Havz-ı Kevser
Mahşer günü, sıcaklıkta cehennemden bir köşe gibidir. O gün güneş yere yaklaşır ve mahşerî kalabalığın üzerine alev gibi sıcaklık yağdırır. Allah Teâlâ’nın Arşının gölgesinden başka ne bir gölge, ne de gölgeli bir ağaç veya örtü yoktur. Arşın gölgesinde ise, sadece amelleriyle Allah Teâlâ'ya yakınlık kazanmış olan sâlih mü’minler barındırılır. Sıcaklığın tabiî sonucu olan susuzluğu giderici bir içecek de yoktur. Ne bir deniz, ne bir nehir, ne bir dere, ne de bir çeşme mevcut değildir. Dünyanın en kuru ve en sıcak çöllerinden binlerce defa daha kuru ve sıcak olan bu korkunç çölde (mahşer yerinde), İslâm dininin peygamberi ve Allah Teâlâ’nın sevgilisi Muhammed (sa)’ın şerefine bir havuz kurulur. Bu havuzun suyu cennetteki Kevser nehrinden geldiği için ona Kevser Havuzu ismi verilmiştir. Enes (ra) şunu anlatmıştır:
" 'Biz sana Kevser'i verdik.’ ayetiyle başlayan sûre indiği zaman Allah Rasûlü (sa) görülmemiş derecede sevindi ve bize şöyle dedi:
-"Kevser'in ne olduğunu bilir misiniz? O, cennetteki bir nehirdir. Rabbim kıyâmet gününde bana o nehirden bir havuz va'detmiştir. Havuz büyük ve üzerindeki kadehler yıldızlar gibi parlak ve onlar kadar çokturlar." (Müslim)
"Havuzun iki yakası arasındaki mesafe Medine ve San'a (Yemen) arasındaki mesafe kadardır." (Tirmizî)
"Havuzun dibi inci, kenarları altındır. Suyu ise sütten daha beyaz, baldan daha tatlı ve miskten daha güzel kokuludur." (Tirmizî)
"Bu sudan bir kere içen bir daha mahşer yerinde susamaz." (Tirmizî)
Müslümanlar öncelikli olmak üzere, tevhid ve kurtuluş ehli olan daha önceki din mensupları da, Havuzun başına gelip Allah Rasûlü’nün şerefine bu sudan içerler ve bu suretle mahşer gününün öldürücü sıcaklık ve susuzluğundan kurtulurlar.
Kıyâmet gününde bu Havuza ulaşmak ve onun suyundan içmeye muvaffak olmak için Allah Teâlâ'ya dua etmeli ve O'nun rahmetinden bunu ümit etmeliyiz. Ancak, bu ümide haklılık kazandıran amel ve ibadetleri de ihmal etmemeliyiz. Çünkü haklılık kazanmayan bir ümit, boş bir beklentiden ve acı bir aldanıştan ibarettir. Haklı ümit ile boş ümidin misâli şöyledir:
Bir adam tarlayı sürer, sağlam tohum alıp eker, sulama ve diğer hizmetleri eksiksiz yapar, ondan sonra, Allah Teâlâ’nın rahmetinden bol ve bereketli bir mahsul ümit eder. Bu ümit haklılık kazanmış bir ümittir. Allah Teâlâ bu ümidi karşılıksız bırakmaz. Onu şu veya bu şekilde mutlaka gerçekleştirir.
Diğer bir adam ise, tarlayı sürmez, sürse tohum ekmez, tohum ekse sulamaz, bunu yapsa gerekli bakımı yapmaz, fakat bütün bu ihmallerine rağmen, Allah Teâlâ’nın kendisine bol mahsul vereceğini ümit eder. Haklı bir sebebe dayanmayan ve gerekçesi bulunmayan bu ümid, hayal kırıklığı doğuran bir aldanıştan ibarettir.
İmanında çürüklük, iradesinde zaaf ve felç bulunan kimseler, geçersiz olan bu ümidi, kendi vicdanlarını susturmak, korkularını bastırmak, ibadet ve sorumluluktan rahatça kaçmak için bir süre kullanırlar.
Allah Teâlâ’nın kudret ve rahmetine inanıp O'nun hakkında ümit belemek elbette ki, çok güzeldir ve hatta farzdır. Ancak bunun bir şartı ve edebi vardır. Bu şart ve edep, üstüne düşeni yapmak ve ön hazırlığı tamamlamaktır. Ne yazık ki, çoğu insanların Allah Teâlâ hakkındaki ümitleri gerekçesiz ve geçersiz türdendir. Bu yüzden de bunlar kıyâmet gününde hayal kırıklığına uğrarlar. Allah Teâlâ bunlar hakkında şöyle buyurmuştur:
"Onlar o gün, Allah'tan ümit etmedikleri muameleyle karşılaşırlar." (Zümer, 47) İ. GAZALİ- İHYA.