs için olan sevgidir.

İslâm dini dünyaya yararlı olan şeylerin sevgisini şart­sız olarak kötülememiştir. Çünkü, bunları sevmek insanın fıtratında vardır. İslâm dini de, fıtratı korumuş ve ona yer vermiştir. Onun için kötülenen şey, sevginin tamamen nefs hesabına olmasıdır.

Allah Rasûlü (sa) duâlarında ahiret yanında dünyaya da yer vererek şöyle demiştir: "Allah'ım! Senden, bana dünya ve ahiretin şeref ve itibarını kazandı­ran bir rahmet isterim." (Tirmizî)

"Allah'ım! Beni hem dünya, hem de ahiretin belâların­dan koru." (Ahmed)

"Allah'ım! Düşmanımı üstüme güldürme; dostumu hâlime acındırma, dinime musibet koyma, dünyayı da be­nim için en büyük maksat hâline getirme." (Tirmizî)

Bu duânın son cümlesi özellikle dikkat çekicidir. Çün­kü Allah Rasûlü (sa), burada "Dünyayı hiç aklıma getirme." dememiş, "Onu, benim için en büyük gaye hâline getirme." demiştir. Bu o demektir ki, dünya ikinci derecede bir maksat ve bir vesile olarak ahiret müla­hazasıyla birlikte düşünüldüğü zaman zarar vermez.

Allah için sevmek, ancak Allah'a ve ahiret gününe iman edenlerde bulunur ve bu imanın kuvvet ve zayıflığı­na göre kuvvetli veya zayıf olur. Öyle ki, bu iman tamamen kaybedilse, o sevgiden de eser kalmaz.

Allah için sevmek Allah'ı sevmenin meyvesidir. Allah'ı sevmek ise, ileride açıklanacağı üzere, iki sebeptendir. Bi­rinci sebep, O'nun emsalsiz ve kusursuz büyüklüğü ve yü­celiğidir. Bu sebeple Allah Teâlâ'yı sevmek âlimlerin sevgisidir. Çünkü âlimler, Allah Teâlâ’nın yüceliğini ilim vasıta­sıyla öğrenir ve O'na katıksız ve hâlis bir muhabbet besleyip huşû' duyarlar. İkinci sebep ise, Allah Teâlâ’nın ahiret­te kullarına va'dettiği cennet ve dünyada verdiği çeşitli ni­metlerden dolayıdır. Ahiret ve cennetin hak, dünya nimet­lerinin de Allah Teâlâ tarafından verildiğine iman eden bir kimse, bu sebeple O'nu sever.

Allah Teâlâ'yı seven bir kimse, O'nun sevdiklerini de sever. Bu yüzden bu kimse, insanlar içinde, Allah Teâlâyı seven ve O'nun tarafından sevilen kimseleri sever. Diğer şeylerden de Allah Teâlâ’nın râzı olduğu kısmı sever. Mümin-kâfir, iy1-kötü ayırımı yapmadan herkesi ve her şeyi sevmek Allah için sevmek değildir. Çünkü Allah Teâlâ’nın kendisi kâfir, fâcir ve zâlimleri sevmez. Zulmü, günahkârlığı ve gafleti de hoş görmez. Kur'ân-ı Kerim'de şöyle bu­yurulmuştur:

"Allah zâlimleri sevmez." (Al-i İmrân, 40) "Allah haddi aşanları sevmez." (Bakara, 190) "Allah kibirlenenleri sevmez." (Nahl, 23)

Peygamberin ashâbını övmek sadedinde de şöyle bu­yurulmuştur:

"Allah size imanı sevdirdi ve onu kalbinizde süsledi. Küfür, fâsıklık ve günah işlemeyi de size nefret ettirdi. Bu vasıfta olanlar doğru yoldadırlar." (Hucurât, 7)

Hakikat bu olunca, "Yaratandan ötürü yaratılanı sev­mek" sözü, sevilmemesi gerekenleri de sevmek anlamında değildir. Bu söz, sevdiklerini Allah için sevmek anlamında­dır. Allah için sevmek ise, sadece iyi insanları, doğru işleri ve masum tabiatı sevmektir.

Kâfir ve kötü kimseler hakkında meşru olan tutum ise, onları sevmek değil, kendilerine acımaktır. Hakikaten de, ebedî ve bitmez azaplara aday olan bu biçareler acınmaya müstahaktırlar.

Allah İçin Buğz Etmek

Allah için seven bir kimse, Allah için buğz da eder. Çünkü bu dünyada iyilerin yanında kötüler de vardır. Bu yüzden, ister istemez, bazı insanlara ve bazı işlere karşı buğz şeklinde tepki göstermek de gerekir.

Bir insanda Allah Teâlâ’nın sevdiği ve sevmediği huy­lar ve davranışlar birlikte bulunduğu zaman, bu insan iyi tarafları yüzünden sevilir, kötü tarafları yüzünden de buğzedilir. Buna göre, hem müslüman, hem de günahkâr olan bir kimse, müslümanlığından dolayı sevilir, günahkârlığın­dan dolayı da kendisine buğz edilir. Böyle bir insan kâfir­den daha iyi, tâat ehli bir müslümandan daha kötüdür. Bu türlü iki yönü bulunan bir insanın sadece iyi veya kötü yö­nünü görüp ona göre kendisine karşı tek yönlü bir tepki göstermek adalete uygun değildir. Allah Teâlâ adil olduğu için, adalet ölçülerine göre olmayan böyle bir sevgiyi kendisi için kabul etmez. Fakat çoğu kimseler böyle tek yönlü ve şaşı bir sevgiyi gösterir ve onu Allah için sevmek veya buğzetmek zannedebilirler. Böyle bir tepki tamamen nefs hesabınadır.

Allah için buğz şu aşamalardan geçer:

1-Önce hatalı olana nasihat edilir ve hatadan dönmesi için fırsat verilir.

2-Fayda vermezse eleştirilir ve kendisiyle tartışılır.

3-Bir süre kendisiyle konuşulmaz.

4-Onunla her türlü ilişki kesilir.

5-Kötülüğü başkalarına dokunan cinsten ise, teşhir edilir ve kötülük yapma yolları kesilir.

Israr ve devam niteliği olmayan hatalara karşı setredici olmak evladır. Tevbe edilip terkedilmiş günahları ise gündeme getirmek haramdır.

Kendi özel haklarına karşı affedici olmak fazilettir. Allah Teâlâ "Bağışlayıcı ol" (Mâide, 13) buyurmuş Allah Rasûlü (sa) da "Sana zulmedeni affet" demiştir. Bu sıdıkların ahlakıdır. Kendi haklarını değil, Allah’ın ve kullarının haklarını affetmek ise zındıkların ahlakıdır.

Allah Tealâ’nın emirlerine muhalefet eden bir kimse ya itikatta, ya amelde muhalefet edendir. İtikatta muhalefet eden ya kafir ya bid’atçıdır. Kafir ve bid'atçı ya bozuk inançlarını yayan propagandacı ve militandır, ya da kendi hâlinde bir kimsedir. Propagandacı ve militan olan kâfir ve bid'atçıya karşı koymak, küfür ve bid'atlarını çürütmek ve onlarla her türlü dostluk ve yar­dım ilişkilerini kesmek vaciptir. Allah Teâlâ şöyle buyur­muştur:

"Allah'a ve ahiret gününe iman eden bir topluluğun, babaları, çocukları, kardeşleri ve kavimleri de olsalar, Al­lah'a ve O'nun Rasûlü’ne karşı cephe açan kimselere dost­luk gösterdiklerini göremezsin." (Mücadele 22)

"Ey iman edenler! Hem benim, hem de sizin düşmanı­nız olan kimseleri dost edinip onlara sevgi göstermeyiniz." (Mümtehine,

Bozuk inançlarını kendilerine saklayan ve onun propa­gandasını yapmayan kâfir ve bid'atçıya gelince, bunlarla sa­mimî ve derunî olmamak şartıyla medenî münasebetler için­de olmak câizdir. Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Allah, din konusunda sizinle uğraşmayan ve sizi yur­dunuzdan çıkarmayan kimselere iyilik yapmanızı ve âdil davranmanızı nehyetmez. Allah, âdil olanları sever. Allah, ancak din konusunda sizinle uğraşanları, sizi yurdunuz­dan çıkaranları ve çıkarılmanıza yardımcı olanları dost edinmenizi nehyeder. Bu sebeple, kim bunları dost edinir­se onlar da zâlimlerdir." (Mümtehine, 9)

Çünkü, zulme yardımcı olmak veya onu hoş görmek de zulümdür. Küfre yardımcı olmak veya onu hoş görmek de küfürdür. Günaha yardımcı olmak veya onu hoş gör­mek de günahtır.

Kâfir ve bid'atçılar, küfür ve bid'atlarının naşiri (yayıcısı) olmasalar bile onlara karşı mesafeli davranmak evlâ­dır. Çünkü batıl inançlar ve kötü huylar bulaşıcıdırlar. Bu sebeple, bunların sahipleriyle oturup kalkanlar, giderek onlardan etkilenir ve farkında bile olmadan onların fikir, huy ve dalâletlerini benimsemeye başlarlar. Bu kimselere karşı soğuk davranmak, onlar için de yararlıdır. Çünkü, bu suretle normal bir durumda olmadıklarını ve kendilerini düzeltmeleri gerektiğini anlar ve doğruya yönelip ebedî kurtuluşa ererler.

İtikadı sağlam olan, ancak amelde Allah Teâlâ’nın emirlerine muhalefet eden bir kimse de, ya başkalarının din ve dünyasına zarar verendir, ya da zararı sadece kendi­sine dokunan bir kimsedir. Burada da birinci durumda olan bir kimse ikinci durumda olan kimseden daha kötü­dür. Bu sebeple, başkalarına zarar veren ve zâlim olan kim­seye karşı daha sert davranmak ve onunla dostluk ve ya­kınlık kurmaktan sakınmak lâzımdır. Kur'ân-ı Kerim'de:

"Zulmedenlere meyil etmeyin; aksi takdirde ateş sizi de yakar." (Hûd, 113) buyurulmuştur.

Zararı yalnızca kendisine dokunan kimseye karşı daha yumuşak bir tavır takınmak caizdir. Ancak, ne suretle olur­sa olsun Allah Teâlâ'ya karşı günah işlenmesi normal olma­dığı için, bir kimseyi günah işleme hâlinde görünce, kendi­sine nasihat etmek, bu fayda vermezse, onu terk etmek ve bir daha görmemeye çalışmak lâzımdır.

Günah işlemiş bir kimseye had tatbik edilirken onu ay­rıca azarlayıp tahkir etmek câiz değildir. Allah Rasûlü (sa) zamanında bir adam içki içiyordu ve her defasında yakalanıp kendisine içkinin cezası tatbik ediliyor­du. Bu olay tekerrür edince, bir ceza tatbiki sırasında bir sahabî adama sözlü olarak sataştı ve, "Allah sana lanet etsin! Bu ne arsızlıktır!" dedi. Allah Rasûlü (sa), bu sahâbiyi bu sözünden dolayı uyardı ve bu türlü sa­taşmaların adamı daha da arsızlaştıracağını söyledi. (Buharî)

İslâm’ın bazı günahlara karşı tatbik edilmesini emretti­ği had ve cezalar ve kötülüklere karşı önerdiği diğer tedbir­ler, insanlardan intikam almak ve onların haysiyetlerini rencide etmek için değildir. Bunlar, kötülükleri önleme ve kötüleri tedavi etme maksadına yönelik yöntemlerdir. Onun için, bu maksadın aksini netice veren davranışlardan sakınmak lâzımdır.

Dost Seçmek

Dost seçimi önemlidir. Allah Rasûlü (sa), "Kişi, dostunun dini üzerindedir." (Ebu Dâvûd, Tirmizî) buyurmuştur. Dostluğun; birbiriyle ünsiyet etmek, birbirine yardım et­mek, sevinç ve kederde birbirine ortak olmak, birbirinin ilim ve amelinden yararlanmak, birbirini güzel işlerde ör­nek almak, birbirine duâ etmek ve kıyâmet gününde birbi­rine şehâdet ve şefaat etmek gibi faydaları vardır. Onun için seçilecek dostta şu beş vasfın bulunması lâzımdır:

1- Akıllı olmak;

2- Güzel ahlâk sahibi olmak;

3- Fâsık olmamak;

4- Bid'atçı olmamak;

5- Menfaatçi, cimri ve haris olmamak.

Arkadaşın akıllı olması lâzımdır. Çünkü, her şeyin ba­şı akıldır ve o her güzelliğin temelidir. Bu sebeple, ahmak olan insanın ne kendisinde, ne de dostluk ve arkadaşlığın­da hayır yoktur. Onunla kurulacak bir dostluğun ömrü de kısadır. Aklın yolundan ayrılan ahmak dost, fayda vermek isterken zarar da verebilir.

Arkadaşın, akıl yanında güzel ahlâk sahibi olması lâ­zımdır. Çünkü, nice akıl sahipleri vardır ki, şehvet, hiddet, şöhret, hased gibi kötü hislerine mağlup olurlar. Bu ahlâk­sız tipler aklı az olan ahmaklardan daha çok sıkıcı ve çekil­mezdirler.

Arkadaşın fâsık olmaması lâzımdır. Çünkü, arkadaşlığın en önemli faydaları ahirete yönelik olanlardır. Fasıkın arkadaşlığıyla bu faydalar tahakkuk etmez. Bu arkadaşlıktan dünyaya ait hakikî faydalar da sağlanmaz. Çünkü kendisini yaratanın haklarını gözetmeyen, iyiliklerine şükretmeyen ve yüce olan hatırını saymayan bir fâsık, kendisi gibi olan arka­daşına karşı daha iyi davranmaz. Onun fıskının bulaşması da başka bir sakıncadır. Çünkü, insan kötülükleri göre göre onları normal bulur ve giderek onlara heves ve arzu duyar. Bu sebeplerle, Allah Teâlâ fâsıklarla arkadaşlık edilmemesini emretmiştir. Bu konuyla ilgili bazı âyetler şöyledir:

"Bizi anmaktan yüz çeviren ve sadece dünya hayatını isteyen kimselerden uzak dur." (Necm, 29)

"Kalbini bizi anmaktan gâfil kıldığımız, kötü arzuları­na uyan ve işi gücü aşırılık olan kimseye uyma." (Kehf, 28)

"Ahirete inanmayan ve nefsine uyan kimseler, sakın seni imandan uzaklaştırmasınlar." (Tâhâ, 16)

"(Yanlış arkadaşlık seçimiyle) kendine zulmetmiş olan kimse, o gün ellerini ısırarak, 'Ah keşke Peygamberin yo­lunda gitseydim! Ah keşke falanı dost edinmeseydim! O bana arkadaş olduktan sonra beni hak yoldan çıkardı.’ der." (Furkan, 27-29)

"Bana dönenlerin yoluna uy." (Lukman, 15)

Hz. Ali (ra) şöyle demiştir: "Fâsık kimseye arkadaş olma. Aksi takdirde ondan günahkârlık öğrenirsin."

Dost ve arkadaşın bid'atçı olmaması lâzımdır. Çünkü böyle bir kimsenin arkadaşlığıyla onun bid'atları bulaşır. Bid’atların bulaşması küfür ve günahların bulaşmasından daha kolaydır. Çünkü, bütün müminler küfür ve günahların yanlış olduğunu bilirler, fakat onların çoğu bid'atların yan­lış olduğunu bilmezler. Bunun sebebi ise, bid'atçıların da müslüman görünmeleri ve delil olarak Kur’ân ve hadisler­den bahsetmeleridir. Bunların Kur’ân ve hadislerden çıkar­dıkları manaların yanlış olduğunu ancak âlimler bilirler.

Arkadaşın dünyaya karşı hırs ve tamah sahibi olmaması da lâzımdır. Çünkü, dünya hırsıyla başı dönmüş bir kimse, kendi kişisel çıkarından başka bir şey düşünmez ve arkadaşlık hakkını rahatlıkla buna fedâ eder.

Alkame el-Utâridî, ölüm döşeğinde oğluna şu vasiyeti yapmıştır: "Yavrum! Dost edinme ihtiyacı duyarsan, o kim­seyi dost edin ki, ona hizmet ettiğin zaman emeğin boşuna gitmez; onunla birlikte olduğun zaman senin itibarını dü­şürmez; bir sıkıntıya düştüğün zaman seni yalnız bırak­maz; bir hayır yapmak istediğin zaman seninle birlikte o da bunu yapar; senin iyiliklerini söyler, ayıp ve kusurlarını ör­ter; ondan bir şey istediğin zaman bunu sana verir; isteme­diğin zaman da hâlinden anlar; seni yalancı çıkarmaz; seni kendi nefsine tercih eder."

Bir zat şöyle demiştir: "Ancak o kimseyle arkadaş ol ki, senin sırrını saklar, ayıbını örter, musibet zamanında yanın­da olur, hoşa giden işlerde seni öne çıkarır, iyiliklerini ya­yar ve kötülüklerini gizler."

Bir zat da şunu söylemiştir: "Ancak iki çeşit insana ar­kadaş ol. Bunlardan birincisi ilminden yararlandığın kim­sedir, ikincisi de senin ilminden yararlanan kimsedir."

Cafer es-Sadık (ra) şöyle demiştir: "Beş kişiy­le arkadaşlık etme. Bunlardan birincisi yalancı kimsedir. Çünkü yalancı kimse, seni aldatır ve gerçekleri yanlış anla­mana sebep olur. İkincisi, ahmak kimsedir. Çünkü ahmak kimse, fayda vermek isterken sana zarar verir. Üçüncüsü cimri kimsedir. Çünkü cimri kimse, kendisine muhtaç ol­duğun zaman seni terk eder. Dördüncüsü, korkak kimse­dir. Çünkü korkak kimse, bir tehlike gördüğü zaman seni bırakıp kaçar. Beşincisi, fâsık kimsedir. Çünkü fâsık kimse, nefsi isteyince sana kötülük etmekten sakınmaz."

Bir zat şöyle demiştir: "Dostlar üç çeşittir. Birinci çeşi­di gıda gibidir; onsuz olunmaz. Bir çeşidi ilâç gibidir; ara sıra lâzım olur. Bir çeşidi de hastalık gibidir; sıkıntı ve za­rar vermekten başka bir işe yaramaz."

Bir zat da şunu söylemiştir: "İnsanlar ağaçlar gibidir. Bir kısım ağaçların gölgesi var, meyvesi yoktur. Bu ağaçlar, dün­ya için faydalı olup ahiret için faydalı olmayan insanların mi­sâlidir. Çünkü dünya geçici bir gölge, ahiret ise gaye ve mey­vedir. Bir kısım ağaçların meyvesi var, gölgesi yoktur. Bu ağaçlar, ahiret için faydalı olup dünya için faydalı olmayan insanların misâlidir. Bir kısım ağaçların hem gölgesi, hem de meyvesi vardır. Bunlar, hem dünya, hem de ahiret için fayda­lı olan insanların misâlidir. Diken gibi yırtıcı çalıların ise ne gölgesi, ne de meyvesi vardır. Bunlar da ne dünya, ne de ahi­ret için faydaları olmayan, aksine kendilerine yaklaşanları iki âlemde de zarara sokan kimselerin misâlidir."

Ebu Zer (ra) şöyle demiştir: "Sâlih dost yalnızlıktan iyidir; yalnızlık da fâsık veya huysuz dosttan iyidir."

Lokman oğluna şunu vasiyet etmiştir: "Yavrum! Âlim­ler ve bilenlerle oturup kalk. Çünkü toprak su ile dirildiği gibi, kalb de ilim ve hikmetle dirilir."

Peygamberimize nisbet edilen bir sözde de şöyle denil­miştir: "Görünüşü size Allah'ı hatırlatan kimselerle oturup kalkın."

Arkadaşlık ve Dostluk Hakları

Arkadaşlık ve dostluk, mânâsız bir isim veya faydasız bir beraberlikten ibaret değildir. Bu sebeple o, iki tarafa da bazı haklar getirir ve bazı mükellefiyetler yükler. Bunlar kı­saca şöyledir:

1- Allah Rasûlü’ne nisbet edilen bir sözde şöyle denil­miştir: "İki dost iki el gibidirler." Yani, nasıl ki, iki el bir maksat için çalışır ve birbirine yardım ederlerse, iki dost da o şekilde birbirine yardımcıdırlar.

Yardım deyince de, en evvel mal yardımı akla gelir. Mal yardımı konusunda dostlar üç kısımdır. En aşağı dere­cede olan dost, kendi ihtiyaçlarından fazla kalan malıyla dostuna yardım edendir. Orta derecede olan dost, malını dostuyla ortaklaşa paylaşandır.

Hasan el-Basrî (ra) şöyle demiştir: "Bizim ye­tiştiğimiz dönemde dostlar, kendi abalarını yırtıp yarısını dostlarına verirlerdi."

En yüksek derecede olan dost ise, dostunu kendi ma­lında kendisinden daha fazla hak sahibi görendir. Hicret sı­rasında mal sahibi olan Medineli müslümanlar, fakir olan Mekkeli müslümanlara karşı bu şekilde davranmışlar ve Allah Teâlâ onların bu davranışlarını överek, "Onlar, kendi­leri zaruret içinde olsalar bile, muhacir kardeşlerini kendi nefislerine tercih ederler." (Haşr, 9) sözüyle bildirmiştir.

Meymun İbni Mehrân şöyle demiştir: "Dostta sadece zararsız olma vasfını arayan bir kimse, mezarlıktaki ölüle­ri dost edinsin." Bu o demektir ki, dost ölüler gibi zararsız olmakla yetinmemeli, aynı zamanda dostuna faydalı olma­ya çalışmalıdır. Faydalı olmanın da maddî ve manevî pek çok çeşitleri vardır. Selef-i sâlih, bu konuda çok parlak ör­nekler sergilemişlerdir.

Abdullah İbni Ömer (ra) şöyle demiştir: "Allah Resulünün ashâbından birine bir keçi kafası hediye edilmişti. Kendisi, 'Falan dostum benden daha çok muh­taçtır.’ diyerek bunu ona göndermişti. O da, 'Falan dostum benden daha çok muhtaçtır.’ deyip ona göndermişti. Bu da kendi dostunu düşünmüş ve böylece keçi kafası yedi el de­ğiştirdikten sonra tekrar ilk alana dönmüştü."

Huzeyfe (ra) şunu anlatmıştır: "Yemâme savaşında yaralılar arasında dolaşıp amcamın oğluna su vermek istedim. Kendisine verdiğim suyu içmek üzere iken, su isteyen başka bir yaralının sesi duyuldu. Amcamın oğlu, başıyla işaret ederek 'Önce ona götür' dedi. Ben ace­leyle sesin sahibine doğru gittim. Fakat, yanına varıncaya kadar o şehid olmuştu. Amcamın oğluna dönmek istedim. Yetiştiğimde bu da şehid olmuştu."

Bir sufî cemaati Halifeye ihbar edilmiş ve kendisi tara­fından idama mahkûm edilmişlerdi. Bunlar başları kesil­mek için sıraya dizildiklerinde, en arkaya düşmüş olan Eb'ul-Hüseyin en-Nuri cellâdın önüne fırlamış ve önce kendi başının kesilmesini istemiştir. Onun bu ölümden korkmayan fedakârca hareketi görevlilerin dikkatini çek­miş ve bu yüzden karar yeniden gözden geçirilip cemaat serbest bırakılmıştır.

Feth el-Musilî (ra), dostunun evine gitmiş, onu evde bulamayınca, hizmetçi köleye, "Para kutusunu getir." demiş ve içinden ihtiyacı kadar para alıp gitmiştir. Dostu eve geldiğinde, köle ona olayı anlatmış; bu zat buna o kadar sevinmiş ki, bu sevinçli haberi kendisine anlatan köleyi azat etmiştir.

Bir adam Ebu Hureyre'ye : "Seninle Allah için dost olmak isterim." demiş. Ebu Hureyre (ra), "Sen bu dostluğun hakkını bilir misin?" diye sormuş. Adam, "Bilmem, bana öğret." demiş. Ebu Hureyre, "Bunun hakkı, altın ve gümüşünde benden fazla hak sahibi olmamandır." demiştir.

İbrahim İbni Edhem (ra), dost ve arkadaşla­rından, mallarında kendisinin mutlak tasarruf etmesi için izin isterdi. Bir yolculukta böyle bir arkadaşla giderken, yolda kendilerinden daha zayıf bir yolcu ile karşılaşmışlar. İbrahim, arkadaşının eşeğini bu yolcuya hibe edip vermiş ve kendileri yaya olarak yürümüşler. Bir başka yolculukta da bir arkadaşıyla berabermiş. Bir yerde birisi onlara bir ta­bak tirit vermiş. Kendisine ait bir şeyi bulunmayan İbra­him, arkadaşının satmak için hazırladığı çarık bağlarından bir demet çıkarıp tirit sahibine vermiş. Tiritin kendilerine pahalıya mal olduğunu gören arkadaşı sıkıntıdan şurasını burasını kaşımış, fakat ona tasarruf izni verdiği için sesini çıkarmamış.

Mesruk, büyük bir meblağ tutan bir borç altındaydı. Bu durumdayken dostu Hayseme'nin borcu bulunduğunu duymuş ve kendisine haber vermeden elindeki parayla onun borcunu ödemiş. Hayseme de Mesruk'un borçlu ol­duğunu öğrenmiş. O da kendi borcu için hazırladığı para­yı götürüp bunun borcuna yatırmış. Ondan sonra, bunların birbirinin borcunu ödemiş oldukları anlaşılmıştır.

Ebu Süleyman ed-Dârânî (ra) şöyle demiştir: "Yemek istediğim bir lokmayı dostumun ağzına verip onun çiğnemesini seyrederken, o lokmanın lezzetini damağımda hissederim."

Hz. Ali (ra) şunu söylemiştir: "Allah yolundaki dostuma yirmi dirhem vermenin sevabını, fakirle­re yüz dirhem vermenin sevabından daha fazla bulurum ve bir ölçek (dört avuç) taamla dostuma bir yemek hazırla­mayı bir köle azat etmeye tercih ederim."

Hakikî dostluk zımnen birbirinin malında tasarruf izni taşıdığı için, Allah Teâlâ, dostların tekrar izin istemeden bir­birinin yemeğini yiyebileceklerini bildirmiştir. Bunu bildi­ren âyet şöyledir: "Gerek kendi evlerinizde, gerekse baba­larınızın evlerinde, annelerinizin evlerinde, kardeşlerinizin evlerinde, bacılarınızın evlerinde, halalarınızın evlerinde, dayılarınızın evlerinde, teyzelerinizin evlerinde, anahtarla­rı size verilen evlerde ve dostlarınızın evlerinde (muhtaç olduğunuz yemeği) yemenizde bir sakınca yoktur. " (Nur, 61)

Bir zat şöyle demiştir: "Bir ihtiyacının giderilmesini dostundan istediğin zaman eğer onu gidermezse, 'Unut­muştur.’ diyerek ona hatırlat. Eğer bundan sonra da onu gi­dermezse, cenaze namazındaki gibi tekbir getir ve 'Ölüleri Allah diriltecektir.’ (Şûra, 9) âyetini oku."

İbni Şebreme, bir dostunun önemli bir işini görmüştü. Dostu ona bir hediye götürdü. İbni Şebreme, "Bu nedir?" diye sordu. Dostu, "Yaptığın iyiliğe karşılıktır." dedi. İbni Şebreme, "Bunu al götür ve sana şunu da söyleyeyim: Bir dostuna işin düştüğü zaman, eğer bütün gücüyle onu gör­meye çalışmazsa, bu adamı ölmüş say ve üzerinde cenaze namazı kıl." dedi.

Seleften bazı zatlar, her gün dostlarının kapısını çalar ve, "Bugün için neyiniz eksik, neye ihtiyacınız var?" diye sorarlar ve ona göre yardımda bulunurlardı.

Bir kimse öldüğü zaman da onun dostu çoluk çocuğu­nun geçim ve iaşesini üzerine alır, babaları gibi ihtiyaçlarını karşılar ve onları kendi çocukları gibi eğitip terbiye ederdi.

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Allah Teâlâ’nın en çok sevdiği insan, günahlardan en çok uzak duran, dinde en çok sebat gösteren ve dostlarına en çok yakınlık duyandır." (Taberânî)

Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de: "Onlar kendi aralarında merhametlidirler." (Feth, 29) buyurmuştur.

Hasan el-Basrî (ra) şöyle demiştir: "Biz dost­larımızı ev halkımızdan daha çok severdik. Çünkü bunlar bize dünyayı hatırlatırken dostlarımız bize ahireti hatırlatırlardı."

Atâ (ra) şöyle demiştir: "Dostlarınızı üç du­rumda yalnız bırakmayın. Onlar hasta iseler, ziyaretlerine gidin; bir işle meşgul iseler onlara yardım edin; gevşemişlerse onları güçlendirin."

Said İbni As (ra) şöyle demiştir: "Dostum ba­na geldiğinde, üzerimde üç hakkı vardır. Bunlar gelişine se­vinmek, ona yer göstermek ve konuşmasını dinlemektir."

Lezzetli bir yemek veya sevinçli bir hâl olduğunda bun­ları dostlarla paylaşmak da dostluğun gereklerindendir.

2- Dosta yardım, malî yardımdan ibaret değildir. Bu­nun yanında, kendisi haklı olduğu zaman onu savunmak, tehlikelere karşı onu korumak, hatta onun için kavga etmek de dostluğun icaplarındandır. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur:

"Kim bir mümini bir münafığın şerrinden himaye edip onu korursa, Allah Teâlâ da kıyâmet gününde kendisini ce­hennem ateşinden korur."

"Müslüman müslümanın kardeşidir. Bu sebeple, ne ona zulmeder, ne de kedisine zulmedilmesine seyirci kalır."

3- Dostun dost üzerinde ayıplarını araştırmamak, gizli hâllerini öğrenmek için tecessüs etmemek, bildiği ayıp ve kusurlarını gizlemek ve görmezlikten gelmek, dostu kendi­sine bir sır vermişse bunu saklamak, yanına bir emanet bı­rakmışsa onu iyice korumak, hakkında söylenmiş kötü söz­leri -faydası yoksa- ona ulaştırmamak, kıskançlık veya ben­zeri duygularla onu diğer dostlarından koparmaya kalkışmamak, onu sevindiren haberleri ona söylemek ve hakkın­da söylenmiş güzel sözleri ona aktarmak hakları da vardır.

Dostlara -ve genel olarak bütün müslümanlara ve in­sanlara- karşı doğru davranmanın iki ölçüsü vardır. Bu öl­çülerden birincisi onları kendi nefsine kıyas etmektir. Bu ölçüyle, dostun dosttan ve insanın insandan neleri bekledi­ğini, hangi hareketlerden ve yaklaşımlardan hoşlandığını veya hoşlanmadığını öğrenmek mümkündür. Bundan do­layı, "Kıyas-ı nefs mizan-ı adalettir." denilmiştir.

Bu ölçüyü kullanan insan, aynı zamanda, kendisinin yapmadığı bir iyiliği başkasından bekleme hakkının bu­lunmadığını da anlar. Kendisinin yapmadığını başkasın­dan bekleyen bir kimse, "Alırken tam alıp verirken eksik verenlerin vay hâline!" (Mutaffifîn, 1-2) ayetinin tehdidine muhatap olur.

İkinci ölçü ise, hiç kusursuz bir dost ve insan bulunma­dığını bilmektir. Bu bilinirse, insanlara iyi demek ve onlar­la dost olmak için onlarda hiç kusur bulunmaması aran­maz; bunun yerine, gerçekçi bir değerlendirmeyle iyi taraf­larının kötü taraflarından fazla olmasıyla yetinilir ve böyle olan dostlar ve genelde müslümanlar iyi olarak kabul edi­lir. Müslümanlar, birbirlerinin kötü taraflarını değil, iyi ta­raflarını görmekle mükelleftirler.

Abdullah İbni Mübarek (ra) şöyle demiştir: "Mümin kişi mümin kardeşinin hataları için mazeret bul­maya çalışır; münafık ise, onu peşinen kötülemek ister."

Fudayl (ra) şunu söylemiştir: "Fütüvvet, dostların kusurlarını görmemektir."

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Kötü komşunun şerrinden Allah'a sığının. Bu o kim­sedir ki, komşusunun iyi taraflarını görmez, görse de söy­lemez; buna mukabil onun kötü taraflarını görür ve onları söyler." (Buharî)

Bu hadis-i şerifin hükmü eşlere, dostlara ve diğer bü­tün insanlara şâmildir. Buna göre, karşı tarafın olumlu ta­raflarını değil, sadece olumsuz taraflarını gören ve söyle­yen kimseler kötü kimselerdir. İyilikleri görmeyip sadece kötülükleri görmek adâlete de aykırıdır. Çünkü adalet, her şeyin hakkını vermek ve her şeyi hesaba katmaktır. Nite­kim, mutlak âdil olan Allah Teâlâ, kıyâmet gününde kulla­rını hesaba çekerken, iyilik ve kötülüklerini birbiriyle tartar ve bunlardan hangisi ağır gelirse ona göre hüküm verir.

"Kimin sevapları (günahlarına göre) ağır gelirse, o kimsenin yeri cennettir; kimin sevapları (günahlarına göre) hafif gelirse, o kimsenin yeri de kızgın ateştir." (Karia, 6-8)

Adâlet budur. Fazilet ise, dostların -ve genel olarak bütün müslümanların- kimseye zararı olmayan ve dine açıkça dokunmayan kusur ve eksikliklerini hiç görmemek­tir. Başkalarına zarar vermek ve dinin emirlerini açıkça çiğ­nemek şeklinde olan günahlara karşı ise sessiz durmak câiz değildir. Bu durumda emr-i maruf ve nehy-i münker yap­mak vaciptir.

Allah Rasûlü (sa), "Biriniz münker olan bir işle karşılaştığı zaman onu elle değiştirsin; buna gücü yetmezse dille değiştirsin; buna da gücü yetmezse kalbiyle rahatsızlık duysun." buyurmuştur.

Allah Teâlâ da sevdiği ve kendisini seven kullarını, "Onlar, emr-i maruf ve nehy-i münker yaparken kimsenin azarlamasından korkup çekinmezler." (Mâide, 54) buyurmuştur.

Ancak, emr-i maruf ve nehy-i münkerin şekil ve üslu­bunu doğru ayarlamak lâzımdır. Aksi takdirde, kaş yapa­yım derken göz çıkarmak işten bile değildir. Nitekim, ge­nellikle karşı tepkiler de emr-i maruf ve nehy-i münkerin kendisine karşı değil, bunun icrasında kullanılan yanlış üs­luptan ileri gelirler.

Zünnûn (ra) şöyle demiştir: "Seninle dost ol­mak için senin melekler veya peygamberler gibi masum ol­manı isteyenlerin dostluğunda senin için hayır yoktur."

Dostları -ve diğer müslümanları- dil ile kötüleyip gıy­betlerini yapmak câiz olmadığı gibi, onlar hakkında su-i zan (kötü zan) etmek de câiz değildir. Çünkü su-i zan kal­bin gıybetidir. Buna göre, ispat edici bir delil bulunmadık­ça dostların -ve müslümanların- kötü olduklarını düşünme­mek ve sahih bir şekilde tevil etmek mümkün oldukça on­ların söz ve davranışlarından kötü manalar çıkarmamak lâ­zımdır. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyur­muştur:

"Allah Teâlâ, mümine mümin kardeşinin kanını, malını, namusunu ve hakkında su-i zan etmesini haram kılmıştır." (Hâkim)

"Su-i zandan sakının. Çünkü o, en kötü yalandır." (Müttefekun aleyh)

Su-i zan tecessüse de yol açar. Çünkü su-i zan eden kimse, üstüne vazifeymiş gibi, bunun doğruluk derecesini öğrenmek için dostunun -veya her hangi bir müslümanın- dokunulmaz olan gizli hâllerini araştırmaya kalkar. Böyle­ce ikinci bir günah daha işlemiş olur. Çünkü, su-i zan gibi tecessüs de haramdır.

Allah Teâlâ, "Ey iman edenler! Zandan çokça sakının. Çünkü zannın bir kısmı (aslı olmayan zan) günahtır. Teces­süs de etmeyin. Birbirinizi gıybet de etmeyin." (Hucurât, 12) buyur­muştur.

Allah Teâlâ’nın kendisi "Ayıpları gizleyen" ve "Günahları bağışlayan"dır. Onun için, kendisine yakarırken, "Ey güzellikleri açığa çıkaran ve çirkinlikleri gizleyen!" diye duâ edilir. Bu sebeple, kul da bu ahlâkla ahlâklanmalıdır. Çünkü, Allah Teâlâ kendi ahlâkıyla ahlâklananları sever.

Dostun -veya her hangi bir müslümanın- ayıplarını araştırmak ve bir şey bulunca onu söyleyip teşhir etmek genellikle hasetten ileri gelir. Hased de ayrı bir günahtır. Bu sebeple, hased huyu olan kimse ile dostluk bağını kurma­mak lâzımdır. Çünkü bu kimsenin imanı zayıf, kalbi de kir­lidir. Allah Teâlâ hased eden kimselerin şerrinden kendisine sığınılmasını emretmiştir. (Felâk suresi, 5)

İnsanın, kimseyi ilgilendirmeyen kendi özel hâllerini gizlemek için yalan söylemesi câiz olduğu gibi, dostunun -ve genel olarak müslümanların- teşhiri câiz olmayan ayıp ve kusurlarını gizlemek için yalan söylemek de câizdir ve hatta vaciptir.

(Ancak, istişare etmek ve danışmak niyetiyle bilgi almak is­teyen kimseye, sorduğu bir konuda yalan söylemek câiz değildir. Allah Rasûlü (sa), "Kendisine danışılan kimse doğru söy­lemek zorundadır." buyurmuştur. Onun için, bu kimse, soruşturulan konu hakkında bazı şeyler söyleyebilir. İstişare ve danışmak; bir kim­seyle akrabalık ve iş ilişkilerine girmek gibi hususlarda bir tanıyanın bilgisine başvurmaktır. Bu kimse, kendisine başvuran müslümana doğru bilgi verip yardımcı olmak zorundadır. Ancak, bunu bahane ederek, gerekmediği halde, karşı tarafın bütün ayıp ve kusurlarını or­taya dökmek haramdır. Zaruretler haramı ancak gerektiği miktarda helâl edebilirler. Bilgi edinmek de bir zarurettir.)

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Kim din kardeşinin ayıbını örterse, Allah Teâlâ da bil­mukabele dünyada ve ahirette onun ayıplarını örter." (Müslim, İbnu Mâce)

Dostun sırlarını korumak da onun haklarındandır. Al­lah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Bir kimse bir kimseye bir sır verdiği zaman, bu sır (korunması vacip olan) bir emanettir." (Ebu Dâvûd, Tirmizî)

"Bir mecliste olup bitenler, (korunması vacip olan) emanettir. Ancak kan dökülecek, namusa tecavüz edilecek veya birisine her hangi bir şekilde zarar verilecekse, bun­larla ilgili sırlar emanet değildir." (Ebu Dâvûd)

Sırların muhafaza edilmesi ile ilgili olarak şöyle denil­miştir: "Hür insanların kalpleri sırların kabirleridir." Yani, kabirden ses ve sır çıkmadığı gibi, kendisini bilen, kişilik sahibi bir kimseden de ses ve sır çıkmaz.

Abbas (ra), oğlu Abdullah'a şu nasihati yapmıştır: "Halife Ömer, yaşının küçüklüğüne rağmen se­ni istişâre meclisine alıyor. Onun meclisinde beş hususa ri­âyet et. Orada gizlice konuşulan bir şeyi dışarıda ifşa etme; orada kimseyi gıybet edip çekiştirme; yalan söyleme; doğ­ru bildiğini söyle; çoğunluk kararına itiraz etme"

Emanet edilen sırları, birbiriyle bozuştuktan sonra da korumak lâzımdır. Çünkü sır, mutlak olarak korunması ge­reken bir emanettir. Bu emanetin saygınlığı kişilerin barışık veya dargın olmalarıyla değişmez. Bu sebeple şöyle denil­miştir: "Seninle bozuştuğu zaman sırlarını söyleyecek tiynette olan kimselerle dost olma."

Dostlarla -ve hiçbir müslümanla- sert ve kırıcı tartış­malara girişmemek lâzımdır. Çünkü, hiçbir faydası olma­yan bu türlü tartışmalar dostluk, sevgi ve saygıyı ortadan kaldırır. Bunlar hak gayreti ve iyi niyetle başlasa bile, gide­rek enaniyet, riya ve kibir kavgasına dönüşür. Onun için Allah Rasûlü (sa), "Kim tartışmaktan çekinirse, ona cennetin en yüksek yerinde bir köşk yapı­lır." (Geçti) buyurmuştur.

Ancak teferruat ve ayrıntılar için müslümanlarla tartış­mak câiz değilken, küfür, bid'at ve dalâleti yaymaya çalı­şan kimselerle nefis, riya ve enaniyet karıştırmadan yapıcı bir şekilde tartışmak ve onların fikirlerini çürütmek câiz ve hatta vaciptir.

Dostlukta birbirine güvenmek ve birbirine uymak son derecede önemlidir. Denilmiştir ki: "Sen dostuna 'Kalk gide­lim.’ dediğin zaman, o hemen kalkmaz da, 'Nereye gidece­ğiz?’ diye sorarsa, onun dostluğunda hayır yoktur."

Ancak bu türlü mutlak uyum ve teslimiyet göstermek için, önceden dostun akıllı ve dürüst bir insan olduğunu ve yanlış yapmadığını bilmek lâzımdır. Aksi takdirde, gözü kapalı bir şekilde bir kimseye uymak doğru değildir. Bu­nun çok zararları görülmüştür.

(Özellikle şimdiki zamanda emir ve teklifleri iyice tah­lil edip meşru olduklarını görmedikçe, her hangi bir kim­seye uymak kesinlikle câiz değildir. Çünkü bu zamanda ni­ce şeytanlar melek urbasını giymiş ve nice düşmanlar dost kaftanına sarılmıştır.)

Ebud Derdâ (ra), çift süren iki öküze bak­mış. Bunlardan biri durup vücudunu kaşıyınca, ikincisi de durup onu beklemiş. Bu manzaradan etkilenen sahâbi ağ­lamış ve şöyle demiştir: "İşte hakikî dostluk bunlarınki gibidir. Dostlardan biri durunca, öteki de durmalı, yürüyün­ce o da yürümelidir."

Dostluk önemli bir kazanç olduğu için, yanlışlık yapa­rak onu bozmaktan sakınılmalıdır. Seleften bir zat şöyle de­miştir: "Âciz kimse, dost kazanmayı beceremeyen kimse­dir. Bundan daha âciz olan ise, kazandığı dostu yanlışlıkla­rı sebebiyle kaybedendir."

4- Dostluk, dostun hoşlanmadığı şeylerden sükût edip yalnızca hoşlandığı şeyleri söylemeyi gerektirir. "Dost acı söyler." denilmişse de, bu ancak acıyı söylemekte zaruret veya ciddî bir yarar bulunması halindedir. Bunun dışında, sadece onun hoşlandığı ve sevincinin arttığı şeyleri söyle­mek ve onu bu şekilde mutlu etmek lâzımdır.

"Dostlar arasında edebin hükmü kalmaz." sözü de, an­cak memnuniyet verici hâller için söylenmiştir. Bu sebeple, dosta karşı onun hoşlanmadığı biçimde davranış edepleri­ni çiğnemek doğru değildir. Çünkü bu soğukluk ve kopuk­luğa yol açar.

Dostluk, bir yönüyle sevinç ve kederde ortaklık oldu­ğu için, kişi dostunun sevindiği şeylere kendisinin de se­vindiğini ve onun üzüldüğü şeylere kendisinin de üzüldü­ğünü zamanında ve samimî, inandırıcı sözlerle söylemeli­dir. Bunları söylemek, kalpten geliyorsa, riyakârlık ve dal­kavukluk değildir; aksine, güven ve bağlılığı arttırıcı asîl jestlerdir. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyur­muştur: "Biriniz, müslüman kardeşini sevdiği zaman, ona bunu açıkça söylesin." (Ebu Dâvûd, Tirmizî) buyurmuştur.

Sözün olağanüstü etki ve tesiri vardır. Bu sebeple bazı sözler ilaç gibi müsbet etki, bazıları da zehir gibi menfi te­sir yaparlar. Buna işaret eden Allah Rasûlü (sa), "Bazı sözler sihir gibidir." buyurmuştur.

Bir şâir de, kılıç yarasının zamanla şifa bulduğunu, fa­kat söz yarasının şifa kabul etmediğini söylemiştir. Bu se­beple, Allah Teâla normal konuşmalarda da, ciddî tartışma­larda da güzel söz söylemeyi emretmiştir. Bununla ilgili âyetler şöyledir:

"Kullarıma söyle: Sözün en güzeliyle konuşsunlar. Çünkü şeytan, sözlerle aralarını bozmaya çalışır. Şeytan, insanların açık düşmanıdır." (İsrâ, 53)

"Rabbinin yoluna hikmet ve güzel mev'ize (öğüt) ile çağır ve karşı gelenlerle en güzel sözleri söyleyerek mücâ­dele et." (Nahl, 125)

Dostlar Arasında Söz Hakkı

Dostlar arasında söz hakkı ile alâkalı bazı hususlar şöyledir:

a) Dosta en çok hoşlandığı ismiyle hitap etmek. Hz. Ömer (ra) şöyle demiştir:

"Üç şey, dostunun sana karşı sevgisini arttırır. Bunlar kendisiyle karşılaştığın zaman ona selâm vermen, bulunduğun yere geldiği zaman ona yer vermen ve kendisine en çok hoşlandığı ismiyle hitap etmendir."

b) Dostun güzel sıfatlarını, kabiliyet ve yeteneklerini onun hoşlandığı yerlerde ve insanların yanında söylemek.

c) Başkalarının onun hakkındaki takdir ve övgülere katılmak ve bundan memnuniyet duymak.

d) Onun kendisine yaptığı iyiliklere ve onun için bes­lediği iyi niyete münasebet düştükçe teşekkür etmek.

e) Onun hazır olduğu veya olmadığı yerlerde kendisi­ne yapılan sataşmaları reddetmek, gıybetinin yapılmasını önlemek ve haklarını savunmak. Bu gibi yerlerde susup dinleyici durumunda kalmak, dostlukla bağdaşmayan ha­miyetsizlik ve samimiyetsizliktir.

f) Dosta nasihat etmek, ona doğruyu anlatmak, kusur­larına karşı onu uyarmak ve bunlardan kurtulması için ona yardımcı olmak. Allah Rasûlü (sa), nasi­hatin önemini belirtmek için, "Din nasihatten ibarettir." buyurmuştur. Bu itibarla, bütün müslümanların birbirine karşı en önemli görevlerinden birisi nasihat etmektir. Akra­balık ve dostluk gibi sebeplerle yakınlık arttıkça, nasihatin önemi daha da artar.

Zünnun (ra) şöyle demiştir: "Allaha itaatle, halka nasihatle, nefse muhalefetle, şeytana adavetle (düş­manlıkla) muamele et."

Ancak bazen müdârât da gerekli olabilir. Müdârât, na­sihat etme ortamının oluşmadığını görerek onu ertelemek­tir. Bu câizdir. Çünkü, şartlar oluşmadan önce nasihat edip kötü tepki almaktansa, uygun zamanı bekleyip iyi netice almak daha akıllıca bir tutumdur. Câiz olmayan şey ise müdâhenedir. Müdâhene, kişinin yakın çevresinde gördüğü kötülüklerden rahatsız olmaması, onların giderilmesi için her hangi bir çaba ve niyetin içinde olmaması ve kişi­sel çıkar ve rahatı için her şeye "eyvallah" demesidir.

Müşrikler, Peygamberimizden kendi küfür ve dalâlet­lerine karşı bu türlü bir yaklaşım göstermesini isteyince, Allah Teâlâ şu reddedici âyetleri indirmiştir:

"Onlar, senin kendilerine karşı müdâhene etmeni ister­ler; o zaman onlar da sana müdâhene ederler. Fakat sen kü­fürbaz, âdî, herkeste kusur arayan, söz taşıyıp bozuculuk yapan, hayrı engelleyen, haddini aşan, merhametsiz ve soysuz kimseleri dinleme." (Kalem, 8-12)

Kusurlarını kabul etmek bazı insanlara zor geldiği için, nasihati yumuşak bir üslupla ve samimî bir hava içinde yapmak lâzımdır. Ayrıca, bu nasihati başkaları yanında de­ğil, halvette yapmaya özen göstermek gerekir. Çünkü, baş­kaları yanında yapılan nasihat, hakaret sayılır ve kabul ye­rine tepki ve kızgınlıkla karşılanır. Alenî nasihatler, kabul etme ümidi bulunmayan hâllerde suçluyu teşhir maksa­dıyla yapılabilir.

İmam Şafiî (ra) şöyle demiştir: "Dostuna hal­vette nasihat eden, ona gerçekten nasihat etmiş olur; ona başkaları yanında nasihat eden ise, onu teşhir ve rüsva et­miş olur."

Müs'ir'e: "Kusurlarını sana söyleyeni sever misin?" di­ye sormuşlar. Bu akıllı zat, "Kendi aramızda söylerse, onu severim. Fakat başkaları yanında söylerse, onu sevmem." diye cevap vermiştir. Bu cevap, bütün insanlar hesabına verilmiştir. Çünkü, hiç kimse nasihat için de olsa, hata ve kusurlarının teşhir edilmesinden hoşlanmaz.

Uygun bir üslup ve ortam içinde yapılan nasihatleri kabul etmek akıl ve maslahatın gereğidir. Bir bilen, bir kim­seye hasta olduğunu ve acilen tedavi olması gerektiğini söylediği zaman, her hâlde bu kimse, acı ve üzücü de olsa, bu uyarıyı değerlendirir ve uyarı sahibine de teşekkür eder. Veya daha klâsik bir misâlle, bir kimse, birinin koy­nunda akrep bulunduğunu ve çabuk silkelenmesi gerekti­ğini söylerse, beriki kulağını tıkayıp duymazlık etmez ve bu hayatî bilgiyi verdiği için, o kimseye de minnet duyar.

Günahlar ve hatalar da ahirette türlü hastalıklar, ak­repler ve yılanlardır. Bu sebeple, bir kimse dinî sorumluluk hissi ve dinî insanî şefkat ve merhamet duygusuyla birisi­ni uyarıp bu ebedî belâlardan kurtulmaya davet ettiği za­man, kendisine teşekkür etmek ve minnettar olmak akıl ve insaf gereğidir.

Bundan dolayı Hz. Ömer (ra) şöyle demiş­tir: "Bize yanlışlarımızı söyleyene Allah merhamet etsin!"

Fakat günahlarda boğulmuş ve ruhî hassasiyet yönüy­le ölmüş kimseler nasihatten hoşlanmazlar.

Sâlih peygamber, kavmine nasihat etmiş ve onlara doğru olan yolu göstermişti. Fakat bunlar onu dinlemeyip küfür ve günahlarında ısrar etmişlerdi.

Bunun üzerine, Allah Teâlâ, onları bir depremle helâk edip yok etmişti.

Sâlih (as), büyük bir teessür ve hüzünle onla­rın harabe ve enkazlarını gezerken şöyle demiştir:

"Ey kavim! Ben size Rabbimin mesajını ilettim ve size nasihat ettim. Fakat siz, nasihat edenlerden hoşlanmadınız." (A'râf, 79)

Bazı kimseler ise, hoşlanmamakla da kalmaz, nasihat edilmekten dolayı kızarlar. Allah Teâlâ, bunlar hakkında da şöyle buyurmuştur:

"Kendisine 'Allahtan kork!’ denildiği zaman, günah­kârlık hamiyetiyle kızgınlık gösterir. Onun hakkından ce­hennem gelecektir. Cehennem ne kötü yerdir!" (Bakara, 206)

Bu tipten bazıları kızgınlıklarını daha da ileri götüre­rek, kendilerine iyilik dilemiş ve kurtuluş yolunu göster­miş olan nasihatçiye çeşitli zararlar verirler. Vaktiyle yahudiler bu tepki şeklinin en kötü örneklerini vererek kendile­rine nasihat eden peygamberleri ve onların yolunda olan sâlih kimseleri öldürmüşlerdir. Allah Teâlâ, bunlar hakkın­da da şöyle buyurmuştur:

"Allahın âyetlerini inkâr eden, peygamberleri ve iyilik emredenleri öldüren kimselere elemli bir azap olduğunu haber ver. Onlar bu azgınlığı göstermişken, hiçbir amelleri­nin değeri yoktur ve hiç kimse onları azaptan kurtarama­yacaktır." (Al-i İmrân, 21)

5- Dostun hatası ya dine göre günah işlemesi, ya da dostu hakkında kusurlu davranması şeklinde olur. Birinci durumda ona nasihat etmek lâzımdır. Fakat buna rağmen ısrarlı davranırsa ne yapmak gerekir?

Ebu Zer (ra) şöyle demiştir: "Dostun, iyi hâlini terk ederse, sen de onu terk et. Ve önce onu Allah için sevdiğin gibi, şimdi de Allah için kendisine buğzet."

Ancak Ebu Zerin görüşünde olanlar bulunduğu gibi, bunun aksini söyleyenler de vardır.

Bunlara göre, dost bir günah işledi diye hemen onu terk etmek doğru değildir. Çünkü, müslümanın günahtan dönüp tevbe etmesinden ümit kesilmez. Bu itibarla, o bir ­gün mutlaka dönüş yapar. O hâlde, bu dönüş süresini kı­saltmak için onun yanında olmak ve kendisine yardımda bulunmak lâzımdır.

Bu durum, tıpkı iki arkadaşın bir yolda giderken, on­lardan birinin dikkatsizlik yüzünden çamura düşmesi gibidir. Böyle bir olayın vukuunda arkadaşının onu çamurda bırakıp gitmemesi ve kendisini düştüğü yerden kurtarma­sı gerektiği gibi, burada da yapılması gereken odur.

Zaten dostluk kara gün için değil midir?

Bir insanın günahların pençesine düşmesi de kara, hem de kapkara bir gündür.

Günahların karanlık çukuruna yuvarlanan bir insanın dosttan kendisine uzatılan ele ve yansıtılan ışığa şiddetle ihtiyacı vardır. Bu el ve ışık ona nasihat etmek ve iradesini kuvvetlendirici şeyler söylemektir.

Anlatıldığına göre, bir sahâbinin bir dostu varmış. Bu zat, daha sonra Şam'a gidip yerleşmiş ve içine düştüğü kö­tü çevrenin etkisi ile içkiye alışmış ve diğer günahları işler hâle gelmiş.

Medine'de ikamet eden sahâbi, Şam'dan gelen bir adamdan dostunun ne hâlde olduğunu sormuş. Adam, "O artık senin dostun değil, şeytanın dostudur. İçki içiyor ve günah işliyor." demiş.

Sahâbi, beklemediği bu haber karşısında çok üzülmüş ve "İnnâ Lillâh" demiştir. Fakat daha sonra, adama, "Şam'a döndüğünde beni gör." demiş ve dönüşünde onunla dos­tuna bir mektup göndermiş. Mektupta da bir âyetle başla­yarak şunu yazmış:

"Bismillahirrahmanirrahîm. Hâ Mim! Bu kitap, azîz ve alîm olan Allah tarafından indirilmiştir. O, günahları bağış­layan, tevbeleri kabul eden ve azabı şiddetli olandır." (Gâfir, 1-3)

"Ey dost! Şeytan seni aldatmasın! Bilesin ki, o, insanları aldatıp cehenneme götürmeye yeminlidir. Yukarıdaki âyeti düşün ve tevbe edip Rabbinin affına nail olmaya çalış."

Şam’daki zat, dostunun bu mektubunu okuyunca, tees­süründen ağlamış, "Bu dostun nasihatidir." demiş ve tev­be edip eski iyi hâline dönmüş.

Vaktiyle iki dosttan birisi istikamet yolundan ayrılınca, tanıyanlar onun dostuna, "Artık onu terk etmen lâzımdır." demişler. Fakat, kendisi, "Hayır! Asıl şimdi ona sahip çık­mam lâzımdır. Bu sebeple, istikamet yoluna dönmesi için kendisine duâ edeceğim ve elinden tutup yavaş yavaş onu doğrultacağım." demiştir.

Bu ikinci yaklaşım tarzı daha uygundur. Çünkü, istika­meti kaybetmiş bir dostu terk etmek, onun düzelmesine değil, daha çok bozulmasına yol açar. Halbuki bir, doktor gibi, onu sabırla tedavi etmeye çalışmak, çoğunlukla iyileş­mesini sağlar. Ona bu suretle gösterilen şefkat ve vefadarlık ve gözleri önünde sergilenen takva ve Allah'a itâat ör­nekleri onu silkeleyip kendisine getirir.

Cafer İbni Süleyman şöyle demiştir: "Ben amel ve tâatta gevşeklik hissettikçe, Muhammed İbni Vâsih'e bakar ve onun bu konudaki ciddiyeti, dinçliği ve neşesi beni etkiler ve bana yeni bir kuvvet kazandırır.

(Sâlih kimselerle beraber olmanın sonsuz faydaların­dan birisi de budur. Cemaatle namaz kılmanın emredilmesindeki önemli hikmetlerden birisi de budur. Çünkü, insan cemaatte daha iyi ibadet edenleri görür de gıpta eder ve onlar gibi, dört başı mamur bir şekilde Rabbine kulluk et­meye çalışır.)

Ancak, günahkârı idare etmenin de bir sınırı vardır. Bu sınırın ötesinde de idare etmeye devam etmek, nehyedilen müdâhenedir. Bu sebeple, bu sınırı aşmamak lazımdır. Bu­nun en güzel bir örneğini, Hz. İbrahim ile babasının kıs­sasında görmekteyiz.

Kur’ân-ı Kerim'in anlattığına göre, Hz. İbrahim babasını Allaha iman etmeye davet etmiş ve ona "Babacığım! Ba­na senin bilmediğin bir ilim gelmiştir. Bana uy ki, seni doğ­ru yola ileteyim. Babacığım! Şeytana uyma! Şeytan merha­met, sahibi olan Allaha karşı baş kaldırmıştır. Babacığım! Korkarım ki, Rahman Olan Allahtan bir azap sana doku­nur da sen de şeytanla beraber yanarsın." demiştir. (Meryem, 43-45)

Babası ise, bu şefkat dolu nasihat ve davete kızmış ve Hz. İbrahim’i evden kovmuştur. Hz. İbrahim, evi terk eder­ken de ona, "Sana selâm olsun! Ben senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim." (Meryem, 47) demiştir.

Fakat daha sonra, bu kişinin ıslâh olmasının mümkün olmadığını, Kur’ân’ın ifadesiyle "Onun Allah düşmanı ol­duğunu açık seçik görünce" ondan teberri etmiş ve onu terk etmiştir. (Tevbe, 114)

Bu duruma göre, doğru çizgiden sapan bir dosta bir müddet fırsat vermek ve şans tanımak, ancak kendisinin bu fırsat ve şansı değerlendirmemesi ve hatta onu kötüye kullanıp hâline devam etmesi durumunda onu terk edip bırakmak lâzımdır.

Dostun hatası, dostu hakkında kusurlu davranmak şeklinde ise, buna katlanmanın evlâ olduğu hususunda gö­rüş birliği vardır. Bununla ilgili olarak şöyle denilmiştir:

"Dostunun sana karşı yanlış bulduğun hareketi (ve sö­zü) için yetmiş mazeret ve tevil bul."

(Bazı gayretkeşler, bir kısım sufî görünüşlü zındıkların küfür kokan söz ve davranışları için de yetmiş mazeret ve tevil bulma cihetine gitmişlerdir. Bu tamamen yanlıştır ve bir anlamda suça iştirak etmektir. Çünkü yetmiş tevilden geçirilirse, dünyada ne küfür, ne de dalalet kalır. Bunların hepsi de yetmiş değil, bir iki kuralsız ve keyfî tevilden son­ra pir-u pâk iman ve tevhid hâline gelirler. Fakat eski müş­rikler Lât ve Menât'tan vazgeçmedikleri gibi, bazı saf müslümanlar da bu zındıklardan vazgeçmiyorlar. Halbuki Al­lah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Hâinleri savunucu olma!"

"Zulmedenlere meyil göstermeyin!" (Hûd, 113)

Dost, bu çeşit hatalarından özür dilediği takdirde ise, özrün samimi olup olmadığına bakmadan onu affetmek lâ­zımdır. Allah Rasûlü (sa), "Din kardeşi­niz, sizden özür dilediği zaman, özrünü kabul edin." bu­yurmuştur. (Hâkim)

Allah Teâlâ, da sevdiğini söylediği kullarını tarif eder­ken, "Onlar kızgınlıklarını yutan ve insanları affedenler­dir." buyurmuştur.

Bu tarifte, "Onlar kızmayanlardır." denilmemiş, "Kız­gınlıklarını yutanlardır." denilmiştir. Çünkü, bazı hareket­lere karşı kızmamak mümkün değildir. O hâlde, yapılması gereken şey, duyulan kızgınlığı yutmak ve dışarıya yansıt­mamaktır. Nitekim, insanların en halîm'i olan Allah Rasûlü (sa) bile, bedevilerin ve müşriklerin kaba hareketlerine karşı kızar ve kızgınlığı yüzündeki be­yazlığın pembeleşmesinden anlaşılırdı. Fakat, o bunu söz veya fiil hâline getirmezdi.

Dostluğun kalıcı olması için, bağışlayıcı olmak şarttır. Aksi takdirde, uzun süreli dostluklar kurmak ve hatta kav­ga etmeden insanlarla bir arada yaşamak mümkün olmaz. Çünkü, kusur ve kabahati olmayan dost ve insan sayısı yok denecek kadar azdır.

Bir zat şöyle demiştir: "Dostun hatalarına tahammül etmek, bunları ona söylemekten daha iyidir. Bunları ona söylemek, söylemeyip dostluğu bozmaktan daha iyidir. Onunla dostluğu bozmak, dostluğu sürdürüp onu başkala­rına çekiştirmekten daha iyidir."

Dostun dosta karşı hataları onu tahkir ve küçültme maksadını taşırsa, o takdirde böyle bir insanla dostluğu sürdürmek doğru değildir. Allah Rasûlü (sa), "Kişinin kendisini küçültmesi (kendisini küçülten hâl ve durumlara rıza göstermesi) helâl değildir." buyur­muştur.

6- Dosta hayatta iken ve öldükten sonra duâ etmek ve kendi nefsi için Allah Teâlâ'dan istediği iyilikleri onun için de istemek dostluk haklarındandır.

Ebud Derdâ (ra) şöyle demiştir : "Ben her namazımda yetmiş dostuma isimlerini söyleyerek duâ edi­yorum."

Muhammed İbni Yusuf (ra) şöyle demiştir: "İnsan için sâlih bir dost gibisi var mıdır? İnsan öldükten sonra, onun ev halkı bir süre geçince kendisini unutur ve bıraktığı mirasla hayat sürmeye başlarlar. Fakat, onun Al­lah yolundaki dostu, onu hiç unutmaz ve onun bıraktığı mirası değil, öteki âleme ne götürdüğünü düşünür, onun için endişelenir ve kendisine sürekli duâ eder."

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Kişinin dostu için gıyabında yaptığı duâ makbuldür ve o bu duâyı yaparken bir melek, 'Bu duânın bir misli de senin için kabul olunsun' der."

Dostun ölüm haberini alınca, o anda Allah Teâlâ'dan kendisi için istiğfar edip rahmet dilemek ve kendi hukuku­nu helâl etmek de dostluk haklarındandır.

7- Dostluğun önemli haklarından birisi de vefadır. Ve­fadan maksat, dost sevgisini onun hayatı boyunca koru­mak, onun ölümünden sonra da evlâd, akraba ve diğer taallukatında devam ettirmektir.

Allah Rasûlü (sa), evine gelen yaşlı bir kadına ikramda bulunmuş ve ilgi göstermiştir. Bunun sebebini soran ev halkına da, "Bu kadın, Hatîce'nin arkadaşıydı. Ölmüş bir dostun dostunu gözetmek de dinin emirlerindendir." demiştir.

Bundan da anlaşıldığı üzere, dostun dostlarına, akra­basına, sevdiği kimselere ve hatta şeylere ilgi ve alâka gös­termek gerekir. Dosta karşı duyulan sevgi hakikî ve kuv­vetli ise, onun etrafına da taşması kaçınılmazdır.

En büyük dost Allah Teâlâ olduğu ve en büyük sevgi de O'nun zatına karşı duyulması gerektiği için, bu sevgi dolayısıyla O'nun sevdiği peygamberleri, sâlih kulları, iba­deti, ibadet yerlerini, dini ve şeriatı da sevmek lâzımdır.

Allah Teâlâ sevgisi ve O'nun hatırı için olan sevgiler devamlıdırlar. Bu sebeple, bu sevgilerde vefa vardır. Dün­ya ve nefse ait bir gaye yüzünden duyulan sevgiler ise, o gayenin gerçekleşmesiyle sınırlıdırlar. Bu sebeple, dünya ehlinin bir birine karşı sevgilerinde süreklilik ve vefa yok­tur. Hatta, çoğu kere bu sevgiler, bir dönemden sonra nefret ve düşmanlığa dönüşürler.

Vefanın bir yönü devamlılık ise, bir yönü de kaderin cilvesiyle hayat yolunda yükselirken geride kalan dostları horlayıp küçümsememektir.

Seleften bir zat, oğluna şu vasiyeti yapmıştır: "Yav­rum! Ancak o kimseyle dost ol ki, ona muhtaç olduğun za­man sana yüzünü ekşitmez; ondan müstağni olduğun (iyi durumda olduğun) zaman seni kıskanmaz ve rütbesi bü­yüdüğü zaman seni küçük görmeye başlamaz."

Bir şâir de şöyle demiştir: "Soylu insanlar ikbâl görüp saraya yerleştikleri zaman, derme çatma kulübede tanıştık­ları dostlarını unutmazlar."

Vefanın bir diğer yönü de ayrı düşen dostları unutma­maktır. Sufyân İbni Uyeyne (ra) şöyle demiştir: "Otuz sene önce ayrılıp uzağa düşen dostlarım vardır. Fa­kat onların hasreti hâlâ kalbimi yakıyor."

(Şimdiki zamanda sevgi ve dostluk için yeni bir anla­yış geliştirilmiştir. Bu anlayışa göre, gözden uzak olan, gö­nülden de uzak olur. Eskilerin vefasızlık dedikleri ve sakın­dıkları bu anlayış, bu zaman insanlarının mizacına iyice yerleşmiştir.)

Dosta zulmedenlere dost olmamak da vefa gereğidir. İmam Şafiî (ra) şöyle demiştir: "Dostun sana zul­medenlere dost olduğu zaman, onu da sana yapılan zul­mün ortağı say."

Şunu da söylemek lâzımdır ki, dostluk başka, şu veya bu sebepten dolayı bir müddet bir araya gelmek veya bazı münasebetlerde bulunmak başkadır. Dostluk bir çeşit söz­leşme ve mukaveledir. Varlıkta ve darlıkta bir ve beraber olmak için bir anlaşma ve andlaşmadır. O böyle olduğu için, beraberinde bir takım haklar ve görevler getirir. Bu haklar ve görevler, insanlarla buluşup görüşmenin dostluk hâline gelmesi için vazgeçilmez şartlardır. Bu itibarla, bu hakların ve şartların ön görülmediği durumlarda iyi veya kötü insanlarla konuşmak, görüşmek, şu veya münasebe­tin içinde olmak dostluk değildir.

8- Dostluğu vesile ederek birbirini sıkıntıya ve zorluğa sokmamak lâzımdır. Onun için dosta zor gelen ve onu aşan her hangi bir işi ona yaptırmaya kalkmak veya onu devam­lı surette kendi sorunlarıyla meşgul etmek doğru değildir. Bu konuda insiyatif dosta bırakılmalı, teklif şeklinde üstü­ne gidilmemelidir.

Dostluğun bir şartı da zaten, dostu istemek ve teklif et­mek durumunda bırakmadan onunla ilgilenmek ve onun için yapabildiğini yapmaktır. Fakat bu yapılmadığı veya yapılabilen yeterli gelmediği takdirde, dostluğun anlamını yitirdiği sonucuna varıp onu bozma cihetine gidilmez. Çünkü Allah için dostluk, çıkar dostluğundan farklı olarak, öncelikle birbirinin nasihatinden faydalanmak, ibadet ve ahlâkını örnek alıp kendini ıslâh etmek ve birbirine duâ et­mektir.

Bunun dışında kalan hususlar, dostların kişisel anlayı­şına, güç ve imkânlarına bırakılması gereken tâli faydalar­dır. Bu faydaların tahsilinde de esas kural tekellüfsüzlüktür; yani zorlanmamak ve taşıyabildiğinden fazla kaldırmamaktır. Kur’ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Sana, hayır için neyi harcayacaklarını soruyorlar. De ki, sizin için fazla olan şeyi harcayın." (Bakara, 219)

Bu âyetin hükmü dostlukta da geçerlidir. Çünkü dost­lar da normalde birbirlerine ancak kendileri için fazla ola­nı yapmakla mükelleftirler.

Fudayl (ra) şöyle demiştir: "Tekellüf dostları birbirinden koparır. Örneğin, bir dost bir dostu ziyaret etti­ğinde, beriki kendisi için tekellüf ederek katlanamayacağı (günün tabiriyle, ekonomik durumunun el vermediği) öl­çüde masraf yaparsa, daha sonra bunun sıkıntısını çektiği için, mümkün mertebe bu ziyaretin bir daha tekrarlanma­ması için çalışır."

Hz. Aişe (ra) şöyle demiştir: "Mümin mü­minin kardeşidir; onu sömürmez ve kendi gerçek durumu­nu ondan gizlemez."

Bir zata: "Kiminle dost olalım?" diye sormuşlar, kendi­si şu cevabı vermiştir: "O kimseyle dost olun ki, kendisi için tekellüf etmek (gücünüzü aşan işler yapmak) ve ondan durumunuzu gizlemek zorunda kalmazsınız."

Cafer es-Sadık (ra) şöyle deniştir: "Ruhuma en çok sıkıntı veren dost, benim için tekellüfe giren ve be­nim de kendisi için tekellüfe girdiğim dosttur. Ruhumu en çok dinlendiren dost ise, mahremim olan bir aile ferdim gi­bi olan (birbirimize karşı samimi, tekellüfsüz ve resmiyetsiz olduğumuz) dosttur."

Sufilerden bir zat şöyle demiştir: "Daha çok veya daha az ibadet etmene göre sana karşı yaklaşımını değiştiren kimselerle oturup kalkma." Çünkü, bunlarla oturup kalk­mak, seni riyakârlığa ve yalnızken yapmadığın ibadetleri yapmaya, daha çok takva sahibi gibi görünmeye sevk eder. Bunu yapmak ise, gizli bir şirktir ve kişiyi Allah Teâlâ’nın itibar ve iltifat nazarından uzaklaştırır.

Allah Rasûlü’ne nisbet edilen bir sözde şöyle denilmiş­tir: "Ben ve ümmetimin muttakileri tekellüften uzağız." Bu söz hadis olarak zayıf bile olsa, mânasının doğruluğu­nu teyid eden bir ayet-i kerimede, "De ki, ben bundan (vahyin tebliğinden) dolayı sizden bir ücret istemiyorum ve ben tekellüf yapanlardan değilim." (Sâd, 86) buyurulmuştur.

Şöyle denilmiştir: "Dostlar arasında tekellüf (kendini sıkıntıya sokmak) kalktığı takdirde, ülfet (gidip gelmek, birbirini arzulamak) devamlılık kazanır."

Dost iki çeşittir:

Birincisi, dostunu kendinden üstün görendir. En iyi dost budur. Ebu Muâviye el-Esved (ra) şöyle demiştir: "Benim çok dostlarım vardır. Ben onları kendimden üstün görürüm; onlar da beni kendilerinden üstün görürler."

İkincisi, dostunu kendi derecesinde görendir. Bu da eşitlik ve adâlete inanmış iyi bir dosttur. Bunun aşağısında dostluk yoktur; amirlik ve memurluk vardır. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur:

"Seni kendi seviyesinde görmeyen kimsenin dostluğunda hayır yoktur." (İbnu Adiy)

"Müslüman kardeşini kendinden aşağı görmek şer olarak kişiye yeterlidir."

Diğer bir yönden dostluk üç çeşittir:

Birincisi, fayda veren dosttur. Bu çeşitten olmak her dostun hedefi olmalıdır. Çünkü Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur:

"İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır." (Müttefekun aleyh)

"Üstteki el alttaki elden üstündür."

İkincisi, faydalanan dosttur. En hayırlı faydalanma şekli ise, ahirete müteallik olandır. Bu da dostun ilim, ahlâk ve faziletinden yararlanmaktır.

Üçüncüsü ise, zarar veren dosttur. Zararın en büyüğü de, yine ahiret hayatını etkileyen fısk ve kötü ahlâkı bulaş­tırmaktır. Bu çeşit dosttan uzak durmak lâzımdır.

Sahip olduğu ilim, edep ve ihlâs (içtenlik) dostun de­ğerini arttıran meziyetlerdir. Böyle bir dost bulunca, sırları­nı ona açıp rahatlamalı ve işlerini ona danışıp doğru çözüm aranmalıdır.

Dostluk ilişkisinde şu prensipler titizlikle uygulanmalıdır:

•Kendini dostunun hizmetçisi durumunda görmek ve ona hizmet etmeyi kendisi için şeref saymak;

•Ona bakarken sevgi ve tebessümle bakmak;

•Onun -varsa- vücut kusurlarını görmezlikten gelmek;

•Birkaç dost bir aradaysa, hepsine dönmek ve hepsi­ne bakmak;

•Konuşanın sözünü kesmemek ve onu ilgi ile dinle­mek. Ancak, konuşma yanlış bir mecraya dökülürse, o za­man yumuşakça uyarıda bulunmak, bu fayda etmezse ar­tık dinlememek. Çünkü hakkın hatırı her şeyin üstündedir.

•Konuşulan sözü iyice anlamadan ona tepki vermeye (tasdik, tenkit, cevap, yorum gibi hâller) göstermeye kalkma­mak.

•Hiddetli ve kırıcı söz söylememek; müstehcen ifade­ler kullanmamak, bağırıp çağırmamak;

•Soğuk şakalar yapmamak, çok gülmekten ve fazla güldürmekten sakınmak. Allah Rasûlü (sa), konuşurken sadece tebessüm ederdi; ashâb da onun huzurunda yalnızca tebessüm ederlerdi.

•Dostla karşılaşırken ve ondan ayrılırken tokalaş­mak; uzak bir yerden gelmişse kucaklaşmak, ilim ve yaş itibarıyla önde ise elini öpmek;

•Dostun cevaplandırmakta sıkıntı çekeceği soruları sormamak; kendisinin açmadığı sırlarını öğrenmeye kal­kışmamak;

•Konuşmaktan ziyade dinlemeyi tercih etmek. Bu hem tevazu ifadesi, hem dosta öncelik vermek, hem de da­ha çok faydalanmaktır. Çünkü, insan konuşarak değil, din­leyerek yeni şeyler öğrenir.

•Birlikte yürürken dostun önüne geçmemek. Allah Rasûlü (sa), ashabıyla birlikte bir yere giderken onların arasında giderdi. Savaş yolculuklarında ise, (geri kalanları kollamak için) orduyu en arkadan takip ederdi.

•Meclise geldiği zaman, ayağa kalkmak ve ona yer göstermek;

•Dost meclisinde en aşağı yerde oturmayı tercih etmek;

Dostluk Allah için olursa, bu yapılan işler de O'nun sevgi ve rızasını kazanmak niyetiyle yapılır. O zaman da, dost dosta yaptıklarının karşılığını ondan beklemez ve bu­nu görmeyince de kırılmaz. "Ben ona çok iyilik ettim. O ise bir teşekkür bile etmedi." tarzındaki sızlanmalar, yapılan işlerin Allah için yapılmadığının itirafıdır. Allah için yapıl­mayan şeylerin ise, sonunda baş ağrıtması ve pişmanlık ge­tirmesi kaçınılmazdır.

Müslüman Hakları

Dost olmasalar da müslümanın müslüman üzerinde, aynı dine mensup olmak ve aynı akideyi paylaşmaktan do­ğan hakları vardır. Çoğu yerde dostluk haklarıyla aynı olan bu haklar, âyet ve hadis-i şeriflerle bildirilmiş ve riâyet edilmesi emredilmiştir. Bu sebeple, bu haklar dinî bir hüvi­yet kazanmış ve ibâdet hükmüne geçmişlerdir. Çünkü ibâ­det iki çeşittir.

Birincisi, doğrudan doğruya Allah Teâlâ'ya karşı yapı­lan ibâdetlerdir.

İkincisi ise, O'nun isteyip emrettiği şekilde kullarına karşı yapılan muamelelerdir.

Bu haklar şunlardır:

1- Müslümanla karşılaştığı zaman ona selâm vermek;

2- Düğün, ziyafet gibi sevinç günlerinde yaptığı dave­te icâbet etmek;

3- Hastalandığı zaman onu ziyaret etmek;

4. Öldüğü zaman cenazesinde hazır bulunmak;

5- Meşru bir talepte bulundu zaman, talebini yerine ge­tirmek;

6- Danıştığı zaman ona doğru fikir vermek; nasihat is­tediği zaman ona nasihat etmek;

7- Onun gıyâbında ırzını ve malını korumak;

8- Kendisi için istediği şeyleri ona da istemek, kendisi için istemediği şeyleri ona da istememek. Bu aynı zamanda mümin olmanın da bir şartıdır.

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "İyilik yapan müslümanlara yardım etmek, günah işle­yenlere istiğfar etmek, tevbe edenleri sevmek, ısrar edenleri tevbeye davet etmek bunların senin üzerindeki haklarıdır." (Müttefekun aleyh)

Abdullah İbni Abbas (ra) şöyle demiştir: "Bu ümmetin iyileri kötülerini gördükleri zaman, 'Allah'ım! Onu hidâyet et, ona tevbe nasip et.’ diye duâ ederler."

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Müslümanlar bir birlerini sevmek, bir birlerine mer­hamet ve yardım etmek konusunda bir tek vücut gibidirler. Vücudun uzuvları yardımlaştıkları gibi, onlar da yardımlaşırlar." (Müttefekun aleyh)

"Müminler bir duvarın taşları gibidirler; bunlar gibi birbirlerini kuvvetlendirirler." (Hâkim, Taberânî)

9- Fiil ve sözle ona (müslümana) eziyet vermemek. Al­lah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Müslüman o kimsedir ki, müslümanlar onun dilinden ve elinden selâmette olurlar. Mümin o kimsedir ki, müminler onun zulüm ve eziyetinden emin olurlar. Mücâhid o kim­sedir ki, Allah Teâlâ'ya itâat için kendi nefsiyle cihât eder. Muhacir de o kimsedir ki, kötülüğü terk eder ve kötüler­den uzaklaşır." (Müttefekun aleyh)

"Müslümanlara iyilik yapmaya gücün yetmezse, bari onlara kötülük etme. Bu da senin için bir iyiliktir." (İbn’ul-Mübarek)

"Allah Teâlâ müminlere eziyet verilmesinden eziyet duyar." (İbn’ul-Mübarek)

"Bir müslümana eziyet verici bir şekilde bakmak ve şa­ka niyetiyle de olsa onu korkutmak helâl değildir." (Müslim)

Ebu Hureyre (ra), "Ya Rasûlullah! Bana faydalı bir nasihat et."  demiş. Allah Rasûlü (sa) ona şu nasihati yapmıştır: "Müslümanlara eziyet vermekten sakın ve onlara eziyet veren durumları ortadan kaldır." (Ebu Dâvûd, İbnu Mâce)

Mücâhid şöyle demiştir: "Cehennemde kişiye kaşıntı musallat edilir ve o, derisi yırtılıp kemikleri ortaya çıkınca­ya kadar kaşınıp durur. Kendisi bu şekilde kaşınırken, me­lekler, 'Ey falan! Bu kaşıntı sana eziyet veriyor mu?’ diye sorarlar. Kişi, 'Evet, hem de nasıl?’ diye inleyince, melekler: 'Bu eziyet, müslümanlara verdiğin eziyetin cezâsıdır.’ diye bildirirler."

10- Müslümanlara karşı alçakgönüllü ve mütevâzi ol­mak. Allah Rasûlü (sa):

"Allah Teâlâ vahyetti ki, birbirinize karşı tevazu göste­rin, kibir ve büyüklük taslamayın." (Nesaî, Hâkim) buyurmuştur.

Bu sebeple, kendisi bütün müslümanlara karşı tevazu ve yakınlık gösterirdi, en düşkünleriyle de konuşmaktan, hâl hatır sorup dertlerini dinlemekten ve bizzat ilgilenip ihtiyaçlarını gidermekten sakınmazdı. (Ebu Dâvûd, Tirmizî, Taberânî)

Birisi onun elini tutunca, kendisi bırakmadıkça o elini çekmezdi. Birisi onunla konuşunca, kendisi sözünü bitir­medikçe, o sözünü kesmez ve ilgiyle dinlerdi. (Müttefekun aleyh)

11- Müslümanlar arasında kırıcı ve kışkırtıcı söz taşı­mamak. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyur­muştur: "Kötü söz taşıyan, cennete girmez." (Müttefekun aleyh)

Halil İbni Ahmed şöyle demiştir: "Sana başkasından kötü haber getiren, senden de başkasına kötü haber götü­rür; sana başkalarının kusurlarını anlatan, başkalarına da senin kusurlarını anlatır."

12- Şahsî sebeplerle üç günden fazla dargın durma­mak. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyur­muştur:

"Müslüman kardeşine üç günden fazla dargın durmak ve karşılaşınca ondan yüz çevirmek helâl değildir. Dargın­ların en hayırlısı, dargınlığı giderici söz ve selâmı başlatandır." (Ebu Dâvûd, Hâkim)

"Kim bir müslümanı affederse, Allah Teâlâ da kıyâmet gününde onu affeder." (Müslim)

"Sadaka malı azaltmaz; bağışlamak kişiye eksiklik ge­tirmez; tevazu kimsenin değerini düşürmez." (Darekutnî)

"Allah Rasûlü (sa), hiçbir zaman kendi şahsı için intikam almazdı. Ancak, Allah Teâlâ’nın emirleri çiğnenirse, intikam alırdı." (Müttefekun aleyh)

Allah Teâlâ Hz. Yusuf a, "Kardeşlerim affettiğin için iki âlemde de ismini yücelttim." demiştir.

13- Tanıdık-tanımadık, ehil-nâehil ayırımı yapmaksı­zın bütün müslümanlara gücü nisbetinde iyilik etmek. Al­lah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur:

"Sen iyilik yapmayı kural edin. İyilik yaptığın kimse buna lâyıksa ne a'lâ, değilse sen lâyık ol." (Beyhakî)

14- Herkese güzel huy ile muamele etmek ve onun hoşlandığı tarzda davranmak. Allah Rasûlü (sa) şunları söylemiştir:

"Siz bütün müslümanları malınızla memnun edemezsi­niz. Fakat, onları güzel ahlâkınızla memnun edebilirsiniz."

"Allah Teâlâ yumuşak huylu ve güler yüzlü müslü­manları sever." (Tirmizî)

"Cehennem ateşi, yumuşak huylu ve güler yüzlü müs­lümanlara haramdır." (Taberânî, İbnu Ebi Şeybe)

"Herkese selâm vermek ve herkesle güzel konuşmak Allah Teâlâ’nın affını gerektiren amellerdendir." (Müttefekun aleyh)

"Bir hurma parçasına sahipseniz onunla, ona da sahip değilseniz güzel sözle kendinizi ateşten koruyun." (Tirmizî)

"İçi dışında, dışı içinde görünen cennet köşkleri, güzel konuşan, açları doyuran ve herkes uyurken namaz kılan kimseler içindir." (Beyhakî, Harâitî)

Muâz İbni Cebel (ra) şöyle demiştir:

Allah Rasûlü (sa) bana şunu tavsi­ye etti: "Her zaman Allah Teâlâ'ya karşı takva hâlinde ol; doğru konuş; sözünü yerine getir; emaneti sahibine ver; hâinlik etme; komşularını gözet; yetime merhamet et; yumuşak konuş; tevazu göster." (Buharî/el-Edeb; Ebu Dâvûd)

15- Büyüklere hürmet, küçüklere merhamet göster­mek. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Büyüklerimize hürmet, küçüklerimize merhamet gös­termeyen bizden değildir."

İslâm dini, ilim, hizmet ve yaş fazlalığına saygı hakkı getirmiş ve bu hakkı insanlar arasındaki münasebetlerde önemli bir yere oturtmuştur. Bunun yanında, küçüklere, alt tabakadakilere ve düşkünlere de merhameti ön görmüştür. Sevgi yerine merhametin esas alınması merhametin kap­sam olarak sevgiden daha çok geniş olması ve dolayısıyla daha çok sayıdaki insanları kucaklaması sebebiyledir. Çün­kü, sevgi güzellik, olgunluk ve üstünlük gibi meziyetler gerektirir. Bu meziyetler ise ender insanlarda bulunur. Bu­na mukabil, merhamet, tam aksine, çirkinlik, eksiklik, yok­sulluk ve çaresizlik arttıkça daha fazla olur. Onun için, İs­lâm dini, sevgiye de yer vermekle birlikte, asıl ağırlığı mer­hamet üzerine yoğunlaştırmıştır. Allah Teâlâ da, kullarını sevmekten ziyade onlara merhamet eder. Çünkü, O'nun açısından en mükemmel insanlar bile sevgiyi hak etmeye­cek kadar eksik ve kusurludurlar.

Büyüklere saygı duymanın iki mükâfatı vardır. Birinci­si, ahiretteki sevaptır. İkincisi de kendi yaşlılık döneminde gençlerden saygı görmektir. Allah Rasûlü’ne nisbet edilen bir sözde şöyle denilmiştir:

"Bir genç bir yaşlıya saygı duyarsa, Allah Teâlâ da, onun yaşlılığında kendisine saygı duyan bir genci ona musahhar eder."

Merhametin ise üç mükâfatı vardır. Birincisi ahiretteki sevaptır; ikincisi Allah Teâlâ’nın merhamet edene merha­met etmesidir. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Yerdekilere merhamet edin ki, gökteki Al­lah da size merhamet etsin."

Üçüncüsü ise, bu kimsenin kendi düşkün hâlinde baş­kalarından merhamet görmesidir. Kim ne ekerse onu biçer ve kim başkalarına nasıl davranırsa, sırası geldiğinde onlar da kendisine öyle davranırlar.

Allah Teâlâ, zâlimlerin ölüm ve helâkini anlatırken, "Ne gökteki melekler, ne de yerdeki insanlar onlar için üzülüp ağlamadılar." (Duhân, 29) buyurmuştur.

Allah Rasûlü (sa) da, "Merhamet etmeyene merhamet edilmez." demiştir.

Kendisine nisbet edilen bir sözde de şöyle denilmiştir: "Küçükler büyüklere karşı saygısız ve öfkeli hâle gelme­dikçe ve iyiler azalıp kötüler çoğalmadıkça kıyâmet kop­maz." Bu söz o demektir ki, kıyâmet veya kıyâmet gibi sı­kıntılar, tabiî düzenin bozulduğu ve değerlerin alt üst ol­duğu bir zamanda yaşanır.

16- Faziletli kimselere üstünlük tanımak. Hukukta in­sanlar eşittirler. Ancak fazilette eşit değildirler. Bu sebeple, âlim câhilden, sâlih fâsıktan, hizmeti olan âtıl durumda olandan üstündür. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"De ki, bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?.." (Zümer, 9)

"Mümin olanla fâsık olan bir midirler? Bir değildirler." (Secde, 18)

"Mazeretleri bulunmaksızın oturan müminlerle Allah yolunda cihâd edenler eşit değildirler." (Nisa, 95)

"Dilsiz (dilini hakkın tebliğinde kullanmayan), başka­larının üstünde yük, her yönden hayırsız olan bir kimseyle adâleti emreden ve doğru yol üzerinde yürüyen kimse bir olurlar mı?" (Nahl, 76)

"Sâlih amel işleyenlerle kötülük yapanlar bir olmaz­lar." (Gâfir, 58)

"De ki, habis olan şeyin çokluğu ilgini çekse bile, o te­miz olan şeyle eşit değildir." (Mâide, 100)

"Fetihten önce malını infak edip cihat edenlerle daha sonra bunları yapanlar müsavi değildirler." (Hadid, 10)

Hz. Ömer (ra), devlet hazinesinden asha­ba maaş bağlarken, onları bu âyetlerin ışığı altında kısımla­ra ayırmış ve faziletlerine göre kendilerine farklı meblağlar kararlaştırmıştır. Hâl bu iken, eşitlik felsefesiyle insanlar arasında mevcut olan fazilet farkını ortadan kaldırmaya ça­lışmak, insanları faziletsiz hâle getirmeye çalışmaktır. Buna çalışmak da faziletsiz oldukları için fazilete düşman olan­ların işidir. Kendi ölçülerimize göre fazileti ve değeri bu­lunmayan, fakat ait bulunduğu toplum ve topluluğun öl­çüleriyle değerli olan kimselere saygı duymamız da emre­dilmiştir.

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Bir kavmin saygı duyduğu bir kimse size geldiği za­man ona ikramda bulunun." (Hâkim)

17- Bir kimseye verdiği sözü yerine getirmek. Allah Rasûlü (sa) şunları söylemiştir:

"Verilen söz, yerine getirilmesi gereken bir borçtur." (Taberânî)

"Üç kusur ancak münafıkta bulunur. Bunlar yalan söy­lemek, sözünü bozmak ve emanete hâinlik etmektir." (Müttefekun aleyh)

18- Herkesi kendi yerine koymak ve ancak kendisi için hoşlandığı şekilde onlarla muamele etmek. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur:

"Kendisinde üç haslet bulunmadıkça kimsenin imanı tam olmaz. Bu hasletler muhtaçlara malî yardımda bulun­mak, muamelede herkesi kendi yerine koymak ve herkese (tanıdığı ve tanımadığı müslümanlara) selâm vermektir." (Haraitî)

"Cehennemden kurtulup cennete gitmek isteyenler, Allah ve Rasûlü’ne iman etsin ve başkalarına ancak kendi­sine yapılmasını istediği şeyleri yapsın." (Haraitî)

"Komşularına iyi davran ki, mümin olasın; insanlara kendi nefsin gibi davran ki, müslüman olasın." (Haraitî)

Rivayet edildiğine göre Musa (as), "Ya Rabbi! En adâletli kulun kimdir?" diye sormuş ve şu cevabı almış­tır: "En adâletli kulum, başkalarını kendi yerine koyup on­lara bu ölçü üzerinde davranandır."

19- Meclise gelene yer vermek ve saygılı kişiler için ayağa kalkmak. Allah Rasûlü (sa), ziya­retine gelen kimseleri güzel yüzle karşılar, ikramda bulu­nur ve üzerinde oturduğu minderi onlara uzatırdı ve ashâ­bına şöyle derdi: "Büyükleriniz için ayağa kalkın." Nehyedilen şey, hürmet için ayağa kalkmak değil, insanları ayak­ta tutmaktır.

20- Dargın olanları barıştırmak. Allah Teâlâ, "Müminler kardeştirler. Kardeşlerinizin arasını bulun." (Hucurât, 10) buyurmuş, Allah Rasûlü (sa) da şunları söylemiştir:

"Sadakanın en üstünü, müslümanların arasını bul­maktır." (Taberânî, Harâitî)

"Müslümanları barıştırın, bilin ki, Allah Teâlâ da kıyâmet gününde onları barıştırır." (Ebu Ya'lâ, Hâkim, Harâitî)

"İki müslümanı barıştırmak için hoşlarına giden bir söz söylemek, gerçek olmasa bile yalan değildir." (Müttefekun aleyh)

21- Müslümanların ayıp ve kusurlarını örtmek. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur:

"Kim bir müslümanın ayıp ve kusurunu örterse, Allah Teâlâ da dünya ve ahirette onun ayıp ve kusurlarını örter." (Müslim)

"Bir kimse, müslüman kardeşinin gördüğü kusurunu setredip gizlerse, bu amelle cennete gider." (Taberânî, Harâitî)

Müslümanların zulüm ve haksızlık dışındaki günah ve kusurlarını örtmek vaciptir. Ancak konu âdil bir mahkeme­ye intikal etmişse, bildiğini söyleyip gerçeğin ortaya çık­masına yardımcı olmak vacip hâline gelir.

Kişinin kendi günahlarını da gizlemesi vaciptir. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur:

"Bütün günahlar affedilebilir. Ancak, sahibi tarafından teşhir edilen günahlar affedilmez." (Müttefekun aleyh)

İşlemiş olduğu bir günahın cezasını çekmek için gelip itirafta bulunan kişiye de şunu söylemiştir:

"Günahını gizleyip gizlice Allah Teâlâ'ya tevbe etsey­din, senin için daha hayırlıydı." (Ebu Dâvûd, Nesâî)

Bilinen ayıp ve kusurları (ve günahları) açıklamak günah olduğu gibi, bilinmeyenleri araştırmamak da gü­nahtır.

(Bunun bir istisnası vardır. O da, gizli kalmaktan yararlanıp kötülükleri aşırı derecede ileri götüren ve toplumu bir yönüyle tedir­gin eden suçluların güvenlik kuvvetleri tarafından araştırılması ve tesbit edilmesidir.)

Allâh Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Ey dilleriyle iman edip kalplerine iman girmemiş olanlar! Müslümanları gıybet etmeyin ve onların ayıplarını araştırmayın. Bilin ki, her kim müslüman kardeşinin ayıbını araştırırsa, Allah Teâlâ da onun ayıbını araştırır. Allah Teâlâ bir kimsenin ayıbını araştırınca da, onu, evinin içinde saklansa bile, teşhir edip rüsva eder." (Ebu Dâvûd, Tirmizî)

Zulüm ve haksızlık dışındaki kişisel ayıp ve günahla­rın teşhir edilmesi hayra hizmet değildir. Aksine, bunların teşhir edilmesi yapanların hayâ perdesini yırttığı gibi, kö­tülüklerin örnek olması ve yayılması sonucunu da doğu­rur. Onun için, Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur:

"Ayıpları araştırırsanız, insanları daha çok bozarsı­nız." (Ebu Dâvûd)

Ve şöyle denilmiştir: "Bâtıl şeyleri tasvir ve teşhir et­mek, saf zihinleri bulandırır."

Kıyâmet gününde Allah Teâlâ da küfür ve zulüm dışın­daki günahları teşhir etmez ve bunların hesabını gizli so­rar. Allah Teâlâ'nın ahlâkı en yüce ahlâktır, bu ahlâka uyan­lar da dünya ve ahirette yücelirler.

İki kişi arasındaki gizli ve özel konuşmaları dinlemek de, her türlü tecessüs gibi, haramdır. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Kim dinlemesinden hoşlanmayan bir topluluğun (iki veya daha fazla insanın) konuşmasını dinlerse, kıyâmet gününde onun kulaklarına kurşun dökülür." (Buharî)

22- Şüpheli yerlerden ve böylesi işlerden uzak dur­mak. Çünkü şüpheli bir yere giden veya şüpheli bir iş ya­pan, bazı kimselerin su-i zan ve gıybet etmelerine ve böy­lece günaha girmelerine sebep olur. Başkasının günaha gir­mesine sebep olmak da günahtır. Bundan dolayı, Allah Teâlâ, "Müşriklerin putlarına sövmeyin, sonra onlar da, ne yaptıklarını bilmeden, Allah'a söverler." (En'âm, 108) buyurmuş, Allah Rasûlü (sa) da, "Başkasının anne ve babasına söven, kendi anne ve babasına sövmüş olur. Çünkü, bu suretle kendi an­ne ve babasının sövülmesine sebebiyet verir." (Müttefekun aleyh) demiştir.

Hz. Ömer (ra) da şöyle demiştir: "Şüpheli yerlerde bulunan veya şüpheli işler yapanlar, kendileri hakkında su-i zanda bulunanlara levm etmesinler. Çünkü buna kendileri sebep olurlar." İnsan, sebep olduğu bir kö­tülükten dolayı kimseye kızma hakkına sahip değildir.

23- Müslümanlar için şefaat etmek. Şefaat etmek, bir müslümanın iş ve ihtiyacı için aracı ve ricacı olmaktır. İki türlü şefaat vardır. Birincisi, gayr-i meşru ve kanun dışı bir işin görülmesi için, aracı olmaktır. Bu türlü şefaat haram­dır. İkincisi ise, meşru olan bir iş ve ihtiyaç için araya gir­mektir. Bu türlü şefaat, müslümanların birbiri üzerindeki haklarındandır. Allah Rasûlü (sa) şunla­rı söylemiştir:

"En üstün olan sadakanın bir şekli de, şefaat etmektir. Şefaat sayesinde kan dökülmesi önlenir, müslümanlara menfaat sağlanır ve onlardan zarar defedilir." (Haraitî, Taberânî)

"İhtiyaç sahiplerinin durumunu bana iletin. Bu sizin için bir sevaptır." (Müttefekun aleyh)

Bureyde adındaki kadın, kocası Muğis'i terk edip git­mişti. Köle olan Muğis ise, onu sevdiğini söylüyor ve onun için ağlıyordu. Allah Rasûlü (sa), bu du­rumu duyunca, Bureyde'ye, "Muğis çocuklarının babası­dır; ona dönsen ne olur?" dedi. Kadın, "Ya Rasûlullah! Em­rediyorsan ona döneyim." dedi. Allah Rasûlü (sa), "Hayır! emretmiyorum, sadece şefaat ediyo­rum." dedi. (Buharî)

24- Karşılaşınca selâm vermek ve tokalaşmak. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur:

"Allaha yemin ederim, iman etmedikçe cennete gire­mezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsı­nız. Size bir şey söyleyeyim ki, onu yaptığınız zaman birbi­rinizi seversiniz. Bu şey, çokça selâm vermektir." (Müslim)

"Çok selâm ver ki, sevabın çok olsun."

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Es­selamu aleykum, diyen on sevap kazanır; esselamu aleykum ve rahmetullah, diyen yirmi sevap kazanır; esselamu aleykum ve rahmetulahi ve berekatuh, diyen otuz sevap kazanır."

Katade şöyle demiştir: "Allah Teâlâ, selâmı bu ümmete vermiştir. Bu selâm, cennet ehlinin selâm şeklidir. Daha önceki ümmetler ise birbirine eğilirlerdi." (Haraitî, Beyhakî)

Kelede İbni Hanbel şöyle demiştir: "Ben, selâm verme­den Allah Rasûlü’nün yanına gittim. Kendisi bana, "Geri dön ve selâm vererek gel." buyurdu." (Ebu Dâvûd, Tirmizî)

Selâm vermek sünnettir; verilen selâmı almak ise farz­dır. Çünkü, selâm vermek sevginin artmasına sebep olur­ken, cevap vermemek hiddet ve kızgınlığa sebep olur. Al­lah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Size selâm verildiği zaman, siz de ondan daha güzel bir şekilde veya (en azından) onun gibi selâm verin." (Nisa, 86) Bu ilâhî emre muhalefet edip selâmı cevaplandırmayan kimse günah kazanmış olur.

Ebu Müslim el-Havlani şöyle demiştir: "Ben, aklımın kesmediği kimselere selâm vermem. Korkarım ki, bunlar selâma cevap vermezler ve bu sebeple meleklerin lanetine uğrarlar." Bu o demektir ki, cevap vermeyenlere selâm vermek doğru değildir. Çünkü bunlara selâm vermek, gü­nah kazanmalarına ve lanete uğramalarına sebep olur.

Ancak, Abdullah İbni Mes'ûd'dan rivayet edilen bir ha­dis, bunun aksini ifâde ediyor. Hadis şöyledir:

"Kişi bir topluluğun yanından geçip selâm verdiği za­man, bunlar onun selâmına cevap verirlerse iki taraf da se­vap kazanır; bunlar cevap vermezlerse, yalnız kendisi se­vap kazanır ve daha hayırlı olan bir melek topuluğu onun selâmına cevap verir." (Harâitî, Beyhakî)

Bu hadisle yukarıdaki sözü birleştirmek de mümkündür. Buna göre, cevap vermeyeceği belli olan kimseye selâm verilmez; fakat cevap verip vermeyeceği belli olmayana se­lâm verilir. Çünkü bir kişinin cevap vermeyeceğini kestir­mek mümkün olsa bile, bir topluluk içinde bir tek ferdin bi­le cevap vermeyeceğini kestirmek mümkün değildir. Bir topluluktan bir tek ferdin cevap vermesi de zaten yeterlidir.

Küçük büyüğe, "binitli yayaya, yürüyen oturana, az olan çok olana" selâm verirler. (Müslim) Uzakta olana selâm veri­lirken, elle de işaret edilir.

Selâmla birlikte tokalaşmak da sünnettir. Allah Rasûlü (sa), selâmdan sonra karşısındaki ile tokalaşır ve o elini çekmedikçe kendisi elini çekmezdi.

Bir hadis-i şerifte de tokalaşmayı teşvik ederek şöyle buyurmuştur:

"İki müslüman karşılaştıkları zaman, tokalaşırlarsa, günahları affedilir." (Tirmizî)

Hasan el-Basrî (ra) şöyle demiştir: "Musâfaha (tokalaşma) sevgiyi arttırır."

Ayrılırken de selâm vermek sünnettir. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Biriniz ayrıl­dığı zaman da selâm versin. Çünkü geliş selâmı gidiş selâ­mından daha önemli değildir." (Ebu Dâvûd, Tirmizî)

Saygı duyulan din büyüklerinin elini öpmekte sakınca yoktur. Abdullah İbni Ömer (ra) şöyle demiş­tir: "Biz Allah Rasûlü’nün elini öperdik."

Kâ'b İbni Mâlik (ra), tevbesi kabul edilince, gelip Allah Resulünün elini öpmüştür. (Ebu Dâvûd)

Bir bedevî, "Ya Rasûlullah! İzin ver, başını ve elini (di­ğer bir rivayette, ayağını) öpeyim, dedi. Allah Rasûlü (sa), ona izin verdi." (Hâkim)

Ebu Ubeyde (ra), Şam'a gelen Hz. Ömer'i karşılamış ve elini öpmüştür.

Rivayetlerden anlaşıldığına göre, asr-ı saadette ancak uzun ayrılıklardan sonra ve önemli münâsebetlerde bü­yüklerin elleri öpülmüştür. Daha sonraki dönemlerde ise, bunun dozu aşılmış ve her görüşüp buluşmada el etek öpülmüştür. İslâm’a ait olanlar asr-ı saadetteki tatbikattır. Daha sonraki şeyler ise geleneklerdir. Gelenekler doğru ve­ya yanlış olabilirler. Bunlar tartışmaya açık konulardır.

Selâm verirken eğilmek nehyedilmiştir. Enes (ra) şöyle demiştir: "Biz, 'Ya Rasûlullah! Birbirimize eği­lebilir miyiz?’ diye sorduk. Kendisi, 'Hayır!’ dedi. Biz, 'Bir­birimizi öpebilir miyiz?’ dedik. Kendisi, 'Hayır!’ dedi." (Tirmizî)

Ancak, Allah Rasûlü (sa), uzak dü­şen bazı ashâbı (evlatlığı Zeyd İbni Hârise gibi) ile bulu­şunca onları kucaklayıp öpmüştür. (Tirmizî) Bu da, her zaman de­ğil, fakat ayrılıktan sonraki buluşmada kucaklaşıp öpüş­menin câiz olduğunu gösterir.

Âlimlere saygı için atlarının dizginini tutmak câizdir. Nitekim, Abdullah İbni Abbas (ra), Zeyd İbni Sâbit'in bindiği atın dizginini tutmuştur.

Gelen için kalkmak da câizdir. Ancak, oturan için ayakta durmak câiz değildir. Bu, acem usulüdür ve bazı in­sanların bazı insanları hor ve hakîr görmelerinin bir ifade­sidir. Allah Rasûlü (sa), insanları bu öl­çüde hakîr gören kimselerin cehennemlik olduklarını ha­ber vermiştir. (Ebu Dâvûd, Tirmizî)

Cemaat ve kalabalığın gelen için ayağa kalkması da nehyedilmiştir. Allah Rasûlü (sa), "Beni gördüğünüz zaman, acem usulüyle ayağa kalkmayın." bu­yurmuştur. (Ebu Dâvûd, İbnu Mâce) Acem usulüyle ayağa kalkmak iki türlüdür. Birincisi, kalabalığın gelen için ayağa kalkmasıdır. İkincisi ise, oturan bir büyüğe saygı için ayakta durmaktır. Allah Rasûlü (sa), bunların ikisini de nehyetmiştir. Oturan bir iki kişinin gelen için ayağa kalkmaları ise ayrı bir olaydır ve bu sünnettir.

(Allah Rasûlü (sa)'ın evi mescide bitişikti. Namaz vakti, ezan ve sünnetten sonra evden çıkıp imamlık yapmak için mescide çıkardı. O, mescide gelirken, cemaatin ayağa kalkmasını nehyetmiştir. Ancak bu nehiy her türlü cemaat için de geçerlidir.)

25- Müslümanların can, ırz ve malını tecâvüzlere karşı korumak, bunun için var gücüyle mücâdele etmek. Allah Rasûlü (sa) şunları söylemiştir:

"Müslüman müslümanın kardeşidir; ne ona zulmeder, ne de onu zâlimin elinde bırakır."

"Müslüman kardeşine yönelik -fiilî veya sözlü- bir te­câvüzü önleyen bir kimseyi cehennem ateşinden korumak Allah Teâlâ üzerinde bir haktır." (Ahmed)

"Kim gücü yettiği hâlde, din kardeşine yönelik tecâvü­zü önlemezse, Allah Teâlâ dünyada ve ahirette bunun acısı­nı mutlaka kendisinden çıkarır." (İbnu Ebid-dünya)

"Kim din kardeşine, haysiyet ve şerefine ilişilen bir yerde yardım ederse, Allah Teâlâ da kendisine böyle bir yerde yardım eder. Ve kim onu yalnız bırakırsa, Allah Teâlâ da kendisini yalnız bırakır." (Ebu Dâvûd)

"Müslüman kardeşine yardım et." (Müttefekun aleyh)

Kur'ân-ı Kerim'de de "İki müminden biri diğerine kar­şı haksız saldırıda bulunursa, bundan dönünceye kadar onunla savaşın." (Hucurât, 9) buyurulmuştur.

26- Aksırana duâ etmek. Allah Rasûlü (sa) bu konuda şöyle buyurmuştur: "Biriniz aksırdığı zaman, 'El-hamdu lillâh.’ desin. O bunu deyince, yanındaki, 'Allah sana merhamet etsin.’ desin. Kendisi de, 'Allah bize de, size de merhamet etsin.’ diye karşılık versin." (Ebu Dâvûd, Tirmizî)

(Türkiye geleneğinde, aksırana, "Çok yaşa!" denir. An­cak bu söz anlamsızdır. Çünkü, "Çok yaşa!" demekle kim­se çok yaşamaz. Çünkü bu onun elinde değildir. Onun için, bunu bir duâ cümlesi şeklinde söylemek lâzımdır.)

Allah Rasûlü (sa), aksırdığı zaman, eliyle ağzını tutardı. (Ebu Dâvûd, Tirmizî) Aksırırken ağzını tutmak böylece ümmet için de sünnet olmuştur.

27- Fakir ve düşkünleri dışlamamak. Fakir ve düşkün­ler, zengin ve ikbâl sahibi kimselerden daha az insan ve da­ha az müslüman değildirler. Hatta çoğu zaman, bunların Allah yanındaki itibarları ve ahiretteki sevapları berikiler­den daha fazladır.

Şefkat, tevazu, samimiyet gibi insanî değerler de ge­nellikle, harabelerdeki hazineler gibi, bu insanlarda görü­lür. Onun için, bu insanları diğer insanlarla aynı seviyede tutmak, hepsine eşit muamele etmek ve aynı ilgi ve yakın­lığı göstermek lâzımdır.

(Dünyada üç nazariye vardır. Birincisi, fakir ve düş­künleri hor gören ve onlara insan gözüyle bakmayan naza­riyedir. Asrımızda bu nazariyenin temsilcisi kapitalizmdir. Her şeyin para ile ölçüldüğü bu zâlim anlayışta parası ol­mayanların yeri ve değeri yoktur. İkincisi, zengin ve ikbâl sahiplerine düşmanlık eden nazariyedir. Bunun temsilcisi komünizmdir. Kıskançlık ve yıkım histerisine dayanan bu çılgın ideolojide varlık ve mutluluk imha edilmesi gereken hedeflerdir. Üçüncüsü ise, maddî durumları ne olursa ol­sun, insanları eşit kabul eden ve ancak sahip oldukları ru­hî kabiliyet ve faziletlere göre onlara daha çok saygı hakkı tanıyan nazariyedir. Bu nazariye semavî dinlerin nazariyesidir ve onun son temsilcisi İslâm’dır.)

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler! Siz­den bir kavim diğer bir kavmi küçük görmesin; bu kavim kendilerinden daha hayırlı olabilir." (Hucurât, 11)

"Allah yanında en itibarlı olanınız, takvası en fazla olanınızdır." (Hucurât, 13)

Rivayet edildiğine göre, Süleyman (as), sahip olduğu saltanata rağmen, bir meclise geldiği zaman orada bulunan bir miskinin yanında oturur ve, "Miskinin yeri miskinin yanıdır." derdi.

Bir peygamber, "Allah'ım! Bir kulundan razı olduğun nasıl bilinir?" diye sormuş ve şu cevabı almıştır: "Miskin ve düşkünler ondan razı iseler, ben de ondan razıyım."

Musa (as), "Ya Rabbi! Senin rızanı nerede ara­yayım?" diye sormuş ve şu cevabı almıştır: "Benim rızamı kalpleri kırık olan kullarımın yanında, onların sohbet ve yakınlığında ara."

Allah Rasûlü (sa) da, "Allah'ım! Be­ni miskin olarak yaşat, miskin olarak vefat ettir ve miskin­lerle beraber haşret." diye duâ etmiştir ve şöyle demiştir:

"Fâsık insanın sahip olduğu nimete imrenmeyin. Çün­kü bu nimet geçici, cezası ise kalıcıdır." (Buharî/et-Tarih; Taberânî)

Ancak Allah Teâlâ’nın takdiriyle miskin olmakla tem­bellik yüzünden miskinleşmek ayrı şeylerdir. İslâm, birinci­lere kader kurbanları gözüyle bakıp onları okşarken, diğer­lerini tembelliğin kurbanı olarak görür ve onları aşağılar.

Allah Rasûlü (sa), tembellikten ve onun kötü sonuçlarından devamlı surette Allah Teâlâ'ya sı­ğınmıştır.

Miskinlerin en zayıfları ise yetimlerdir. İslâm dini, ye­timler için sıkı tembihlerde bulunmuştur. Allah Rasûlü (sa), "Kim, ebeveyni müslüman olan bir yetimi himayesine alıp büyütürse, ona kesin olarak cennet vacip olur." (Ahmed) buyurmuş, (şehâdet ve orta parmaklarını yan yana getirerek) "Ben ve yetimi himaye eden kimse cen­nette bu iki parmak gibiyiz." demiştir. (Müslim)

Kur’ân-ı Kerim'deki en ağır tehdidi ihtivâ eden âyetler­den birisi de yetime haksızlık edenler hakkında indirilmiş­tir. Ayet şöyledir: "Yetimlerin malını haksızlıkla yiyenler, midelerine ateş indirirler. Bunlar, yakıcı bir alevde kavrulacaklardır." (Bakara, 174)

28- Müslümanlara fikir vermek, nasihat etmek ve onla­rı sevindirmek. Allah Rasûlü (sa) şunla­rı söylemiştir: "Mümin kimse, kendi nefsi için istediği iyi­likleri mümin kardeşi için de ister." (Değişik bir lafızla geçti)

"Biriniz diğeriniz için ayna gibisiniz. Birbirinizde gör­düğünüz kusurları giderin." (Ebu Dâvûd, Tirmizî)

"Allah için bir müslümanın ihtiyacıyla uğraşmak, iki ay mescide kapanıp ibâdet etmekten daha hayırlıdır." (Hâkim)

"Müslümanı sevindirmek en üstün amellerdendir." (Taberânî) Şöyle denilmiştir: "En büyük günahlar, Allah Teâlâ'ya ortak tanımak ve O'nun kullarına zarar vermektir; en bü­yük ameller de Allah Teâlâ'ya iman etmek ve O'nun kulla­rına faydalı olmaktır."

Ali İbni Fudayl, bir gün ağlarken niçin ağladığı sorulmuştur. Himmeti yüce ve şefkati büyük bu zat şöyle cevap vermiştir: "Bana zulmedenleri hatırladım da, bunlar yarın Allah Teâlâ tarafından benim hakkın için sorguya çekildik­leri zaman hâlleri ne olacaktır, diye düşündüm ve onlara acıdım."

29- Hastaları ziyaret etmek. Bu hakkın sabit olması için müslüman olmak ve alelâde tanışmak yeterlidir. Allah Rasûlü (sa) şunları söylemiştir:

"Hastayı ziyaret etmeye giden kimse, cennete doğru gider." (İbnu Mâce, Hâkim, Tirmizî)

"Hastayı ziyaret eden kimse Allah Teâlâ’nın rahmet de­nizine girer." (Beyhakî)

"Kıyâmet gününde Allah Teâlâ bazı kimselere, 'Ben hastalandım, beni ziyaret etmediniz.’ diye itap eder. Bun­lar, 'Sen âlemlerin Rabbisin, nasıl hastalanırsın?’ diyerek şaşkınlık gösterirler. Allah Teâlâ, 'Kullarım hastalandılar, onları benim için ziyaret etseydiniz beni ziyaret etmiş gibi olurdunuz.’ der." (Buharî)

Hastanın kendisinden aksi teklif gelmedikçe ziyaret kısa kesilmelidir. Bu arada ona duâ edilmeli, moral veril­meli ve bir ihtiyacı olup olmadığı sorulup yardımcı olun­malıdır. Hasta da hâlinden şikâyet etmemelidir. Çünkü, hastalığın meşakkati yanında pek çok faydaları da vardır. Bu sebeple Allah Rasûlü (sa) şöyle bu­yurmuştur:

"Allah Teâlâ bir kimseye hayır irade ettiği zaman, ondan bir şeyler alır." (Geçti)

"Belâların en şiddetlileri peygamberlere ve dereceleri yüksek olanlara verilir."

Ancak hâlini anlatmak şikâyet değildir. Çünkü, "Der­dini söylemeyen derman bulamaz." Derdini söylemek ay­nı zamanda bir rahatlama ve psikolojik tedavidir. Bu bakımdan, dert anlatma hastası hâline gelmemek ve olanları abartmamak şartıyla hâlini uygun kimselere anlatmakta sakınca yoktur. Gerçi kuvvetli irade sahipleri bundan da sakınmışlardır, ancak bu herkesin erişebileceği bir mertebe değildir, hâlini anlatırken, bunda şikâyet etmek maksadı bulunmadığını ifade etmek için, arada bir Allah Teâlâ'ya hamd ve şükredilmelidir.

Hz. Ali'yi bir hastalığında ziyaret eden Allah Rasûlü (sa) ona şöyle dua etmesini önermiştir: "Allah'ım! Senden ya âcil şifâ, ya acıya karşı sabır, ya da dünyadan çıkıp rahmetine kavuşmayı isterim." (İbnu Ebid-Dünya, Beyhakî)

Şu duayı da üç kere okumak müstehab görülmüştür: "Eûzu bi izzetillâhi ve kudretihi min şerri mâ ecidu ve uhâziru (Duyduğun acıdan ve korktuğum gelişmelerden Allah Teâlâ’nın izzet ve kudretine sığmıyorum)."

Tedavi olmak da dinen câiz ve hatta faydası kuvvetle muhtemelse vaciptir. Çünkü can Allah Teâlâ’nın bir emâne­tidir. Bu emaneti, her emanet gibi, tehlikeden korumak di­nî bir vazifedir. Bu sebeple Allah Rasûlü (sa), "Tedavi olunuz. Uygun ilâcı bulursanız Allah size şifâ verir." buyurmuştur. (Geçti)

Tedavi olunsa da şifayı veren Allah Teâlâ’dır. Çünkü şi­fâ verme gücüne sadece O sahiptir. İlâç ve saire ise, âdî se­beplerden ibarettirler. Bu gerçek, İbrahim (as)’ın dilinden "Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur." (Şuarâ, 80) ayetiyle ifâde edilmiştir. Nitekim, Allah Teâlâ’nın güzel isimlerinden birisi de "eş-Şafi"dir. Bu, şifa veren demektir.

Gerçek bu olduğu için, şifâyı Allah Teâlâ’nın dışında her hangi bir kuvvetten veya sebepten bilmek, istemek ve beklemek küfürdür.

30- Cenazeye katılmak. Ölmüş bir müslümanın İslâmî bir usulle kaldırılmasına yardımcı olmak ve fiilen onun ce­naze merasimine iştirak etmek bir kardeşlik görevidir. Al­lah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur:

"Kim bir müslümanın cenazesinde hâzır bulunsa, ona bir kırat sevap vardır." (Müttefekun aleyh)

Kırat, Uhud dağı kadar bir ağırlıktır.

Abdullah İbni Ömer (ra), bu hadisi du­yunca şöyle demiştir: "Yazık bize! Bazen basit sebeplerle bu büyük sevabı kaçırıyoruz."

Cenazede hâzır bulunmak, din kardeşliği hakkı oldu­ğu gibi, ibret alma ve kendine gelme vesilesidir. Mekhûl ed-Dimeşkî (ra) geçen bir cenazeyi gördüğü za­man, hüzünlü ve içli bir sesle ona doğru, "Git, biz de ar­kandan geliyoruz!" diye seslenirdi.

Bir şâir, cenazeyi taşıyan tabutu şöyle konuşturmuştur:

Bana aklınla bak, ben senin

Naklin için hazırlanmışım

Ölüm tahtasıyım, bugüne değin

Senin gibi nicesini götürmüşüm

Cenazeye katılmak, bir anlamda da müslümanın acısı­nı paylaşmaktır. A’meş şöyle demiştir: "Vaktiyle bir cena­zeye katıldığımızda kimin kime baş sağlığı dilemesi gerek­tiğini anlayamazdık. Çünkü, bütün topluluk aynı acıyı du­yuyorduk."

Cenazeyi götürürken bununla ilgili İslâmî edeplere uymak lâzımdır. Bunlar huşû' içinde yürümek, konuşma­mak, ölümü düşünmek, bu yolculuk için kendi hazırlığı­nı aklından geçirmek ve ölüye acıyıp ona rahmet duası yapmaktır.

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Cenazeyle birlikte üç şey gider, ikisi geri döner, biri onunla kalır. Bunlar onun ailesi, malı ve amelidir. Ailesi ve malı geri dönerler, ameli ise onunla kalır." (Müslim)

30- Müslümanların kabirlerini ziyaret etmek. Bu ziya­retten maksat, ölülere duâ etmek, ibret almak ve kalbini yumuşatmaktır. Allah Rasûlü (sa), ba­zen gündüz, bazen de gece Bakî' mezarlığını ziyaret edip orada medfûn bulunan ashâbına duâ ederdi. Bir hadiste şöyle buyurmuştur:

"Ben sizi kabir ziyaretinden nehyetmiştim. Fakat, artık kabirleri ziyaret edin. Çünkü onlar size ahireti hatırlatırlar."

Bu hadis-i şerife göre, İslâm’ın ilk yıllarında kabir ziya­reti yasaklanmıştır. Bunun iki sebebi vardır. Birincisi, o dö­nemde kabir ziyaretinde cahiliyet usûl ve âdetlerinin hâ­kim olmasıdır. İkinci sebep ise, henüz yeteri kadar müslüman kabirlerinin bulunmamasıydı. Önceki yasak bu sebep­lere dayandığı için, yasağı kaldıran bu hadiste bir nesh ola­yı yoktur; değişen şartlara göre yeni hüküm vardır. Onun için, bugün bile, cahiliyet usulleriyle kabirleri ziyaret et­mek veya dinsiz ve müşriklerin kabirlerine gitmek câiz de­ğildir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Onların kabirleri başında durma. Çünkü onlar Allah ve Rasûlü’ne kâfir oldular ve fâsık olarak öldüler." (Tevbe, 84)

Mücâhid şöyle demiştir: "Kabir hâl diliyle, 'Ben haşerat yuvası, yalnızlık evi, gurbet yeri, karanlık yurduyum. Benin bu hâlimi değiştirebilecek olan sadece amelinizdir.’ der."

Ebu Zer (ra) şöyle demiştir: "Size fakirlik günümü söyleyeyim mi? Bu, kabre konulduğum gündür."

Ebud-Derdâ (ra), kabirleri çok ziyaret et­mesinin sebebini soranlara şöyle demiştir: "Kabirler bana geleceğimi ve ne olacağımı hatırlatıyorlar."

Hâtim el-Asamm şöyle demiştir: "Kabristandan geçip de kendi geleceğini düşünmeyen ve orada yatanlara duâ etmeyen bir kimse, ne kendine, ne de onlara karşı vazifesi­ni yapmamış olur."

Allah Resûlü'ne nisbet edilen bir sözde şöyle denilmiş­tir: "Melekler her gece kabir sakinlerine, 'Kimlere gıpta ediyorsunuz?’ diye sorarlar. Onlar da; 'Biz, hayatta olup namaz kılan, oruç tutan ve Allah Teâlâ'ya itâat ve zikir edenleri gıpta ediyoruz.’ derler."

Rebî' İbni Heysem, kalbinde katılık, nefsinde gaflet, dünyaya karşı meyil hissettiği zaman, kabristana gidip bir çukura yatardı ve oradan yeterli derecede dehşet alınca:

"Rabbim! Ne olur, bana biraz daha mühlet ver; ta ki, bıraktığım şeylerle sâlih amel işleyeyim." (Mü’minun, 99-100) âyetini okurdu ve ondan sonra dışarı çıkıp kendi kendine:

"Ey Rabî'! Yalvarışın kabul edildi ve sana istediğin mühlet verildi. Artık sözünde durup sâlih amel işle!" derdi.

Meymûn İbni Mehrân şunu anlatmıştır:

"Ömer İbni Abdulaziz ile birlikte kabir ziyaretine git­tik. Gözleri kabirlere değince ağlamaya başladı ve bana şöyle dedi:

"Ey Mehrân! Bu kabirler, atalarım olan Emevî sülalesi­nin kabirleridir. Dünya saltanatından sonra işte şimdi top­rağın altında yatıyorlar. Hiç yaşamamış, saltanat ve keyif sürmemiş gibi duruyorlar. Ölünce sıfırlanmış ve haşerâta yem olmuşlardır." Tekrar ağladı ve sonra şöyle dedi:

"Allaha yemin ederim, kabre girmiş ve fakat azaptan emin olmuş bir kimseden daha mutlu ve bahtiyar insan yoktur."

İnsanlarla İlişkiler

İnsanlarla olan ilişkilerde gözetilmesi gereken bazı te­mel prensipler şunlardır:

• Ne ölmüş, ne de yaşayan hiçbir insanı kendinden küçük görmemek. Çünkü bu, helâk edici olan kibirdir ve çoğu zaman yanlış bir zandır. Gerçi müslüman kâfirden üs­tündür. Fakat kimse müslüman olarak öleceğini garantileyemediği için, kendi şahsı için bu üstünlüğü tanıması câiz değildir. Ancak diğer müslümanları kâfirlerden üstün tut­mak vaciptir. Çünkü Allah Teâlâ onları üstün kılmıştır.

• Dünyalıkları için kimseyi büyütmemek. Çünkü in­san, her an kendisinden ayrılabilen geçici ve hâricî şeylerle büyümez. Onun için, Allah Rasûlü’ne nisbet edilen bir söz­de şöyle denilmiştir: "Malı için kişiye hürmet edip saygı duyan bir kimsenin üçte iki dini gider."

• Kötülüklerinden dolayı fâsıklarla ilişkilerini azalt­mak ve fakat onlarla açık düşmanlık durumuna gelmemek. Çünkü düşmanlık, ancak hâricî kâfirlere karşı meşru ve ya­rarlıdır.

• İnsanları göründükleri gibi kabul etmek, onların iç yüzlerini kurcalamamak. Çünkü iç yüzlerini hem anlamak zordur, hem de bunun yararı yoktur. Zarar veren bilgi çe­şitlerinden birisi de insanların iç yüzlerini ve niyetlerini bilmektir. Çünkü çoğu insanların içleri dışları kadar güzel değildir. Allah Teâlâ, "çirkinlikleri örten" olduğu için, in­sanların niyet ve tasavvurlarını birbirinden gizlemiştir.

• İnsanlara fazla güvenmemek. Çünkü içleri dışları gibi değildir.

• Onlara bırakılan bir işin olma ihtimalini daima dü­şük görmek.

• İnsanların sahip oldukları şeye gönül bağlamamak. Onların bu şeyleri hakkedip etmediklerini de tartışıp dur­mamak. Çünkü, Allah Teâlâ’nın bütün işlerinin hikmetini anlamak kimseye nasip olmamıştır.

• Çıkar ümidiyle kimseyi sevmemek. Çünkü, bu ümit gerçekleşmediği zaman, sevgi nefret ve düşmanlığa inkılap eder. Kaldı ki, sevgiyi çıkar ümidi üzerine binâ etmek bu yüce duyguyu küçültür. Halbuki, Allah için, güzel ahlâk ve sâlih ameller için sevmek, sevgiyi de, seveni de, sevileni de yüceltir.

• Söz söylemenin fayda vermediği kimselere nefes tü­ketmemek. Bu durumda, başka bir yöntem denemek. Bu yöntemlerden en güzel olanı, davranışıyla örnek olmaktır.

• İnsanları ıslâh etmek için, mümkün mertebe onların hatalarını değil, iyiliklerini söylemek. Çünkü insanlar iyi­liklerini kabul ederler, fakat kötülüklerini kabul etmezler. Mutlaka kötülükleri söylemek gerekirse, o zaman da genel konuşulmalıdır.

• Kimseden, kendini bildiğin gibi bilmelerini bekle­memek. Çünkü onlar senin gibi, sana içinden değil dışın­dan bakarlar. Halbuki, dışın onlar için çok şey ifade etme­yebilir. Bu durumda onları mazur görmek lâzımdır.

• İnsanları kendi hakkında yanılgıya düşürmemek için dışını içine uydurmak. Allah Rasûlü (sa) şöyle duâ etmiştir: "Allah'ım! İçimi dışımdan daha iyi yap, dışımı da iyi yap." Onun için, Melâmetilerin ve di­ğer bir takım sufilerin yaptıkları gibi, dışını kötü göster­mek câiz değildir. Çünkü bu su-i zanna sebep olur. Su-i zan ise haramdır. Harama sebep olan da günahkâr olur. Bun­dan başka, insanların iyi örneklere ihtiyaçları vardır. Bun­lardan da daha önemlisi, din ve Şeriatı halkın gözünde kü­çültmemek lâzımdır.

• Kendini insanlara değil, Allah Teâlâ'ya beğendirme­ye çalışmak. Çünkü, O bir kimseyi beğenirse, onu kulları­na da beğendirir.                                            ,

• İyi gün dostunu dost saymamak. Çünkü, iyi günde düşman bile dost görünür.

• Kimseye ne ebedî dost, ne de ebedî düşman gibi davranmamak. Çünkü dostun düşman, düşmanın da dost hâline geldiği çok görülmüştür.

• Ne insanlar kızarlar diye Allah Teâlâ'ya itaatı terk et­mek, ne de onlar sevinirler diye O'na itaatsızlık etmek.

• Hakkın hatırını bütün hatırlardan üstün tutmak.

• Allah için sevmek, Allah için buğzetmek, Allah için vermek ve Allah için yaşamak.

Komşu Hakları

Komşuluk, beraberinde bazı haklar getirir. Komşuluk hakları, din kardeşliği haklarından ayrıdır. Bu sebeple, Al­lah Rasûlü (sa) şöyle demiştir:

"Komşular üç çeşittir. Bunlar müslüman ve akraba olan komşular, müslüman olan yabancı komşular ve başka dinlerden olan komşulardır. Bunlardan birincilerin üç hak­kı, ikincilerin iki hakkı, üçüncülerin bir hakkı vardır." (Bezzâr, Ebu Nuaym, İbnu Adiy)

Allah Rasûlü (sa), çok önem verdi­ği komşuluk haklarıyla ilgili olarak şunları söylemiştir:

"Komşuna iyi komşuluk et ki, Müslüman olasın." (Müttefekun aleyh)

"Allaha ve ahiret gününe iman eden kimse, komşusu­na iyilik etsin." (Geçti)

"Komşusu kendi şerrinden emin olmadığı kişi iman etmiş olmaz." (Müttefekun aleyh)

"Cebrâil (as), komşu hakkını o kadar tekrarlı­yor ki, komşunun komşuya vâris edileceğini düşünmeye başladım." (Müslim)

"Binanın uğuru komşularının iyi olmasıdır." (Harâitî, İbnu Adiy)

"Komşu hakkının ne olduğunu bilir misiniz? Bu hak, komşu bir ihtiyaç için başvurduğu zaman ihtiyacını gider­mek, bir tecâvüze karşı yardım istediği zaman ona yardım etmek, borç istediği zaman ona borç vermek, fakir ise ona teberruda bulunmak, hastalandığı zaman onu ziyaret et­mek, öldüğü zaman cenazesine katılmak, sevindiği zaman onu kutlamak, üzüldüğü zaman onu teselli etmek, binasını onun binasının üstüne çıkarmamak, onun cephesini kapat­mamak, ona eziyet vermemek, yemeğini onun gözü önün­de yememek, kokusunu onun evine salmamak, ya da ona da bir miktar vermektir." (Müslim)

Denildiğine göre, kıyâmet gününde fakir olan kimse varlıklı olan komşusunun yakasına yapışır ve onu Allah Teâlâ'ya şikâyet ederek, "Ya Rabbi! Bu adam niçin sorunla­rımla ilgilenmedi ve kapısını yüzüme kapattı." der.

İbn’ul Mukaffa, komşusunun borçtan dolayı evini sa­tışa çıkardığını öğrenince: "O, bundan dolayı evini satarsa, biz ona karşı komşuluk hakkını yerine getirmemiş oluruz." demiş ve gidip onun borcunu kendi parasıyla ödemiştir.

Bir zat, evinde fare çokluğundan şikâyetçi olmuş; ona bir kedi beslerse, farelerden kurtulacağını söylemişler. Kendisi, "O zaman fareler kaçıp komşunun evine girerler ve ben bu vesileyle komşuluk hakkını çiğnemiş olurum." demiş ve bu çözüm teklifini reddetmiştir.

Komşuluk hakkı özetle, komşuya zarar ve eziyet ver­memek, elinden geldiğince ona iyilik etmek, onu tecessüs etmemek (girdisini, çıktısını kurcalamamak), tesadüfen gö­rüp öğrendiği ayıp ve kusurlarını teşhir etmemek, onu kıs­kanmamak, hakkında kötülük düşünmemek, namusuna kötü gözle bakmamak, karşılaştıkça ona selâm verip hâl ve hatır sormak, çocuklarını sevip okşamak, acı ve tatlı günle­rinde yanında olmak ve onu başkalarına karşı savunmak­tır. Din kardeşliği hakları da müslüman olan komşu için geçerli ve hatta önceliklidir.

Mücahid şöyle demiştir: "Abdullah İbni Ömer'in yanındaydık. Hizmetçisi kestiği bir koyunu yüzüyordu. Ab­dullah, ikide birde bizimle konuşmasını kesip ona, "Kom­şumuza ondan bir parça vermeyi unutma." dedi. Hizmet­çi, "Tamam, anladık." deyince de, şunu söyledi:

"Allah Rasûlü (sa) komşuluk hak­kına çok önem verirdi. Biz de bu hakka önem vermek du­rumundayız."

Ebu Zer (ra) şöyle demiştir: Allah Rasûlü (sa) bana şunu tavsiye etti: "Bir yemek pişirdiğin zaman, komşunun payını da ekle. En azından, fazla su koyup onu arttır ve muhtaç olan komşuna ondan bir tas gönder."

Allah Rasûlü (sa) şunları söylemiş­tir: "Yanındaki komşusu aç İken, tok yatan kimse bana iman etmemiştir." (Buharî)

"Ey müslüman kadınlar! Verebileceğiniz bir keçinin bacağı bile olsa, onu komşunuzdan esirgemeyin." (Beyhakî)

"Allah Teâlâ bir kuluna iyilik dilerse, onu çevresindeki­leri memnun eden hayırlı amellere muvaffak eder." (Ahmed, Taberânî)

Bir sahâbi, "Ya Rasûlullah! İyi veya kötü olduğumu na­sıl anlayabilirim?" diye sormuş, Allah Rasûlü (sa) şu cevabı vermiştir: "Komşuların iyi olduğunu söylüyorlarsa, sen iyisin; onlar kötü olduğunu söylüyorlarsa sen kötüsün." (Müttefekun aleyh)

Allah Teâlâ, bir çok hakları bir arada zikrettiği bir âyet­te şöyle buyurmuştur: "Allaha kulluk ve ibadet edin ve O'na ortak tanımayın; anne ve babanıza iyi davranın, akra­baya, yetimlere, miskinlere, akraba olan komşuya ve ya­bancı olan komşuya, eşinize, yolcuya ve elinizde tuttuğu­nuz kölelere iyi davranın..." (Nisa, 36)

Akraba Hakkı

Allah Teâlâ, kudsî hadiste şöyle buyurmuştur: "Akra­balığı gözeteni ben de gözetirim; onu koparanı ben de ko­parırım." (Müttefekun aleyh)

Allah Rasûlü (sa) da şunları söyle­miştir: "Kim ömrünün uzatılmasını ve rızkının genişletil­mesini istiyorsa takva hâlinde yaşasın ve akrabalığı gözetsin." (İbnu Hibban, Harâitî)

"Sevabı en çabuk verilen amellerden birisi akrabalığı gözetmektir." (Tirmizî, Nesaî, İbnu Mâce)

"Yabancı fakire sadaka bir sadakadır; akrabaya sadaka ise iki sadakadır." (Ahmed, Taberânî)

"En üstün sadaka, muhtaç olan akrabaya verilen sadakadır." (Ahmed, Taberânî)

"İnsanlara karşı yapılan amellerin en efdali, gözetme­yen akrabayı gözetmek, vermeyene vermek ve zulmedeni affetmektir." (Ahmed, Taberânî)

Bu amellerin en efdal olması, onlarda nefis payının bu­lunmaması, her birinin nefse karşı tam bir mücâdele örne­ği oluşturması ve tamamen Allah Teâlâ’nın rızası için yapıl­masından dolayıdır.

Ebu Zer (ra) şöyle demiştir: Allah Rasûlü (sa) bana, "Seni gözetmese de akrabanı gözet ve acı da gelse hakkı söyle!" diye emretti.

Allah Teâlâ için yapılan işlerde insanlardan karşılık is­tenmez. Ayet-i Kerimede şöyle buyurulmuştur: "Onlar, kendi canları da çekmesine rağmen, yemeği yoksula, yeti­me ve esire yedirirler ve şöyle derler: "Biz size Allah rızası için yediriyoruz. Onun için sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istemiyoruz." (İnsan, 8, 9)

Maksadı Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmak olan kimse­ler, akrabalığı gözetirken de bu prensibe göre hareket eder­ler. Bu sebeple, bunlar, akrabanın tavrını önemsemeden on­ları gözetir ve kendilerine yakınlık gösterirler. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur:

"Akrabalığı gözetmek karşılıklı olursa bir çeşit mübâdele ve alış veriş olur. Fakat tek taraflı olursa hâlis olarak Allah için olur." (Taberânî, Beyhakî)

Hz. Ebu Bekir (ra), fakir olan bir akrabası­nı gözetir ve onu kendi bütçesiyle geçindirirdi. Fakat, bu adam iyiliğe iyilikle karşılık vermek yerine, iftira hadise­sinde bunu uyduran münafıkların maşası gibi çalıştı. Hz. Ebu Bekir (ra) haklı olarak buna kırıl­dı, kızdı ve yemin ederek bundan sonra ona hiçbir yardım yapmayacağını söyledi. Bunun üzerine, şu ayet-i kerime indirildi: "İçinizdeki faziletli ve varlıklı kimseler, akrabaya, yok­sullara, Allah yolunda hicret edenlere yardım etmeyecekle­rine yemin etmesinler; bağışlasınlar; göz yumsunlar. Siz, Allah’ın size mağfiret etmesini istemiyor musunuz? Allah ba­ğışlayıcı ve merhametlidir." (Nur, 22)

Bu âyette Allah Teâlâ, akrabalık gözetiminde ihlas, hasbilik ve fedâkârlık prensibinin muhafaza edilmesini emret­miştir. Kalbi yaralı olan Ebu Bekir (ra), bu âye­ti dinleyince ağlamış ve, "Elbette ki, Allah Teâlâ’nın bana mağfiret etmesini istiyorum." demiş ve akrabası olan ada­ma eskisi gibi yardım etmeye devam etmiştir.

Allah Teâlâ, müminleri akrabalığı gözetmekle vasıflan­dırmış, (Ra'd, 21) kâfir ve münafıkları da akrabalık bağını kopar­makla tanıtmıştır. (Ra'd, 25)

Anne, Baba ve Evlâd Hakları

Şüphe yoktur ki, akrabalığın en üstün türü, ebeveyn ve evlâd arasındaki akrabalıktır. Bu sebeple, akraba hakkı bunlar için daha çok önem kazanır. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur:

"Evlâd, ebeveyninin hakkını hiçbir şekilde tam olarak ödeyemez. Meğer ki, onları köle olarak bulup satın alsın ve azat etsin." (Müslim)

"Ebeveyne hizmet etmek, bütün nafile ibadetlerden daha üstündür." (Ebu Ya'lâ, Taberî)

"İyilik edilmeye en çok hakkı olan kimse annedir, on­dan sonra babadır, ondan sonra bacıdır, ondan sonra kar­deştir, ondan sonra yakınlık derecelerine göre diğer akra­balardır." (Müslim, Nesaî)

"Annenin hakkı, baba hakkının iki katıdır."

"Annenin evlâdına duâsı en çabuk kabul edilen duâdır."

Allah Teâlâ da, anne ve babaya iyilik etmeyi ve ikram­da bulunmayı mükerreren emretmiş ve örneğin şöyle bu­yurmuştur:

"Rabbin emretti ki, sadece kendisine kulluk edesiniz ve anne-babaya iyilikte bulunasınız." (İsrâ, 23)

"Biz insana ebeveynine iyilik yapmasını tavsiye ettik."

"Anne ve babandan birisi veya her ikisi senin yanında yaşlanırlarsa, onlara 'öf!’ deme, onların taleplerini sertlikle reddetme, onlara güzel ve doğru sözler söyle. Onlara karşı merhamet duyarak tevazu kanatlarını indir ve onlar için : 'Rabbim! Onlar küçüklüğümde bana merhamet ettikleri gi­bi, sen de onlara merhamet et.’ diye duâ et!" (İsrâ, 23, 24)

Anne ve babanın hatırı için, devamlı olmaması ve ken­dilerine bir yarar sağlaması şartıyla nafile ibadetleri terk et­mek câiz ve hatta evlâdır. Ancak, günah işlemek, ahlâkî za­af göstermek ve hepsinden kötüsü küfre girmek (yanlış fikir ve ideolojilere inanmak) yolundaki tekliflerine uymak câiz değildir. Allah Teâlâ, bu konuda da şöyle buyurmuştur:

"Onlar, cehd ve çaba gösterip seni şirke sokmak ister­lerse, onlara itâat etme." (Ankebût, 8; Lukman, 10)

Allah Rasûlü (sa), her yerde geçerli olan bir kural mahiyetindeki meşhur hadisinde "Allaha karşı itaatsızlık oluşturan bir konuda kula itâat edilmez." buyurmuştur.

Bir adam Yemen'den gelip cihâd hareketine katılmak istediğini söyledi. Allah Rasûlü (sa) ona, "Annen ve baban hayatta mıdırlar?" diye sordu. Adam, "Evet, hayattadırlar." dedi. Allah Rasûlü (sa): "Öyleyse, dön, önce onlardan izin iste. İzin verirlerse gel. İzin vermezlerse onlara hizmet et. Bil ki, anne ve babaya hizmet etmek, imandan sonra en hayırlı ameller­dendir." dedi. (Ahmed, İbnu Hibban) Başka bir adama da, "Git, annene hizmet et. Bil ki, cennet onun ayakları altındadır." buyurdu. (Nesaî, İbnu Mâce, Hâkim)

Bir adam hicret etmek istediğini, ancak bakıma muhtaç olan anne ve babasının onun bu isteği karşısında üzülüp ağladıklarını söyledi. Allah Rasûlü (sa) kendisine, "Evine dön ve onları ağlattığın gibi, güldür." buyurdu. (Ebu Dâvûd, Nesaî, İbnu Mâce, Hâkim)

Bir sahâbî, "Ya Rasûlullah! Ebeveynim öldükten sonra onlar için yapmam gereken bir şey kalır mı?" diye sordu. Allah Rasûlü (sa) şu cevabı verdi: "On­lardan sonra kendilerine duâ ve istiğfâr etmen, teahhüdlerini yerine getirmen, dostlarına ikramda bulunman ve on­ların yoluyla kurulan akrabalığı gözetmen kalır." (Ebu Dâvûd, İbnu Mâce, İbnu Hibban, Hâkim)

"Ebeveyn öldükten sonra, sevdiklerini gözetmek onla­rı gözetmek gibidir." (Müslim)

Ebeveyn hakları bu derecede önemli tutulmuş, ancak bunun yanında, onların da bu hakların ifâsı konusunda ço­cuklarına yardımcı olmaları emredilmiştir. Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur:

"Allah o ebeveyne merhamet etsin ki, çocuklarının kendi haklarını gözetmelerini kolaylaştırırlar." (İbnu Hibban)

Bir bedevî Hz. Ömer'e gelip oğlunun kendisine karşı geldiğini ve babalık hakkını çiğnediğini söyleyip şikâyette bulundu. Hz. Ömer (ra), oğlunu getirtti ve ona niçin babasının babalık hakkını çiğnediğini sordu. Çocuk, "Onun benim üzerimde hakkı vardır da benim onun üzerinde hakkım yok mudur?" diye sordu. Hz. Ömer (ra), "Elbette ki, senin de onun üzerinde hakkın vardır." diye cevap verdi. Çocuk, "Benim hakkın nedir?" diye sordu. Hz. Ömer (ra), "Senin hakkın babanın sa­na temiz bir aileden anne seçmesi, sana onurlu bir isim ver­mesi ve sana dinini öğretmesidir." dedi. Çocuk, "Fakat bu adam, benim annemi çingenelerden seçmiş, bana "Pislik Böceği" adını koymuş ve bana dinim hakkında bir şey öğretmemiştir." dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer (ra), kamçısını bedeviye doğru kaldırdı ve ona şunu söyledi: "Çocuğun senin hakkını çiğnemeden önce sen onun hakkını çiğne­mişsin. Onun için şikâyetin yersizdir, kalk git!"

Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuş­tur: "Anne ve babanın evlâd üzerinde hakları bulunduğu gibi, onun da onlar üzerinde hakkı vardır." (Taberânî)

"Çocuklara güzel bir edep kazandırmak ve onlara gü­zel bir isim koymak, anne ve babalan üzerindeki hakların­dandır." (Beyhakî)

Bir adam, Allah Rasûlü’nün torunu Hasan'ı sevip öptüğünü görünce, "Benim on çocuğum vardır ve hiç birisini sevip öpmüş değilim." dedi. Allah Rasûlü (sa) ona, "Bu dediğin merhametsizliktir. Merhamet etmeyene merhamet edilmez." dedi. Bir rivayete göre de: "Allah senin kalbinden merhameti almışsa, ben ne yapabi­lirim." diye karşılık verdi. (Buharî)

Allah Rasûlü (sa) bir gün namaz kıldırırken, iki üç yaşlarında olan torunu Hasan safları ya­rarak geldi ve secde hâlinde onun sırtına bindi. Allah Rasûlü (sa), çocuğun kendiliğinden inmesini bekledi ve ancak bundan sonra secdeden kalktı." (Hâkim)

Allah Rasûlü’ne nisbet edilen bir sözde şöyle denilmiş­tir: "Yedinci gününde çocuk için akika (kurban) kes; altı ya­şından itibaren ona edep ve erkân öğret; dokuz yaşında onun yatağını ayır; on üç yaşında, kılmadığı takdirde, na­maz için onu döv; on altı yaşında onu evlendir. Ondan son­ra elini tutup kendisine, 'Sana edep ve erkân öğrettim, öğ­retim ve eğitim yaptırdım ve seni evlendirdim. Allah Teâlâ, bundan sonraki günahlarından beni sorumlu tutmasın ve kötü amellerine beni ortak etmesin.’ desin."

Bu söz âyet ve hadislerden derlenmiştir. Bu bakımdan doğru bir sözdür; ancak çocuk hakkı on altı yaşından sonra da devam eder ve özellikle ona doğru fikir vermek, na­sihat etmek ve kendisini hayra teşvik etmek konularında anne ve babanın görevleri ölümlerine kadar devam eder. Yakup (as), ölüm hastalığına yattığı zaman, oğul­larını çağırmış ve onlara Kur’ân’ın diliyle "Benden sonra kime ibadet ve kulluk edeceksiniz?" diye sormuş ve onlar­dan şu cevabı alınca rahatlamıştır:

"Biz senin ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın tek ve bir olan ilâhına ibadet ve kulluk edeceğiz; biz O'na tes­lim olmuşuz." (Bakara, 133)

Allah Teâlâ, ebeveynin çocuklarına öncelikle neleri tel­kin etmeleri gerektiğini bildirmek için, sâlih bir kul olan Lokman'ın kendi çocuğuna şu nasihatini örnek vermiştir:

"Yavrucuğum! Allah'a ortak tanıma. Çünkü bu büyük bir haksızlık ve zulümdür. Yavrucuğum! Yaptığın bir amel hardal tanesi kadar olup bir kayada, geniş fezada veya ka­ranlık toprak içinde gizlense Allah onu çıkarıp hesabını so­rar. Allah, her şeyi bilir ve her şeyden haberdardır. Yavru­cuğum! Namaz kıl, iyiliği emret ve kötülüğü nehyet. Başı­na gelene de sabret. Çünkü olan şey, olması kesin olan şey­dir. İnsanlara yüzünü buruşturup ekşitme ve yeryüzünde kibirle dolaşma. Allah, kibirli ve kendini beğenmişleri sev­mez. Mutedil ve tabiî bir şekilde yürü, konuşurken de ba­ğırıp çağırma. En çirkin ses, eşeğin anırmasıdır." (Lukman, 13-19)

Allah Teâlâ, isimlerini söylemediği bir ebeveynin, ço­cuklarının saplandığı küfür ve inkâra karşı tepkilerini ve onu bu belâdan kurtarmak için sarf ettikleri çabayı bütün ebeveynlere örnek göstermek için şöyle nakletmiştir: "O, an­ne ve babasına: " Öf be! Bana hep ahiret ve dirilişten bahse­dip duruyorsunuz. Halbuki, geçen asırlardan beri hiç dirilen olmuş mudur?" diyordu. Onlar ise, "Kendine yazık ediyor­sun; iman et. Allah insanları bir daha dirilteceğini va'd et­miştir. O'nun va'dettiği şey ise haktır." diyorlardı..." (Ahkâf, 17)2

Kötü olan evlada beddua etmek yerine, ıslah olmaları için duâ etmek daha iyidir. Abdullah İbni Mübarek (ra) şöyle demiştir: "Evlâdına beddua eden ebeveynin artık onların kötülüğünden şikâyet etmeye hakları kalmaz. Çünkü bunu kendileri istemişlerdir."

Bu hüküm diğer kötüler için de geçerlidir.

Maruf Kerhî (ra) şöyle demiştir: "Ebdâl veli­ler her gün en az üç kere, 'Allah’ım! Muhammed ümmetine merhamet et. Allah’ım! Muhammed ümmetini ıslah et. Allah’ım! Muhammed ümmetinin sıkıntısını gider.’ diye duâ ederler."

Allah Teâlâ, mal ve evladın geçici birer imtihan aracı ol­duklarını, bu sebeple onları gaye zannedip onlarda kilit­lenmemek gerektiğini ve hatta evlâd ve eşlerden bazıla­rının bilerek veya bilmeyerek kişinin ahiretine düşman ka­dar zarar verdiklerini, bu yüzden onlara karşı uyanık dav­ranmak lâzım geldiğini bildirmiştir. (Tegâbûn, 14)

 
  Bugün 31 ziyaretçi (60 klik) kişi burdaydı! gullerinefendisi1.tr.gg  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=